Mayıs 2022 dergilerine genel bir bakış-1

Muhit dergisi, 29. Sayı

Dergiler mayıs sayısını hazırlarken iki acı kaybımız birden düştü yüreklere. Bülent Parlak ve Hayrettin Orhanoğlu’nun ölümü hepimizi derinden yaraladı. Her ölüm acı ve erkendir ama bu kez gerçekten erken oldu iki dostun ölümü. Allah’tan rahmet diliyorum iki güzel gönüllü dostuma. Mekânları cennet olsun inşallah.

Muhit dergisi 29. sayısında Zeki Bulduk’un muhteşem vedası ile yolcu ediyoruz Bülent Parlak’ı. “Yetimliği Biten Şair” diye sesleniyor Bulduk. Anılar, özlem, geçip giden güzel vakitler ve insanlar var yazının her satırında. Kurduğu her cümlede bizi tekrar tekrar kalbimize dönmeye açık bir davet var Bulduk’un.

“Sonra dediler ki: Bülent de öldü. Hem de kırk üç yaşındaydı.”

“Asım gittikten bir gün sonra telefonda konuştuk. Sesi yaşlanmıştı. Dili, anlattıkları, derdi koca bir ağaç gibi üzerime düşmüştü… Atasoy Müftüoğlu, Ömer Lekesiz, Hasan Aycın, İbrahim Çelik konuşuyordu sanki telefonun öbür ucunda. Gençler, diyordu. Azalıyoruz, diyordu. Vakit azalıyor, diyordu. Yazmalıyız, sohbet etmeliyiz, birbirimizi bulmalıyız, diyordu. Yüzümüzü yere yıkmadan anlatmalıyız, gönül almalıyız, diyordu.”

“Çilesi olan, inancı olan, bir ereği olan ve bu uğurda gönül kırmadan yol alan, gönüllere ferahlık veren insana ne mutlu! Dünyaya maruz kalan yetim, şair, öğretmen, arkadaş, Müslüman ve daima yaralı bir insanın başkalarının dertleriyle dertlendiği, karanlığa bir karanfil sokuşturduğu bir hayat elbette tamama erdiğinde canımız yanar. Hele ki genç yaşta âlemden alındıysa…”

İnsan Değişir mi?

Evet, bunu soruyor Arif Ay; “İnsan Değişir mi?” Fıtrat üzerinde yoğunlaşan bir yazı bu. İnsan yedisinde ne ise yetmişinde de odur gibi bir söz varken bu değişimin insan üzerindeki etkisi de akılları meşgul edecek kadar çetrefilli bir konu. Arif Ay, kendi tarafını açıklıyor; insan değişmez diyenlerin tarafında olduğunu söyleyerek başlıyor yazıya. İnsanın değişmeyen yanlarına değiniliyor örnekler eşliğinde. En çok da dünyayı kötülüğe, zulme sürükleyen insanlık hallerine şahit oluyoruz.

Hepimizin bildiği bir söz vardır Anadolu’da: “İnsan yedisinde ne ise yetmişinde de odur.” Geniş bir zaman diliminde edinilen gözlemlerin, yaşanmışlıkların oluşturduğu tecrübeye dayanan bir söz oluşu sebebiyle doğruluk payının yüksek olduğunu düşünenlerden biriyim bu sözün. “İnsan değişmez” görüşünün doğruluğuna diğer bir kanıt da Edib Ahmed Yüknekî’nin Atebetü’l-Hakâyık (Gerçeklerin Eşiği) adlı eserinden aldığım şu sözlerdir: “Mecaz oldu dostluk, hakikat hani / Hani ahd, emanet, iyilik hani / Dünya doldu düşmanlık, cefa, cevr ile / İbadet riya oldu, kulluk mecaz / Hani bir vefalı, varsa onu ara / Sen bozuksun, onun için dünya bozuldu”

E. M. Cioran “İnsan felaket salgılar.” der. Doğru da insan sadece felaket salgılamaz ki. İyilik de salgılar. Ne ki felaket salgılayan organ alabildiğince salgısını artırırken iyilik salgılayan organ gittikçe işlevini yerine getiremez hâle geldi günümüzde. Hani Üstat Necip Fazıl der ya: Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir; Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.

Şüphe ve İnanç; Gelenek Ve Değişim

Erol Göka yazılarını okurken kendinizi uçsuz bucaksız bir mecraya bırakabilirsiniz. Oradan toplayacağınız her cümle size bir yol gösterici olarak eşlik edecektir. Ele aldığı konuyu detaylandırırken Göka, yaşadığı toplumun düşünce yapısından tutun da tarihsel gelişimine uzanan bir geniş alanda fikirler üretir konuya dair. Muhit’in bu sayısında da hakikate ulaşmak için izlenecek yol ve yöntemlerden, olanlardan ve olmaması gerekenlerden hareketle zenginleştirdiği bir yazı sunuyor bizlere. Şüphenin yanına inancı, geleneğin yanına değişimi alıyoruz.

“Herhangi bir şey hakkındaki bilgimizin kesinliğine dair fikrimiz, bizi epistemolojide dogmatiklerin ya da şüphecilerin; pratik hayatta da fanatiklerin ya da rölativistlerin saflarına katar. Ama çoğumuz uçlara pek uğramadan mutedil bir çizgide konaklar, öylece yaşar gideriz. Bu salınımın baş dönmesinden kendisini ve insanlığı kurtarmak için Kierkegaard, Hegel’in temsil ettiği şüphe içinde, anlamaya çalışan entelektüel zihne karşı, inancı nedeniyle gözünü kırpmadan oğlunu kurban etmeye yeltenen İbrahim Peygamberin safında yer alır.”

“Bilgimizin ya da inancımızın en önemli kaynağı gelenektir. Hep bir geleneğin içine doğar; ana dilimizi öğrenirken aynı zamanda geleneğimizin kodlarına göre dünyaya anlam vermeyi de otomatik olarak idrak ederiz. Gelenek inancı, inanç ise geleneği oluşturur durur. Şüphenin zihnimizdeki kaynağı hakkında bu kadar rahat konuşamıyoruz. Ama insanın yalnızca geleneğin bir tekrarlayıcısı olmadığını; var olan ve genel geçer bilgiden şüphe eden ve zaman zaman başka doğruların da peşine düşen yenilikçi, iradi bir potansiyel taşıdığını biliyoruz. Şüphe, büyük ihtimal bize verilen özgür irade sayesinde oluyor.”

Hiçliğin Tapınağı ve Varlığın Barınağı Olarak Ölüm

Hayatta ölümden daha esaslı bir duruş yok. Her şey geçer, gider, unutulur, geriye ölüm kalır. Soğukluğuyla, varlığıyla, yokluğuyla, felsefesiyle ölüm hep yanı başımızda. Dilara Ayşe Akdeniz, ölümü ele almış yazısında. Ölüm üzerine özenle altı çizilecek cümleler var yazıda. Akdeniz, son zamanlarda şiirlerin, öykülerin yanında tefekkür yazılarına da ağırlık vermeye başladı. Oldukça derinlikli bu tür yazıların devamını bekliyoruz.

“Nedir ölüm? Tanımlamak mümkün mü böyle bir şeyi? Dilin, artık mevcut olmayan bir olgunun diliyle izahı kabil midir? Ölümü tanımlama şeklimiz, zamanı algılama şeklimiz ile bağlantılı olarak değişiyor. Döngüsel zamanda ve insanın çeşitli formlarda yeryüzünde tekrar tekrar zuhuruna inanan dinî inanışlarda, unutuş nehrinde bir lahza yıkanıp yinelenen bir döngüyle var olmak demek ölüm.”

Ölümü devredemeyiz. Kimsenin yerine ölemeyiz. Kimse bizim yerimize ölemez. Levinas’ın deyişi ile “Herkes kendisi için kendi hesabına kendi ölümünü ölür.” Kendi ölümümüze ilişkin bu farkındalık ise ancak ötekinin ölümüne şahit olmakla başlar. Kabil, Habil’i öldürdüğünde ölümün ne olduğunu bilmiyordu. Ancak bir başkasının ölümüne şahit olarak kendi ölümümüzü tasdik ederiz.

Ölüm öteki değildir, ölmek için var olduk ve var olduğumuz için öleceğiz. Bu ölüm bilgisine rağmen buradayız ve ölümü hafifletmenin yollarını arıyoruz. “Esaretin Bedeli” filminde Brooks karakteri intihar etmeden evvel bir not bırakır: “Brooks was here. (Brooks buradaydı)” Bu öyle çarpıcı geliyor ki tüm çırpınışımız, kültür ve sanat adına yaptığımız her şey sanki bu şahitliği ifade etmek için.

Dünya Romanında Türk İmgesi

Yabancı bir yapımda; (film, şiir, öykü, roman…) Türk adının geçmesi bile bizleri mutlu ediyor. Böyle hisli bir yanımız olduğu doğrudur. Varlığımızı her mecrada hissetmek gibi bir duygu seli bu. Necip Tosun, dünya romanlarından örnekler vererek Türk imgesinin altını çiziyor. Olumlu ya da olumsuz yönleriyle birçok romanda karşımıza çıkıyor Türkler. Milletlerin bakış açılarının romanlara da sirayet ettiğine şahit oluyoruz. Yazıda; Don Kişot, Robinson Crusoe, Tristram Shandy, Moby Dick gibi romanlardan örnekler ve Dostoyevski, Tolstoy, Maksim Gorki gibi yazarların eserlerine dair notlar var yazıda. Necip Tosun’un da belirttiği gibi ne yazık ki dünya romanındaki Türk imgesi çoğunlukla “barbar, cahil, şehvet düşkünü, peçeli kadınlar, batıl inanç sahipleri, cahil, saldırgan, uygarlıktan uzak, çok eşli, harem vb.” özelliklerle yer alıyor.

“Dünya romanlarında Batı’yı tehdit eden, korkutan ve Hristiyanlığın en büyük düşmanı olarak gösterilen Türklerin bu ülkelerde nasıl gündelik hayatı bile kuşatan korkutucu bir imge olduğu görülür. Abartılı, gerçeklikten kopuk, ön yargılı bu bakışın büyük romancılar tarafından da körüklenmiş olması dikkat çekicidir. Bu aşağılayıcı söylem, aslında kendi rüyalarını engelleyecek tek güç olarak Türkleri görmelerinin de bir göstergesidir. Türkleri kendi düşüncelerinin karşıtı olarak konumlandırmaları ise akıl dışıdır. Romanlara bakıldığında Batı’daki olumsuz Türk imgesinin yaygın bir anlayış, bakış açısı olduğu bunun da nesillerden nesillere aktarıldığı anlaşılmaktadır.”

