Mayıs 2022 dergilerine genel bir bakış-2

Türk Edebiyatı’nda Beşir Ayvazoğlu Söyleşisi

Türk Edebiyatı dergisi, 538. sayısında dosya konusu ve Beşir Ayvazoğlu söyleşisi ile dopdolu bir içerik sunuyor okuyucularına.

Ayvazoğlu,  edebiyat dünyamızın tarihi hafızası diyebileceğimiz yoğunlukta işlere imza atan önemli bir ismi. Biyografi çalışmaları, araştırmaları ile geçmişle günümüze bir köprü kuran Ayvazoğlu, özgün bakış açısı ile oluşturduğu ustalıkla portreleri ile geleceğe kalacak nadide eserler ortaya koymaya devam ediyor. Bir dönem de Türk Edebiyatı dergisi editörlüğünü yürüten yazar ile Kübra Gürer bir söyleşi gerçekleştirmiş. Çalışmaları, yaptıkları ve yapmak istedikleri üzerine ufuk açıcı bu söyleşide özellikle araştırma yapmaya meraklı gençler için not edilecek birçok önemli detay var.

“Her edebâ türün kendine hastır. Bana zevk veren, beni motive eden tür değil, yazma eyleminin kendisi ve bu eylem sırasında tatmine ulaşan meraklarımdır. Bana gençler ne yapmaları gerektiğini sorduklarında genellikle “Merak edin!” derim. Merak saikiyle “Bu nedir, niçin böyledir, bilgiye nasıl ulaşabilirim?” gibi sorular sormaya başlarsanız arkası gelir. Merak edip peşinde koşmaya başladığınız bir mesele sizi yeni meseleler ve konularla karşılaştıracak, onları da merak edeceksin. Dikkat ederseniz benim bütün yazdıklarım -hangi konuda olursa olsun– birbiriyle alakalıdır.”

“Zaten biyografi yazmak detaylara girmek demek. Bunlar yazılmasa edebiyat tarihi yazılamaz aslında. Genel tarih yazanların ayrıntılara nüfuz etmesi mümkün değil. Dolayısıyla mevcut bilgiyi kullanırlar. Mevcut bilginin bir kısmı yanlışsa o bilgi temadi eder. Biyografi yazarları, monografik çalışmalar temadi eden yanlışların ve yorumların da düzeltilmesini sağlar.”

“Şu sıralarda çıkacak olan Erol Güngör ve Mehmet Genç biyografileri var. Ayrıca hayvanlar hakkında bir kitap yazdım, çıkmak üzere, ismi Öteki Canlar... Bu kitapta da biyografisini yazdığım hemen herkesin hayvanlar hakkında yazdıkları, herhangi bir hayvanı sahiplenip sahiplenmedikleri hakkında çarpıcı bilgiler bulabileceksiniz. Ayrıca tıka basa dolu bir Hamdullah Suphi Tanrıöver dosyam var. Oturup yazmak lazım ama vakit yetmiyor. Mümkün mertebe az yazılmış olanları çalışmak gerek.”

Günümüz Hikâyeciliği

Günümüz öykücülüğü kavramı artık iyice yerine oturdu çünkü son yıllarda adından söz ettiren bir öykü dünyamız var. Dergilerde, programlarda ya da yayın dünyasında öyküler de artık büyük ilgi görüyor. Birçok yerde düzenlenen öykü günleri bunun bir kanıtı. Öykü-hikâye mevzusu ise hâlâ sıcaklığını koruyor. Bu ayrım dergilerde bariz bir şekilde de kendini gösteriyor. Bu derin bir mevzu olduğu için girmek olmaz burada ama hassas bir dengenin olduğu da muhakkak. Dergide yer alan dosyada da yazarların tavrı bu ayrımı perçinliyor diyebiliriz.

Dosyada yer alan yazılardan birkaç örneği buraya alıyorum. Özellikle günümüz öyküsüne ilgili olanların mutlaka okuması gereken bir dosya Türk Edebiyatı dergisinde okuyucuları bekliyor.

Âlim Kahraman - Günümüz Hikâyesine Bakışlar

“Günümüz edebiyatında hikâye, her şeye rağmen başat tür olmayı başardı. Edebiyatın yoğrulduğu birer tekne gibi görmemiz gereken dergilere dıştan bir bakışla bile bunu belirlemek mümkündür. Bu dönemde birbiri ardından çok sayıda hikâye dergisinin yayına girmesi yanında (Adam Öykü+Notos Öykü, Hece Öykü, Post Öykü gibi bazıları uzun ömürlü oldu bunların) diğer edebiyat dergilerinin (Kitap-lık, Dergâh, Türk Edebiyatı, Yedi İklim, Varlık gibi) yönetimi de hikâyeci yazarlar tarafından yürütüldü. Hikâye yazanların sayısal artışıyla karşılaştırıldığında, hikâye eleştirisinin zayıf kaldığını söyleyebiliriz. Semih Gümüş, Ömer Lekesiz, Necip Tosun gibi adı öne çıkan hikâye eleştirmenleri de 90 öncesi kuşaktan isimlerdi.”

“Günümüz hikâyeciliği üzerinde emeği bulunan isimlerin başında belki de Mustafa Kutlu’yu anmamız gerekiyor. Onun paltosundan çıkan birçok hikâyeci var. Kutlu, yakın ilgileriyle Dergâh dergisi etrafında bir hikâyeciler kuşağı oluşturdu (Dergâh Hikâyeleri adıyla bir kitap da yayınlandı, bir güldeste). 90 sonrası hikâyecilerinin önemli bir bölümü onun “Dergâh”ına uğradı, ondan el aldı. Kutlu, mektupla, telefonla, yüz yüze ilgilenerek onları uyardı, yol gösterdi, eserlerini yayınladı. Bir emek harcadı (Bunun ayrıntıları henüz tam olarak ifadesini bulmadı edebiyat kamuoyunda. Onunla ilgili hatıralar, yazdığı mektuplar ortaya çıktıkça daha iyi anlaşılacak söylediklerim). Bu anlamda Kutlu, bir değil birden fazla kuşağa ustalık yaptı aslında.”

Abdullah Harmancı - Türk Öyküsü Anlatı Geleneğimizden Nasıl Yararlanıyor?

“Görebildiğim kadarıyla, Türk romancıları ve öykücüleri, çocuk edebiyatı yazarları, belki de kısaca kurmaca yazarları demeliyiz, geleneksel anlatılarımızdan ister bir program dahilinde, isterse içgüdüsel olarak yararlanmış olsunlar, şu iki hat üzerinde ilerleyerek geleneği tevarüs ediyorlar: Olay ve dil-üslup. Yukarıda yer veremediğimiz isimlerden birkaç örnek: Sadık Yalsızuçanlar’ın öyküleri geleneğin dil ve üslubunun günümüz edebiyatına taşınmasını amaçlar ve bunu başarır. Memduh Şevket de geleneksel anlatımların tadını ve hızını modern öykülerinde bize duyurur.”

Soruşturma: Günümüz Yazarlarının Gözüyle Hikâyemizin Son 30 Yılı

Bir de soruşturma yer alıyor dergide. Günümüz yazarları öykücülüğümüzün son 30 yılına dair düşüncelerini paylaşıyorlar.

Ethem Baran: İlk öykü kitabım çıkalı 31 yıl olmuş. Hem tutkulu bir öykü okuru hem de bir yazar olarak bu son 30 yıla baktığımda güzel öyküler yazıldığını, iyi eserler üretildiğini görüyorum. Hikâye geleneğimizdeki birikimden el alan, çeviri öykü kitaplarının niceliksel artışıyla paralel olarak dünyada yazılan öykülerden haberdar olan, değişen hayat biçimlerinin, insanlığın arayışlarının, kaybedişlerinin, tıkanışlarının yakından ve içeriden tanığı, aktarıcısı olmayı önemseyen genç kuşakların geliştirdiği yeni anlayışlar öykümüzü besledi, besliyor. Her ne kadar hikâyeyi dışta bırakıp içe dönen, dile hak ettiği titizliği, özeni göstermeyen öykü ve öykücülere sıcak bakmasam da yeni öykücülerin çabalarını ilgiyle izliyor ve takdirle karşılıyorum.

Yıldız Ramazanoğlu: Türkiye’de hikâye son yirmi yılda roman ve şiir arasında sıkışmış bir tür olarak görülmekten kurtuldu, müstakil olarak varlığını derinleştirdi. Dünyada da Alice Munro Nobel ödülünü aldı da öykünün varlığı kanıtlandı diye düşünenler var. Ülkemizin geçtiği ağır deneyimler dünyanın küresel bunalımıyla iç içe geçerek her kuşakta evrensel boyutlarda öykülere yansıdı. Tarihin hızlanması, öznenin silikleşmesi düşünen insanları insan hakkında delil toplamaya, sürüklenmeyi yavaşlatmaya yönlendiriyor. Çok fazla hikâye birikmiş içlerde. Dışavurumun en önemli yollarından biri yazmak olunca, öykülerin yanı sıra deneme ve anlatı arasında birçok metin ortaya çıktı ve kolaya kaçan bir tasnif olarak hepsine öykü deniliyor. Klasik türler de aşındı zaten postmodern dönemde. Okumaya, kitaplara hatta yazarlara kolay erişim, dergilerin sayısal artışı ve dijital platformlarda paylaşım imkânları genç insanların yazmasını kolaylaştırdı ve hızlandırdı. Bir de her şeyin siyah ya da beyaz olarak tanımlandığı mevcut duygu ve düşünce atmosferi doldurulmamış temiz sayfalara, gri alanlar hakkında söz almak özlemi artırıyor. Boşluk hakkı bu. Görülmeyeni duyulmayanı kayıt altına alma, nazara verme duygusu yazmayı fazlasıyla tetikliyor bu çağda.

İmdat Avşar: Edebiyat, güzel sanatlar içerisinde öncelikle millî bir kimlikle durur. Çünkü kullanılan malzeme dildir. Son otuz yılda verilen eserlere bakıldığında, özellikle 1990 sonrasında edebiyat dünyasında boy gösteren hikâye yazarlarında, ciddi bir dil sorunu olduğu görülüyor. Edebî metinlerde Türkçenin hoyratça savrulduğunu görmenin, dil üstünde büyük bir hassasiyetle duran okuyucu ve yazarlara acı verdiğini düşünüyorum. Tahkiye yerine ısrarla “anlatı” terimini kullanan bu gençlerin dili, sanki anlatmama/ anlatamama üzerine kurulmuş bir dil izlenimi veriyor. Okuyucunun zihninde anlam inşa etmede etkisiz, başarısız, sığ bir dilden bahsediyorum. Dikkatimi çeken ikinci bir husus hikâye evreniyle uyuşmayan dil. Bana göre her hikâyenin ayrıca bir dil evreni de olmalıdır.

Yıldırım Türk: 1980’den sonra Türk öyküsünde derin bir kırılma dönemi başladı. Siyasi söylemlerden uzak, biçim ve estetik kaygılar öne çıktı. Yalnızlık, bunalım, cinsellik, toplumsal meseleler, dinî eğilim gibi temalar daha çok işlendi. Son otuz yılın öykücülüğünü şekillendirenler de o dönemde kendi öykü anlayışını oluşturan ve yeni arayışlara giren öykücülerdir. Her kuşak kendi öykü anlayışını da beraberinde getirmekte; kültürünü, düşüncesini, inancını yansıtmaktadır öykülerine. Son dönem öykücüleri farklı damarlardan beslenmektedir. Bu anlamda ortak tema ve anlatım biçimlerinden bahsetmek zordur. Dolayısıyla onları bir kategoride değerlendirmek, bu konuda genellemeler yapmak Türk öykücülüğünde şimdilik yanlış çıkarımlarda bulunmamıza neden olabilir. Onun için resme bütün renkleri ve zenginliğiyle bakmakta fayda var. Çünkü her düşüncede iyi ve sağlam öyküler bulunmaktadır.

Tanpınar’ın Üniversite Tahsili

Son yıllarda artan bir ilgi var Tanpınar’a karşı. Bu ilgi kitaplarına olmakla birlikte onun yaşamına dair gerçeklerin ortaya çıkmasıyla farklı boyutta devam ediyor. Elbette yaşantısı merak edilecek bir değerdir Tanpınar. Çalışma ortamı, imkânları, nerelerde kimlerle bulunduğu gibi notlar onun daha iyi anlaşılması ve tanınması için bir vesiledir. Bu bağlamda, Mehmet Samsakçı, Tanpınar’ın üniversite tahsili ile ilgili belgeleri paylaşıyor yazısında. Bunun önemini de şu cümlelerle izah ediyor;

“Bu evrak sayesinde Tanpınar’ın hangi hocalardan hangi dersleri aldığını, Yahya Kemal başta olmak üzere hangi hocadan hangi notlarla geçtiğini, mezuniyet imtihanından ve bitirme tezinden önce hangi metni zümre başkanlığına sunduğunu görebileceğiz ki muhtemelen bu ödev, Tanpınar’dan okuyacağımız ilk mensur parçadır.”

Bir yazarın nasıl bir tahsil ortamında yetiştiğini öğrenmek önem arz ediyor. Özellikle üniversite sıralarında kendini yetiştirmek gibi bir kaygıya düşenler için bu hayatlar örnek teşkil edebilir.

