Mayıs 2021 dergilerine genel bir bakış- 4

Edebiyat Ortamı’nda D. Mehmet Doğan Söyleşisi

80. sayısına İstiklâl Marşı yılına yakışan bir kapakla girdi Edebiyat Ortamı. Bu güzelliği tamamlayan söyleşi de D. Mehmet Doğan ile yapılmış. İstiklâl Marşı’na ve Mehmet Âkif’e dair önemli paylaşımları var Doğan’ın. İstiklâl Marşı’mızın sıradan bir marş olmadığının altının çizildiği ve neden “Bin Yılın Destanı” olduğuna dair notların yer aldığı söyleşinin soruları Yunus Nadir Eraslan’dan.

“Bazı metinler vardır ki, yazıldığı günlerin havasını taşır. Yaşayanlar üzerinde heyecan uyandırır ve hemen benimsenir; fakat aynı zamanda geniş bir arkaplana, kuşatıcı bir muhtevaya sahiptir. Bu arkaplan, bu derinlik, metni o güne ait olmaktan çıkarır, geleceğe kalan müessir bir söz mertebesine yükseltir. Geniş kitlelerin kendini bulduğu bir şiir, hitabe, hikâye, yazı... zamanını hedeflese de zamanını aşar, zihinlerde yer eder, kökleşir; yaşamaya, yani okunmaya ve dillerde dolaşmaya devam eder. Yaşayanlar o sözü, efsanevî unsurlar da katarak sonraki nesillere aktarır. Bu âdeta destanların teşekkülüne benzer bir seyir takib eder. İşte İstiklâl Marşı bu tarz nâdir metinlerden biridir, hatta daha ötesidir. Çünkü İstiklâl Marşı o zamanın şartlarında büyük bir heyecan uyandırmış, millî marş olarak kabul edilmiş ve onun üzerinde sağlanan mutabakat her şeye rağmen devam etmiştir. İstiklâl Marşı, 7’den 77’ye ferdiyetimizi aşan, millî aidiyetimizi tarihî derinliği içinde ifade eden bir metin olarak silinmeyecek şekilde milletin zihnine yerleşmiştir. Millî marşımız bu kadar güçlü bir şiir olmayabilirdi; tekerleme edalı, sıradan sözlerden oluşabilirdi. (Nitekim böyle millî marşlar çoğunluktadır.) Onu galiba resmiyet icabı yine söylemeye devam ederdik. Fakat MehmedÂkif’inşiiri millî marş olmasa idi dahi bizim hafızamızda yer edecekti. Tıpkı Çanakkale Şehidlerine şiiri gibi.”

“Mehmet Âkif bir nevi realizm tarifi olarak görülebilir. Âkif gerçekçilik yolunu seçmiştir. Gerçekler üzerinden konuşmak, topluma yön vermek istemiştir. Fakat şiir ne kadar gerçekçi olabilir ki? Âkif’in her zaman bu ilkesine uyduğunu söylemek zordur.”

“Mehmed Âkif, 20. Yüzyılın başında batı hayranlığının en had safhada bulunduğu bir zamanda, teslimiyetçi batıcılığa karşı kendimiz olarak, modern dünyada Müslüman kalarak varolmamız gerektiğini savunmuştur. Bu bilenmeden, onun hayatı araştırılmadan ve eseri dikkatle okunmadan bugünkü varlığımız hakkında gerçekçi değerlendirmeler yapamayız.”

Ali K. Metin’den Salgına Dair Notlar

Ali K. Metin, yaşadığımız salgın dönemine bir mümin bakış açısı ile yaklaşıyor yazısında. Yaşananlardan bize kalan payı alıyoruz. Bir hikmet kapısının eşiğinden süzülüyoruz içeri. Elbette, anlayana.

“Koca Amerika’nın düştüğü hale bakınız. Demek ki bir mü’min olarak demeliyim, mutlak güç sadece ve sadece Allah.

Korona canavarı karşısındaki bu zavallı, aciz halin ibret-i alem olsun şimdi ey Amerika! Bütün zalimlerin ve emperyalizmin kulağına hilkat küpesi olsun!

Saddam’ı, bin Ladin’i, Kasım Süleymani’yi ezip geçen sen, ülkendeki canavara karşı ne kadar çaresiz ve sefilsin yani. Acziyetin seni bazen çok aptal ve komik hale getiriyor, farkındasın elbette. Amerikalıların organlarını dezenfekte edelim diyecek kadar kinaye özürlüsün sen be hey Amerika!”

“İyi akşamlar Türkiye! Koronayı hafife alanlara küçük canavar cevabını vermeye bugün yine devam etti. İngiltere, Norveç, İsveç gibi bazıları iki ileri bir geri yapmakta beis görmedi, anlaşılan o ki halkına madara olmak istemedi.

Türkiye’miz bizi şaşırtmadı, hamd olsun ki şaşırtmadı. Şaşırmamızı isteyenler avuçlarını yaladı. Yalasınlar. Biz Türk, Kürt, Arap; her neysek Allah için doğruya doğru.”

“Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağından dem vuranlar, kapitalizmi küçümseyerek tuzağa düştüklerini belki görmüyorlar. Korona kadar, kapitalizm de imparatorluklar da mutasyona uğrama kabiliyetini gösterebiliyor; bir gerçek. İki dünya savaşından ve her küresel krizden sonra olduğu gibi.”

Üryan Söylenişler

Üryan Söylenişler’e devam ediyor Ali Ömer Akbulut.“Aşılmaz Sorgu Uzlaşmaz Tuhaflık” üzerine notlar var yazısında. Dünyadaki yerini yadırgayan bir tuhaflık var yaşanan. Bunu fark eden de var, fark etmeden yaşayan da. Varlıktan insana, oradan kâinatın fark edilmeyen hikmetlerine doğru uzanan bir çizginin üzerindeyiz. Akbulut bizi yine Yunus’un dünyaya bıraktığı sesin merkezine çağırıyor; “Ben bir acep ile geldim, /  Kimse hâlim bilmez benim.”