Muhsin Macit ile Söyleşi

Muhsin Macit, İbrahim Salih Yaman’ın sorularını cevaplamış. Kitapları, yaptığı çalışmalar, özellikle Divan Edebiyatı gibi konular çevresinde gerçekleşen bu söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Osmanlı sultanları hem hami (patron) olarak hem de sanatkâr olarak şiir başta olmak üzere sanatın pek çok dalıyla ilgileniyorlardı. Bu durum Osmanlılarla başlayan bir süreç değildi, Osmanlılar mevcut geleneği zenginleştirdiler. Timurlular’da, Karakoyunlu ve Akkoyunlular’da sultanların sarayları aynı zamanda Türkçenin de saraylarıydı. Bilhassa 16. yüzyılda Osmanlı, Safevi, Memlüklü, Babürlü sultanların himayesinde Türkçe söyleyen yüzlerce şair ve yazar yetişti. Bu devletlerin arasındaki siyasal rekabete rağmen kültür ve sanat alışverişi kesintisiz devam etti. Bütün bu muhitlerde şiir, sanat gösteriminin olduğu kadar siyasal iletişimin de aracıydı.”

“Hayatımızda şiirin kapladığı yer eskisi kadar değil. Bu doğru, çünkü hem yeni türler ortaya çıktı hem de şiirin işlevini üstlenen başka sanatlar devreye girdi. Roman ve hikâye şiirin önüne geçti. Sinema ve diğer sanat dalları gündelik hayatımızda daha fazla yer kaplıyor. Ayrıca bütün bu sanat dalları arasındaki geçişkenlikler geleneksel şiir anlayışımızı da epeyce değiştirmiş olmalı. Son yıllarda giderek örnekleri çoğalan küçürek öyküler, anlatılar şiirden kopuk metinler değil.”

Muhit’ten Öyküler

GÖKHAN ÖZCAN - Oğuz kim bilir nerede?

“Sevgili dostlar... Hepiniz hoş geldiniz. Üç yıl önce, ayaza çeken bir mart sabahında kalbinin yaşamayı bırakması neticesinde sessizce aramızdan ayrılan sevgili Oğuz’u anmak için buradayız. Birçoğunuz, tıpkı benim gibi Oğuz’u yakından tanıyorsunuz. Ama hangi Oğuz’u? Sizin Oğuz’unuzla benimki aynı kişi mi mesela? Muhtemel ki değil... Oğuz’un içinde o kadar çok Oğuz vardı ki... Ben son on yılımın büyük bir bölümünü onun yanı başında, onunla beraber geçirdim. Bu on yıl meğer asıl onun son on yılıymış. O soğuk mart sabahında Oğuz kendi hikâyesine sessizce noktayı koyup gitti. Daha doğrusu kendi hikâyesinden çıktı, üşümüş küçük bir kedi gibi gelip benim hikâyemin içinde bir şilteye kıvrıldı, mırıldanarak orada yaşamaya devam etti. Böyle durumlarda, malum, “Onun eksikliğini çok hissediyoruz” benzeri cümleler kurulur. Benim cümlem bundan biraz daha farklı; ben Oğuz’un eksikliğini hiç hissetmiyorum. Çünkü Oğuz benim hayatımın neredeyse hiçbir anından eksik olmuyor. Hep orada... Hepinizin çok iyi bildiğinize emin olduğum o sessiz, o bize alaycı gibi gelen gülüşüyle hayatımda mamur hâle getirmek için uğraştığım ne kadar şey varsa gelip onu, onları tarumar ediyor. İstemeden, bir kastı olmadan da olsa parçalara ayırıyor beni.”

“O soğuk mart sabahında hepimiz kederle fark ettik bunu, ne zaman oldu, nasıl oldu bilmiyorduk ama her şey aşikârdı, hepimiz kendi başımıza kendi hayatımızı yaşadığımızı zannederken bir şekilde Oğuz’un uydusu hâline gelivermiştik. Onun yörüngesinde öylece dönüp duruyorduk. Bugün, hepimizin içinde az ya da çok bulunduğuna inandığım “ne yana gideceğini bilememe” duygusu galiba bundan. Oğuz’un her birimize bıraktığı ortak miras bu...”

“Oğuz kim bilir nerede?

Ben, Oğuz burada bizimleyken, bizimle birlikte yaşarken de bu soruyu kendime soruyordum zaman zaman. Görüyorsunuz, şimdi de soruyorum. İçimi yakan bu soru, Oğuz yanı başımdayken de bırakmadı benim yakamı, şimdi o artık bu dünyada bizimle değilken de bırakmıyor. İnsan, en yakınlarının bu dünyadan ayrılışına bir zaman sonra alışıyor. Unutamıyor belki ama yokluklarına alışıyor. Oğuz’da neden böyle olmadı bu, bu soruya içimde bir cevap bulamıyorum. Onunla birlikte geçirdiğim zamanlar boyunca hafızamın içinde biriken şeyler, neden her ölümden sonra olduğu gibi yavaş yavaş silinip gitmiyor? Oğuz öldü ama neden ölmüyor? Neden onu bir mezara gömüp üstünü toprakla örtemiyorum? Neden hiçbir şey olmamış gibi çıkıp çıkıp yanıma, hayatıma, kafamın ve kalbimin içine gelip duruyor?”

KÂMİL YEŞİL - Kırkta bir

“Herkes nisanı çağlalar çıkacak, güller açacak, leylekler çatılarda laklaklayacak, gençler gönül yayları gevşeyecek diye beklerken o da soğuklarla sıcaklar yer değiştirecek; ebegümeci, turp otu, kuşkonmazlar, kuzukulakları çıkacak da hüdayinabit ile karnımı doyuracağım diye beklerdi. Bahar gelince köyde yaşıyor oluşuna daha da şükreder, şehirde olsaydım bunları da bulamaz, açlıktan ölürdüm herhalde diye düşünürdü. Gözü keserse köyün girişindeki Küçük Menderes’e uzanır, oltasına birkaç balığın takılmasını beklerdi saatlerce. Kimse ona bu konuda bir şey dememiş ve bir yerlerden okumamıştı fakat ona göre oltanın ucuna solucan asmak suretiyle avlanmak balığı aldatmaktır, hiledir. Hile ile karın doyurmak ise haram. Böyle düşündüğü için oltasını suya yemsiz salar, ucuna takılacak balığı Allah’ın gönderdiği bir nasip olarak kabul eder ve her seferinde de birkaç balıkla dönerdi evine. Evine mi? Tek odalı, içinde bir yatak, bir battaniye, birkaç çanak bulunan salaş yere ev değil, barınak demeli. Balığı yakalayınca niyetinin doğru olduğu kanaati pekişir, için için sevinirdi. İstemek gerekirse Allah’tan isterim. O da hâlimi bildiğine göre istemem de gerekmez, diye düşünür; bir sınık bardaktan su içer fakat kimsenin kristal bardağına göz dikmezdi.”

Muhit’ten Şiirler

Beli bükülmüş genç kadınlar derisi yüzülmüş hamallar

O kambur küfenin öteberisi sen olsaydın

Köpek gibi vura vura sokarlar, kara toprağa bile

Ölüsü kan kusan çağın dirisi sen olsaydın

Ne soran çıkar bizi ne kuyumuza ip atan ay balım

Yüküm Yusuf diyen kervan perisi sen olsaydın

Ali Emre

Yağmurlu bir pencereden gömleğine doğru bir karanfil

Yaklaşıyor alnında nisan bulutları pusulalar geçerken

Bir şey duymuştum senden, uykuların birer kaza tespiti

Yatarken sana kaç gece kalırdı kapkara bir denizden

Kimsesiz bir ölümsün artık sular ağlarını çekerdi

Mehmet Tepe

rutubet değiyor rüyama

soğuk bir dizeyi kırıyor

kelimeler şaşırıyor anlamaktan

gövdemi giyiyor balık

beni bir deniz vuruyor

ne sokaklar ne sıçraması aklın

ne bir gülüşü kaçırmadım

ne geçen senelere ne gelen

sana kendimi hiç anlatmadım

Tuba Kaplan

Yine de ümitlisin anlarlar diye

Hepimizi Allah aynı topraktan…

Ağacın gölgesi her yerde ağaç

İnsanın gölgesi her yerde insan

Kanın da gölgesi var kansızlığın da

Gördüğümüzde utançtan…

Mehmet Aycı

90’larda tanışsak Beyazıt Meydanı’nda

Yakılan bayraklarla 7 kere sevinçti

İslâmcılık öldü ve dirildi edebiyat

Siyah beyaz ciddiyet internete yenildi

Işığı azaltılmış okuma odasında

Yüzünü kâğıtlara bağışlayan o kadın

Madam M. Madam Marion Madam Siyah Saatler

Her dilde aynı mıdır senin öteki adın?

Süleyman Unutmaz

Ruhumun Afrika’sıydı kaçkınları kahreden

Aldırışsız, sıvazlanmış bir hayatın lekeleri

Çarpa çarpa geçtiğim dehlizlerden

Gürlek, doğurtucu sesleriyle gelirdi kelimeler

Engin fetihlerin ısrarcısıydım ne olsa

Acı acıya, kalp kalbe yürürdü

Avlusunda kırkı çıkmış nalçaların

Yakup kokan bir kuyu vardı, bilirdim.

Ali K. Metin

Yürümeye çalıştığımda bir anda bir yorgunluk

Ölgünlük kaplıyor her yanımı

Bakamıyorum baktığım yerlere

Görmüyorum bana gösterilmek istenilen neyse

Sinirlerim ateşe verilmiş susmalı zamanını kollamalı

Dilimin zincirlerle bağlandığını bilerek

İçimde halen kendini aramaya devam eden bir adam

Kendini kaybettiğini zanneden bir çocuk

Kendini bulacağından ümidi kalmamış bir genç

Duruyor yaşıyor nefes alışverişlerini işitiyorum

Ömer Yalçınova

Ne öğrendiyse yaşamaktan

Günün bu saatleri,

Ya bir cinayet işlemeli

Ya öldürmeli kendini.

Soner Karakuş

Hece’de İbrahim Demirci Dosyası

Hece dergisi 305. sayısında Osman Özbahçe editörlüğünde İbrahim Demirci dosyası hazırlamış. Yazdıklarıyla, duruşuyla, edebiyata ve özellikle dile karşı gösterdiği hassasiyetle Demirci, günümüz edebiyatının en önemli isimlerindendir. Dil, edebiyat, çeviri, akademik çalışmalar derken ortaya çıkan sonuç şudur; İbrahim Demirci mutlaka takip edilecekler listesinde olmayı hak eden bir isimdir.

Özbahçe, arşivlik bir dosya hazırlamış. Demirci hakkında yazması gereken isimlerin neredeyse tümü dosyada yer alıyor. “Dil Burcu”nun ikliminde eşsiz güzelliklere ulaşmak isteyenler Hece’nin bu sayısını mutlaka arşivlerine eklemeli. Ben dosyada yer alan bazı yazılardan paylaşımlar yapacağım. Devamı; Hece 305’te.