“Tanpınar, Varlık dergisi sahibi Yaşar Nabi Nayır’a gönderdiği “Ahmet Hamdi Tanpınar Anlatıyor” başlığıyla derginin 1 Aralık 1951 tarihli 377. sayısında çıkan, bugün Yaşadığım Gibi’de yer alan, bizce Günlükler haricinde Tanpınar’ın, kendisi hakkında en cömert konuştuğu metin olanmeşhur mektupta, 1918 Ağustos’unda tahsilini tamamlamak için babasının kendisini İstanbul’a yolladığını, biraz aşağıda da “leylî bir mektebe yerleşmeyi bekleyerek evvelâ Rami taraflarında bir akrabasının evinde” oturduğunu, nihayet “daha iç ve fakir bir semtte”, Kasımpaşa’da teyzesinin evinde kaldığını belirtmektedir.1 Fakat burada veya başka herhangi bir yerde, hakkında “Formasyonum bu yıllar ve bu hadiselerle oldu.” dediği Darülfünun’dan önceki akademik hamlelerinden bahsetmez.”

“İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi’ne ve bunun şubelerine ait arşiv bugün, bu kurumun devamı olan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi nezdindedir ve Tanpınar’ın veterinerlik tecrübesine dair tek belgeyle birlikte Edebiyat Şubesi’ndeki öğrenimine ait belgelerin bulunduğu “Öğrenci Dosyası” da fakülte arşivinde mahfuzdur.15 Söz konusu arşivde yer alan bu belge sayesinde rahatlıkla ifade edebiliriz ki M. Behçet Yazar ve Ömer Faruk Akün’ün verdikleri bilgi doğrudur. Tanpınar, Darülfünun’dan önce Mülkiye Baytar Mektebi’ne bir yıl devam etmiş, hatta ikinci sınıfa geçmiş fakat 1919 Eylül’ünün sonlarında yani ikinci sınıfa devam etmeden buradan ayrılmıştır.”

Türk Edebiyatı’ndan Bir Hikâye

Necdet Ekinci – Güvercinim Gülbeyaz

“O sabah, ahırın avluya açılan kapısının önünde güvercinlerime yem veriyordum. Güneşin ellerimde yakamozlandığı kanat şakırtıları arasında avuçlarımdan yem yiyen, omuzlarıma konan, o sivri gagalarıyla kulaklarımı çimdikleyen güvercinlerimin arasında mutluydum. Can şenliğimdi onlar benim. Parolamı almaya görsünler, mavi göğü soluyan kum dansları bizimdi. Dudaklarımda sönen çoban ıslığı, açılan bayrak bizimdi. Ta ki babamın “Olmaz!” diyen sesini duyana kadar.”

“Babam güvercinlerimi çoktan dağıtmaya başlamıştı. Her gün birer ikişer eksiliyor, giden her güvercinim canımdan bir parçayı da alıp götürüyordu. Kalan güvercinlerime şakaklarım avuçlarımda bakıyor bakıyor fakat elimden bir şey gelmiyordu. Kötü bir bozgunu yaşıyordum. Kala kala tek güvercinim kalmıştı. Vermeye kıyamamış, bilerek onu en sona bırakmıştım. O başkaydı. O çok özeldi. Saklamıştım onu. Yerini benden başka bilen yoktu. Anneme bile söylememiştim. Her gün gizlice dört beş kez yokluyor, yemini suyunu veriyor, bakımını ihmal etmiyordum. Bir kafese koyup gizlice götürecektim.”

“Daha bilmem neler neler... Kuşçu amca saymakla, anlatmakla bitiremiyordu. O konuşuyor, ben ağzım bir karış açık, hayran hayran dinliyordum. Kuşçu amcanın güvercinlerle ilgili ne çok bilgisi vardı. Annemin çağıran sesini duymasam, ne kadar zamandır burada olduğumun farkında olmayacaktım. İlk defa gördüğüm bu kuş cennetinden ayrılmak istemiyordum. Etrafımda renkli bir kelebek yağmuru, hayır hayır lapa lapa yağan kar, kanat şakırtıları… İçimde kayıp bir dünyayı bulmuş olmanın sevinci… Rüyada gibiydim.”

O sabah köpek hırlamasına benzer bir sesle uyandım. Burnumda acı, kirli bir mazot kokusu... Hayır hayır, rüya görmüyordum. Yüklerin arasında, kamyonun içindeyim. Gülbeyaz kafes içinde başucumda, Karabaş gözleri ışıl ışıl, ayakucumdaydı. Arkamızda beyaz bir toz bulutu…”

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

Gördüm; ufuklarda kayboldu yüzüm

Bu bir rüya mıdır, bu bir imtihan

Ne yerde geceyim, gökte gündüzüm

Tohummuş; içimde çatlıyor cihan

Çarpıldım; aynalar beni kırmayın

Tenhada vuruldum bir akşamüstü

Pencereden bakıp hayal kurmayın

Yollar benden küstü, yolcular küstü

Benimle yanıyor şimdi asuman

Takıldım bir devin parmaklarına

Dağları ararken başımda duman

Çöktü yüreğimin ırmaklarına

Nurullah Genç

saatler ecnebi lambalar fersiz sular çiğ

ve kaldırımların ağzında oluk oluk kan cilası

yapışmış kof dokulara küf kokusu

sıyrılıyor aklım şaşkın kınından:

bu kentler nereye ve kime açılır

açıldı kent ve şehir arasındaki makas

kapanıp kesmeden dudaklarımı

ölüden diriyi çıkaran Allah’ım

bana kentten beyaz bir şehir çıkar.

Oğuzhan Gündüz

Hiç hesap kitap sormadım

Doğan günden

Açan çiçekten

Yağan yağmurdan

Kardan borandan

Ne de göklerde uçan güvercinden

Arı gibi çiçekten çiçeğe konmadım

İşine karışmadım bir ömür

Mesaiye kalan karıncanın

Hiç kimseden

Ne oyuncak

Ne gülüş

Ne mutluluğu ödünç aldım

Sahibinin izni olmadan

Ne üzüm ne de kiraz yedim bağlarından

Billah hiç kimsenin buğday ambarlarında da

Gözüm kalmadı

Zeynel Beksaç

Bir Nokta’dan Bahar Gibi Bir Sayı

Bir Nokta dergisi 244. sayısına boğazı selamlayan baharın renkleri ile girdi. Mürsel Sönmez’in de içimize esenlikler sunan giriş yazısı, içten bir selam gibi huzur veriyor. En çok da buna ihtiyacımız var. Her gün yeni felaket tellallarının türediği bir zamanda güzel şeyleri görüp onlara gönülden selam vermek gerek. İyilikleri çoğaltmak da bizim elimizde.

Öykü ve kitap yazılarının yoğun olduğu 244. sayıda hafızamızı tazeleyecek birçok yazı var.

Mürsel Sönmez’in giriş yazısından…

“Nerede o heyheylenen; en ufak olumsuzluğa bile celallenen, en küçük şeye bile sevinen; sevgisi de öfkesi de sahici ademoğulları, ademkızları. Nerede okunup bitirildiğinde geride bıraktığı tatla hayata tat katan hikâyeler, romanlar. Kimisi deli bal gibi akıl alan, kimisi şeffaf bir perde gibi gök mavisi yansıtan, kimisi de iç karanlığından göğe isyan görünümlü dualar yükselten şiirler…

Az da olsa varlar, düşük bir nabız gibi de olsa hâlâ atıyorlar. Aşkın üstün, devrimin mümkün olduğunu söylemeye devam ediyorlar. Olmazları istemek onların olmazsa olmazı. Yüreği yüksek atan, hımbıllığın bilgelik pozunu bozup cevvallik ve eylemin açık alınlı irfanına meftun bir kavrayış ve bilincin aydınlattığı umut sahnesi de canlılığını koruyor.”

Edebiyat Kulesi’ni Yeniden Okurken

Bazı kitapları dönüp dönüp okumak gerek. Her okuyuş yeni bir pencere açıyor insanın içinde. Süleyman Çelik, Nuri Pakdil’in Edebiyat Kulesi’ne dair notlarını paylaşıyor.

“Nuri Pakdil’in Edebiyat Kulesi’ni de okumak üzere yeniden elime aldığımda, yalnızca altı çizili yerleri değil de, kitabı baştan sona atlamadan okudum. Daha ilk sayfalarda, altı çizili yerlere yeni yerler eklediğimi fark ettim.

Bunun üzerine düşündüğümde; bu durum, okuma anlarındaki ruh halimden, bilgi birikimimden, güncel durumlardan kaynaklanabileceği gibi, yazarın kendisini kolay kolay ele vermeyen ince ince işlenmiş; sıkı, diri, disiplinli metinlerinden de kaynaklanabilir. Her ne ise; bu yeni okumam, benim açımdan oldukça verimli bir okuma oldu.”

Görüp geçmeyen, geçemeyen bir zihin yapısı var Nuri Pakdil’in. Semtlerimizde haftada bir gün kurulan pazar yerlerini, hiç onun gibi değerlendirmemiştim. ‘’Pazar yerinin gece uykusuzları! Yerleşik bir ulus olsak, bu denli yük’ler bir sokağa yıkılır mı?’’

Armutnâme

Artık armutnâmeyi bekler olduk. Her sayı karşımıza farklı bir yüzü çıkıyor armudun. Zekeriya Şimşek, bu sayı mitolojideki armut ağaçlarını anlatıyor yazısında.

“Armudun işi başından aşkın…

Türk Mitolojisi’nde ağaç, bereket, doğurganlık ve şifâ demektir ya armut boş durur mu, bu bağlamda payını alır. Kadınların armut ağacına dönüştüğü efsaneler, ağaç kültüne bağlı olarak armut ağacının mitolojik kökende sembolik anlamına işaret eder. Amasya yöresinde beş kızın armut ağacına dönüştüğü efsanesi çok yaygındır: Beş genç kız, köylerinin uzağında tarlada çalışmaya giderler. Köye dönüşte yollarını eşkıyalar keser ve onları kaçırmak isterler. Kızlar, namuslarını korumak adına “Allah’ım bizi taş et” diye dua ederler ve duaları kabûl olur. Ancak Allah, kızları taşa değil armut ağacına dönüştürür. Bugün olayın olduğu yer Beşarmut adıyla anılmakta ve bir yatıra ev sahipliği yapmaktadır.”

Altı Soru Bir Şair: Rıdvan Kadir Yeşil

Ercan Ata, yoğun okumalarının neticesinde kitaplar ve şairler üzerine yazmaya devam ediyor. Büyük bir emek var bu yazılarda. Hakkını vermek için tüm detayları harfi harfine yerine getiriyor Ata. Bu sayının misafiri; Rıdvan Kadir Yeşil.  Altı soru ile Yeşil’in şiir dünyasının kapısını aralıyoruz.

“Dürüst olmak gerekirse hiçbir zaman “Yazmasaydım deli olacaktım.” hissiyatına kapılmadım. Bu bir eksiklik ya da küçültücü bir şey midir, bilemiyorum. Fakat şiir yazmak benim için bir mecburiyet değil, gayet şuurlu bir tercihti. Bu tercihin gün yüzüne çıkmasını sağlayan şeyin ise “meydan okuma” içgüdüsü olduğunu söyleyebilirim. Çünkü önce kendimi, sonra da öteki’ni; tabir-i caizse sürekli olarak “kavgaya çağırmak” istiyordum. O dönemlerimde, bu iştiyakımı dizginlemek istemesem de ehlileştirmek istediğimi anımsıyorum. Bu noktada şiir yazmak, ehil bir “kavga” için sınırsız bir “meydan” sağlıyordu ve ben de buna talip oldum.”

“İtiraf etmeliyim ki poetik meseleler üzerinde kafa yormak yerine şiir yazabilme çabasına harcanan vakitler, bana her daim daha kıymetli gelmiştir. Bu nedenle şiirin ne’liğine ya da ne değil’liğine dair söz söylemekten hep imtina etmişimdir. Fakat sanıyorum şu düşünceyi öne sürmekte bir beis yoktur: Kanımca herhangi bir düşünceyi güzel ya da çirkin veyahut doğru ya da yanlış hükmüyle ortaya koymak, bir konuda bir kanaate varmak şiirin işi değildir. Şiir, düşünce ve kanaatlerin nasıl hissettirdiğiyle alakalı olandır. Bu niteliğiyle şiir tecrübelere yaslanarak ortaya çıkan bir hezeyan değil, bizatihi tecrübedir.”

Çalınan İmge

Şiir, hikâye, müzik, mizah ve daha fazlası… Halit Yıldırım’ın isminin yanına daha fazlasını gönül rahatlığıyla ekleyebilirsiniz. Eline aldığı işi yürekten yapıyor ve içten bir selam gönderiyor her cümlesi ile. Mizahı öylesine ölçülü yapıyor ki kıssadan hisse alacaklara ince göndermeleri de ihmal etmiyor. Çalınan İmge’de de çıkarılacak mesajlar var.

“Şair İlham Hissibol bir basın toplantısı düzenliyordu. Şehrin iki gazetesi, üç tane de internet haber sitesi vardı. Topu topu beş muhabir, gazeteciler cemiyetinin toplantı salonunda İlham Bey’i bekliyorlardı.”

“Efendiler, çok anlı şanlı bir şair benim imgelerimi çalıp kendi şiirlerinde yıllardır kullanıyor. Bunu geçen gün bir şiir sitesinde tesadüfen fark ettim. Yahu kardeşim Allah’tan korkun, kuldan utanın. İntihal olur da bu kadarı da olmaz.”