“Hayretten dilimiz tutuldu, şaşkınlıktan kıvranıyoruz. Ne diyeceğimizi bilmediğimiz bir yerdeyiz. Ne tuhaf? Tuhaftır; bilmez insan, bilemez. Tuhaflık bünyesinde hem garabeti, hem garipliği taşır. Neredeyiz, neden ayrıldık yurttan, bu gurbette yerimiz nedir? Tuhaftır; durmadan konuşan düşük çeneli insan burada konuşamaz. Verilecek bir cevabımız yok, bilmiyoruz. “Bir acep ile gel”inen burada gizliden gizliye ve sükût ederek konuşulur. İki türden ses çıkaran bir tür gizli göçmenler olarak. Bilmediğimiz ismiyle, ismi olmayan bu yerde, artık bilinmeyen ve henüz konuşmadığımız dillerde “kendi ismini” çağıran Dilsiz bir hakikatin berzahındayız. Bu, iki sükût, iki gurbet arasında bir ilk gurbettir. Yolu kendimize çıkaracak bir maharet devşirebilir miyiz buradan, insan oluşumuza şahit yazıtlar hakkedebilir miyiz, bir koşuk ekleye bilir miyiz insanlıktan varoluşa?”

“Üryan Şair Ayrıksı Göz Yunus Emre’mizin deyişiyle “hazineye düş[müş]tü[r] gönül”. Dünyasında dile gelenin dili tutulur da insan oluşun bitimsiz sekîneti, sükûneti başlar. İnsanın ebedi sükût içinde sonsuz şakıyışıdır bu.”

Mustafa Kirenci ile Sabah Yıldızı kitabı üzerine

Sabah Yıldızı, Mustafa Kirenci’nin Sezai Karakoç’u anlattığı kitabı. Diriliş tezgâhında yetişen isimlerdendir Kirenci. Bu anlamda, kitap daha bir önem kazanıyor. Karakoç üzerine kaleme alınan en kapsamlı çalışmalardan biri olan Sabah Yıldızı’nın hikâyesini, Diriliş’i, ve Büyüyen Ay Yayınları’nı anlatıyor Kirenci söyleşide.

“Üstad Sezai Karakoç’un 1979-1988 yılları arasında yazdığı Alınyazısı Saati kitabında, yazıldığı tarihlerde Kudüs’ten başlayarak Şam, Bağdat, Beyrut, Afganistan, bütün bir Afrika, Kafkaslar, Azerbaycan, Türkistan, İstanbul’a… dair geçmişteki aziz hatıralar yurdunun hali hazırdaki içler acısı durumları anlatılmaktadır. Özellikle kitabın 4. 5. 6. ve 7. bölümlerinde Şair İslâm âleminde günbegün olup biten işgalleri, emperyalizmin gerçekleştirdiği kıyımları Sabah Yıldızı’yla konuşarak şiir diliyle anlatmaktadır. Her sabah şair Sabah Yıldızı’na içini dökmekte üzüntülerini paylaşmaktadır. Şiir bize Sabah Yıldızı’nın saf ve masum olduğunu söylemekte, Şair de bu saflık ve masumiyete içini dökmektedir.”

“Sezai Karakoç’un doğduğu 1933 yılını baz alarak dünyanın entelektüel kimliğini ortaya çıkarmak istedim. Severek hazırladığım bir bölüm oldu. Bir nevi eserleri ve eylemleriyle yüzyıla damga vurmuş aydınların toplu bir panoraması şeklinde düşündüm. Aslında daha da genişletmek isterim. Aynı mantıkta başka bir kitap da olabilir.”

“Sabah Yıldızı 2020 sonuna kadar ki bilgilere yer vermektedir. Zaman akıp gidiyor, Üstad hakkında yeni yazılar, dergi özel sayıları yapılıyor. Bu yüzden kitabın her daim güncellenmesi gereken ya da çabuk eskiyen bir tarafı var. Yeni baskı olursa ilaveleri ve gözden kaçan yazıları eklemeyi isterim.”

Bizim Yunus Her Yerde

Mikail Türker Bal rehberliğinde, dilimizde bir Yunus ilahisi ile Balkanlar’a kadar uzanıyoruz. Yunus’un sesi Allah’ın adının anıldığı her yerde. Türk-İslam coğrafyasının birleştirici unsurlarından biridir Yunus. Hem de hiç ayırt etmeden.

“Anadolu’da yüzyıllardır nasıl ki Yunus Emre ilahileri okunup gönüller bu manevi sözlerle mayalanmışsa, Osmanlı’nın gözdesi Rumeli’de de Yunus ilahileri dilden dile söylene söylene bu günlere kadar gelmiştir. Yerel melodiler eşliğinde Türkçe güfteleri ile okunduğu da olur, Arnavutça ve Boşnakça çevirilileri ile de okunduğu olur. Bazen ilahiler hem Türkçe güftesi ile hem de Boşnakça veya Arnavutça çevirileri ile birlikte de okunur. Balkan insanının ve dervişlerinin Yunus Emre muhabbeti Anadolu insanını aratmayacak kadar çoktur.”

“Gönül ve irfan dünyamızın tüm zenginliği ile hissedildiği ve canlı bir şekilde yaşatıldığı Balkan coğrafyasına yolunuz düşerse muhakkak bir tekkeyi ziyaret etmeyi unutmayınız. O sıcakkanlı, samimi mü’min-muvahhid güzel gönüllü insanlar sizi sıcak bir muhabbetle karşılayacaklardır. Sizin için bir de Yunus ilahisi okurlarsa bundan âlâ ikram mı olur? Aşk olsun…”

Öykü Okuyup, Hikâye Sanmak!

D. Mehmet Doğan, edebiyat dünyasının derin bir yarasına (!) değiniyor yazısında. Öykü mü hikâye mi? Bu tartışma- ayrım bitmez. Benim de karşılaştığım bir sıra dışı tavrı buraya alayım. Bir yazar arkadaşa yeni çıkan bir dergiye öykülerini gönderebileceğini söylemiştim. Gönderdi. Dergide de yer aldı öyküsü. Arkadaşın tepkisi çok netti; “Bir daha o dergiye öykü göndermem. Bana hikâyeci demişler. Ben hikâye yazmıyorum. Ben öykücüyüm. Nedir farkı dedim. Öykü moderndir hikâye nostalji kokar, köy kokar.” Tabi ki uzatmadım konuyu.