Osman Özbahçe’nin Sunuş Yazısından

“İbrahim Demirci, Edebiyat’tan bu yana edebiyatın içinde bir yazar. Şiiriyle çıkışına dili ekledi. Tek başına bir akademi gibi çalıştı. Dilimizin merkezinde duran bir yazara dönüştü. Her yazısı söz sahibi, sözüne sahip bir yazar olduğunun göstergesidir. Türkçeye ilişkin öylesine titiz bir çalışma başlattı ki özellikle gramer ve imlâ konusunda yazıları Türkçenin panoraması, Türkçenin sağlam kulpudur. Dilimizin biricik dostu Demirci yaptığı çalışmalar itibariyle el üstünde tutulması gereken bir yazardır. Şiir, deneme, inceleme, eleştiri, çeviri, çeviriyazı, yayına hazırladığı kitaplar, tashih ettiği kitaplar itibariyle başlı başına bir dünyadır. Bu dünyaya ilişkin literatür ne yazık ki pek yetersiz. Hece’nin Demirci dosyası bu eksikliği ortadan kaldırma yolunda ciddi bir adımdır.”

Ali Göçer – İbrahim Demirci Şiirinde Doğal Yapı

“İbrahim Gafarlı, İbrahim Demirci, Fuat Altınsoy ve ben şehir merkezinde âdeta mağara gibi bir girişten sonra ikinci kata çıkılan, penceresi evin tavanında olan garip bir öğrenci evinde kalıyorduk. Böylece bir de konuğumuz oldu: Muhammet Refik. Bizler okula gitmekten çok, okuyor ve yazıyoruz. İbrahim Gafarlı ve Fuat Altınsoy öykü yazıyor ben ve İbrahim Demirci de şiir yazıyoruz. Muhammet Refik bizim yazmamızı ve okumamızı çok önemsiyor ve bize değer veriyor. Demirci’yle çok tatlı şakalaşmaları da var. Kendisiyle çok barışık bir insan. Hepimiz sigara içiyoruz. Hep birlikte içtiğimiz için öğrenci bütçemizin doğal sonucu olarak sigaranın en ucuzu olan Birinci sigarasından kartonla alıyoruz.”

Faruk Uysal - Şairin Kimlik İnşasını Şiirlerinde İzlemek

“Demirci’nin şiirinde Anadolu kırsalına ilişkin motifler dikkat çekicidir. Karlı pekmeziyle, buğday biçen, buğday yıkayan kadınlarıyla, elleri kınalı nineleriyle, hamuruyla, ekmeğiyle, katmeriyle, ayranıyla, bakracıyla, devesiyle, ağustos böceğiyle, iğde çiçekleriyle, dutuyla, ayvasıyla, salçalık domatesiyle, turşuluk biberiyle hep özlenen bir sıladır Anadolu. Bu motiflerle Anadolu’nun büyük bir kısmında karşılaşmamız mümkündür. Eğer, Demirci’nin şiirlerindeki motifler hangi Anadolu şehrine ait, diye sorulacak olursa, cevap Konya olmalıdır.”

Âtıf Bedir - İbrahim Demirci’nin Edebiyat Dergisi Yılları

“Edebiyat dergisinde ismi dokuz yıl boyunca gözüken Demirci, 67 şiir, iki deneme, dört öykü ve dört öykü çevirisi yayımlar. Ayrıca dergide şairin Edebiyat Dergisi Yayınları arasından çıkan Yanıklar adlı şiir kitabı üzerine bir söyleşisi ve katıldığı bir oturum mevcuttur. Şiirlerinin tamamında İbrahim Demirci ismini kullanırken diğer yazı ve çevirilerinde Selim Yavuz müstearını kullanır.”

D. Mehmet Doğan - Demirci’nin Örsü

“İbrahim Demirci’nin doktorası Ahmet Hâşim üzerine. Böylece bir saha genişletmesi daha yaptı diye düşünürüm. Hem de büyük çoğunluğun şair olarak bildiği Hâşim’in -bence şiirleri kadar mühim olan- nesirleri üzerinde çalıştı. Hâşim, İslâmcıların edebiyat sahasına pek fazla girebilmiş bir isim değildir. “Müslüman Saati” muharririnin bilcümle müselmanlar tarafından bilinmesi gerekmez miydi? Demirci’nin hayli uzun süre içinde tamamlanan doktora tezi, Hâşim’in kelimesiyle “mütekasif” emekle birlikte sanatkâr hassasiyetini de ortaya koyuyordu.”

Ali Ulvi Temel – Aziz Dostum

“İbrahim ile dostluğumuz Edebiyat dergisi düzleminde devam etti: Yokluk ve yoksunluk içinde ancak olabilecek en sıcak bağlarla yaşadığımız Edebiyat dergisi günleri. 1978 yılıydı galiba, İbrahim’in yolu taşraya düştü. Yüz yüze görüşmelerimiz artık yılda bire ikiye düşmüştü. Birbirimize bakamıyorduk belki, ama aynı yöne birlikte bakıyorduk.”

İbrahim Demirci ile Söyleşi

Dosya kapsamında Osman Özbahçe, İbrahim Demirci ile bir de söyleşi gerçekleştirmiş. Tüm yazılanların yanında elbette Demirci’nin kendi cümleleri ile onun dünyasına girmek ayrı bir önem arz ediyor.

“Şiir, bir çocukluk aşkının çıngısı olarak parladı. İlk denemem, bir akrostişti sanırım. Çabuk küllendi. Sonra millet, memleket, insanlık da beni sardı, sarstı. Şiir büyülü bir doğma, doğurma, büyüme, büyütme kabarışı gibi çıkıp geliyordu ve varoluşsal, ülküsel bir boyut da taşıyordu. Edebiyat dergisinin ve Nuri Pakdil’in yaklaşımı da doğrusu epeyce - “bütünüyle” bile denebilir- ülkü merkezliydi. Bu yaklaşımın insan ve hayat gerçekliğini ister istemez sınırlamış, daraltmış olduğunu söyleyebilirim. Ama o zamanlar, doğrusu bu ülkücü yaklaşımdan herhangi bir rahatsızlık ve kuşku duymuyordum. Hikâye çok az yazdım. Hepsi hepsi iki üç tane. Fakat bazı denemelerimde hikâyeyi, zaman zaman oyunu andıran parçalar da bulunabilir.”

“Kabbânî külliyatını Suriye’deyken alamamıştım. Oğlum Alişan, “Beyrut’tan bir şey ister misin?” dediğinde o külliyatı istedim. Sağolsun, alıp getirdi. O dokuz cildi zaman zaman karıştırıyorum. “İspanya / Endülüs” şiirlerini ve anılarını toplayıp çevirdim. Nasipse yayımlanacak.”

“Edebiyat dergisinin kapanmasından sonra dört beş yıl yazmamışım. Sevgili Ali Karaçalı’nın talebiyle 1989 yılında yeniden yazmaya başlamışım. Millî Eğitim dergisinde. Sonra Yedi İklim dergisi, Çerağ... Yeni Şafak’ta Dil Burcu, Hakimiyet ve Memleket gazetelerinde köşe yazıları.”

Yazmak Üzerine

Hece dergisi ilk çıktığı günden bu yana bir mektep gibi çalışıyor. Sadece yazı- şiir yayınlayan bir mecra olmadı hiçbir zaman dergi. Bunun devamı olarak gerçekleştirilen Hece Buluşmaları özgün bir çalışma olarak günümüz edebiyatına canlılık katmaya devam ediyor. Bu buluşmaların yeni bir adımı olarak okuma çalışmalarına da başlandığını öğreniyoruz. Artık “yazmak” üzerine konuşmak için de bir araya geliniyor Hece’de. İlk buluşmanın konusu Ursula K. Le Guin’in Dümeni Yaratıcılığa Kırmak isimli kitabı.

Oturuma katılan isimlerden birkaçını buraya alıyorum.

Rüveyda Durmaz Kılıç - Yazdıklarınızın Sesi

“Le Guin, yazma sürecinde ihtiyaç duyulan ne varsa, okurlarına tüm teknikleriyle anlatıyor. Dilin güzelliğini, anlamların çoğalmasını, bir şeyi en iyisiyle söyleyebilme gücünü yazarlığın en temel becerisi olarak kabul ediyor. Ayrıca doğru kelimelerin bir araya gelmesi, yeterliliği, uyumu, ahengi metnin kendi müziğini ortaya çıkarıyor. Le Guin’e göre yazar, metinlerini sesli okuduğunda, kulağa nasıl geldiğine dikkat etmelidir, bunun ilk şartı da metni zihninde duymaktır. Kelimeler sıradan, tanıdık olabilir, okuru asıl etkileyen; ilerlemeye, hıza ve uyuma imkân veren müzikal ritimlerdir.”

Tuba Dere - Hikâyenin Merkezi Neresi?

“Le Guin, aksiyon yazarlarının genellikle yüklediklerini, yeterince hızlı olamadıklarını ve çok uzağa atlayamadıklarını söylüyor. Oysa yetenekli bir yazar upuzun bir hikâyeyi birkaç cümleyle anlatabilir. Bu hususa Woolf ’un Jacob’un Odası’ndan bir bölümü örnek vermiş. Woolf açıklamaları göz ardı etmiş ve bağlantıların okur zihninde kendi kendine kurulmasına izin vermiş.”

Metnin Yönü Yahut Metnin Arzusu

Yazmak, tüm sınırları ortadan kaldırmak mıdır? Sınırsız bir özgürlük alanı mıdır yazmak? Ya da yazar yazdıklarından ayrı bir kişi midir? Bu sorular benim beynimde sürekli oradan oraya koşuşup durmakta. Benim cevabım net; yazar, her cümlesinden sorumludur. Yazdıklarından ayrı bir kişi değildir yazar.

Mehmet Solak’ın Metnin Yönü Yahut Metnin Arzusu yazısını okurken düşündüm tüm bunları bir daha. Yazı bizi nereye götürürse oraya gitme lüksümüz yok. Çizgileri olmalı yazarın. Solak da aynı minvalde düşüncelere yer veriyor yazısında. 

“Sanatsal metin, özgürdür. Yani özü gürdür. Çok çabuk ve sık sık alıp başını gidebilir. Yazarın planını programını bozabilir hatta hedefi ötesinde başka bir şekle bürünebilir. Öyle ki, türler arası yapısal dönüşümler ve katışımlar bile yaşanabilir. Yakın zamanda postmodern yönelimlerle üretilen ve alışılmış sınıflandırmalara sığmayan metinler de bu eğilimin hayli abartılmış örnekleri değil midir?”