“Bu ad-soyad kargaşası sekiz on gün sürdü. Gazetenin internet sitesinde yayınlanan düzeltiler sonunda bir vatandaş dayanamayıp haberin altına yorum yaptı.

“Ulan adın İlhan mı İlham mı? Soyadın Payıbol mu, Hissiçok mu, Hissesiçok mu? Orası beni pek alakadar etmiyor ama bu Simge eğer benim manitam Simge ise bittin ulan sen oğlum.

Seni nerde olsan bulurum.

İlkan Belasıbol ”

Bir Nokta’dan Öyküler

Ahmed Sadreddin - Deri Yelek Zeytin Yeşili

“Babam bahtsız bir muhacir olarak bu şehre geldiğinde anamla yeni evlilermiş. Tahsil durumu karmakarışık. Kültür durumu idare eder ama sahip olduğu kültürün geldiği şehirde insan olana insanca muameleden gayrı bir faydası yok. Gerçi bu da epey mühimdir ve zamanımızda hakikaten az rastlanır, mumla aranır durumdadır ama asıl söylemek istediğim, babamın yeni konduğu bu yerde kendisini öne çıkaracak neredeyse hiçbir hususiyetinin olmadığı. Çeşitli işlerde çalışmış, eve ekmek getirmenin derdini çekmediği bir gün olmamış. Çok çalışkan olmasına rağmen talihi bir türlü yaver gitmemiş. Nihayet anamın sahip olduğu mahareti kullanarak börekçilik yapmakta karar kılmış. Üç tekerlekli simitçi arabalarına anama yaptırdığı börekleri koyar, sanayinin girişinde sabahın seherinde bir şeyler yeme iştahı bulamayıp kahvaltıyı dükkâna erteleyen esnafa satarmış. Adnan amcayla ve buradaki bir sürü insanla bu vesileyle tanışmışlar. Kimisiyle kanlı bıçaklı olmuş, kimisiyle dost kardeş.”

“Gün doğmadan evden çıkıyordu babam. Mevsim ne olursa olsun zeytin yeşili deri yeleği onunla birlikte oluyordu. Yol arkadaşıydı babamın. Ömür yolunu birlikte adımlıyorlardı. Bazı özel günler ve düğünler haricinde üzerinden çıkartmayı sevmiyordu. Adeta babamın simgesiydi. Kendisini kalabalık bir caddede aramak durumunda kalsanız tek bir hususiyete dikkat etmeniz yeterli olurdu, yeşil deri yelek. Tabi yeleği görebilmeniz için zıt noktalardan yola çıkmış olmanız gerekir. Zira eğer sert bir kış günü ise ve uzun paltosunun altında ilerliyorsa ardından baktığınızda yeşil yelek gözünüzden gizlenmiş olacaktır.”

Engin K. Demir - Deli

“Güneş tüm sokağa yayılmıştı. Perdelerin ardına gizlenen insanlar uyanmış tek tek evlerinden çıktılar. Çok değil, birkaç dakika önce karanlığa gömülen sokakta kimseler yoktu. Berber dükkânın kapısına köpek gibi tüneyen deliyi saymazsak. Deli, çöpten bulduğu paltonun içinde kaybolmuş uyuyordu. Güneş sokakla birlikte paltosunu da aydınlatınca deli kıpırdanmaya başladı. Yumurtanın içinden çıkmaya çalışan yavru gibi paltonun orasını burasını kaldırdı. İlk kez bu sahneyi gören kişi korkutan sararıp gerisin geri kaçardı. Ama insanlar hiçbir şey olmamış gibi yanından geçip gidiyordu.”

“İnsanlar işlerine çoktan gitmişti. Durak ıssızlaşmış, kaldırımlar tenhalaşmıştı. Soğuğun sakındıramadığı bazı kadınlar ve okula gitmeyen birkaç çocuk yolda yürüyordu. Deliyi gören kadınlar kaldırımdan inip yoldan yürüyorlar, çocuklar ise hızla koşup önünden geçiyorlardı. Deli bunların hiçbirini fark etmiyor, sadece konuşmaya devam ediyordu. Karşısında biri varmış ve onu hesaba çekiyormuş gibi konuşuyordu. Fakat söylediği kelimeleri anlamak çok güçtü.”

“Hüseyin amca yüreğindeki acıya daha fazla dayanamayıp ağlıyordu. Kadın hiçbir şey demeden arkasını dönüp oradan uzaklaştı. Ne olduğunu anlamayan yabancı, deliyi sımsıkı kucaklayan Hüseyin amcanın o yılgın hâline bakıyordu. Ambulans gelip deliyi ve onu yalnız bırakmayan Hüseyin amcayı alıp hastaneye götürdü.”

Bir Nokta’dan Şiirler

Zaman değişir, iklim değişir ve değişir elbette insan, değil mi Şehriyar?

Ölüler bir şiir kadar yalnız mı levhada yoksa şairler dipdiri mevta mı?

İlk sözü de alınyazısı söylermiş, tek parça muhasebeyle kırk yamalı uykuda.

Kataloglar kitaplardan çok okunuyorsa suç kraliçenin pirelerinin midir?

Galata’dan süzülen Hezarfen konsa dalıma, pilotluk eğitimi verir mi şiir?

Sümeyra’yı arıyorsa gözlerim, Nesibe’yi Uhud’da, senin gözlerini her öğün.

Mübarektir Aksa, zeytin ve incir, ekmek gibi su gibi aziz, ah o gözlerin…

Susmanın kalesini unutmuşlar Şanlı Maraş’ta, gül yetiştiren adamla.

Parolasız, yordamsız dalınır mı karaya, tunç uyak olsun diye başkente?

Sahi, başkent neresidir soramadım mecnuna, leylanın çadırında.

Ordusu leylanın, mecnunun kurduna kuşuna komutan, zafer âşıkların.

Yasemin Kapusuz

Öldüğümde seve seve gömülebilirim gamzelerinize

Saçlarınız bir tül olur örtülür üstüme

Bir acının tam orta yerinde dudaklarımı ısırırım

Sanki bir ölüm haberi gelmişçesine

Yanlış duraklardan yanlış otobüslere bindik seninle

İki havuzun aynı anda dolduğu soruların içinde

Bir gazetenin üçüncü sayfasında

Gözleri bantlanmış bir genç kızın jiletlenmiş teninde

Hayat acımasız ve sen bunu bilmiyorsun

Sen bilmiyorsun bir cenin neden ağlar

Neden ağarır yeni doğmuş bebeklerin saçları

Yıllarca önce ölenler için

Bir anma törenine dönüşür hatıralar

Okul önlerinde torbacılar sokaklarda akrepler

Uzatmaya giden maçlar direkten dönen şutlar

Dip boyası gelmiş saçlar, çöken madenler, düşen uçaklar

Mehmet Baş

saklandım

çok görülmenin ortasında

görünürlüğün boy aynasında

ve ağlar gibi

bir gülmenin içinde

görünmedim

arzular şelaleydi

ıslıktan, fısıldayıştan

kaynayan kireçten

ve bekletilmiş çimentodan

ağır bir yapıda

hapsedilmiştim

çıktım

dineldim sonra

boşluk içinde boşlukta

tüm dairelerin dışında

açıldı enlem ve boylam

büyüdü uzam

anlamın sesiyle

dünya varmış

dedim

Tunay Özer

İsmail Sert toprak aynasından seslenir

öykü ve çizgisiyle tüm gönüller beslenir.

Kamil Aydoğan kısık vadisine ruh verir

ektiği düşünceler gönüllerde yeşerir.

Kamil Yeşil mutludur kalemin gölgesinde

ironik öyküleri şiirin bölgesinde.

Kürşat Atalar koşar düşünce kulvarında

özgün çözümler sunar pür aklın duvarında.

Kürşat Gürsoy içtendir gönül verir dostluğa

hakikatin yolunda göğüs gerer zorluğa.

İbrahim Eryiğit

Çekilin yanımdan yöremden sözde melekler

Sözünüz ikircikli, kanatlarınızda mebzul yalan ve desise

Unutulmuş gelinen muhit, verilen söz, menziliniz haram

Evrenlerimiz her gün biraz daha yabancı, yadırgı biraz daha

Yalnız bırakın beni tepeden tırnağa sahici şeytanlarımla

Güneşi kirlettiniz, ay sizin adınıza mahcup

Yıldızlar kanırtarak kanatıyor gecenin süt dişlerini

Gökyüzünün yüzünde koyu bir mahcubiyet kırmızısı

Toprak ana çekiyor nasırlı ellerini ahlar içinde bereketten

Suları yaktınız, bentler darmadağın köpürttüğünüz nefretten

Erol Yılmaz

Benim kahramanlarım işte dedi çocuk

Hayallerine taşıdığı, sanal maskelerdi

-Akşam mutlaka getirmelisin baba

Her gün akşam oluyor, sonra şaşmadan sabah

Bu rutinler beni öldürecek diyor adam

Şurada bir çiçek vardı, o da solmuş, ah ne gam

Tüm şehir hiç farkında olmadı.

Süleyman Çelik

Ay Vakti’nden Sezai Karakoç Özel Sayısı

Elime biraz geç ulaştı Ay Vakti dergisinin Sezai Karakoç Sayısı. O kadar özenle hazırlanmış bir özel sayı var ki elimde bundan bahsetmesem olmazdı. Bugüne kadar hazırlanmış Sezai Karakoç Özel Sayıları içinde müstesna bir yere sahip derginin bu sayısı. Mutlaka edinmek ve arşive koymak gerek. Her satırın altını çize çize okunacak yazılar da Karakoç’u daha iyi anlamak için bir vesile olacak derecede kıymetli çalışmalar. Özel sayıya emeği geçen herkesi canı gönülden kutluyorum.

Özel sayıya emeği geçenler derginin künyesinde belirtilmiş.

Sezai Karakoç Özel Sayısı Yayın Kurulu:  Prof. Dr. Nazif GÜRDOĞAN, Recep GARİP, Şeref AKBABA, Salih UÇAK

Yayına Hazırlık: Sadettin AÇICI, Adem ERDOĞAN

Redaksiyon:  Burak ALMANAR Ayşenur ALTUN Ceylan TAŞDEMIR

Böylesine yoğun çalışmanın yanında ortaya çıkan 248 sayfalık bir özel sayı armağan ediliyor edebiyat dünyamıza.

Yedi bölümde ele alınmış Karakoç.

Bölüm I - Biyografi-Hatırat
Bölüm II - Sanatı Ve Eserleri Üzerine
Bölüm III - Diriliş Düşüncesi Ve Felsefesi
Bölüm IV - Medeniyet Tasavvuru
Bölüm V - Siyasi Düşüncesi
Bölüm VI - Karakoç’u Anlamak
Bölüm VII - Öneri, Tezler Ve Bibliyografya

Dergiden birkaç örnek yazı paylaşımı yapacağım. Devamı, Ay Vakti dergisinin 197. sayısında. Bu özel sayıyı mutlaka edinin derim.

Mehmet Mehdi Eker - Üç Köşesinden Diriliş Şairi

“Şair ve Edebiyatçı vasıfları dışında, ait olduğu toplum, ülke medeniyet havzası ve insanlığa dair, felsefe, tarih, ekonomi, sosyoloji ve kültür alanlarında güncel ve tarihsel sorunlara ilgi duymuş ve Müslüman kimliği ve değerleri çerçevesinde çözümler düşünmüştür.”

Mahmut Bıyıklı - Sezai Karakoç’un Ardından

Türkiye Yazarlar Birliği’nden bir grup arkadaşla Üstadı ziyarete gitmiştik. O yıllarda büyük oğlum onlu yaşlardaydı. Bizimle birlikte o da gelmek istedi. Hep beraber Diriliş Yayınevi’ne gittik; tabii biz her zamanki gibi başımız eğik, sükût edip Üstadın sohbete başlamasını bekliyoruz. İçimizden hiç kimse de söz açmıyor. Bu fotoğrafı oğlum pek anlamlandıramadı. Kulağıma eğilip, “Niye herkes susuyor?” dedi. Ben de, “Sen de sus.” diyerek uyarmama rağmen, “Hocam size bir soru sorabilir miyim?”, diyerek sessizliği bozdu. Üstat da “Tabii sorabilirsin.” diyerek tebessüm etti. Oğlum, “Sizce Necip Fazıl mı daha başarılı yoksa Mehmet Akif mi?” dedi. Üstad “Hangi açıdan?” diye sordu. Oğlum da “Düşünce açısından sordum.” diye ekledi. Hepimiz heyecanla cevabı beklemeye başladık. Üstad “İkisi de başarısız.” deyince birbirimize baktık. “Çünkü” dedi, “ikisinin de bir ideali ve bir hedefi vardı. O ideali bir ev olarak düşünürsek, temeli attılar da çatıyı kuramadılar. Bu yönüyle ben de başarısız sayılırım. Çünkü ben de temele taş taşıdım fakat çatıyı oluşturamadım. Çatıyı sizler kuracaksınız, hedefe siz bu davayı ulaştıracaksınız.” dedi. “Sorun sebebiyle tebrik ediyorum, sen gelecekte büyük adam olacaksın.” diyerek iltifat etti.

Prof Dr. Alim Yıldız - XX. Yüzyılda Bir Mesnevî Nasıl Yazılır: “Leyla ile Mecnun” Örneği

“Üstat Sezai Karakoç’un Leylâ İle Mecnun isimli eseri, Türk İslam Edebiyatı geleneğinin XX. Yüzyılda geleneğin dirilişi noktasında bir mesnevînin nasıl olabileceğini göstermesi yönüyle bir şaheserdir.