D. Mehmet Doğan’ın yazısından bir bölümü buraya alacağım.

“Senelerce… senelerce evvel, TYB’den hikâye ödülü alan bir yazarımızla konuyu müzakere etmiştik. “Neden hikâye değil de öykü?” diye. Kendince şöyle bir açıklama getirmişti: Eskilerin yazdığı hikâye idi, bizim yazdığımız öykü! Böylece hikâye eskide kalmış küçümsenen bir tür oluyordu. İşe bakın ki en büyük yazarlarımız Ömer Seyfeddin’den Sait Faik’e hikâyeciler safında kalıyor. En büyük öykücümüz kimdi? Ona sorum şu olmuştu: “Senden önce öykü yazan var mıydı?” “Hayır” diyecek, ayıp olacak; kendiyle başlatıyor görünmemek için “Rasim Özdenören”var dedi. Böylece öykü Rasim Bey’le başlamış oluyor! Buna da razı olduk da geçen sene büyük hikâyecimiz Ömer Seyfeddin’in vefatının 100. Yılı idi, bir hayli yazı gördüm, “öykü yazarı” Ömer Seyfeddin’le ilgili! Halbuki büyük yazarımız öykü diye bir kelime bilmezdi!”

Ali Sali ile Akşam Yazıları Üzerine

Ali Sali ile yeni çıkan kitabı Akşam Yazıları üzerine bir söyleşi gerçekleştirilmiş. Edebiyat dünyamızın her zaman içinde bulunan, çalışmalarıyla yer alan Sali, son yıllarda en verimli zamanlarını yaşıyor. Şiir, dil ve şiir üzerine yazılar, gazete yazıları, yıllık derken onun yazdıklarını takip etmek büyük bir keyif çünkü her birinde yılların birikiminin izlerini yakalıyoruz. Akşam gazetesindeki yazılarını bir araya getirdiği Akşam Yazıları kitabı üzerine soruları cevaplıyor Sali. Sorular; Yunus Nadir Eraslan’dan.

“Şiirle ilhamın arası açıldı ne demek, neredeyse hiç irtibatı kalmadı bugün Türk Şiirinde. Artık şiir yapılan bir şey. İlhamı dikkate alan şiirler de bir noktadan sonra, en azından mısralar üzerinde çalışırken diyelim, yapılan bir şiir değil mi denilebilir. Sohbet ederken unutmazsak meselenin o veçhesine de bakarız. Ben başka bir noktadan devam edeyim: Daha çok taze olduğu için rahatlıkla söyleyebilirim, Şiir Yıllığı’nı hazırlarken gözden geçirdim: Hâlen yayımına devam eden 10’un üzerinde şiir dergisi var Türkiye’de. 2020 yılında yayımlanan sayılarını gözden geçirdiğim veya ciddi olarak teşrih masasına yatırdığım 10 tane şiir dergisi var. Tabii bunlar benim haberdar olduğum ve gördüğüm şiir dergileri. Neredeyse hepsi ilhamı dışlayan, ilham ile şiirin arasına mesafe koyan şiir dergileri bunlar. İsimlerini tek tek zikretmeye gerek yok.”

“Şehir benim için uzun zamandır beton cangılı demek. Neredeyse 40 yıl olacak Ankara’ya geleli. Şu an oturduğum evin olduğu yere buğday ekildiğini, biraz üst tarafının ise sazlık olduğunu hatırlıyorum. Şimdi buralarda nefes alacak yer kalmadı mesela. Beton dışında bir şeyle muhatap olmadık ki bu şehirde. Hacı Bayram Hazretlerini görmezden geldiğim sanılmasın. Ankara’nın manevi sahibi Hacı Bayram’ı gizleyebilmek için elimizden geleni yapmışız. Son düzenlemeler ile Hacı Bayram Veli’yi değil, Roma kalıntılarını öne çıkaran bir düzenleme yaptık. Daha nasıl bir kötülük yapabilirdik ki bu şehre. Onun için şehirle (aslında şehir değil de kent demek lazım artık bu beton cangıllarına) alakalı değerlendirmelerim hep eleştirel oldu.”

“Eleştiride ölçü gibi bir cepheden girersek içinden çıkamayız! Farklı eleştiri okulları, farklı eleştiri tarzları var sen de biliyorsun. Eleştirinin bir şeyi “yerli yerine koymak” olduğunu düşünüyorum. Tıpkı adalet gibi. Adalet de odur ya “bir şeyi yerli yerine koymak” şeklinde özet olarak söyleyebiliriz bu kanaati. Hatta tariflerinden biri de odur. Birçoğumuz “bir metni şerh, bir metnin tefsiri” olarak görüyor eleştiriyi. Sorsanız öyle gördüklerinin belki farkında bile değiller, ama yaptıkları bir metni ya şerh ya tefsir. Ama o eserler önümüze eleştiri adıyla geliyor.”

Kırcaalili Şefika Refik

Hüznün ve umudun şairi olarak tanımlıyor Şefika Refik’i Fahri Tuna. Yaşanan yer Kırcaali olunca hüzün ve umudun iç içe olmaması düşünülemez.

“Şair o. Hikâyeci de.
Hem şair hem hikâyeci. İkisi birden.
Bulgaristan Türk edebiyatında gençlerin en iyisi. (Başka iyiler de var elbet.)
Hüznü, içine iki tutam edebiyat bir tutam sabır ikişer ölçek de imge ve merhamet katıp neşeye, neşveye dönüştürmüş şairimiz o bizim.”

“Yüz yıl sonra da Türkçenin kalesi durumunda genç yazarlar var Balkanlar’da. Şiiriyle, öyküsüyle, romanıyla, hatırasıyla, portresiyle, seyahat notlarıyla, denemeleriyle; önümüzdeki elli yılda Rumeli’de ses bayrağımız Türkçe, bu genç kalemlerin omuzlarında dalgalanacak. İşte bu isimlerden birisi de Şefika Refik.”

“Okumaya başladığınızda elinizde bırakamayacağınız sımsıcak şiir ve hikâye kitapları var Şefika’nın. Sevgiyle, şefkatle, titizlikle örmüş ilmek ilmek hikâyelerini de şiirlerini de yazarımız. Türkçeyle, hüzün, hicran ve umut dolu duygularla yüreğinizi kavuracak Şefika Refik. Benden söylemesi…

Edebiyat Ortamı’ndan Öyküler

Erhan Çamurcu – Naneli Şeker

“Ürkek adımlarla girdi içeri. Alışkın olmadığı reyonların arasında bir sokak köpeği gibi; yorgun, şaşkın ve garip bir şekilde dolaşmaya başladı. İçerisi tıka basa insan dolu. On beş dakika sonra kapanacak olan marketten iki günlük kısıtlama için sigara, kuruyemiş, cips, çikolata, kola gibi hayati ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan telaşlı bir yığın… Kimsenin kimseyi görecek hali yok. Oysa Ahmet, marketteki herkesin dik dik kendisine baktığını, aşağılayan gözlerle kendisini süzdüğünü düşünüyor. İki gün önce de bu markete aynı ürkek adımlarla girmiş, liseden tanıdığı birkaç kişiyi fark edince onlara görünmemek için geldiği kapıdan geri çıkmıştı.”