“Demek ki yazarı alıp götüren bir metinden söz edilemez. Kaldı ki hiçbir metin, yazarından ayrı değildir. Her ne kadar yapısalcılıkla birlikte metni yazarından ayrı düşünme eğilimleri artmışsa da bu yaklaşım sanatsal metinlerin değerlendirilmesinde sağlıklı bir bakış ve daha önemlisi çıkış sunamamıştır. Sonuç şaşırtıcı mıdır? Hayır. Zira metin, bütün sanat ürünleri gibi yapılan bir şeydir ve her yapılan şey gibi yapandan kopuk düşünülemez. Bir sanatsal metnin çağrışımsal olması, yani her okunduğunda ve her okuyanda yeni anlamlar üretmesi başka; müstakil bir varlık/nesne olarak algılanması başkadır. Birbirinden farklı şeylerdir bunlar. Farklı olgular aynıymış gibi görülerek zihinsel karışıklık hatta kargaşa yaşanmakta. Ötesinde, metnin kendi kendini gerçekleştirdiği söylenerek iş metni kutsamaya kadar götürülmekte.”

Mehmet Solak ile Şiir Çıkmazı Üzerine

Şiir yazmak kadar şiir üzerine yazmayı, düşünmeyi de önemli bulurum. Elbette her şairin şiir üzerine yazmasını beklemek doğru bir tespit olmaz ama peotik metinlere yoğunlaşan şairlerin sahadan konuşuyor olması gibi bir netlik de mevcuttur.

Mehmet Solak, şiir üzerine yazılarını “Şiir Çıkmazında” bir araya getirdi. Benim de severek okuduğum bu kitap merkezli Bilal Can’ın sorularını cevaplamış Solak.

“Türk şiiri haritasını bütünüyle düşündüğümüzde, eserde sunulan şiir ve şair haritası fazla geniş değil elbette. Ama haritanın farklı coğrafyalarından farklı isimleri içerdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Temel odak şiir olmak kaydıyla her bir şiir coğrafyasında pergelin sabitesinin yer değiştirdiği muhakkak. Çünkü her biri farklı anlayışla şiir yazan şairleri tek bir gözlükle görmek ve açımlamak doğru olmaz. Her bir şairi ilkin kendi bütünselliğinde görüp değerlendirdiğim için zor olmadı, diyebilirim. Çünkü pergelin sabitesi kadar değişkeni de aynı bütünselliğin içinde konumlanmakta ve hareket etmekte.”

“Hayatta her şey devamlılık içerir; her ardılın öncülü, her öncülün ardılı vardır yani: 80’ler 70’lerin; 90’lar ve 2000’ler 80’lerin ardılıdır. Hiçbir dönem, kuşak, akım, öncesi ve sonrası olmaksızın var değildir. Bu gerçekliği göz ardı etmemek gerek, insaflı bir değerlendirme yapabilmek için. 80 Kuşağı olmasaydı 90 Kuşağı ve sonrası olur muydu acaba? Cevap açık bence.”

“Şiiri öncelikle şiir olarak okurum. Şiirden ne alımlıyorum ona bakarım. Önceliğim estetik beğenidir, kime ait olduğu yahut neyi anlattığı değil. Üzerinde çalışacaksam farklı boyutlar devreye giriyor haliyle. Ancak her şiiri kendi bütünselliği içerisinde değerlendirmeye özen gösteriyorum. Bu çok önemli bence. Bir şiiri salt öznel beğenimizle tartmak ve pazara çıkarmak hele de bunu eleştiri adıyla yapmak pek hayra alamet olmasa gerek.”

Hece’den Şiirler

Şiir gibi akla ziyan değil de,

Akla çoban olduğu söylenebilir belki,

Ama hayata anlamlar aramakta

Şiir kadar yaratıcı olabilir mi

Matematik hiç, hocam?

Şarkı söyleyebilir mi, sözgelimi,

Kahkaha atabilir mi,

Ya da alkış tutabilir mi

Cenaze töreninde

Darbeci bir generalin?

Benzetebilir mi mektepli kızların,

Ya da yere ilk kez inen meleklerin

Esriten bakışlarını,

Suda ayak izlerine mutlu bir geleceğin?

Cahit Koytak

toprağı belledim

saadetin kokusu sardı her yeri

erik ağacı çiçeğe bürünmüş

sana güzel görünmek için

kendime iş uydurdum

durup durup gökyüzüne baktım

Arif Ay

Saçlarımı saçlarına saçmak, sen

göğsümde uyuduktan sonra o

koltukta ölmek isterim.

Gökyüzü

kuşlarla kucağımda..

İhsan Deniz

kalbini Kâbe’nin çekirdeği gibi taşıdın sol yanında

sol yanında, her yanında

ayrıca bir mabet gerekmedi tapınman için

ayrıca bir emir gerekmedi halkı sevmen için.

olmadı senden sonra açık ve aydınlık bir toplum düşleyen

onun için sana İkinci Me’mûn diyeceğim ben.

Faruk Uysal

Gel editörüm, hecelerim, gel Leyla’m, gel hadi şiirim arsalım hassas Türküm gel

Kürdüm gel, Arabım âdemoğlum her türlü gel

Da da demeden, ıngaa de ama da da demeden

Geçmişten gel gelecekten gel bütün güzeller hakikatlerle gel

Barbarsan barbar kekemeysen kekeme sökerekten gel

Avrupa ama duysun.

Ali K. Metin

boşluk kayboldu sular durdu evren durdu

güneş yoruldu dönerken etrafında ayın

zaman durdu kurulu saat yeniden başladı

dönmeye güneşin etrafında

sonbaharın sesi çınladı sarmaşıklardan

güneşe uzanan toprak yolun başında

insanı yoran bir bakışla

eylülde sararmış ışık göğe ayarlıydı

yere dönük yüzüyle mahcup durgun ve ateşli

Şakir Kurtulmuş

yerle gök

arası, yaratılış yalnızlığından alıntı

adem bir yitime bin sene diriliş eken

ve bitkin ötekine işaret derlemekten

bizim meselimiz diğerine ibretlik

çelişki değil, bir elde iki yokken

gönül çift bilinenli bir denklem

mermi değecekse değsin

o tohum çatlatan onmazlık

alnımız toprak

yüreğimiz şiirlik.

Ethem Erdoğan

Anladım her mevsim benimle bozgun

Öyle bir kayıtsızlık ki bir virüsten daha salgın

Hayat bir yüzük gibi daralırken göğsümde

Buldum yüce bir yakınlık kıldığım son ikindide

Beni kesmez gözlerin uzun zaman kaldığım

Savaş beni bulur, ben savaşın içindeymişim.

Ahmet Tepe

şimdi babalar ellerinde bavullarıyla bekliyor duraklarda

çocuklar, babalarını bekliyor balkonlarda

mevsim kış olsa da sevinçle ısınıyor evler

gelme vakti yaklaşıyor, yaklaşıyor bir kalp bir kalbe

babalar gelirse gece yıldızlıdır,

ya gelmezse, gelir ki biliyorum

onca duam var, onun geliş saatine kurulu

denizden gelecek,

dağdan, yoldan, ovadan,

bilmiyorum aslında şimdi nereden gelir

babamın omuzunda yükseleceğim

Ali Bal

Mayısın En Güzel Yanıdır Fetih

Mayıs ayı, içinde o kadar çok güzellik taşır ki. Baharı müjdeleyen hallerinin yanında fethin de ayıdır mayıs. Dört bir yan çiçeklerle bezenir, umutlar yeşerir, İstanbul bir kez daha selamlar dünyayı.

Şehir ve Kültür dergisi Mayıs 2022 sayısında okuyucularını İstanbul kadar güzel bir kapakla selamladı. Dergide İstanbul’a dair birçok yazı yer alıyor. İstanbul hepimizin sonsuz sevdası. Ne kadar anlatsak o kadar açılıyor içimiz.

Mehmet Kâmil Berse’nin Biz’den Yazısından

“Fatih Sultan Mehemmed Han ile vuslata eren, müjdesi verilmiş gençlik aşkıdır İstanbul’un fethi. Yukarıda rahmetli Cahit Tanyol’un Fetih Destanı’ndan bir bölümünü aldığım, tarihin akışını değiştiren bir destandır İstanbul’un Fethi… C. Tanyol, O destanda şehre girişi şöyle anlatır; Dediler kim gelecektir iki er / Biri Sultan biri Şeyh-i ekber/ Biri Sultan kılığında derviş/ Biri derviş kılığında SULTAN / Biri devlet kuran işçi / Biri millet biri devlet…”

Bir Gazeteci Gözüyle İstanbul

Mehmet Kurtoğlu, İstanbul’u İngiliz yazar gazeteci Marive Baring’in izlenimleriyle anlatıyor. Dış bakış açısı önemlidir. Bizlerin kusursuz olarak gördüğü birçok şeyi dışarıdan olanlar daha net görebilirler. Yazıda bu bakış açısına dair notlar var.

“Baring, İstanbul’a geldiğinde gayrimüslim derneklerinin/sivil toplum örgütlerinin Jön Türkleri desteklediğini, İngilizlerin bunlara ilgisiz kalmalarına öfke duyduklarını söyler. İlginç olan Osmanlıyı kurtarmaya kalkan İttihat Terakki ve onun uzantısı jön Türker’in özellikle gayrimüslimler tarafından desteklenmesidir. Ki sonrasında İngilizlerin de desteğini alacaklardır. Yazar “Mektuplarımdan da anlaşılacağı üzere İstanbul’da tanıştığım İngiliz yurttaşlarım gibi ben de yeni rejime büyük bir alaka duydum” diye yazar. “Bu dört yıl içinde Avrupalı liberaller tarafından memnuiyetle kabul gören, bütün hürriyet ve meşrutiyet destekçilerinin ve taraftarlarının kalplerin yüksek umutlar yeşerten Jön Türk Meşrutiyeti ve İttihat Terakki Cemiyeti iktidarı, Osmanlı İmparatorluğunu tam da yıkımın eşiğine getirmeyi başarmışlardı.”

“İstanbul gözlemlerini tamamen siyasi bir anlayış üzerine kurgulayan Baring, zaman zaman şehir tasvirine de yer verir. “Caddeler Sultan’ın Osman’ın kılıcı ile şereflendireceği caminin bulunduğu Eyüp’e yollanan insanların akınına uğramıştı. Eski köprüden Altın Boynuz’un (Haliç) öbür tarafına, harap Yahudi mahallelerinin olduğu yere geçtim. Buranın evleri kare şeklinde ve ahşap, çürük, eğri büğrü, dar sokaklara doğru bükülmüş, sanki üflesen yıkılacakmış gibi duruyor ve yıkık dökük haldeler. Bununla beraber bazen, kısmen yok olmuş Bizans tarzı pencere kemerlerinin kalıntıları olduğu taştan evlere rast geliyorsunuz.”