Üstat Karakoç Arap, İran ve Türk edebiyatlarında defalarca işlenen ve bu eski ve bir o kadar da iyi bilinen hikâyeyi yeniden kaleme alma cesaretini göstermiştir. Bu bilindik aşk mesnevîsini kurgularken gelenekten yararlanmış fakat geleneği güne getirmiştir.

Klasik bir mesnevî tevhid-münâcât ve nât ile başlamasına rağmen Üstat Karakoç bu kurala uymadan başlamıştır eserine. Yine geleneksel edebiyatımızda eserin kaleme alınış nedeni olan “sebeb-i telifi’l-kitâb” kısmı da kitabın başında değil, ortasında yer almaktadır.”

Doç. Dr. Salih Uçak - Sezai Karakoç Şiirinin Metafizik Zemini, İmge ve Çağrışım Değeri

“Sanat, pek çok unsurdan beslenebilir. Karakoç’un sanat kaynağı çoğunlukla dinî hayattır. İfrat ve tefrite kaçmayan, ihya eden metafizik anlayış, onun şiirinde diriliş çağrısına ve eyleme dönüşür. Karakoç, şiirde tahkiyeye başvuracağı zaman özellikle peygamber kıssalarındaki vurucu unsurları alarak otantik bir formda yeniden metaforlaştırıp sunmayı dener. Bu alımlama tekniği, ona poetik özgünlüğün kapılarını açar. İnanca dayanan dirilişle; evrim ve devrimi karşılaştıran şair, bengisu metaforuyla keskin bir ayrıma varır. Yusuf ’un gömleği, Davud’un demiri, Süleyman’ın kurda kuşa geçen hükmü, karınca ile sohbeti, hüthüt gibi Kur’anî çağrışımlar; şiirinin mistik ve metaforik değeri bakımından kayda değer ipuçları taşıdığı aşikardır.”

Ömer Hatunoğlu - “Annemin Bana Öğrettiği İlk Kelime”

Modern insanın “çocuk”u keşfi her ne kadar onu da “kadın” gibi tüketimin bir nesnesi ve muhatabı hâline getirmiş olsa da çocuğa dair o en saf duygulara hâlâ şiirler üzerinden ulaşabiliyoruz. İnsanın sadece bir “homoekonomikus”a indirgenmesine en güçlü itirazlardan biri Sezai Karakoç’tan gelir. Bu bağlamda Karakoç’un “Çocukluğumuz” şiiri doyumsuz bir tat bırakır dudaklarımızda. Şair “Çocukluğumuz” diyerek “biz”i devreye sokar ve kendi üzerinden anlattığı şeyin tüm çevresinin hakikati olduğunu vurgular. Başka adlar ezberleyene kadar kulaklarımız aynı terbiyeye muhatap olmuştur asırlarca. Oluşan bu iklim bizi “biz” yapar. Fertle cemiyetin çağlar üstü dengesi, sentezi, uyumu ve ahengi bu “biz” ifadesinde saklıdır.

Recep Garip - Sezai Karakoç’ta Gençlik Düşüncesi

“Fertten topluma yolculuklarda herkese düşen ödevler mevcuttur. Kendi payımıza düşenin farkındaysak eğer eksiksiz olarak yapmaya gayret etmeliyiz. Savsaklamadan, tembellik etmeden elimizden gelen bütün çabalarımızı ortaya koymalıyız. Her Müslüman’ın bir sancak adam tanımlaması oldukça etkili bir yakalayıştır. Genç insana verilen anlam-değer, elbette bir maden gibi işlenmesi, ihtiyaçlara göre eğitilip yetiştirilmesidir. Böylece “Sancak” olma anlayışı zahirde ve batında bir bütünlük oluşturmalıdır.

Diriliş iklimi arınma, yenilenme, tazelenme, dirilme iklimidir. Bir gayeye mensubiyet; saflaşmayı, süzülmeyi, arınmayı, temizlenmeyi, berraklaşmayı getirir. İdeal insan, ülkü sahibidir. Sancaktarlık yapacak olan ferdin ona göre yetişmesi, hazırlanması icap ediyor. Sıradanlaşma, bayağılaşma, tembellik, boş vermişlik, nemelazımcılık gibi olumsuz vasıflar diriliş nesline yakışmaz. Diriliş nesli, bir yandan arıya, diğer yandan karıncaya benzer. Gece gündüz ödevini yerine getirmekle memurdur.”

Prof. Dr. Mahmut Özbay - Diriliş Düşüncesinde Devlet Adamı ve Yönetimi

Bilge insan düşünür Üstat Sezai Karakoç konuşmalarında “Her siyasi parti bir düşünce sisteminden beslenmelidir. Düşünce sisteminden beslenmeyen parti, millet yönetiminde başarılı olamaz ve uzun ömürlü olamaz” derdi. Günümüzde 2021 yılı sonu itibariyle, ülkemizde 120’den fazla siyasi parti mevcut olup, bunlardan 20’den fazlası seçimlere katılma hakkına sahiptir. 20. Yüzyılın başından itibaren siyasi tarihimize baktığımızda, kurulan her siyasi parti bir düşünceden sloganlar türeterek, bu özdeyişlerle halkın umutlarını öteleyerek ve sömürerek, hayallerini yıkarak, ruhunu kurutarak ve toplumu kutuplaştırarak iktidar olmayı amaç edinmişlerdi. Milletin problemlerine akılcı ve uygulanabilir yeni çözümler üretebilmek için önce, devlet yönetiminde görev alabilecek nitelikte insanlar yetiştirilmelidir. Bu liyakatli kadroyu yetiştirdikten sonra seçimin kazanılması düşünülmelidir. Mevcut siyasi partilerin en büyük amaçları ne pahasına olursa olsun iktidar olmak ve sonrada kendi iktidar istikrarlarını milletin istikrarından daha bir önemseyerek, orada kalmayı korumaktır.

Şakir Kurtulmuş – Diriliş Hazinesi

Üstad Diriliş düşüncesinin bir medeniyet hareketinin inşasına yönelik uzun vadeli bir çalışma olduğunu birçok konuşmasında ve yazılarında dile getirmiş, bu yolun uzun bir yol olduğunu vurgulamıştır. Kendisi de bu doğrultuda eserler yazmış, yazdığı eserleri hep bu plan çerçevesinde, Diriliş düşüncesinin oluşumu doğrultusunda üretmiştir. Diriliş dergilerinin ilk sayılarından başlayarak eski sayıları incelendiğinde görüleceği gibi bir sayıda sonradan kitaplaşacak olan üç dört ayrı konuda yazıları yer almıştır. Mesela İslam’ın Dirilişi, Yitik Cennet, Diriliş Neslinin Amentüsü’ne ait metinler aynı sayıda yer almış, daha sonra her biri kitaplaşmıştır. Diriliş düşüncesinin eserleri birer birer önceden tasarlanmış, planlı, programlı bir çalışma sonucunda sistemli bir şekilde yazılmış ve gün yüzüne çıkmıştır.

Ay Vakti’nden Şiirler

Dedim ki Monna Rosa bir resital

Dedim ki Sezai Bey

Bir güzelleme ustası olarak

Kalbini muntazam tutmuş

Âleme bir ses güzelliği

Bir nida ölmezliği

Bir tarihi simge armağan etmiştir…

Dedim ki Sezai Bey

Birçok ırmağın suyunu buluşturan

Aşkı bünyesinde coşturan

Çağın bilge şairidir.

Dedim ki daha ne olsun

Çağın gözü aydın olsun

Bu şiirim Sezai Beye

Bir güzelleme olsun…

Nurettin Durman

Şimdi Hızır nerdedir Musa neyin yolcusu

Bilinmez ki yoldaş kim yol boyunca gizlidir


Bin bir renge bürünmüş bir masaldır bu dünya

Gönül anlar velakin göz bakınca gizlidir


Bindik sağlam gemiye kıyamadık delmeye

Âkıbetim korsanın kılıcında gizlidir


Hızır ol da nefsini öldür seni boğmadan

Nice âdem hevânın avucunda gizlidir


Doğrultarak duvarı bekle büyüt fidanı

Gülşendeki her dalın gül ucunda gizlidir


Gül ateşe düşünce kül mü olur sanırsın?

Dost bağında selâmet nâr içinde gizlidir


Aç kucağın ey gönül gördün ise bir kusur

Dikenlerin ardında kızıl gonca gizlidir.

Yılmaz Öksüz

Yüzünde ertelenmiş gülüşler

Kimse kimseyi saklamaz kalbinde

Leyla ak tüylü bir güvercinin karnında

Ay bürünür gece renkli saçlarına

Issız bir gezegende üşür gözleri

Bir kalp atmayı unutur

Tenha sözler birikir kalabalıklarda

Yenilgiler büyür serabında çölün

Mehmet Baş

Kırk basamak

alınyazısı saatime çıktım yorulmadım hiç

mümin bir ülkeydi çünkü kalbim

haykırdım aşkı çağlar ötesine

perde kapansa da

pencereydi sana kalbim

“Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim”

İşte

bir bulut eylemi başlıyor yine

başak muştuları yağıyor üzerime

yer-yüzümde güneş izi

Yasin Mortaş

nil’in sularını ezbere bilirim

çünkü en büyük pişmanlığımdır firavun

musa’ya bir yemin

yâkub’a bir oğul

ve bir ömür borçluyum ahmed’e

kenan çöllerinde

çünkü ben, boşa geçip gitmiş bir ömürden ibaretim

tutulmamış bir yeminim

ve kaybolmuş bir oğluyum büyük doğu’nun

arayın beni kapalıçarşılarda

arayın, yorulmadan

ve ölüm izimi bulmadan,

bulun, gün doğmadan...

Ferhat Öksüz

Mahalle Mektebi 65. Sayıda İsmail Özen Söyleşisi

Bir dergiyi beklemek de özlemektir. Hele de içinde size sımsıcak dost selamı varsa o zaman ayrı bir heyecanla beklenir dergiler. Mahalle Mektebi dergisi, dost selamlarının efil efil estiği bir dergi. Konya kadar sıcak, dostlar kadar samimi her sayfası derginin. Daim olsun.

65. sayıdan yapacağım ilk paylaşım; İsmail Özen söyleşisinden olacak. Öykülerini severek okuduğumuz Özen, bu yıl bir de roman armağan etti edebiyat dünyamıza. Beklenen ilgiyi gördüğüne inandığım bir romandı “Karlı Bir Gece Vakti.” Bir dönem romanı, 28 Şubat’ı anlatan özgün bir eser var karşımızda. Yaşanmışlıklar, eleştiriler, olaylara farklı bir bakış açısı getirmek gibi geniş bir açısıyla anlatılıyor yaşananlar.

Özen, Fatih Cihat Büyükmatür’ün sorularını cevaplandırmış.  

“Hiç günlük yazmadım, ama okuma notlarım olmuştur, kitapları çizmiş ya da sondaki boş sayfalara fihrist çıkarmışımdır. Onlara baktım zaman zaman, dönemin dergilerini İDP Platformundan bulup okudum, bir yandan da hafızamda düzenli yürüyüşlere çıktım. Dediğiniz gibi roman bir dönem romanı. Özellikle buna sadık kalmak için çok çabaladım diyebilirim. Olaylara olduğu kadar mekânlara, özel isimlere gösterdiğim hassasiyet de bu çabayla ilgili.”

“Hiç yetkisi olmadığı halde birilerinin çıkıp başka birilerini zorla yönetmeye çalışması, elindeki silah ve yetki gücünü kullanarak insanlara bir ideoloji dayatması hiçbir zaman makul bir çerçevede algılanabilecek şeyler değil zaten. Dünyada en çok ölüme, baskıya, zulme yol açan insana özgü aptallık biçimlerinden biri bu olsa gerek. Ama tarih boyunca böyle zorbalıklar hep olmuş ne yazık ki. Yetişkin bir insana okullara, devlet dairelerine başörtüsü takarak giremezsin demek nasıl bir hamakat biçimi! Başörtülü kızlar, tıpkı Kafka’nın Dava romanında olduğu gibi, sadece suçlandıkları için suçluydular. O dönemin zorbaları şapkalarını önlerine koyup bu yalın gerçeklik üzerinde düşündüler mi acaba, diye aklıma takılıyor bazen. Bu ülkede seksen sene böyle tuhaf yasaklar uygulandı, bu mantıksal olarak izah edilebilecek bir şey mi?”

“Yani 28 Şubat’a maruz kalan Müslümanların ne menem insanlar olduğunu göstermeye matuf. Ama bir yandan da düşünme, öğrenme keyfi versin istemiştim. Demek ki o diyalogların yazılış gerekçelerine uygun tepki veren hiç değilse bir okur olmuş, teşekkür ederim. Şunu da ilave etmek gerekiyor galiba; romanlarda bir makale veya denemedeki gibi bilgiler aktarmak çok kolay aslında. Zor olansa bunları türün her şeyden önce bir estetik yanı olduğunu göz ardı etmeden dengeli bir biçimde aktarmak.”

Güven Toplumu Hakkında

“Güven”… Öyle bir kavram ki içimizi acıtıyor artık. Kaybediyoruz güvenimizi. Batan bir gemi gibi izliyoruz olup biteni. Yakın çevremizden başlayıp genişleyen bir hale gibi güvensizlik yayılıyor dünyaya. Elbette Müslümanca bir tavır değil bu. Güvenmek de imandandır.