“Ahmet’in gönül tellerinden biri daha koptu. Bakkaldan çıktığında yüzüne vuran rüzgâr; sadece kara kışın geldiğini değil, bir devrin de bittiği gerçeğini haykırıyordu. Üç aydır işsiz Ahmet. Asgari ücretle sigortasız çalıştığı tekstil atölyesi kapanınca çaresiz kaldı. Pandemiden önce evlere boya, badana, ufak tefek tamirat işleri için gidiyor; cebinin harçlığını çıkarıyordu ama virüs korkusundan artık kimse eve çağırmıyor. Karısı Hatice’nin kolundaki bilezikleri beyaz eşyanın taksiti için bozduralı on beş yıl oluyor. On beş yıldır Hatice; “Golumdaki bilezikler duraydı, şimdi bi işimize yarardı!” diye sitem ediyor. Geçen ay, parmağındaki yüzüğü de verdi Hatice. Rahmetli amcası takmıştı yüzüklerini.”

“Ahmet, kapıdan çıkarken bu büyümenin nasıl bir büyüme olduğunu düşündü: “Ya biz insandan sayılmıyoruz bu canına yandığımın dünyasında ya da bizim boyumuzun büyüklüğü ekonominin umrunda değil!” diye geçirdi içinden. Bir tel daha koptu Ahmet’in yüreğinden.”

Ömer Vural - Herkes ya da Hiç Kimse

“Ömrümün bu son kesiti yayınevi ile evim arasında dokuduğum bir paçavra gibi oldu. Oldum olası sevmemişimdir bu çok gerekli olduğu halde sevimsiz bez parçasını. Ömrümle benliğim arasındaki ilişki de bu minvalde zamana ayak uyduruyor. Paçavra gibi sevimsiz ama gerekli. Uyduruk ağaçların, dışa taşmış çöp kutularının arasından geçip ışıkta bekleyerek ve sonra senkronize biçimde karşı kıyıya (!) geçerek, fıskiyeli parkın plastikten bozma duruşuna yan gözle bakarak yürüdüm sokakları. Taş taşa, beton betona, insan insana yapmaz bu eziyeti diyorsun ama hem soluduğun yerde hem dokunduklarında çimentolu kum/çakıl birikintilerinin dikilebildiğini gördükçe ‘oluyormuş meğer’ deyip geçmek zorunda kalıyorsun.”

“Sonra aile mezarlığına, karanlıklarımıza, yalnızlıklarımıza. İki küçük taşın arasına en sahici duygularımızı gömdük. Hâlâ cesaret bulup aynaya baktığımda o sahici duyguların dudakla göz arasında bir seğirme gibi yuvalandığını görürüm. Birkaç yıl daha dayanabildik. O babasının evine döndü ben de İstanbul’a. Görevden atılana kadar öğretmenlik neye benzer diye öğrenmeye çalıştım. Üniversiteden hâlâ görüştüğüm arkadaşlarla irtibat kurdum. Kimi öğretmen kimi akademisyen olmuş, kimi de dergicilik veya yayıncılıkla uğraşmaya başlamış. Onlarla da uzun süreli bağ kuramadım. İşin özü hayatım hep inisiyatifimin dışındaki bir mecraydı, Şermin’den sonra da tescillenmiş oldu. Başka biri olsun da istemedim, içim istemedi. Bir süre balıkçı kulübelerinde yatıp kalktım.”

“Biraz eskizden çokça kendimden okuyarak bunaldığımı ve çayımın bittiğini fark edince kalkıp bunaltıma ara vererek bardağımı doldurdum. İnce belli bardağın yarısından biraz fazlasını demle, geri kalanını da sıcak suyla doldurup çaydanlığı üçlü ocağın yanmakta olan en küçük bölümüne bıraktım. O masaya tekrar oturmak istemesem de elimde değil. Böyle bir yol varsa eğer bu yolun imkânını en başında kaçırdım.”

Ahmet Hakan Karataş - Poşetyolu Galaksisi

“Abur cuburlar masamda ve yatağımda uslu uslu duruyorlar. Benim odamda, kendi aralarında eğlenceli bir konuşma gerçekleştiriyorlar. Tıpkı, kuzenim Şule ile benim gibi. Şu an hepsinin içi çok rahat. Artık özgürler. Yatak odasındaki gardırobun içinde kıyafetlerin arasında rehindiler. Günlerdir hem de. Benim için onlar, deprem olduğunda ilk kurtarılacaklar listesindeydiler. Nihayet kurtardım hepsini. Bu başarım sorunsuz ve sandığımdan çok daha çabuk oldu. Planladığım saatte -yani bu da sabah saat sekiz demekti- gizli görevim için günler öncesinden hazırlayıp bir kenara koyduğum özel, rengarenk kıyafetimi -tabi başlığı da vardı- giydim ve elime Buğra’yı alıp -ışın kılıcım- odamdan çıktım. Bu gizli görevde bana destek olacaktı Buğra.”

“Çikolatayı yedikten sonra içimde tuhaf bir ses veya yankı duydum. Tam olarak ne olduğundan emin değildim. Belki de hiçbir şey duymadım ama bana duymuşum gibi gelmişti. Sanki biri bir şeyler fısıldıyordu bana içten içe. Birkaç dakikam bunun ne olduğunu anlamaya çalışarak geçti. Biraz önce bitirdiğim çikolatadan ise geriye sadece paket kalmıştı. Çikolata, çoktan midemdeki bir kuyunun dibine inmişti. Sanki içimde duyduğum -ya da duyduğumu sandığım- o garip ses ise kuyudan yukarı doğru azalarak geliyordu. Hızla koşarken birden yıkılıveren plastik askerlerim gibiydi. Tam olarak ne olduğunu anlayamamak bana küçük bir sıkıntı vermeye başlamıştı.”