Şehir, İnsan ve Mekân Bağlamında Kültür

Kültür kavramı, oldukça geniş bir anlamı ve zaman dilimi içine alır. Köklerle derin bir bağı vardır kültürün. Mehmet Mazak; şehir, insan ve mekân bağlamında ele alıyor kültürü. Üç kavramı da bire bir etkileyen ve ilgilendiren kültür, toplumun temel taşlarından biridir. Mazak her zamanki gibi şehrin kalbine dokunuyor yazısında. Canlı bir şehrin nefesini duyuyoruz cümleler arasında.

“Şehrin dili ve sesi vardır. Şehir kullanıcısıyla iletişim kurmak için mesajlar gönderir. Bu mesajlar anlaşılır ya da anlaşılmaz; çünkü mesaj kodlardan oluşur ve bu kodların çözülmesi için o şehirde yaşayan insanın şehri anlayacak donanıma sahip olması gerekir. Dolayısıyla her şehrin konuştuğu bir dil vardır. Şehir, mekânlarını bu sahip olduğu dil ile şekillenmektedir. Dili oluşturan ise o şehirde yaşayan toplumun sahip olduğu kültürdür... Şehirde yaşayan toplum kendini mutlu eden mekânlarla çevresini inşa etmek ister, mekân da kendi varlığını koruyacak nitelikteki toplumun inşasında pay sahibi olmaya çalışır. “Toplum kendi mekânının ürünüdür. Toplumsal mekân toplumsal bir üründür.”

Şehirde mekânın toplum tarafından nasıl görüldüğü ve dolayısıyla nasıl tanımlandığı, söz konusu mekân-toplum ilişkisindeki samimiyet derecesine bağlı olarak gelişim gösterir.”

“Mekânı içindekilerden bağımsız bir kategori olarak ele almak, mekânsal değişim ve dönüşümlerin doğru analiz edilmesini güçleştirir Gerçek ya da sanal, mekânlar yaşam standartlarımızı, değerlerimizi, iç dünyamızı ve bilinçaltımızı, kültürümüzü ve dış dünya ile etkileşimimizi sürekli etkileyen bir unsur olarak hep var olmuştur ve olmaya devam edecektir.”

Kırım Türk Yurdudur

18 Mayıs 1944 tarihi Kırım Türklerinin yaşadığı en hazin sürgün olayının gerçekleştiği gündür. Tam anlamıyla bir soykırımın yaşandığı olay, tarihin bir yüzkarası olarak zihinlerdeki yerini korumaktadır. Kırım her şeyiyle tam bir Türk yurdudur. Geçmişte yaşanan zulümler günümüzde de farklı yönleriyle devam ediyor. Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak, Kırım hakkında yazmış.

“Kırım 1941'den 1944'e kadar Nazilerin işgali altındaydı ve Almanların işgal ettiği diğer topraklarda olduğu gibi ulusal bölünme ve etnik çatışmaları kışkırtma politikası da uygulandı. Kırım Tatarları bu süreçte büyük zarar gördü. Bir totaliter rejim, Tatarları başka bir totaliter rejimle iş birliği yapmak ve ihanetle suçladı. Kırım 12 Mayıs 1944'te Sovyet kontrolüne girdi. Bundan sonra Kırımlılar 1937 yılında aydın katliamına benzer bir faciayla karşılaşabileceklerini umuyorlardı. Ama başlarına daha kötü bir olay geldi. 1944 yılı Mayıs ayının 17’sini 18’ine bağlayan gece Kırımlıların en karanlık gecesi olarak tarihe geçti. Stalin, Nazilerle iş birliği suçlamasıyla Kırım Tatarlarını ve diğer azınlıkları toplu cezaya çarptırıp sürgün etti. Stalin’in talimatını uygulayan askerler önce Kırım Tatarlarını yataklarından kaldırarak, hayvan vagonlarına yüklemeye başladı. Resmi rakamlara göre 188 bin Kırım Tatarı öncelikle Orta Asya ve Sibirya’ya sürgün edildi. Ardından Haziran 1944'te yarımadadaki Rumlar (14 bin), Ermeniler (11 bin) ve Bulgarlar (12 bin) sürüldüler. Rusya’nın resmi rakamlarına göre 1945-1950 yıllarındaki sürgünde 32107 kişi öldü. Rusya ve Ukrayna'dan sevk edilen Ruslar onların yerlerine yerleştirildi.”

Çiçek gibi İstanbul

İstanbul’un nadide güzelliklerinden biri de rengârenk çiçekleridir. Baharla birlikte çeşit çeşit çiçek İstanbul’u eşsiz bir güzellikle buluşturur. Bilal Arıoğlu, mor salkımlı İstanbul’u anlatıyor.

“Mor salkımlar sadece saçak saçak çiçekleri ile değil, yaydığı enfes kokularıyla da ünlüdürler. Bahçesinde oturanlara sokağından geçenlere İstanbul’da baharın ve yazın kokusunu da ikram ederler. Sarmaşık türü bir ağaç olduğu için çardakların ve verandaların örtüsü olarak kullanılır. Mor salkımlı çardakların altında yapılan dost sohbetleri İstanbul gecelerine renk katardı. Onun İçin Halide Edip bu kadar etkilenmiştir ve yazdığı İlk kitabının adı “Mor salkımlı Ev” olmuştur.”

“İstanbul’da her güzelliğin ayrıca temaşa edileceği mekânlar vardır. Mor salkımların da en güzel görülebileceği yer Üsküdar’dır. Adeta Üsküdar’la özdeşleşmiştir. Bir kez kök saldı mı bırakmaz tutunduğu yeri, İstanbul’da, Anadolu’nun rengi olan Üsküdar gibi. Oda Üsküdar’ın rengi ve kokusu oluverir. Farklı güzellikleri barındıran eski İstanbul evleri, bahçe duvarlarını çiçekli yorganlar gibi örten sarmaşıkların içinden yükselen ağaç dalları ile sizi içine çekmekteydi. Bu bahçelerin içindeki konaklar, duvarlarına saran sarmaşıklarla masal köşkleri gibi parlarlar.”

Gönüllerimizin Payitahtı: Trabzon

M. Nihat Malkoç, her yeri güzel anlatır ama söz konusu Trabzon olunca daha bir coşar cümleleri. Kendi toprağının rengiyle boyanmanın adıdır Malkoç. Trabzon’u anlatıyor yazısında Malkoç tarihten bir sayfa olarak.

“Trabzon gönüllerimizin payitahtı…Burada her gece yeşilin koynunda uyur mavi… Zaman yorgun düşmüştür akreple yelkovanın tiktaklarından… Muhacirlik günlerinin acı hatıralarını fısıldar Zağnos burçları… Fatih’in sureti yansır burçların sırrı dökülmüş kırık aynasından. Kadim zaman, şehrin kötürüm, kırık dökük hatıralarını toplar surların eteğinden. Âhlar gömülüdür surların kesme taşlarına. Kemeraltı’nda derin bir nefes alır yıllara meydan okuyan şerefli tarih…. Bedesten’de atar zamanın nabzı… Yollar, dönmeyen yolculara ağlar.”

“Trabzon hiç uyanmak istemediğimiz bir uykuda gördüğümüz doyumsuz düştür. Bu rüyanın yorumu hayra delalet eder şüphesiz. Yarınlarımız bu rüyada canlanır; uyanır derin uykusundan. Şehir okşar başınızı bir anne şefkatiyle. Geceye dağılan şehrayinler çocuk yanımızı emzirir. Yarısı yırtık bir siyah beyaz resimde tebessümü donmuş silik hatıralar, kalan hüzün artığı ömrün dibacesi olur. Şehre dair düşler ve düşünceler yeknesak hissiyatı kanatlandıran bir barış güvercini gibi süzülür zamanın sonsuzluğunda. Zamana tanıklık eder cadde ve sokakları. Kuytularında yankılanan ses, sessiz çoğunluğun gül renkli avazı olur.

Mavi gökle yemyeşil yamaçların ortasında bir şehir filizlenir, uzar gider geleceğe.”

Çiğköfte ve Elektriğin Başkenti Adıyaman

Fahri Tuna ile Adıyaman’a düşüyor yolumuz. Ağzımızda çiğköfte tadı, içimizde dost selamlarının sıcaklığı. Kültürüyle, sanatıyla Adıyaman’ı adımlıyoruz.

“Sempatik şehir. Evet evet, sempatik. Neden sempatik peki? Türkülerinden dolayı mı, Nemrut’undan mı, barajından mı, nehrinden mi, köftesinden mi? Bilmem, bilemem. Sempatik işte. Nedeni meçhul ama sevildiği malum. Tıpkı sevgiler de böyledir: Birisini seversiniz, başka birinden de hiç hazzetmezsiniz. Her ikisinin de sebebi sorulsa cevap veremezsiniz, cevap veremeyiz. Versek de gerçekle alakası olmayabilir. Demek ki neymiş; sevginin veya nefretin sebebi ifade edilemezmiş. Adıyaman’a sempati duymam, sempati duymanız, sempati duyulması, izah edilebilir bir şey değil yani. Seviyoruz işte, bitti. Nokta.”

“Her ilimiz gibi Adıyaman’ın da birbirinden güzel atasözleri var, yüzyılların ibiğinden süzülüp gelen. Şifalı mı şifalı. Ufuk açıcı, zihin açıcı, gönül açıcı. Üç örnek vermiş olalım yeri geldiğinden: Talih ağacın gölgesidir; bir o taraftadır, bir bu tarafta. / Tuvar suvağından, gelin duvağından güzeldir / Döğme gapımı zumzuhnan, döğerler gapını tohmahnan. GAP denilince akla ilk gelen iki kavram nedir? İlki bereket, ikincisi de elektrik yani enerji üretimidir, değil mi? Haklısınız. Tam da budur, evet. Atatürk Barajıdır. Dev Hidroelektrik santrallerdir. Gittim gördüm gezdim. İnandım. Yaşadım. Sevindim. Devletimizin son yarım yüzyılındaki en büyük başarılarından biri olan Atatürk Barajı, Adıyaman ile Şanlıurfa’dadır. Fırat’a adeta dizgin vurmuş, evlerimizi ışıtmıştır. Evimizin nuru, gönlümüzün süruru elektrik, en çok oradandır. Sözün özü; günlük hayatınızda kullandığınız elektriğe sorsanız, hemşerim, nerelisin sen? Diye kuvvetle muhtemel Adıyamlıyam kurban diye cevap verebilir. Verir verir. Vermelidir hatta.”