Mustafa Atikebaş, güven toplumu üzerine yazmış. Olması gerekeni söylüyor. Güvenmek lüks değildir diyerek bize insani yanı hatırlatıyor.

“Birbirimize güvenmenin bir lüks olmadığını kavramamız gerekir. Güven hem fert hem toplum için bir ihtiyaçtır. Güvenmeden anlaşmak mümkün değildir. Bilginlerin yerini bilgiçlerin aldığı bir toplumda kimse karşısındakine güvenmez, çünkü gerçek güven duygusu daima bir eksikliğe muhtaçtır. Her şeyi bildiğini düşünen birinin başkasına kolay güvenemeyeceği açıktır. Mükemmellik arzusu toplum hayatının huzuru için zararlıdır. Tabiatta olduğu gibi dilde de boşluklar bulunur. Bütün eksikliklerden arınmış birinin makineleşmesi kaçınılmazdır. İşte güven duygusu, bizde tabiî hâlde bulunan eksikliklerimizi, zayıflıklarımızı karşılıklı olarak tamamlamak imkânı verdiği için kıymetlidir. Bireyleşmenin hızla yaygınlaştığı bir zamanda sağlıklı ve sahih bir toplum inşa etmek için birbirimize güvenmenin kıymetini bilmekten başka çaremiz yok.”

Şehir Ey Şehir

Şehirlerin artık içimizi inciten bir tarafı var. Huzur vermiyor şehirler. Bizi boğan bir gürültü çullanıyor üstümüze. “Şehirde Yaşamak mı, Şehri Yaşamak mı?” diye soruyor Şaban Sağlık. Şehir, kültür ve medeniyet bağlamında bakıyoruz şehre.

“Elbette mimari denen heyula da çıkıyor önümüze. Görüldüğü üzere, “şehir”, “kültür” ve “medeniyet” kavramlarını tanımak ve bu kavramların birbiriyle ilişkisini ortaya koymak çok önemlidir. Bu bağlamda kullanılan “şehirli olmak”, “medeni olmak” ve “şehirde değil de şehri yaşamak” gibi kavramlarla ifade edilen aydın bilincini geliştirmek de başka bir ideali oluşturuyor. Söz konusu aydın bilincine ilave olarak şehir, kültür ve medeniyet ilişkisi bağlamında tarih, mimari, çok kültürlülük, hafıza mekânı olma, ekonomik ve sosyolojik merkez oluş gibi kavramlar hakkında da bilinç uyandırılabilir. Türk insanında, özellikle köyde yaşayanlarda mevcut olan “şehir” imajı oldukça dikkat çekicidir. Yani Türkler genellikle şehre imrenerek ve iştiyakla bakarlar. Pek çok insanın gözünde ise şehir âdeta “cennet”tir; ya da her türlü konforun yaşandığı yerdir. Şehir kavramına bir de bu gözle bakmak gerekiyor. Bu bakış zaman zaman edebiyat ve sinema gibi sanat alanlarında da işleniyor.”

“Her ne kadar aralarında fark olsa da “şehir”, “kültür” ve “medeniyet” kavramları bir arada ve iç içe olarak varlık gösterirler. Her medeniyette şehir, kültür ve medeniyet kavramlarına farklı gözle bakıldığı da bir gerçektir. İnsanların yaşadığı yer olmanın ötesinde, bir şehrin kültürel ve sanatsal bağlamda nasıl bir işlev içerdiği de bilinmelidir. İnsan şayet bütün bu zenginliğin farkında olarak şehirde yaşarsa, o kişi “şehri yaşamış olur”; şayet kişi yaşadığı şehri sadece bir “otel” olarak görür, hiçbir şeyin farkında olmazsa o kişi de “şehirde yaşamış” olur. İdeal olan odur ki şehirde yaşayanları şehri yaşayanlar haline getirelim. Eğitimin bir gayesi de bu değil midir?”

Materyalist Şiddet yahut Kendine Akarak Boğulmak Üzerine

Dünyayı kuşatmış bir materyalizmden bahsedebiliriz. Gizli ya da açık bir güç olarak her şeyin kökleri tek tek sökülüyor. Durup düşünmeden bir sis perdesinin arkasından konuşmaya devam ediyoruz. Öz kayboluyor, kirli bir ağırlık kalıyor üstümüzde. Seyfullah Akkuzu, insanının kendine yaptığı en büyük fenalıklardan olan materyal cendere üzerine yazmış.

“Yaşamının biricik aktörü olarak günümüz modern bireyi mahrumiyetlerinden azade, baştan aşağı laubali ihtiyaçsızlığıyla bir şey duyumsayabilmekten çok uzakta. Herkesle beraber kendisi için yaşıyor. Herkesin yalanıyla yaşamaktan rahatsız değil; sanrılarla yaşamak onda bir kaygı yaratmıyor. Onun için dünya, endişe, ölüm ve özgürlük kavramlarından arınmış, bugünkü haliyle en iyi biçimine ulaşmış ve nihayetinde sağlıklı bir yaşam için yaşamaktan başka gayesi olmayan modern kişi için bütün olanaklarını önüne sermiş vaziyette bekliyor. Modern insan kendinde hapsolmuş bir halde kendi için yaşıyor. Öteki ile özgürleşebileceğinden, Öteki ile varlık olanaklarını keşfedebileceğinden bihaber, kuru ve canlılıktan uzak sağlıklı yaşamını sürdürmekten başka gayesi yok.”

Cem Karaca: Anadolu Rock ya da Bir Ömür

Üzerinde konuşulmayı ve düşünmeyi gerektiren bir isim Cem Karaca. Yaşadıklarıyla, sanatıyla bir devre damgasını vurdu ve ayrıldı aramızdan. Ali Tacar, Karaca üzerine yazmış.

“Cem Karaca’nın “babam 7 Nisan’da Hakka yürüdü ben de 7,8,9,10 gibi giderim Allah’ın huzuruna” dediği de rivayet olunur. 1999 yılında yayınlanan “Bindik Bir Alamete” adlı son albümünde sözü ve müziği kendisine ait olan “Allah Yar” isimli parçasına da yer verir. Cahit Berkay ve Uğur Dikmen ile müzik yolculuğunu sürdüren Cem Karaca, «Rap diye rap rap”, “Islak ıslak”, “Kerkük Zindanı”, “Bindik bir alamete” gibi şarkılarla yoluna devam eder. Cem Karaca, son büyük konserini 17 Ocak 2004’te Ankara Saklıkent’te verir. Son günlerinde “Yol Arkadaşları” grubuyla İstanbul’da sahne alan Cem Karaca, 8 Şubat 2004’te kaldırıldığı hastanede vefat eder ve cenazesi kendi vasiyeti üzerine tekbir sesleri ile kaldırılır.”

Turgut Cansever ve Şehir

Ne çok anıyoruz şehirler ucubeleştikçe Turgut Cansever’i. Onun gözünden bakamıyor kimse şehirlere. Yığma betondan mütevellit şehirler kuruluyor en acıyan yanımıza. Yazık ediyoruz en çok da kendimize.

Elif Can, Cansever üzerine yazmış. İsabetli tespitleri olan, ufuk açıcı bir yazı dergi okurlarını bekliyor. 

“Onun mekândaki arayışını ne geçmişin bilgisiyle ne de günümüz modernleşmesinin sığ ekseninde sınırlandırabiliriz. Geçmiş ve şimdinin uyumlu birlikteliğini sağlamaya yönelik adımlar atmaktır gayesi. Ona göre Cansever, zamanda sıkışıp kalmak yerine şehir sorunlarını çağ ile uyumlu, yeniye açık irdeleyen bir o kadar da eski ile bağlarını zedelemeden hareket eden bir anlayışa sahiptir. Kendi arayışı tarihin içinden günümüze iç içe geçmiş diyaloglar bütününü anlamlandırmaya yöneliktir. Ona göre mimari, varlığın bütün yönlerini kucaklayan bir disiplindir. Bu disiplinin doğru ve ölçülü değerlendirilmesinde bizzat yapı ustaları kadar bireylerinde rolü büyüktür. Kendini birçok alanda geliştirmiş, fikir dünyasını farklı eserlere açmış bir yazar olarak günümüz mimarları adına örnek teşkil ederken, kentli olan her bir insan içinde sanata dair açık kapı bırakır. Çok okumanın, çok yazmanın, çok görmenin bireyi geliştireceği ve yaşamımızı idame ettirdiğimiz alanlarda bizleri söz sahibi kılacağını bildirir.”

Şeyda Başer Eroğlu ile “Huzurun Tarifi Yok” üzerine

İlk kitaplar ilk göz ağrıları gibidir diyerek klâsik bir giriş yapayım ama önemlidir ilk kitaplar. Bir emeğin ete kemiğe bütünmüş hali olan kitap, yazma işlevini de kamçılayan bir hassasiyete sahip.

Şeyda Başer Eroğlu’nun ilk kitabı “Huzurun Tarifi Yok” da okuyucularla buluştu. Benim de severek okuduğum bu kitap merkezli Melek Tosun’un sorularını cevaplamış Eroğlu.  

“Görünmez zincirlerle bağlı bir tutsak gibi yaşıyoruz. Bütün bunların içinde edebiyatın özgürleştirici olduğunu düşünüyorum. Bana da bu açıdan çok yardımcı olmuştur. Edebiyat benim için bir kaçış. Zihnimi bu hapishaneden çekip çıkaran bir el. İnsanı zindanından kurtaran tek şey kapı değildir. Ben edebiyatla bir odadan çıkmadan da özgür olunabileceğini fark ettim. Böylece vaktimin büyük bir bölümünün okuyarak ve yazarak geçiriyorum. Okumadan yazmak pek mümkün değil zaten.”

“Yazabilmek için Faulkner, okumak, Tolstoy, uygun çalışma saatleri, Mansfield, yazmak, Hemingway, en iyi yerde durmak, Fitzgerald, ayık kafa, Zadie Smith, internetsiz bir bilgisayar, Muriel Spark kedi lazım demiş. Ben Spark’a katılıyorum. Yayımlanma arzusu Hilary Mantel dediği gibi “bir miktar kibir”le ilgili sanırım.”

“Dergilerin Türk edebiyatı için önemli bir sac ayağı olduğunu düşünüyorum. Ne kadar değişen ve dönüşen bir edebiyattan söz etsem de dergiler yazarlar için bir okuldur. Basılı değil, dijital olsun, bu bir şeyi değiştirmez. Farklı dergilerde yazıyorum. Yazdıklarına dönüt almak bir yazar için en kıymetli şey. Editöre ihtiyacınız vardır, yazma maceranızın en önemli aşaması dönüt almaktır.”

Mahalle Mektebi’nden Öyküler

Mehmet Kahraman- Bir Umut

“İbrahim iki gündür işe gelmiyordu ve benim hiçbir şeyden haberim yoktu. Bugüne kadar böyle bir durum yaşanmamıştı. Yirmi yıldır tanıyorduk birbirimizi. Aynı odada çalışıyor, aynı semtte oturuyorduk. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyordu. Her şeyini ilk bana anlatırdı. En saçma konular bile olsa mutlaka söylerdi. Şimdi telefonu açmaması tuhaftı. Personel şefine sordum. İzinli, dedi.”

“Hastanın yanında duran da hasta kadar acı çekiyor ve yoruluyordu. Hastalık bilinse tedaviye başlanacaktı, bilinemediği için doğru ilaç da verilemiyordu. Kadının ağrıları dayanılmaz olunca özel hastaneye yatırmaya karar verdiler. Doktorlar da ne yapacaklarını bilmiyordu. En azından bir süre uyutun dedi İbrahim. Acıları dinsin. Orada tetkiklere baştan başlandı. Hepsi tek elden yapılacaktı. İbrahim refakatçi olarak yanında kalıyordu. Ertesi gün hastaneye ziyarete gittik eşimle. Kadına serum takmışlardı ve bebek gibi mışıl mışıl uyuyordu. Bir ay sonra ilk kez bu kadar rahat uyuyor, dedi İbrahim. Gerçekten de yorgun görünüyordu. Eşim hastanın başında kaldı, biz kantine indik.”

“Genç bir kadın karşılıyor onları. Zere ebeye geldik diyor İbrahim, avsunlama için. İçeri geçiyorlar. Tavanı basık bir köy evi. Odada kimse yok. İbrahim eşini sobanın yanına oturtuyor. Sıcaklık öyle tatlı ki insanın uykusunu getiriyor. Az sonra hafif kambur biri giriyor. Epey yaşlı. Önce sohbet ediyorlar. İbrahim konuşmadan eşi anlatıyor bu sefer. Geçmeyen ağrılar, uykusuz geceler, zehir olan günler. Zere ebe ortaya bir minder koyup kadının sırt üstü yatmasını istiyor. İbrahim köşeden olan biteni seyrediyor. Zere ebe kıpırdayan dudaklarıyla bir şeyler okuyarak karın bölgesini avsunluyor. Odanın sıcaklığı ve elin yumuşaklığı kadını teslim alıyor.”