Fatma Nur Uysal Pınar – Hafız

Lisenin son günleriydi. Mezun olmamıza birkaç hafta kalmıştı. Okulun en çalışkan sınıfı olduğumuz için çevremizin beklentisi yüksekti. Bu beklenti bütün sınıfı strese sürüklese de çalışma azmimizi arttırıyordu. Hafız lakaplı arkadaşımız haricinde herkes konuşmayı severdi. Öğretmenlerimiz bu sınıftan çok avukat çıkacak, diye takılırdı. Sınıfın en gözdesi efendiliğiyle meşhur Hafız’dı. Ağır hareketleri, bilgiç tavırlarıyla lakabının hakkını veriyordu. Her konuda örnek gösterilirdi. Karne günü hatıra kalsın diye herkes tahtaya içinden geçen bir cümle yazdı. Kimi itiraflarda bulunuyordu, kimi sitemini döküyordu ortaya. Lise hayatının özeti herkese iyi gelmişti. Zil çalmak üzereydi ki Hafız kendinden emin şekilde ayağa kalktı, yavaş adımlarla tahtaya yöneldi, eline tebeşiri alıp şu cümleyi yazdı ve sınıftan çıktı. “Bütün hocalar kopya çekmediğimi sanıyor.”

Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler

O

En ilkel araçlarla

Toprağı kazıyor

Nedense sonbahardan uzaklaşıyorduk

O

Alınları terlemiş çocuklarla

Şehirlere direnmeye çalışıyor

Saatleri ve pencereleri karıştırıyor, çetin kışlara hazırlanıyorduk

Kuşlar, o çok uzak ülkelere göç ediyor

Biz çocukları kadınları ve tabutları selamlayarak, mevsimi diri vakitlere çağırıyorduk.

Davut Güner

Esma’ya bir dokunuruz doksan dokuz yerimizde gül açar

Gökyüzünde yalnız gezen Velîler, âlemlere akalım mı

Bakalım mı şu dünyaya, yatacak yeri var mı

Bir gün son nefesimi sana versem alır mısın

Ölümü gör desem de başucumda kalır mısın

Ahir ömrümde her şey yolunda gidiyordu

Hayra alamet değil, kesin bir şey olacak

Çocukluğuma insem acep halim nicedir

Şair demek istiyor ki: Muhterem Müslümanlar

Secde bir sebep değil, belki bir neticedir !

Yaşar Akgül

kalbin ahvali üstünden tesir eder seferî olmak

sözün haysiyet olduğu

mekân tuttuğu dilini

belli eder kendini kayrana ulaşınca

ışık huzmeleriyle

ferahlık veren açıklığıyla

cezbeder kayran kalbinden taşan ahvali

dilinde yaralar açılır belki diye umarsın

kül kokan yolları geride bıraktığını

mekânı sanırsın ferahlığın

kayranda uçuşan

Ali Sali

gel de gemiler yapalım eksik kaburgalarımızdan

adayalım sahibine, en sevdiğimizden kurban

belki tufan bizi de kurtarır dünya denizinden

gözlerin incinmez belki batmaya giderken güneş

kızıllığını kusarak buğday tarlalarına biraz/

dünya, biraz da gözlerin hatırına döner

ölümün elleri var mıdır, beni alıp

yaka paça sana getirmeye / kar beyaz elleri

zaman, biraz da yaprak döken ağacın

yasını tutmaya kendi içine akar.

Mustafa Işık

bir gözaltı gibi evlere giriyorlar

evleri dağlara bakar

evleri iki göz evleri kerpiçtendi

evin içi güneş kokar

mermi toplayıp künye yapan çocuklar

işte bu külrengi bir eylül karası

ben bir otobüs durağında bekliyorum

Yunus Karakoyun

Hüznümüz terk edilmiş bayram sabahı

Avlusunda kimsesiz kırlangıçların matem

Bilen var mı neresine geldik hayatın

Biraz duysak, kurutulmuş gülünde biraz dursak

Raflarda unutulmuş hatıraların

Narçiçeği, Aralık, ürperen kalp ve akşam

Hiç gelmeyen şiire yaklaşmak hülyasıdır

Bizim de ayaklarımızda kül rengi heves

Omzumuzda onurlu bir ata yorgunluğu

Yine de kaybettik vefasını örümceklerin

Hicaz makamında ezberlediğimiz suretler nicedir

Saklanacağımız mağara nerede efendim?

Nuray Alper

şimdi sizce hangi tonda bekliyor

çok uzakta belirmenin öteki adı

hani istasyonda yapayalnızken

yani okunmaktan yanmış bir kitap

sözcüklerin ortasında kırmızı

nerde olsa şapkasından tanırım

demek istiyor ki telâşlı saat

büyümesi çocukların her sabah

ve elleri bir ölünün ne garip

vakti geldiğinde tüneyen sarı

Şadi Oğuzhan

Uzakdoğu’da Müslümanlık

Şehir ve Kültür Dergisi, 82. sayısını Güney Kore’nin Seul şehrinde bulunan Merkez Camii’yi kapağına taşıyarak çıkardı. Sadece Türkiye’nin değil dünyanın da sesine kulak vermeye devam ediyor dergi. Her sayı dünyanın birçok köşesini sayfalarına taşıyarak okuyuculara sınırları aşan bir görsel şölen sunuyor.

Abdullah Avşar’ın Seul izlenimlerini okuyoruz.

“Seul’ünİtaewon bölgesindeki bu caminin adı Seul Merkez Camii. İki alımlı minaresi ve sütunlu giriş kapısının üzerinde yer alan Arapça “Allah-u Ekber” yazısı ile kendine gelenleri selamlayan cami, İslamiyet’in uzak şarktaki sembollerinden biri durumunda. Camii, aynı zamanda Kore yarımadasının en büyüğü olma özelliğine de sahip. Pırıl pırıl mavi ve beyaz mozaik çinilerle bezenmiş Merkez Camii, şehre hâkim bir tepenin üzerine inşa edilmiş. Esas cemaat mahalline ön cephesindeki beyaz mermer merdivenden çıkılıyor. Merdivenin basamaklarından tırmanırken, sanki gökyüzüne doğru yürüyormuş gibi bir his uyanıyor insanın içinde.”

“1950 yılında başlayan Kore Savaşı öncesi Kore’de İslamiyet’i temsil edenler Rusya’daki 1917 Bolşevik İhtilali’nden kaçarak bu ülkeye sığınan Tatar Türkleriydi. Genellikle Kazan ve civarından bu ülkeye kaçıp gelen Tatarlar, küçük ama aydın bir topluluk olma özelliği taşıyordu. Ancak, 1945 yılında Japonların Kore’den çekilmesiyle onlar da ülkeyi terk etmişler ve bu tarihten sonra ülkede neredeyse hiç Müslüman kalmamıştır.”