Tuz Gölü ve Kulu

Ahmet Köseoğlu, tuzdan başlayıp Tuz Gölü’ne kadar giden bir yazı kaleme almış. Tadıyla tuzuyla okunmayı bekleyen bir yazı bu. Benden söylemesi.

“Mevlevî mutfak kültüründe de tuzun önemli bir yeri vardır. Meram’daki Ateş-Baz Veli Türbesi’nin penceresine konan tuzdan alıp götürür ve yemeğe bir miktar tuz alarak başlar Mevlevi meşrepliler ve hatta diğer tarikatların muhipleri. Türkmenistan Türklerinde de tuzun yeri pek âlidir. “Bir gün duz iyen yerine mûn gûn salam, bir gün tuz yediğin yere bin gün selam veresin” diyen bir atasözü olduğunu biliyorum. Kutadgu Bilig’de: Tuz etmekni kin kişike yitür,/ Kişi aybı körse sen açma yitür.”

Türklerin de geçmişten günümüze tuzu şeker karşılığı olarak da kullandığını biliyoruz. Konya’da çocukluğumda yaşlılardan çokça duyduğum ve şaşkınlıkla karşıladığım tuzlayım da kokma tabirinin gençliğimde edepli olması istenen ve çoğunlukla evlenemeyen kızlar için kullanıldığını öğrenince zihnimde bir yere oturtabildim. Enderunlu Vasıf’ın mısraları da bu düşünceyi pekiştirip ve içine turp sıkan ifadelerle tebessüm ettiriyor:

“Hay hay bari yordamına güleyim biraz
Turp sıkayım zerâfetine fos çoğa bu naz
Tuzlayım da kokma sen vay zavallı kaz
Bir kerre itmedi mi süd-nenen niyâz
Olma sokak süpürgesi kadın kadıncık ol.”

Mani Mani Dizerim

Kültürümüzün en zengin unsurlarındandır maniler. Sözlü edebiyat ürünlerinden olan ve günümüze kadar ulaşan maniler halkımızın söze kattığı değerin en somut göstergedir. Erbay Kücet, kız isteme merasimlerinde kullanılan manileri anlatıyor yazısında.

“Mâniler, belirli kuralları olan kuşaktan kuşağa bir gelenek içinde aktarılan anonim edebiyatımızın şiir türüdür. İnsanımızın hayata bakışıyla estetik değerlerini de temsil eden mâniler önemlidir.”

“Sözlü edebiyat ürünlerinin bir icra geleneği olduğu gibi mâninin de bir geleneği bulunmaktadır. Toplumumuzda mâniyi genellikle kadınlarımız söyler. Mâniler, umutsuz aşklar, yakarışlar, acı, özlem gibi duygularla söylenildiği kadar hayatın gündelik akışı içinde söylenir ve söyleyene ‘mânici’ denir.”

“Şimdilerde unutulan geleneklerimiz arasında sayılsa da eskiden mâniler, sıra geceleri, asker uğurlamalarında, kız görme, kız isteme, nişan, kına, gelin hamamı, düğün töreni, sünnet törenleri, bulgur çekme, salça yapma, ekip biçme, çapa ve harman zamanı, Hıdırellez, nevruz, yağmur duası, saya gezme, köy seyirlik oyunları gibi sosyal hayatta diriydiler. Kendine has bir gelenek içinde söylenen maniler, günümüze kadar gelmiştir. Toplumu ayakta tutan dinamikleri belirlemekte önemli bir rol üstlenen maniler, İslamiyet öncesinden günümüze kadar gelmiştir. Başlıca teması sevgi olan manilerde toplumsal olaylara değinilmez.”

Mahalle Kimliği

Yitirdiğimiz değerlerimizden biri de mahallelerimiz. Evet, tam anlamıyla bir değerdi mahalle. Geleneği, göreneği, sosyal hayata kattığı değer ile mahallelerimiz hayatımızdan bir parçaydı. Akrabalardan bile önde gelirdi mahalle halkı birbiriyle. Şehirler büyüdü, kent oldu. Mahalleler yıkılıp sitelere dönüştü. Betonlar arasında buz gibi bir yaşam sürmeye başladık. Artık mahalle isimlerini sadece kargo için kullanır olduk. Kargolar da olmasa bir mahallemiz olduğunu unutup gideceğiz. (Çocukluğu her şeyiyle mahallede geçmiş biri olarak tam da bugünlerde Mahalleden Siteye isimli bir yazı yazmıştım. J)

Necla Dursun mahalleyi anlatıyor yazısında. Geçmişten günümüze mahalleyi anlatmış Dursun, mahalle kimliğini merkeze alarak.

“Mahalle; caddesi ve çıkmaz sokağıyla, çeşmesi manavıyla, camisi okuluyla bir bütündür. Bu çoklu bileşenli rengârenk şemsiyenin kapsama alanına girenler elbette ki bu kadarla sınırlı değildir. Bekçisi, meczubu, imamı, öğretmeni ve muhtarı gibi çokça şahsiyet kol koladır mahallede. Türlü aktörleriyle insanın içini ısıtan bir atmosferdir. Sırf bu sebepledir ki Türkiye’de bir dönem “mahalle dizileri” oldukça ilgi görmüştür. Yayınlandığı döneme damgasını vurmuş en unutulmaz mahalle dizilerinden söz edildiğinde ilk akla gelen “Perihan Abla” dır. TRT için çekilen “Perihan Abla” dizisinde resmedilen mahalle peyzajıyla sahici ve geleneksel mahalle algısı uyandırılmaktadır. Eski ahşap evler ve bu evlerin içleri gibi özel alanlar, sokak park gibi kamusal alanların zemin olduğu mahalle hayatı bir hayalmişçesine güzel resmedilmiştir.”

“Mahalle kimliği; bir mahalleyi diğerlerinden ayıran özellikleridir. Sakinlerinin geçmişten geleceğe mahalleye verdikleri anlamlar ve değerler bütünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Tarihiyle, konumuyla, coğrafi özellikleriyle, barındırdığı sembollerle, mimarisi ve nev-i şahsına münhasır nitelikleriyle oluşur mahalle kimliği. Eğer, çocukluk ve ilk gençlik hatıralarının birçoğuna mekân olan bir mahalle ise; o günler akla geldiğinde ilk akla gelen resim sokaklarında neşe içinde oyun oynayan çocuklardır. Mahallede kurulan köklü dostluklar ve daha dünmüş gibi canlı hatırlanan anıları yad edenlerin çoğunun burnunun direği sızlamaktadır. Ailemiz gibi hissettiğimiz komşularımızla, karış karış bildiğimiz sokaklarıyla, her köşe başındaki kedileriyle, kapı önlerinde içilen çaylarıyla, “Annem bir kase şeker istedi, bizde kalmamış da…” cümlesiyle yavaş yavaş tavan arasına doğru yol alan eski radyolar gibidir mahalle yaşantısı.”

Söğüt’te Cengiz Dağcı Dosyası

Söğüt dergisi, her yeni sayısı ile arşivlerimizi zenginleştirmeye devam ediyor. 14. sayının dosya konusu Cengiz Dağcı. Türk dünyasının usta isimlerini sayfalarına taşıyarak edebiyatın sınır tanımayan yüzü ile buluşturuyor okurlarını dergi. Cengiz Dağcı dosyası var bu sayı Söğüt’te. Çok özenli bir çalışma var karşımızda. Dağcı’nın düşünce dünyasına seyahat ederken, sınırlar aradan kalıyor ve uçsuz bucaksız bir coğrafyada buluşuyoruz ezeli kardeşler olarak.

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım

İsa Kocakaplan – Bilge Yazar Cengiz Dağcı

“Cengiz Dağcı’nın bizim için önemli olan bir yönü Türkçe yazmasını gerektirecek bir ortamda bulunmamasına rağmen Türkiye Türkçesi ile yazmasıdır. Londra’dan dünyaya Türkçe seslenmesidir. Onun bir diğer özelliği eserlerinde Kırım Türkleri başta olmak üzere Sovyet Rusya yönetimindeki diğer Türk kavimlerinin II. Dünya Savaşı yıllarındaki trajedilerini de dünyaya duyurmuş olmasıdır. Bu önemlidir çünkü Türk’ün sahibi yoktur. Onun çektiği acı, uğradığı katliam ve soykırım sanat eserlerinin konusu olmaz. Demek ki Türk’ün derdini anlatacak sanatkârı da kıttır. 1877-78 Osmanlı Rus harbinden bu yana trajedimizi anlatan eserlerin azlığı göz önüne getirilirse bu konuda ne kadar şanssız olduğumuz anlaşılır. Cengiz Dağcı eserleriyle, II. Dünya Savaşı yıllarında milletimizin yaşadığı acıların unutulmasını önlemiştir.”

Cengizhan Orakçı - Ben Cengiz Dağcı

“Ben yurdunu kaybeden bir adamdım, evet, Londra’da yaşıyordum, bana dışarıdan bakanlar bunu anlamayabilirler. Benim açımdan durum şöyleydi, yabancı bir diyarda yurt hasreti içinde yaşayan biriydim ama yurt benim için dil olmuştu. Türkçenin benim yurdum olduğu ve içinde yaşamaya başladığımı romanlarımı yazmaya başlayınca daha iyi anladım. O zaman İngiltere’nin yabancılığı içinde kendi yurdumda yaşamaya başladım işte. Eğer akıl ve ruh sağlığımı kaybetmeden koruyabildiysem bu dilim sayesinde olmuştur. Türkçe düşünüp Türkçe yazdıkça yurdumuzun dağıyla, çiçeğiyle, suyuyla, bağıyla, ağacıyla ve insanıyla konuştum aslında. Yabancı bir diyarda dilini yitiren bir insan sadece dilini yitirmez, daha fazlasını yitirir. Kendi şahsiyetini oluşturan bütün benliği ve hatıraları da yitip gider. Bunu bildiğim için Türkçeye aşkla sarıldım.”

Prof. Dr. Salim Çonoğlu ile Cengiz Dağcı Hakkında Röportaj

“Sadece Kırım Türk Edebiyatı’nın değil, Çağdaş Türk Dünyası Edebiyatlarının da önemli yazarlarından biri olan Cengiz Dağcı’nın edebiyata olan ilgisi şiirle başlamış olsa da şairliği üzerinde çok fazla durulmamıştır. Cengiz Dağcı’nın 1936-1946 yılları arasında kaleme aldığı şiirler, hem Kırım Türk Edebiyatı’na hem de Cengiz Dağcı’nın edebiyatçı kişiliğinin şekillenmesine büyük katkı sağlamıştır. Bu şiirler, roman ve hikâyeleri kadar başarılıdır. Kırım’da, Ömer İpçi, Cafer Gafar, Cemil Seydamet gibi Kırım Türk Edebiyatı’nın önemli isimleriyle aynı yolu izleyen Cengiz Dağcı, şiirden düz yazıya geçiş yapan sanatçılardandır.”