Abdullah İpek - Rutin

“Uzun zaman Doğu’nun ücra bir köyünde çalıştıktan sonra geldiğim bu koca şehirde yeni bir hayata başlamış ve böyle devam edip gideceğimi sanıyordum. Evlenmiştim. İki kızım vardı. Karımı seviyordum. Ailemin etrafına görünmez bir duvar örmüştüm. Küçük bir dünya kurmuştum onlar için, başkasının olmadığı. Şehrin dışında kalan müstakil ev huzur bulduğum tek yerdi. Okul çıkışlarında insan damarlarını andıran, sayısız aracın akıp gittiği yolları geçtikten sonra beni bekleyen karım ve iki kızım. İnsan hayatta başka ne ister ki? Şehirlere hapsolan herkes gibi ben de rutin bir hayat tutturmuş gidiyordum. Üniversite yıllarımda çok sevdiğim bir hocam “Rutine bindi mi bir şey, ondan korkun çocuklar.” derdi. Haklıymış. Sabah erkenden ayrıldığım evime bir an evvel dönmek için dakika sayıyordum dersem abartmış olmam. Mesleğe başladığım ilk günkü heyecandan eser yok şimdi. Maişet derdim olmasaydı bugün itibariyle öğretmenliği bırakır, doğaya, toprağa verirdim kendimi…”

“Ben camiye gitmek için çıkarken o okula yeni geliyordu. Selam verdi. Beraber gitmeyi teklif ettim. Benim o taraklarda bezim olmaz, bence siz de boşuna gitmeyin, Allah’a da ahrete de inanmıyorum, dedi. Şaşırmış olmakla beraber huyunu bildiğimden tebessüm edip yanından geçtim. Eliyle göğsüme dokunup durdurdu. Söylesene bana, eğer Allah varsa neden beni küçük yaşta hem annesiz hem de babasız bıraktı? Neden yetimhanede büyüdüm. Neden o Kasım itinin zorbalığına maruz kaldım? Ben bunca acı çekerken nerdeydi Allah? Söylesene be hocca?... Ne diyeceğimi bilemedim. O an imdadıma okunan ezan yetişti. Geç kaldım, ezan okunuyor, deyip koşar adım uzaklaştım ondan.”

Özay Erdem - Tribündeki Mecnun

“Mutluluğunu seni tanımayan milyon dolarlık adamlara emanet etme, dedi içimdeki ses. Ama taşkınlıkların mimarı olan diğer yanım, fanatik taraftar, “İyi günde kötü günde yanındayım şanlı Beşiktaş,” tezahüratlarına çoktan başlamıştı. Ne yapacağımı bilemediğim böylesi kriz anlarında kalkıp çay koyardım. Yine öyle yaptım. Su kaynarken mutfaktaki masaya oturup soğuk bir soda içtim. Meyveli beyaz çikolatadan koca bir dilim kırıp yedim. Saate baktım, ilk yarı bitmek üzereydi. Yeni bir gol sesi gelmemişti üst kattan. Ferdi Bey de benim gibi fanatikti, bir tane daha atsalardı sesi mutfağa kadar gelirdi mutlaka.”

“Artık ümidi kesmiş eve dönüyordum. Çocuklar caminin yanındaki parkta oynuyordu. Kıvırcık saçlı, ördek suratlı oğlan arkadaşına tepeden baktı. “Akşam Querasma nasıl vurdu gördün mü? Babamla beraber baktık maça, 3-1 kazandı Beşiktaş.” O an evlilik teklifine evet cevabı alan aşık gibi mutlu oldum. Eşinden “müjde, hamileyim” haberini duyan adam gibi yerimde duramadım. Yirmi günlük çilemi unutuverdim. Elimde poşetlerle geriye dönüp İbrahim abiden üç gazete birden aldım. İçimdeki taraftar, amigo olmuş, tribünleri coşturuyordu: Haydi bastır Beşiktaş, ölümüne Beşiktaş… Eve gelince tabaklara muz, kurabiye ve evde abur cubur namına ne varsa doldurdum. Oturma odasındaki asılı tabloları indirdim. Hayvanat bahçesi pazılıyla beraber hepsini soğuk odaya bırakıp kısmen açtığım peteği kapattım. İçeriye geçip sildiğim spor kanallarını aratıp yeniden ekledim listeye. Gözlerim, kulaklarım ve zihnim diyeti bozan hanımlar gibi saldırdı, sünger gibi çekti maçla ilgili bütün haberleri.”

Fatma Nur Uysal Pınar- Koku Kaybı

“Adından ve parfümünden başka bir şey bilmediğin adam vardı odanda. Paco Rabanne One Million. İlk görüşmede hoşuna gitmişti kokusu, hoşuna gittiğini anlayınca da sen sormadan söyleyivermişti adını. Kendi adından önce hem de. Milyon diye şifreledin aklında. Milyon kez tekrar ettin unutmanın korkusuyla. İleride lazım olurdu sonuçta. Kocan olacak adamın arabasından sonra en sevdiği şeydi bu koku. Gıcır gıcırdı sarı plakalı Mercedes’i. Hani dışını süsleyen içini süsleyemezmiş ya. Dıştan başlamıştı seninki. Cihan. Onun için ilk gün kimsen ömrünün sonuna kadar o olacaktın. Ailesinin ağzını kapatmak isteyen gurbetçi gençlerin kanserli çözümüydü kaderin. Kaderin, küçük bir çocuğun elinden ansızın salınan balon gibiydi, biliyordun. Biliyordun ama buralara gelmesen daha farklı seçeneğin olmayacaktı. Yaşıtlarının alın yazısından tahmin edebiliyor, kendi sonunu görebiliyordun. Pişmansın. Olanla ölene çare yok, lafının seni nasıl telkin ettiğini hatırla. Pişmanlığın, mürekkebi biten kalemden ne farkı var? Şanssızlıksa şanssızlıktı. Kısmetsizlikse kısmetsizlik. Yalnızlığını yastığından başkasına anlatmadığın o ilk günden beri pişmansın zaten. Bir mucizeye gebe kalsaydın, bu mümkün olsaydı işler tersine döner miydi, diye düşünüp kendi kendini yiyorsun. Yapma. Aynı odayı ve aynı soyadını paylaşmaktan başka bir paydanız olmadı, doğurduğun çocuğa nasıl faydası olacaktı?”

Mahalle Mektebi’nden Şiirler

Ne zaman selam versem evin meydan saatine

Yaralı akrep gibi gün boyu kanıyorum

Kuzeyden bir toz bulutu sırrıma dadanıyor

Ortada bir ceset var tüm halkın dikkatine

Katilin bir suçu yok, eskiden tanıyorum

Pencereden bağırdı ev hapsinde sirenler

Kıyamet kopacakmış elimdeki fidana

Kovdular tel dolabı asansörde astılar

Serbest şiir yazarken hep günaha girenler

Ne zaman selam versem ne zaman inadına…

Hüseyin Akın

Senin adın bir direnişin adıdır sevgilim

Kışa zemheriye direndiği gibi baharın

Uzatmalı düştük sana sana

Gözlerimiz sınır boyu, kalbimiz aynalı çarşı

Orta mektepten terk bir sevdadır, memleket bizim oralarda

Aşkla bağlanmazsan bir toprak parçası, dört duvar

Vatan dediğin şey sevmek ve uğruna ölmek kadar

Burhan Sakallı

Dünyanın işini yapsan geçmeyecek

Unutamayacaksın biliyorum dağlara da tırmansan

Sıkıntısından kurtuluş yok,

Sabahlara kadar secdeden kalkmasa alnın

Dünya ağrısı diyor kimisi -ayfer tunç mesela
Bela diyor başka birisi -ismet özel’di sanırım
Oysa geçmeyen yara diyenlerle de karşılaşmıştın

Ömer Yalçınova

Bir çağrı, kırpıldı ve düştü kucağına yabanıl kavimlerin

orada herkes etçil, oradakilerin tuz kokar ağızları

dünya onlardan çekilmiştir, anılmak onlar için

izaha mahal vermeden şu dikenli tacı kemirmektir

tereddüt ettiklerinde boşalır kaburgalarına irin

Kemal S. Sayar

Bana biraz yanık su azıcık da kırgınlık

Çünkü bilmem yetmiyor yıkılmış mabetleri

Komikti arkadaşlar yıllar boyu dargındık

Ben şiire tutundum tutulduğumdan beri

Sokaklara çıkınca kapatın yüzünüzü

Yamuk parsellenmiştir güneşin izdüşümü

Bülbül kurur gül olur dert etmeyin gündüzü

Ama nolur gülümse incitme gülüşümü

Abit Çelik

Şehir Defteri, Sayı 9

Çorum Belediyesi tarafından çıkarılan Şehir Defteri dergisi 9. sayısına ulaştı. Artık birçok örneğini gördüğümüz belediye dergileri, tam anlamıyla bir edebiyat dergisi hüviyetiyle çıkıyor; yani olması gereken gibi. Şehir Defteri, her yeni sayısı ile yerini perçinleyen bir yetkinlikle okurlarına ulaşıyor. Sadece Çorum’a dair yazılar yok dergide. Edebî metinlerin yanında araştırma yazılarıyla da arşivlik eserlere de ulaşıyoruz dergide. Dergiye emeği geçen herkesi kutluyorum. Anadolu’nun bereketini edebiyatla buluşturan dergiye uzun soluklu yayınlar diliyorum.

İslam Medeniyeti ve Komşuluk Üzerine

Komşuluk kavramının sosyal bir yanı vardır ama bunun ötesinde İslam’da da çok önemli bir yeri vardır komşuluğun. Günümüzde yitirdiğimiz değerlerimizden olan komşuluk ilişkileri ne yazık ki sadece öykülerde, dizilerde işlenir oldu. Mehmet Pektaş, komşuluk üzerine yazmış.

“İslam medeniyetinde komşuluk hak ve hukuku hayatın her alanına yayılmış vaziyettedir. Evlerdeki sosyal hayat, komşuların rahat ve huzuruna göre tanzim edilirken iş yerlerinde komşuların ticaretini engellemekten sakınılarak, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma ruhuyla hareket edilmeye çalışılır. Siftah eden esnafın müşteriyi siftah etmeyen komşusuna yönlendirmesi, kendisinde bulunmayan mal için komşusunu adres göstermesi, işi olan esnafın dükkânını komşuya emanet edip gitmesi komşuluk ilişkilerinin en ince örneklerindedir. İslam hukukunda da komşu hakkı her zaman korunmuştur. Hanelerin inşasından satışına kadar her aşamada komşu hakkı gözetilmiş, mülkün satışında da komşuya öncelik tanınmıştır.”

“Her şeye rağmen mahalle kültürünün yaşatıldığı yerlerde halen komşu hakkına özen gösterilir. Evlerde pişirilen yemekler komşuya ikram edilir, günlük yaşantıda gürültüden kaçınılır, hane çevresinde yapılacak düzenlemelerde komşunun zarar görmemesine dikkat edilir, çeşitli vesilelerle ziyaret ederek, hediyeler vererek komşuluk bağları güçlü tutulmaya çalışılır. Yaşadığımız toplumsal problemlerde bozulan komşuluk düzeninin de payı olduğu unutulmamalıdır. Komşuluk ilişkilerinin yeninden canlandırılması, belki de toplumsal düzeninin sağlanmasına en büyük katkıyı sağlayacak.”

Farabi ve Türk Musikisi

Prof. Dr. Suat Kıyak, Farabi’nin musikiye dair eserlerinden ve özellikle musiki ile yapılan tedavi yöntemlerinden bahsediyor yazısında. Makamların hangi rahatsızlıkların tedavisinde kullanıldığına dair notları bir kenara yazmakta fayda var.

“Buselik Makamı: Kuşluk vaktinde ve öğleden sonra (ikindi) zamanı etkisi fazladır. Kulunç, bel ağrısı ve tansiyon rahatsızlıklarına faydalıdır. Kuvvet ve barış duygusu verir. Akıl hastalıklarına etkili olduğu belirtilir. İnsana kudret verir.

Büzürk Makamı: Kulunça ve beyin hasarı ile ortaya çıkan şiddetli rahatsızlıklara yararlıdır. Güç kazandırır. Boyun, boğaz, göğüs, ciğer, kalp ve yan böğür (basen) üzerinde etkilidir. Cesaret verir, yatsıdan sonra etkilidir.

Hicaz Makamı: Kemik, beyin ve çocuk hastalıklarını tedavi edici etkisi vardır. Üro-genital sisteme ve böbreklere etki gücü fazladır. Alçakgönüllülük duygusu verir. Düşük nabız atımını yükseltir. İnsana tevazu (alçakgönüllülük) verir, ikindi vakti etkilidir.

Hüseyni Makamı: Güzellik, iyilik, duygularını canlandırır, sükûnet ve rahatlık verir ve ferahlatıcı özelliği vardır. Karaciğer, kalp hastalıkları üzerine etkilidir. Mide hararetini giderici özelliği vardır. Sol omuza etkilidir. Sabahleyin etkilidir.”

“Bugün 600’e yakın sayıda makamın olduğunu, ancak eserleri icrâ edilenlerin sayısının bunun en çok üçte biri kadar olduğu, bunlardan da 40-50 makamda yeni besteler yapıldığı ve genellikle bu çerçevede eserlerin icrâ edildiği ifâde ediliyor. Millî ve manevî kültürel vasıtalarımız olarak edebiyat, san'at, mûsıkî kökü derinlerde olan medeniyyetimizin önemli unsurlarıdır.

 Fârâbi, Abdulkadir Meraği, Dede Efendi, Mustafa Itrî Efendi, Hacı Ârif bey, Tanburî Cemil Bey, Sadettin Kaynak, Prof. Dr. Alaeddin Yavaşça'ya kadar birçok bestekârımız millî zevkimizi ortaya koyan eserleriyle bugüne kadar bu değerlerimizi yaşatmış ve taşımışlardır.”