“Müslümanlar, faal oldukları 9-15. yüzyıl arasındaki dönemde Kore kültür ve ilim hayatında da önemli izler bırakmışlardır. Mesela Kore, 1154'te Arap coğrafyacısı Muhammed al-İdrisi tarafından ünlü Dünya Atlası’na dâhil edilmiştir. Bugün elde mevcut en eski Kore dünya haritası olan Gangnido da, Orta Asya ve daha batı bölgeler hakkındaki bilgileri İslam coğrafyacılarının çalışmalarından almıştır. O dönemde Çin gibi Kore de, takvimler için Müslümanların hesaplamalarını benimsemiştir.”

Kare Dünyada Gizlilik Yoktur

Ersin Nazif Gürdoğan, küre dünyaya karşı kare dünyanın açılımlarını yapmaya devam ediyor. Herkesin artık çok kolay ulaşabildiği kare dünya, insanlara ne gibi imkânlar sunuyor, bu dünyanın şifreleri nelerdir gibi birçok sorunun cevabına ulaşıyoruz Gürdoğan’ın yazılarında.

“Yeni dünya, bütün duvarların, bütün kapıların, bütün çatıların kaldırıldığı, düz bir bilgisayar ekranında, bütün ülkelerin buluştuğu, küresel bir açık pazardır. Bu pazarda iki dünyanın ürünleri, hizmetleri ve bilgileri satılır. Pazarın en önemli, en güçlü ve en çok kazançlı sermayesi, tek yüzlü olmak, ikiyüzlülükten kaçınmaktır. Herkes Mesnevi’de, Mevlana’nın vurguladığı gibi: “Göründüğü gibi olmalıdır, olduğu gibi görünmelidir”. Kare dünyada yalancının mumu yatsıya kadar kalmaz, yanar yanmaz hemen söner. Camdan dünyada kimse kimseye, yüzüne karşı söyleyemeyeceği bir sözü, kapalı kapılar arkasında söyleyemez. Çünkü kare dünyada kapalı kapı yoktur, bütün kapılar açıktır. Açık kapılı dünyada, herkes derin ve zengin Anadolu’nun, “Kırk kere düşün, bir kere konuş” ilkesine özen göstermek ve dört elle sarılmak zorundadır. Kim nerede ne yapmışsa, önünde ya da sonunda, karşısına çıkacaktır. Gece gündüz farkının ortadan kalkması, işi, yaşı ve mesleği ne olursa olsun, kare dünyada yaşayan herkesi, hem dürüst olmaya, hem de alın teri, göz nuru ve el emeğiyle yaşamaya özendirmektedir. Örtüsüz dünyada insanın, paranın ve bilginin, işsiz ve işlevsiz kalması, hoş görülmez ve iyi karşılanmaz. Kaynaklarını iyi değerlendirirse, her insan dünyayı değiştirecek bir güçtür.”

Dersaadette Şifahaneler

Mehmet Kamil Berse, Dersaadet’te bulunan şifahaneler üzerine yazmış. Bir kültürün şehri nakış nakış nasıl dokuduğuna şahit oluyoruz. Hayatın her alanına dokunan muhteşem bir medeniyet var karşımızda.

“İstanbul’un Fethi’nden itibaren şehirde açılmış şifahanelerin öncüsü Fatih Şifahanesidir. Fatih Camii’nin Türbe kapısı tarafından çıkışta bazen rahmetli MesçiAlaaddin ağabeyin dükkânına uğrar, dükkândan çıkınca hemen yanındaki sokaktan Atpazarı’na doğru yürürdüm. Bu sokağın adı Şifahane Sokağı idi. Yani Fatih Şifahanesinin bir zamanlar bulunduğu yerdi buralar. Günümüze sadece bir sokak ismi olarak gelebilmiş.”

“İSTANBUL HASEKİ DARÜŞŞİFASI VE TIP MERKEZİ Kanuni Sultan Süleyman’ın hasekisi, II. Selim'in annesi Hürrem Sultan tarafından, külliye şeklinde 1538’de yaptırılan önemli bir eserdir. Fakat darüşşifa sonradan eklenmiş olup bitiriliş tarihi 1550’dir. Yapının mimarı ise Mimar Sinan olup mükemmel bir teknikle inşa edilmiştir. Osmanlı mimari tarihinin benzeri olmayan bir darüşşifa yapısıdır. Farklı dönemlerde tadilatlar görmüş, günümüzde ise Diyanet İşleri Başkanlığının mülkiyetindedir. Cami, medrese, sıbyan mektebi, çeşme, imaret ve darüşşifadan meydana gelen külliye, Mimar Sinan’ın hassa baş mimarı olduktan sonra yaptığı ilk eserdir.”

“İSTANBUL SÜLEYMANİYE DARÜŞŞİFASI VE TIP MERKEZİ Kanuni Sultan Süleyman’ın isteğiyle Mimar Sinan tarafından 1550-1557 yılları arasında yapılan Süleymaniye Darüşşifası Dersaadet’in en önemli tıp merkezi olmuştur. Merkezinde cami bulunan görkemli bir külliyedir. Hem darüşşifa hem tıp medresesi olarak hizmet vermiştir. Asıl işlevini kaybetse de günümüzde bu bölümlerde farklı uygulamalar devam etmektedir.”

“SÜLEYMANİYE TIP MEDRESESİ Mimar Sinan tarafından inşa edilen yapıda 12 hücreli medrese, yükseltilmiş olup Helaki Hanı olarak bilinmektedir. Yığma taş sistemiyle inşa edilen yapının Tiryaki Çarşısı üzerinde bulunan bir sıra hücresi, tıp medresesinin ayakta kalan tek kısmıdır. Yapı uzun yıllar Süleymaniye Doğumevi olarak kullanılmıştır.”

Alnı Ak Yüzü Pak Gönlü Saf Şehir Kastamonu

Fahri Tuna ile yolumuz Kastamonu’ya düşüyor. Türküsüyle, tarihteki yeriyle, kültürel ögeleri ile adımlıyoruz Kastamonu’yu.