“Ömrünün bir kısmını savaş meydanlarında sıkıntıyla geçiren ve savaş sonrasında yurtsuz bir insan olarak yabancı memleketlerde yaşamak zorunda kalan Dağcı, Kırım’a olan sevdasını “Yıldız” şiirinde dile getirir. Yıllarca yaşadığı yurdundan ayrı kalan Dağcı, terk edilmişlik ve kökünden ayrı kalmışlık duygusuyla sosyal çevresinden ayrı kalmanın ızdırabını ıssızlık ve yalnızlık duyguları içerisinde ortaya koyar.”

“Dağcı, İngiltere’de üstüne üstüne gelen insan dalgası içinde kendisini kaybetmek, kimliğini unutmak korkusuyla titrerken sırtını bir duvara yaslayıp, ben Gurzuflu’yum, orada doğdum, orası benim yurdum diyerek sürekli içinden bir dua gibi tekrarlıyor. Hatta uzak yurtların ona yabancı insanları arasında Gurzuf ve Kızıltaş’la yaşayabilmiş. Kimliğini korumak ve kimliğini unutmamak için akıldışı bir güçle bağlı kalmış kıyılarına.”

Edebiyatta Gurbet, Gurbette Edebiyat

Gurbetin edebiyatı besleyen bir yanı olduğu muhakkak. Yaşanan her acının, kurulan her cümlenin ruhuna işleyen bir içtenliği var gurbette. Tema olarak da en çok işlenenlerin ilk sıralarındadır gurbet. Söğüt, tema olarak Edebiyatta Gurbet, Gurbette Edebiyat konusunu işliyor.

Edebiyatı Yurt Edinmek

Bir sığınma mecrası olarak edebiyat ruhu besleyen bir yapıya sahiptir. Dünyanın telaşından bunalanlar için edebiyat bir ferahlama alanıdır. Merve Sevde Selvi, “İnsanın Gurbetliğine Bir Yurt Olarak Edebiyat” isimli yazısında bir sığınma ve kurtuluş olarak edebiyatı ele almış.

“Dünyaya dûn olan insan için gurbetlik bir kaderdir. “Bu sürgün yeri, bu pıtraklı diyar” bir yolda olma ve arayış hâlidir; insanın eksildiği “bütün”le yeniden tamamlanmanın yollarını aradığı yerdir. “Tüm canlılar için bütünden ayrıştıkları oranda mevcut olan eksiklik hali ve zaman içinde süreğen eksiliyor olma yaşantısı, insan için tüm devinimlerinde belirleyici özellikte” olmakla birlikte en çok sanatla ve edebiyatla ilişkisinde belirir. Kendini dünyaya, zamana, mekâna ait hisset(e)meyen insan, bu gariplik/yabancılık hissiyle kendine ait olanı bulmak, kendini ait hissettiği/hissedeceği o yere ulaşmak için sanata/edebiyata yönelmiş, “dili, varlığın[ın] evi” kılmıştır. Genelde sanat özelde edebiyat, kaderi gurbetlik olan insana, çoğu zaman öz yurduna dönmesi için yollar sunarken bazen de insana bizzat sanatın/edebiyatın bir ev ve yurt olduğunu söyleyebiliriz.”

Türk Şiiri ve Gurbet

M. Tuğrul Çolak, şiirimizde görülen gurbetin hallerini işlemiş yazısında. Konuyu farklı bir boyuta taşıyarak, “Hız Ve Görünme Çağında Gurbet Mümkün Müdür?” sorusunun da cevabını arıyor Çolak. Sosyal mecranın her yanımızı kuşattığı bu çağda insanın kendinden kaçması mümkün değil. Herkes herkesin bir adım yakınında iken ve insan kendisiyle bir yarış halindeyken gurbeti yaşamak gibi bir olguyu hayatın neresine koymak gerekir, bu da ayrı bir muamma.

“Dünyanın her neresinde olursa olsun hızla birbirilerine ulaşabilen, görüntü ile her an birbirileriyle olabilen insanların gurbete, gurbetlik duygusuna yönelik algılarıyla önceki dönemlerin gurbet algısının örtüşmesi elbette beklenemez. 2000 ve özellikle 2010 sonrası gurbetin şiirlere doğrudan girebilen bir tema olmaması değişen hayat dinamiklerinin, daha doğrusu teknik, dijital ve sanal evrenin hayatımızı domine eden birer özneye dönüşmesi ile izah edilebilir. Bu dönemde insanın kendi özneliğinden sıyrılıp yerine özne olarak yeni yaşam mekaniğini ikame ettiği görülüyor. Böylesi bir dönüşümle daha pragmatik, daha fonksiyonel, daha mekanik düşünme biçimlerinin sıla, gurbet gibi hissiyatı yoğun temaları süratle gündelik hayatın dışına itmesi ise kaçınılmaz. Şiirin güncel dünya ile ilişkisi bağlamında gurbet ve benzeri temalar, yeni dönem şiirinde büyük oranda kaybolmaya mahkûm görünmektedir. Belki de önümüzdeki dönemde, insanın kendi doğal formundan gittikçe daha fazla dijitalleşecek yeni formuna dönüşümünün gurbeti tartışılmaya ve şiirlere konu edilmeye başlanacaktır.”

Gönüllerin Yakınlığı ve Uzaklığı: Goethe’nin Evliliğe Bakışı

Goethe, sadece Alman edebiyatının değil dünya edebiyatının da çok önemli bir şair ve yazarı. Faust isimli eseri ile daha geniş kitleler tarafından tanınan Goethe’nin “Gönül Yakınlıkları” isimli eseri üzerine yazmış Sedef Açıkgöz. Romandan hareketle yazarın evliliğe dair bakışını merkeze alıyor Açıkgöz.

“Yabancı olan ama yapılarında birbirine yakınlık taşıyan maddelerin, dışarıdan bir etki ile bir araya getirilmesi ile yakınlıkları artar. Bir araya getiren etken ortadan kalkınca da ya su ve yağ gibi ayrılırlar ya da çay ve su gibi çoktan birbirlerine karışmış olurlar. Goethe romanına, aşk ve sevgiden ziyade özellikle evlilik birliği kurumuna bakışını daha eserin çok başlarında, kimyasal formüller vererek deneysel bir görüş katar. Theodore Zeldin İnsanlığın Mahrem Tarihi başlıklı yapıtında, bu duruma şöyle açıklama getirir: “Goethe o dönemin bir kimya terimini kullanarak kitaplarından birine Elective Affinities adını vermişti, bir çiftin birbiri için yaratılmış olduğu anlamına geliyordu bu. Fontenelle, maddelerin nasıl başka bir maddeyle birleştiğinden, sonra ondan ayrılıp nasıl üçüncü bir tanesiyle birlik oluşturduğundan hayretle söz ediyordu.” Evlilik birliği, bir arada oluşa imkân verirken, kişileri bu dairenin içinde tutan sadece sevgi midir, aşk mıdır yoksa sadakat midir? Yoksa çağın gerektirdiği bir zorunluluk mudur?”  

Yoğurt Deyip Geçmeyin

Yoğurt işte, ne diyebiliriz ki diye düşünülebilir. Son yıllarda her şeyin doğalını arayanların daha çok dillendirdikleri ev yapımı yoğurt, her şeyin başköşesindeki yerini alır oldu. Yoğurt ve ayran bizim için milli değer taşıyacak kadar önemli iki geleneksel ürünümüz. Prof. Dr. Mustafa Sarı’nın yoğurt üzerine yazılarını okuyunca bu gelenekselliğin çok eskilere dayandığını da görüyoruz. Deyimiyle, işleviyle, hayatımızdaki yeriyle yoğurt çok da hafife alınacak bir konumda değil. Sarı; örnekler eşliğinde bizleri yoğurdun lezzetine davet ediyor. Yazıyı bitirdikten sonra canınızın bir kâse yoğurt çekme ihtimali oldukça yüksek.

“Türk Dil Kurumu tarafından hizmete sunulan sözlüklerimizde yoğurtla ilgili kayıt, yok denecek kadar az, maalesef! Mesela Güncel Türkçe Sözlük’te sadece iki deyim ve bir atasözü bulunmaktadır: yoğut çalmak ve yoğurt gibi (koyu ve katılaşmış nesne), sütten ağzı yanan yoğurdu/ ayranı üfleyerek yer/içer (Bir olaydan gerekli dersi alan sonrasında uyanık davranır). Birleşik sözcük sayısı da sınırlıdır, adı geçen sözlükte: yoğurt çiçeği (papatya), yoğurt çorbası, yoğurthane, yoğurt otu (Kökboyasıgillerden, çiçekli dal uçlarında sütü kestirmekte kullanılmaya bulunan, bir yıllık veya çok yıllık otsu bitki çobansüzgeci) yoğurt tatlısı, süzme yoğurt, kese yoğurdu, torba yoğurdu.”

“Yoğurt deyince, önceki yazılarımda değindiğim gibi, Esiri’nin “Kaside-i Yoğurt” başlıklı şiirini hatırlamadan olmaz. 17. yüzyılda yaşamış olan ve Esiri mahlasıyla şiirler yazan Hüseyin bin Mehmet, 12 beyitlik bir şiirle anlatmıştır, yoğurdun kültürümüzde ne denli önemli olduğunu. O kadar ki Esiri, üzerinde yağ ve kaymak bulunan yoğurt, sofrasından eksik olmasın diye Allah’a yalvarmakta vakitli vakitsiz gelecek olan misafirleri için daima hazırda yoğurt bulundurduğunu söylemektedir.

Mağz-ı pâkinde olur dûg ile kaymak dâ’imâ
Eksik etmesin seni her demde sübhânım yoğurt.
Cümle ni’metlerden efzûndur safâ vü lezzeti
Mâ-hazardur her kaçan kim gelse mihmâmın yoğurt”

Bir Mimar Sinan Romanı Olarak “Altın Kubbenin Esrarı”

Sultan Polat romanı okuyorsanız tarihin ve gizemin dehlizlerinde soluk soluğa bir yolculuğa hazır olmanız gerekir. Kendinizi bulduğunuz macera, aslında sizi farklı bir dünyanın eşiğine ulaştırıyor. O andan itibaren göreceğiniz her şey efsunlu bir dünyadan ibaret. Kendinizi bu gizeme gönül rahatlığıyla teslim edebilirisiniz.

Polat’ın, Altın Kubbenin Esrarı romanı hakkında Funda Özsoy E. yazmış.