Türkçenin Zenginleşme, Sadeleşme, Tasfiye Macerası

Ethem Erdoğan, Türkçenin tarihi süreçte yaşadığı değişimleri ele almış yazısında. Yaşanan tüm maceranın arkasındaki gizli senaryolar da akla geliyor hemen. Meselenin dil değil ideoloji olduğunun aşikâr olduğu her değişimde ne yazık ki en büyük yarayı dilimiz ve kültürümüz almıştır.

“Türkçenin zenginleşip gelişmesi üzerine 1069’dan itibaren çok önemli eserler verildi ardı ardına. Sonraki dönemde yaklaşık 700 yıl boyunca Türkçe ile yazılmış eserler babında en büyük ve en geniş dil varlığına ulaşıldı. Bu dil varlığı dönemin en önemli ve güçlü edebiyatı olan Klasik Türk Edebiyatını oluşturdu. Uzun-ince ünlü kullanımı Arapçadan ödünçlenerek (Bu kavramı jargonda yer alması dolayısıyla kullanıyorum!) dile katıldı. Soyut kavramlar, hayaller yerleşik hayat tarzıyla bağdaşık şekilde bu edebiyatın ana gövdesi oldu. Şuara taifesi işte, malum… Dili en mükemmel kullanmak, mucizevi sözler söylemek, bütün şairlerden üstün olduğunu iddia etmek klasik şairler için sıradandı. Hatta Kanuni Sultan Süleyman bile, Fuzuli-Baki-Zati-Taşlıcalı Yahya-Ruhi gibi şairlerin döneminde devrinin en önemli şairi olduğunu iddia etmiştir. Aynı iddia diğerlerinde de vardır. Bu iddia üzerinden anlamda bulanıklaşmaya, milli zevke uymayan kullanımlara varılmış; zamanla kelime seçimi sınırı kaybolmuş, dilin tüm sınırı zorlanmış (Tanzimat-2 ve Servet-i Fünun dönemleri) ve ihlal edilmiştir.”

“Falih Rıfkı Atay, tasfiyeci tutumun dili çıkmaza götürdüğünü, Mustafa Kemal’in de bunu gördüğünü ve “Dili bir çıkmaza saplamışız” dediğini anlatır. (Atay, 1984, s. 477). Bundan kurtulmak için Reşat Nuri, Ali Canip, Fuat Köprülü ve Falih Rıfkı’dan oluşan daha mutedil kişilerden yeni bir dil kurulu oluşturur. Bunlar “Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu” hazırlar. D Mehmet Doğan bu cep kılavuzunun küçük ve yetersiz olduğunu söyler. (8 bin kelime). (Doğan, Türkçenin Seyir Defteri, 2021). Sözlük çalışmalarına girmeksizin, 1800’lerde Redhouse İngilizce-Türkçe sözlükte en azından 100.000 kelimelik bir hazineden bahsederken onda bir nispetinde cep kılavuzu en hafifinden can acıtıcıdır. Hatalı yoldan dönme eğilimi için çare arama iştigali yeni bir hataya sebep olur. Güneş Dil Teorisi ortaya atılır. Bu teori dünyadaki bütün dillerin Türkçeden neşet ettiği, fikrine dayalıdır. Asıl çelişki de buradadır. Arapça-Farsça kökenli kelimeler Türkçe değil diye tasfiye edilirken, şimdi bütün kelimelerin Türkçe olduğu gibi komik bir iddiadır bu. Dönemin önemli akademisyenleri, bildikleri batı dillerinde bulunan kelimelerin Türkçe kaynaklı olduğuna dair çalışmalar yaparlar. Bunlar ayrı bir fasıl ayrı bir festivaldir.”

Dilin Ekrana Yansıyan Yüzü

Fatih Şahin,  Türkçenin doğru kullanımı üzerine kaleme aldığı bir yazısı ile yer alıyor dergide. Dil hassasiyeti önemli. Toplumun her kesiminin dile sahip çıkması gerekiyor çünkü dil milli bir meseledir. Özellikle televizyonlarda kullanılan dilin toplum üzerindeki etkisi büyük. Geniş kitlelere hitap eden merkezlerden başlayarak bir dil seferberliğine ihtiyaç var. Şahin, konuyu örneklerle açıyor yazısında.

“Çok mu zor yani kanalınızda, sitenizde, gazetenizde birkaç Türk Dili ve Edebiyatı uzmanı /Türkolog istihdam etmek, onların görüşlerinden yararlanmak, yayınlanacak metinleri kontrol ettirmek, gerekli düzeltmeleri yapmak, yapmalarına yardımcı olmak, Türkçeye ihtimam göstermek, üzerine titremek… Milyonlarca, belki de yüz milyonlarca liralık devasa bütçeleriniz içerisinde bu söylediklerimizi yapmanızın maddî karşılığının devede kulak bile olmadığını en az siz de bizim kadar bilirsiniz eminim. Hem böylece işsizliğe de azıcık katkınız olur, çorbadaki tuz hesabı… Haa bunu yap(a)mayız diyorsanız, size Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğü’nü, İmlâ Kılavuzu’nu, Şemseddin Sami’nin Kâmus-u Türki’sini, D. Mehmed Doğan’ın Büyük Türkçe Sözlüğü’nü gönderebiliriz. Sevabına… Nihayetinde, hepimizin, bu kirliliği temizlemeye, dilimizden söküp atmaya, onun dupduru, tertemiz yazılmasını, konuşulmasını talep etmeye, her yerde savunmaya, bu konuda gayret göstermeye, Karamanoğlu Mehmet Bey’in manevî mirasına, Orhun Abideleri’nin yazarı Yuluğ Tigin’in vasiyetine, “Türkçe ağzımda anamın ak sütüdür.” diyen Yahya Kemâl’in asil ve halis anlatımına el birliğiyle sahip çıkmaya, evde, pazarda, çarşıda, okulda, otobüste, devlet dairesinde, kasabada, şehirde, hülâsa, her zaman ve her yerde ‘(P)ak Ekranlar’ istemeye hakkı var. Ne dersiniz?”

Mehmed Akif’e Mektup

Ahmet Sezgin, Mehmet Akif’e yazdığı bir mektupla sesleniyor. Çoğumuzun duygularına tercüman olan bir mektup bu. İçli ve mesaj yüklü.

“Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak “Âsım’ın nesli”ni yetiştirmeye gayret edip 7 yıl aşkla görev yaptığım okulun isminin “Mehmet Âkif Ersoy Anadolu Lisesi” olarak değiştirilmesine vesile olmanın onur ve şükrünü yaşadım muhterem üstadım. Yaptırdığımız “Mehmet Âkif Köşesi ve Kitaplığı”nda sizin biyografi ve kitaplarınızla birlikte hakkınızda yazılmış kitaplara yer vererek öğrencilerimizin sizi daha iyi tanıyıp örnek almalarını sağladık Âkif Dede’m.”

Sizin umut bağladığınız “Âsım’ın nesli”; Allah, vatan ve millet yolunda “yurdumuza alçakları uğratma”mış, “hayâsız akın”ları başlatanlara karşı “O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak.” diye elinde ay yıldızlı al bayrağı, camisinde ezan ve salası, göğsünde imanı ve dilinde “Allahuekber” nidalarıyla haykırmış; “Millî Mücadele ruhu”yla yüz yıl sonra küllerinden yeniden dirilmiştir. “Haykır! Kime, lâkin? Hani sâhipleri yurdun?” diyerek ağlıyordunuz ya üstadım, sizin “Çanakkale Şehitleri”nde “Âsım’ın nesli… diyordum ya..nesilmiş gerçek: / İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.” diyerek övdüğünüz, ruhunuzda canlandırıp güvendiğiniz kültürlü, ahlaklı, vatansever ve cesur “Âsım’ın nesli”; Millî Mücadele’den sonra 15 Temmuz’da da meydana çıkarak İstiklal Şairi Mehmet Âkif Dede’lerini mahcup etmedi. Vefatınızdan önce sizin “Allah, bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın.” diye ettiğiniz çok anlamlı duaya bu millet, o gece fiili olarak “âmin” dedi. Çanakkale şehitleri için söylediğiniz “Bir hilâl uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!” mısraındaki ruh, o gece 15 Temmuz şehitleriyle dirildi yine. O gece halkımızın tek yürek halinde “Âsım’ın nesli” oluşunu bir görseydiniz üstadım!

Çorum’un Yöresel Ürünlerinin Tanıtımında Halk Ozanlarının İşlevi

Halk ozanı, çıktığı toplumun sesi soluğudur adeta. Toprağının rengiyle boyar sazını sözünü. Bir tarih şeridi gibi köyünü, şehrini, kasabasını dize dize dokur ezgileriyle. İbrahim Gösterir, Çorumlu ozanların şehre dair kaleme aldıkları şiirlerinden örnekler veriyor yazısında.

“Coğrafi özellikleri bakımından uygun olan Çorum’da pek çok tahıl yetiştirilir. Buğday, pirinç, ayçiçeği, şekerpancarı öne çıkan tarım ürünleridir. Bunlar içinde özellikle buğday ile Kızılırmak boylarında yetiştirilen pirinç ülke genelinde aranan ürünlerdir. Ünlü ozanımız Âşık Veysel, “Yurt Ürünleri” adlı şiirinde buğdayın hasının Çorum’da yetiştiğini söylüyor:

Konya’nın güzel buğdası
 Çorum’da, Sivas’ta hası
Ayıntab’ın çiğ köftesi
Yesem amma yesem amma

Celal Sakınmaz, “Çorum” şiirinde Çorum mutfağından söz ediyor:

Buğday ambarıdır Çorum Ovası
Ağızda dağılır has baklavası
Katmeri, mantısı, bir de helvası
Ülkede aranır unu Çorum’un”

2012 yılında yitirdiğimiz Palabıyıklı ozanımız Kemal Özgür, “Eski Çorum” adlı şiirinde Çorum leblebisini konuk etmiş dizelerine:

Esbap yurlar idi tekne taşında
 Yufka açarlardı tandır döşünde
Kemal der çıkınca çarşı başında
Mis gibi leblebi kokusu vardı

Şehir Defteri’nden Öyküler

Ayşe Yaz – Çukurları Kapatın

“Kasaba yerde daha çocukluktan her Ferhat’ın gönlünde bir Şirin olur. Bendeniz Ferhat’ında o yaşlarda gönlünde bir Şirin’i elbette vardı. Şirin dediysem hakikaten adı Şirin’di… Bizim güneş yanığı naylon önlüklerin yanında, patiskadan siyah önlüğü, kalıp gibi dantel yakası ile hemen fark ediliveren Mal Müdürü Cingil Abdi Bey’in kızı Şirin… Örgülü sarı saçların çevirdiği akça kar gibi yüzünde; Amasya elmasını kıskandıran yanaklar, Yeşil Irmağa nispet gözlerle dikkatleri üzerinde toplayıveren güzeller güzeli bir afet…”

“Kaymakam dediğin bizim gözümüzde kasabanın sahibi, her şeyin anahtarı onun elinde!! Koskoca hükümet binası!! Kapıda ‘’Hoş geldiniz’’ karşılaması… İki düzine çocuğun ayak şapırtısına odalardan kafasını uzatıp bakanlar derken, makama vasıl olduk. Oda bizim ev kadar geniş. Duvarlar ak toprakla sıvanmış gibi beyaz. Camın kenarına yaslanmış dolabı tamamlayan masa, bizim evdeki büfeyle aynı renk. Hani şu Almanya’daki dayımın getirdiği fincan takımının içinde, siyah beyaz televizyonunda üstünde durduğu büfe…”

Osman Çeviksoy – Yollar Kesik

“Gittiler...

Az sonra, adam boyunda tekerlekleri olan koca bir motor, üzerinde sarılmış, sarmalanmış bir çocukla Kahveci Gazi'nin avlu kapısına güçlükle yanaştı. Römorksuzdu. Arkalık tahtasının üzerine bir yatak atıldı. Yatak sürücünün oturduğu yere doğru açıldı. Ahşap merdivenden sekiz on kişinin yardımıyla yorgan içinde hasta indirildi. Hasta yatağa konulup yorgan üstüne örtüldü. Yorganın üstüne eski bir kilim serildi. Yastıklarla hastanın sağı, solu, arkası desteklendi. Hastanın yanına sıkı giyinmiş iki kadın bir de Gazi bindi. Hakkı, mahremdir diye arkasına dönüp de bakmadı. Fakat hastanın ne kadar büyük acı çektiğini acı acı bağırışlarından anlıyordu. Olsun. O bir erkekti. Şunun şurasında üç sene kalmıştı askerliğine. Yüzünün erkeksi (aslında çocuksu) tavrını bozmadı.”

“Yola beş kişi çıkmışlardı. Gazi doktor getirmeye gittiği hâlde köye yine beş kişi döndüler. Ebenin söylediğine göre bebeğin de annesinin de durumları iyiydi. Kahvede Hakkı’ya erkek mi kız mı olduğunu sordular. “Bilmiyorum.” deyince herkes güldü. O akşam kar yağışı durdu. Arkadaşları, akrabaları bir kızının olduğunu müjdelemek için Gazi’nin dönmesini beklediler. Gazi dönmedi. Üzerinde durulmadan basit yorumlar yapıldı. Gece veya sabah dönebileceği söylendi. Gece oldu, sabah oldu yine dönmedi. Basit, iyimser yorumlara devam edildi. Belki doktor bulamamıştı. Dozerlerin yol bakımından dönmelerini de bekliyor olabilirdi. Doktoru, dozeri bulmuş bile olsa sarılık geçidinin öte yüzü bu yüzünden berbattı. Orada takılıp kalmış olabilirlerdi. Öğleye kalmaz doktorla birlikte damlardı köye. Öğle ezanı okundu Gazi yine ortalarda yok.”