“Kastamonu, Safranbolu’nun ağabeyidir. Mimarisi, kültürü, türküleri, kalbiyle. Kastamonu mimarisi, buram buram biz kokar. Bizden kokar. Bizce kokar. Şehir merkezindeki sivil mimariyi adeta zenginleştiren saat kulesi de, tahmin edileceği gibi, 1885 yılı Sultan II. Abdülhamit eseridir. Ay-yıldızı seven Kastamonu’yu sever, bayrağı ezanı bağımsızlığı seven Kastamonu’yu sever, bu ülkenin dününü, bugününü, yarınlarını seven, şeksiz şüphesiz hiç kuşkusuz, Kastamonu’yu sever. Bu böyledir. Buncadır. Bu kadardır.”

“Kastamonu mutfağının en ünlü çorbası Ecevit çorbasıdır. Bu yedi yüz yıllık ünlü çorba adını Küre dağlarındaki Ecevit Geçidi’nden alır. Öte yandan Hindi etinden yapılan Banduma ile Simit tiridi en leziz Kastamonu yöresel lezzetlerindendir. Gitmişken, tatlı olarak Cırık tatlısı veya Çekme helvası yemeyi ihmâl etmemek gerekir.”

Erbay Kücet’tenAbdurrahim Karakoç Yazısı

Ne kadar anlatsak az, ne söylesek eksik kalır Abdurrahim Karakoç hakkında. Öylesine bizden öylesine kendi toprağının sesi ve soluğuydu o. Erbay Kücet, şiirleri eşliğinde anlatıyor Karakoç’u. Unutulmaması dileğiyle…

“1958 yılında başladığı memuriyete 1981 yılında nokta koyan ağabeyimizle yüz yüze görüşmemiz Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni”dir. 1992 senesi Mayıs ayında Bursa ve Konya’da tertip ettiğimiz şölenlerde ülkemiz şairleri ve Türkiye dışında Türkçe yazan şairlerimizin katılımıyla başlatılan etkinliğimize Abdurrahim Karakoç da katılmıştı. Onu şiir fasılları başta olmak üzere yapılan gezilerde, yemeklerde ve otel lobisinde dinleme fırsatım olmuştu.”

"Sarı saçlarına deli gönlümü / Bağlamışlar çözülmüyor Mihriban / Ayrılıktan zor belleme ölümü /  Görmeyince sezilmiyor Mihriban.” şiirinin bestelenmesiyle tanınırlığını perçinlemiştir. Anadolu insanının karşılaştığı zorluklar ve çektiği sıkıntılardan hareketle temiz Türkçe ve hece vezniyle aşk, ayrılık, özlem, tabiat ve gurbet konulu şiirler yazan Karakoç'un, “Kör dünyanın göbeğine / Hak yol İslâm yazacağız. / Kuşların göz bebeğine / Hak yol İslâm yazacağız” marşımızdı”

“Gönül tezgâhında ilmek ilmek şiir dokuyan, adaleti geciktiren hâkimlere kızan, aşk yolunun kanununu madde madde yokuşlarda aradığını ifade eden Abdurrahim ağabeyi unutmadığımızı onun mısralarıyla taçlandıralım. Allah rahmet etsin.”

Tarihî Başkent Niksar

Ahmet Semih Torun, Niksar üzerine yazmış. Danişmendli Devleti’nin başkenti Niksar var karşımızda. Tarihiyle, doğasıyla, anılarıyla Niksar’ı anlatıyor Torun. Bu yazıya Cahit Külebi’ninİstanbul şiiri de iyi giderdi. Çünkü Külebi’nin anıt mezarı ailesinin isteğiyle Niksar’a getirilmişti. Ben de şairin İstanbul şiirinden bir bölümü buraya alıyorum.

“Kamyonlar kavun taşır ve ben

Boyuna onu düşünürdüm,

Kamyonlar kavun taşır ve ben

Boyuna onu düşünürdüm,

Niksar'da evimizdeyken

Küçük bir serçe kadar hürdüm.”

Torun’un yazısından altını çizdiğim bölümlerden paylaşımlar yapacağım.

“II. Kılıçaslan zamanında (1175) Selçuklu topraklarına katılan Niksar, Moğol istilasından etkilendi. 1341’de Eretna Devleti’nin hâkimiyetine girdikten sonra Taceddinoğulları Beyliği’nin merkezi oldu. Çeşitli badireler atlatan tarihî başkent, bölge halkının isteği üzerine Yıldırım Bayezid zamanında (1398) Osmanlı Devleti hâkimiyetine girdi. Yeşil Niksar diye meşhur olan bu güzel ilçemiz, Tokat’ın vilayet olmasına kadar Sivas'a bağlı kaldı. Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman’ın seferlere giderken uğradıkları bu tarihi şehirde Roma, Bizans, Danişmendli, Selçuklu, İlhanlı ve Osmanlı eserlerine rastlanmakta. İnşaat yapımı esnasında ortaya çıkan sikkeler şu anda Tokat Müzesi'nde sergilenmekte.”

“Orta Karadeniz Bölgesi’nde yer almasına rağmen nispeten ılıman bir iklime sahip olan Niksar Kalesi’nde zeytin ağaçlarının bulunması ziyaretçileri şaşırtmakta. Cevizin Niksar’da önemli bir yeri var. Ceviz içleri genelde ihraç edilmekte. Niksar'da uzun yıllar sergen usulü uygulandı. Sergenlerde cevizler kırılıp içlerinden ayrılmakta. Ayrıca evlerde ceviz kırıp para kazanan ve cevizin kabuğu da kendisine kaldığı için yakacak elde eden aileler de var. Üzüm, üzüm yaprağı, kuşburnu ve salçası Niksar ekonomisine katkıda bulunan ürünlerden. Mehlep (mahlep) meyvesi bir dönem ihraç edilirken sonradan talep olmadığından bu ağaçlara kiraz veya vişne aşılandı.”

“Niksar'da imsak zamanı salâ verilir, imsak ile sabah namazı arasında mukabele okunur, yaklaşık bir saat sonra da ezan okunarak sabah namazı kılınırdı. Camilerde üç vakit mukabele okunurdu. Bu vakitlerden sabah ve öğlen mukabelelerini cami hocaları kendileri okur, ikindi mukabelesini ise hafız olanlar merkez cami olan Keşfi Camii'nde ezberden okurlardı. Merkezî sistemden camilere yapılan yayın ile mukabeleyi diğer camilerden takip etmek mümkündü. Hatta ana cadde üzerindeki bazı dükkânlar radyolarını ayarlayarak merkez camideki mukabeleyi takip ederlerdi.”