“2021 yılı ESKADER roman ödülüne de değer görülen roman, iki koldan ilerleyen bir yolculuğu anlatıyor aslında. Mimar Sinan’ın Barbaros Hayrettin Paşa ile İstanbul’dan Kudüs’e gidişi sırasında geleceğe doğru akan bir deniz yolculuğu ve bu yolculuk sırasında Sinan’ın geceleri kamarasına çekildikten sonra tuttuğu günlüğü vasıtası ile geçmişe doğru ilerleyen bir yolculuk. Bu iki yolculuğu birbirine bağlayan bir de Sinan’ın kendine doğru yaptığı bir iç yolculuğu var ki bu yolculuk romanın başından itibaren merak uyandıran Sahtiyan Çizmeli Adam’ın kimliğine de götürüyor okurları. O Sahtiyan Çizmeli Adam ki, Sinan’ın hayatındaki bengi dönüşün de simgesidir aynı zamanda.”

“Sultan Polat, kendisinin de şehir planlamacısı olmasının avantajlarından faydalanmış, romanda mekânları anlatmaktan da öte, adeta sözcüklerle planını çizmiş. Böylece okurun zihninde bir görsel şölene dönüşüyor romandaki mekân algısı. Üstelik Sinan’ın hatıratında onun dilinden dökülenle yazarın kaleminden dökülen öyle iç içe geçiyor ki Sinan ile yazarın bütünleşmesine de tanık olduğumuz gibi koca mimarın ete kemiğe büründüğünü hissediyoruz.”

Söğüt’ten Hikâyeler

Şuheda Kabukçu – Çubuklu Telefon Beklencesi

“Anne kontrolünü bir çırpıda kolaylıkla atlatan ufak kız, annesinin odasına doğru yönelmesiyle eline almış olduğu kumandanın kanal değiştirme düğmesine bastı. Haftada bir duymaya alışık olduğu ateş sesleri sokaktan duyuluyordu. Aldırış etmedi, bazı gariplikler normaldi Gülce için. En üst katta oturmaları, tepelerinden geçip de adını bilmediği bazı şeylerin tesirini arttırsa da, o aldırış etmiyordu. Önceleri çok korktuğu seslerin ürkütücülüğü zamanla birlikte etkisini kaybediyordu. Zaman, kimi zaman, zaman zaman. Zaman ya! Zaman. O sevdiği kanaldaki yayın bu akşam gösterilmiyordu. Evet, bu gece bir terslik vardı. Karanlığın kokusu ufak kızın burnuna dek gelmişti. Dudaklarını aşağıya doğru eğdi, kardeşine dönüp baktığında mışıl mışıl uyumakta olan güzelliği gördü. Yine gülümsedi, ne çok gülümsüyordu bu kız!”

“Çubuklu telefonlardan vardı babasının elinde de. Ufak dağların arkasında tozları yutarken çubuklu telefondan vardı babasının elinde. Neden çubuğu vardı bu telefonların? Bu telefonlar evlerini arar mıydı? Annesinin telefonunu çaldırabilir miydi? Çaldırabiliyorsa neden başkasıyla konuşuyordu? Daha bir sene evvel öğrendiği okuma yazması televizyonda hızlıca geçmekte olan yazıları okumaya yetmese de annesinin ağlaması pek çok şeye yetiyordu.”

Saliha Ferşadoğlu İlhan – Kafa Süpürgesi

“Ezbere yapılan tekdüze öğütlerin kaçıncısı bu. İstemeyerek döndüm. Korka çekine. Gözlerinin sarıya çalan beyazını da onu da görmek istemiyorum. Yaşlı kadının burulmuş çamaşırdan hallice kırışık hatlarını fark ettim ilkin. Çizgilerle bezeliydi yüzünün her tarafı. Hedefini kaybetmiş yollara benziyordu. Çirkinleştiriyordu onu. Kendimi tiksinmekten alamadım. Kalbime şaştım. Ne çabuk değişiyor hisler.”

“İki aydır annemin evindeyim. Baktı benim eve döneceğim yok Ferhat da buraya taşındı. Genç kızlığımdan kalma eşyalar arasında sıkışıp yaşıyoruz. Makyaj masasını odadan çıkarttılar. Oturma odasından rengi atmış yirmi yıllık çekyatı taşıdılar yatağımın yanına. Ferhat, orada yatıyor. Annem bana bakıyor. Çocukluğumdaki gibi. Şifalı otlar kaynatıyor ocakta. Her gün bir yenisini ekliyor reçetesine. Kafa süpürgesi iyi geliyor. İki bardak içince baş ağrılarım yok oluyor. Deliksiz uyuyorum. Düşsüz, kabussuz. Sabah namazına zor kaldırıyor beni Ferhat. Kollarımdan çekince uyanabiliyormuşum ancak. Defalarca sesleniyormuş. Hiçbirini hatırlamıyorum. En fenası da kelimelerimi kaybedişim. Namazdan sonra dua etmek için ellerimi açıyorum. Allah’ım diyorum. Allah’ım… Allah’ım... Susup kalıyorum.”

Hikmet Şimşek – Ayna

“Rüzgâr camları halı gibi dövüyor. Ağaçlar güne uyanmaya çalışsa da yapraklarından birer birer ayrılıyor. Bir var bir yok güneşin saçakları naz yapıyor yataktan doğrulmaya çalışan kadına. Saten pijamalarının içinde, rengi atmış derisi ve büzüşmüş bedeniyle gençliğindeki zarafetinden hiçbir şey eksilmemiş Makbule Hanım’ın.”

“Odasındaki aynaya doğru adımladı. Ellerini yüzünde gezdirdi kırış kırış yanaklarını sıvazladı. Mahzun bakan mavi boncukları kapattı, bütün hücrelerini uyandırmak istermişçesine alıp verdi nefesini. Açtı boncuklarını sonra, aynaya adeta çiviledi. Ömrünün son yıllarını cezaevinde gibi bu dört duvarın içinde geçiriyordu. Gözyaşları yanaklarına oradan da sabahlığına aktı. Neyin cezasını çekiyordu; babasının zengin, rahat edersin diyerek verdiği kocasının yıllarca kahrını çekmiş, evlatları için bütün yükü omuzlamıştı. Bütün varlığını evlat candır diye onların yollarına harcamıştı. Özel okulları, yurt dışındaki eğitimleri için kazandıklarını çocuklarına dökmüştü. Nasıl bilebilirdi ki yaş kemale erince hor görülüp dışlanacağını, beş parasız ortalarda kalacağını.”

Asuman Demir – Sarkaç

“Yarın ne yapmalı yapmalı, izin almalıydı. Üç gündür izin için müdürün tek kalmasını bekliyor, bir türlü fırsatını bulamıyordu. Düşüncelerin ağırlığıyla adımları iyiden iyiye yavaşlamıştı ki bir anda esmer bir çocuk önüne atlayıverdi. Hafifçe yaklaşarak sesini de alçaltarak “Abla…” deyiverdi. Kadın o kelimenin hangi cümleye evrileceğini anlarcasına “Yok oğlum yok, bende para yok.” diye kestirip attı. Çocuğun gözlerine düşen perçemlerinde sarı renge boyanmış bir tutam saç vardı. Bu sarılık bir damga gibi bazı sokak çocuklarında da buluyordu. Çiğ sarı ve kızıl arasında ucuz bir boyanın damgasıydı bu. Sözüm ona bir “Sokak Çocukları Fabrikası” vardı ve çocuklar imalathaneden çıkmadan önce alınlarının üzerindeki perçemlere bu boyadan bir iki tutam atılır öyle piyasaya sürülürdü. İşin garibi bu sarının tonu her çocukta aynıydı.”

Kadın kartını kasadaki pos cihazına uzattı. Temassız ödedi. Para şak diye çekildi. İki dolu poşeti çocuğa uzatan kadın “Hadi, afiyet olsun.” deyip dükkândan çıktı, yoluna devam etti. “Demek…” dedi içinden. “Demek bu ayrımı da yapıyor. Ben bugün onca konuğa ikramda bulunurken durup da kenarda bir bardak su içecek vakit bulamazken, demek bizim günlük yevmiye fiyatına karnını doyuran bu çocuk, kola içmeyi geçtim, kolasının rengini de seçmeyi istiyor, demek bu hakkı kendinde buluyor.”

Söğüt’ten Şiirler

ben türkçe bilirim çiçekleri ve denizlerin yüreğini

kabarıp kabarıp üsküdarı kabarıp kabarıp ahırkapıyı

en çok da anadolu sevmiştir halbuki akasyaları

çünkü at kestanelerinin ansızın şaha kalkmasından korkardı

ve dallarına asılmasından bozkırdaki çocukların uykusunun

kimse işte korkardı ve atını denize süren bir padişahın

işaret parmağıyla dokunurdu istikbale

Bahtiyar Aslan

taşları ezberledim görüyorsun ya babacığım

ölüm dedim sustum ölüm dedim konuştum

bir makastan düştüm kendimi buna alıştırdım

gümüş sulara alıştırdım kötü kokulara alıştırdım

taşları işte böyle görüyorsun ya babacığım

-n’olacak bu ellerle ellediğim çukurların

Bayram Tayyip Yaslıca

Beni insan seslerinde bıraktın vahşi ve uğultulu orman

İçine güneşi almayan karanlık kendi yüreğinde siyah

Beni insan gözlerinde bıraktın çelikten yontulan jilet

Gökdelen gölgesinde kayıp pars sularda sinsi timsah

Akşama her parçam bir tepesinde şehrin ara da bul

Petrol bulaştı tüylere karabatağın derin şiiri karardı

Ellerimize kremler Norveç ayazlarında çatlamasın

Remil saatlerinden medet çizip okuyalım silip çizelim

Taşlar hazır yeni Musalar oyalım dokuza tamamlansın

Mermer hasadı verimli tezgâhlarda turfanda ilham

Cengizhan Orakçı

Size bakan bir deniz kıyısıdır laciverttir geceler

Bir ayvanın teli güç bela tutar dudaktan, tutunur

Son kez ben alırım bütün isimleri ağzıma

Dişlerim daha fazla sıkamaz dünyanın ipini

Dünyada kaç İstanbul varsa size dönüyor

Daha neler neler.

Uzak şehirler, beyaz çizmeler, venüsler

Yeryüzünü bir çocuk gibi tanrısından gizler

Ebru Özden Güroğulları

atlar gerinip gönenir şimdi yıkanmış güneşe karşı

ısıtır içimi görkemli göğe kıvrak debelenişleri

zamane şiir hassas bir terazi değil ki

tıkız aç bir kurt

ve kemiksiz

her gün yunduğum ve yudumladığım

gümrah ırmak cılızlaştı

oysa erken kesmişti yüreğim

gözlerinden ırmaklar emmeyi.

Oğuzhan Gündüz

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar AKGÜL
Yaşar AKGÜL - 7 ay Önce

Teşekkürler kardeşim..gönlünüze sağlık..kaleminize kelamınıza bereket..selamlar..muhabbetler

banner19

banner36