“Başka tanıdıklara, bildiklere soruldu. Karakola, jandarmaya dilekçe bırakıldı, geri dönüldü. Gazi’den en ufak bir haber alınamadı. Yoktu, kayıptı Gazi. Peşi bırakılmadı. Öldüyse ölüsünü, ölmediyse dirisini bulmak için aramaya devam edildi. Çevre köylere haberler salındı. Gazetelere verildi. Bulunamadı. Ta ki bahar gelinceye kadar... Bahar gelip de dağ taş insanla dolunca çobanlar ormanda saatini, ayakkabılarını buldular. Durum anlaşılmıştı. Gazi asfalta kısadan kavuşmak için ormana uğramış, yoluna çıkan kurtlar onu yemişti...

Bebek babasız büyüyecekti.”

Gülçin Yağmur Akbulut – Bez Bebek

“Hangi oyuncakçının vitrininde bir bez bebek görsem içeri girer, bebeğin fiyatını sorar, bebeği hiç pazarlıksız satın alırım. Rengi şekli şemali fiyatı hiç fark etmez. Geçen gün üşenmedim oturup saydım. Yetmiş iki tane bez bebeğim var. Yetmiş iki tane daha olsa gözüm doyar mı gözüm? Hayır.”

“Bir avcı tüfeğiyle vurulmuştum. Zerre kanım akmıyordu. Kırmızıya boyanan kalbim derin kesikler taşıyordu. Avuçlarımda sakladığım anne yüreğinin atmıyor olduğunu hissettim. Bütün ağaçları kesilmiş öksüz bir orman gibiydim. Elinde çekici çivisiyle Herkül gibi bir kadın çiviler çakıp duruyordu incinen yerlerime. Parçalanan bebeğimin limelerini toplamaya başladım. İçime sığmayan yağmur gözlerimden boşalmaya başladı. Ben annem öldüğünden beri böyle ağlamamıştım.”

Şehir Defteri’nden Şiirler

Kendi rengini arıyor yaprak
Gövdesinde terleyen kırmızı yeşil

Oysa yaprak tüm varlığını
Dala tutunmakla
Kaldırıma düşmek arası
Soğuk huysuz uykusuz
Öğreniyor mevsimler boyu
Özcan Ünlü

Hangi kuş
Hangi balık
Hangi yol göründü telvede
Ya da kumlara düşen remel
Neler fısıldamış karanlıklara
Söyle ey kâhin Allah aşkına
Hangi dağ başına vurayım başımı
Hangi taşı dikeyim başıma

Ne oldu
Neden sustun böyle
Bana gelince mi yıkadın kelimelerini
Bana gelince mi tuttu tövbekârlığın
Şimdi gidiyorsun öyle mi?
Demek dağıldı muhbir ruhların
Halit Yıldırım

Gönlümde göğe yükselir
Hüzünlü binler fersah
Mezar Yalnızlığı durur

Toplanmaya gider
Eski şahlar kasrı avlusuna
Canı sıkkın yeniçeri tesbihi
Taş ve telaşa uzanan el
Anne duasına yola düşer

İçtiğim ah, tufandan kalma
Esvabımdan pay çaput
Her çarmıhta sallanır çivi

Binler adım ötende soluk
Aşkın lâl melâl halidir
Mustafa Işık

geriye baktıkça anlaşılır hayat
ileriye baktıkça yaşanır demişti
sürüyerek ruhunu taşıyan sören
yaşamak tebdil-i kıyafet damarda gezen
kanmış meğer
akşama ağaran sabaha kızaran
Mehmet Okumuş

Mevsim kış azizim
Bir yıldız sancılansa
Yakandan inşirah bulsa
Bakandan tedirgin
Karamış olsa da gözleri
K/ar yağsa
Nilüfer Z. Aktaş

A Kalemler- Sayı 39

39. sayısına ulaştı A Kalemler dergisi. Anadolu için bu iyi bir sayı. Emeği geçenleri kutluyorum. Derginin insana huzur veren ikliminde buluşmak Anadolu söz konusu olunca daha bir anlam kazanıyor. Nice güzel sayılara ulaşmasını diliyorum derginin.

Cevapsız Bazı Kalpler

İçinde kitap, kütüphane geçen yazıları daha bir seviyorum. Bir ev sıcaklığı oluyor cümlelerde. Tıpkı huzur gibi. Kübra Kızıltoprak’ın yazısını okurken de o sıcaklığı hissettim.

“Kütüphanelerin yerlerini hep sorgulamıştım. Şehrin merkezinde gürültünün göbeğinde, sessizliğin kalbinde mekânlardı sanki. İnsan daha ıssız daha sakin yerlerde olmasını bekliyor aslında. Nedensizce hep yeşillerin arasında, belki bir göl manzarasında içerisi sımsıcak hayal ederdim kitap cennetini. Onlar inadına der gibi yaşamın içinde. Hem de tam kalbinde. Ulaşımı kolay erişimi basit yerlerin göbeğinde. İlginç mekânlar. Birbirinden farklı kitaplar gibi birbirinden farklı kütüphaneler.”

“Sessizlikle kendiyle kalmayı seven o çocuktum ben. Kütüphaneleri hep o yüzden çok sevdim. Nerede olduğunu önemsemeden, anlamına hayran bir çocuktum ben. Şehrine bakmadan seven. Anılara aldırış etmeden yaşamaya çalışan. Bilmediğini bilen, aradığını bulandım.”

Kibirsiz Merhametliler

Kibirsiz olmak ve merhametli olmak… Ne kadar iki güzel haslet. Artık çok rastlayamıyoruz kibirsiz insanlara ve kalbinde merhamet taşıyanlara. Bu çağ içimizin kılcal damarlarını tek tek koparıyor. Kendimize dönmemiz gerekiyor. Yoksa bu çağ, bir yangın olup hepimizi kül edecek.

Kıymet Kalfat umut aşısı gibi bir yazı kaleme almış. Canı gönülden katılıyorum cümlelerine.

“Bazı insanlar arızalarla doğardı analarından. Biyolojik olmayan bu arızalar, genellikle ruhlarda olurdu. Boşuna yazılmamıştı onca kitap ve yapılmamıştı onca araştırma, psikoloji üzerine. En kalın kitaplar ve en zor alınan diplomalardan biridir insan psikolojisi. Diplomasız atalarımızın bile birkaç kelamı olmuştur konu dahlinde. ‘Merhametten maraz doğar.’ Arızadan ancak arıza doğardı. Ruhu sakat bir annenin yetiştirdiği çocuğun da sakatlanan bir ruhu olur. Kambur anne öyle değildir misal, o annenin çocuğu illa da anasından almaz duruşunun yamukluğunu. Beden başka ruh bambaşka. Bir ruhun tamiri, yalnızca masallarda olur. İki damla yağla iyileşen Oz Büyücüsündeki Teneke Adam değildir insanoğlu.”

“İhtimallere tutunan yeni bir grup doğuyor güneşin rahminden ve gökyüzünün soyundan. Onların ismi Kibirsiz Merhametliler. Büyük büyük lafları olmayan, önce kendine duydukları şefkati perçinleyip ardından isteyene ve ihtiyacı olana sunarlar bu lütuflarını. Çünkü değişmeden güzel dünya kendi dengesinde, kendi hızında.”

Vazgeçmek De Sevdaya Dâhil

“Gitmek ne güzelsin sen içimi onarıyorsun” demiştim bir şiirimde. Gitmenin de gizemli bir yanı var. Selin Meriç Ünal da vazgeçmek üzerine yazmış. İçinde vazgeçmek olsa da umut ışıltılarını yakalıyoruz cümle aralarından.

“Vazgeçmek… Bazen kendinden, bazen karşındakinden, bazen de hissettiklerinden. Vazgeçen özgürleşendir. Kötü enerji verenlerden, kirli zihinlerden, sevgisini ve şefkatini esirgeyenlerden arkanıza bakmadan kaçın. Kaçın ki tünelin sonundaki ışığı görün. Gözlerinizde hüzne sebep olan, kalbinizi üşüten ne ise kim ise ondan vazgeçin. Aynı yerde takılı kalanlar hayatı kaçıranlardır. Siz hayatı kaçırmayın. Zamanında cesurca davranıp vazgeçemeyenler ileride kendini kaybederler. Ve bu hayatta insan kendini bir kez kaybederse bir daha hiçbir şeyi bulamaz.”

“Çok derinlerde uyuyan duygular vardır. Ne zaman uyanacağı belli olmayan. Mesela korku. Biz farkında bile olmadan harekete geçerek bizi vazgeçmemiz gerekene daha da bağımlı bir hale getirebilir bazen de tam tersi kolayca çekip alabilir. İhtiyacımız olan şey ise, değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabullenmemiz için sabır; değiştirebileceğimiz şeyleri değiştirebilmemiz için cesaret ve bu iki durumu birbirinden ayırt edebilmemiz için bilgelik. Aklınız sizde kalbiniz sevdiklerinizde olsun. Şairin dediği gibi olmuyor bazen bir mısra daha söylersiniz ama hiçbir şey düzelmez. Boş verin. Gülümseyin.”

A Kalemler’den Bir Öykü

Esra Duyar – Bir

“Benim başıma nasıl gelebilirdi böyle bir şey? Başıma geldi dediysem gerçekten sıçramak için benim saçlarımı seçen bitlerden bahsediyorum. Bitlendiğim gün olağanüstü hal geldi evin başına. Alarm durumu. Ne var bunda canım her çocuk bitlenebilir, demeyin. Temizlik annemin kırmızıçizgisi sonuçta. En önemli ve başarılı sanatı. Ben de onun pir-ü pak başyapıtı. Gurur kaynağına halel geldi kadıncağızın. Başını ellerinin arasına aldı. Vay anam vay. Zılgıt dediğin böyle çekilir. Herkes bitlenebilir ama bula bula dünya temizlik kraliçesi Neziha’yı mı buldular olmaz olası Allah’ın cezaları? Olamaz, imkânsız. Ama oldu işte. “Temizlere daha çabuk bulaşıyormuş.” Diye teselli etti yengem. Yani derdimizin büyüklüğünü anlayın; eltisi teselli etti annemi. Nereden laf sokup canını sıksa diye kitaplardan hesap beğenen, eltilik müessesesini dünyaya tanıtabilecek olan yengem.”

“Annem bitlerle inatlaşıyor. Onlar mı güçlü, annem mi? Kıyasıya bir mücadele var aralarında. Ben bitlerden tarafım. Söylemiyorum tabi ki. Canıma mı susadım. Söylersem tarakla bir tane geçirir kafama. Diyemem ki “çok hoşuma gitti saçlarıma dokunman, ondan”. “Olur mu kızım öyle şey, ben tabi ki okşarım saçlarını” diyecek hali yok ya. Çok işi var. Nankörden girer, kıymet bilmezlerden çıkar. Onun için onur meselesi olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Devir benim devrim olmuş, taraftarlığımı içimde yaşayıp her taranma merasiminin tadını çıkarıyorum.”

A Kalemler’den Şiirler

vaktin bakiyesi kılıncını kuşanmışken
kurul yanına, hohlayıp içindeki aynalara
çok kez ağrı duyan yüreğin terkisinden
imrendiğin sevinç varsa yükün yanında

kuş uçar balık yüzer, sızıları çırpınacaktır
değil mi hep bir ağızdan biliyorduk hikâyesi
darıları serpip su tasını hazırlayacaksın asıl
tavukları içeri alıp gülümseyen yalnızlığında

İlkay Coşkun

Türkülerde allı turnalar,
Şehrin üzerinde gök, çiçek...
Dua insanın kadim sığınağı,
Alın yazısı çetrefil hasret...

Su gibi azîz bülbül nağmesi,
Sabır sandıklarda inci,
Kıyıları kutsayan dalgalara sena,
Denize uzaklığın en vahim resmi...

Akşam sükûtu sağma atlası,
Telaşe sarılı münzevi kuşlar...
Zülüflerin şiire yol haritası,
Geceye teşne aşiyan düşler...
Burhan Kale

Bundan 5 dakka mukaddemdir şiir yazıyorum

Usul usul, modern modern

Kendimi yanılmazdan işliyorum, hangi beyin oğlu kuş uçuyor

Göğü kim gürlüyor?

Soruyorum kendi hizamda buradayım

Marifet ilk önce okuldan dönerken

Yağmura hep abla derdi

7. Nisan günü 10’a “merhaba kızım” dendi

Yanımda 0 45 vardı, aldım ya

Çok İspanyol şarabın önünde, Lorca taklitten muaftı, beynelmilel vardım

Durup konuşup susup söyledim

2022 kere muntazaman mayıstı

Sabah olunca herkes birbirini anlamış gibi yapıyordu

Üstte kaldım, intihar etmedim

Yasaklar da vardı.

Ali Tacar

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar Akgül
Yaşar Akgül - 7 ay Önce

EyvAllah güzel kardeşim..kaleminize bereket..teşekkürler..selamlar..
dualarımla..

banner19

banner36