Tarih İlminin Aydınlık Yüzü İhsan Süreyya Sırma

Yaşayan isimlere kıymet vermeyi hassasiyetle yerine getiren bir yazardır Mehmet Nuri Yardım. Onun anlatımıyla birçok değerimizi daha yakından tanıma imkânımız oluyor. Yardım bu sayı İhsan Süreyya Sırma’yı konuk ediyor yazısına.

“İhsan Hoca hem memleket olarak hemşehrim, hem de İstanbul’da semtdaşımdır. Fatih’te oturuyoruz ve komşuyuz. Bilhassa gençler tarafından çok sevilen ve sayılan Hocanın en bariz özelliği, dobralığı, mertliği ve cesur konuşmalarıdır. O bazılarının değil Hakk’ın hatırını üstün tutar ve onu savunur. Beyan Yayınları’ndan toplu olarak çıkan külliyatının büyük bir bölümünü okudum, yaptığı sohbetlerin bir kısmını dinleme talihini elde ettim. Bütün bunların sonucunda şunu gördüm. İhsan Hoca MehmedÂkif mizaçlıdır. “Sözüm odun olsun ama hakikat olsun” şiarını düstur edinmiş bir münevverimizdir. Yerlidir, millîdir ve evrensel bakışlıdır. Bütün bu hassasiyetlerin temelinde İslam vardır. İslam’a uyan görüşlere saygılıdır, dinî inancını rencide eden bütün görüşlere tavırlıdır. Irkçı, faşist ve ihanet örgütleri tarafından sevilmez. Mesela FETÖ’nün hedefe koyduğu ve Sakarya Üniversitesinde uğraşıp işten attırdığı ilk hoca İhsan Süreyya Sırma’dır.”

“O aynı zamanda iyi bir seyyahtır. Meraklı bir gezgindir. Mesela “Dağların Sırrı”, onun bu gezilerden sonra kaleme aldığı bir eserdir. İhsan Hocanın adının memleketimiz Siirt’te bir ortaokula verilmesine hasbelkader vesile oldum. Ama bütün ömrünü bu millete ve ümmete adamış bu abide şahsiyet için, bu ahlak ve fazilet adamı için çok daha farklı ve kalıcı çalışmalar da yapılmalıdır. Mesela dostlarının kaleme alacağı makalelerden oluşan bir “Saygı Kitabı” ve bu eserin armağan edileceği bir “Saygı Programı” ihmal edilmemelidir. Ayrıca İstanbul’da bir kültür merkezine veya Fatih’te bir liseye adı bir an önce verilmelidir. Rabbim kendisine, ailesine ve bütün sevdiklerine sağlıklı, huzurlu ve bereketli bir ömür nasip etsin…”

Rubai Dergisi 3. Sayı

Yeni tanıdığım dergilerden Rubai. İki ayda bir çıkıyor. İsminden de anlaşılacağı üzere rubaiyi merkeze alan bir yayın anlayışı ile çıkıyor dergi. Künyede Tacettin Şimşek ismi ile karşılaşmak beni ziyadesiyle mutlu etti. Ahmet Ziya Kahraman, İbrahim Duran ve Adil Bayram künyedeki diğer isimler.

Derginin giriş yazısından;

“Attar’ın kuşları gibidir insanoğlu. Simurg’u bulmaktır rüyası. Vadiler geçmek, dağlar aşmak, sonunda Simurg’a ulaşmak… Her kuş, bahtına yazılmış bir kaderle uçar. İnsan bir yolcu, hayat da bir yolculuk değil midir? Ruhlar âleminden dünyaya, çocukluktan gençliğe, gençlikten yaşlılığa, yaşlılıktan toprağa, topraktan diriliş meydanına, diriliş meydanından sonsuzluğa… Hep yolculuk… Yola çıkmak alfabeyi ezberlemektir; yolda olmak insanı, hayatı ve kâinatı okumak. Hedefe varmak nedir öyleyse? Bir kitabı hatmetmek. Öyleyse yolda olmak büyülü bir süreç.”

Dergide rubailerin yanında rubai hakkında da yazılara yer veriliyor. Ben Rubai’ye uzun soluklu bir yayın diliyorum. Gönüllere dokunacak yeni sayılarını da bekliyor olacağız.

13. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Rubai

Tacettin Şimşek, rubainin tarihi süreçteki yolculuğuna bizleri de ortak ediyor. Rübai ki edebiyatımızın en güzide türlerindendir. Şiirsel gücü ve kendi içindeki ahengiyle her devirde şairlerin gözdesi olmuştur.

“İlk örnekleri 13. yüzyılda görülse de Türk edebiyatında rubai, ağırlıklı olarak 14. yüzyıldan sonra yazılmaya başlar (Dilçin, 1997, s.208). Kadı Burhaneddin’den (öl.1398) Müvellidzâde Ömer İhya’ya (öl.1909) dek 171 şairin söylediği toplam Türkçe rubai sayısı 6917’dir (Çalka, 2015, s.59). 20. yüzyıl ve Cumhuriyet Dönemi’nde yazılan altı binden fazla rubai de eklendiğinde Türk edebiyatında rubai toplamının 13.000’in üzerinde olduğu görülür. (Bu satırların yazarının dört bine yakın rubaisi bu rakamın dışındadır.)”

“17. yüzyıl, Türk edebiyatında “rubainin altın çağı” kabul edilir. Nedim’in “Hâletîevc-i rubâîde uçar Anka gibi” [Hâletî rubai göklerinde Anka kuşu gibi uçar.] dizesiyle alkışladığı AzmizâdeHâletî 745 rubaisiyle en önemli imzadır. Aynı yüzyılda yaşamış isimlerden Fasîh Dede’nin 160 (100’ü Farsça, 60’ı Türkçe), Riyazî’nin 184, Nehcî’nin 142, Mesihî-i Tebrizî’nin 133, Güftî’nin 117, Nazik 106, Behcetî’nin 101, Topkapılı Feyzî’nin 91, Nazikî’nin 80, Şeyh MemmedNazmî’nin 75, Vahyî’nin 70, Nesîb Dede’nin 68, SabirMehmed’in 61, Fehîm-i Kadîm’in 56, Tıybî’nin 51, Bursalı Tâlib’in 45, Sa’dî Çelebi’nin 40, İzzetî’nin 36, Âzim’in 33, Hikmetî ve GanizâdeNâdirî’nin 32’şer, Agâh’ın 26, Bosnalı Sabit’in 24, Fevzi ve Vecihî’nin 22’şer, Şeyhülislam Bahayî’nin 21, Neşâtî’nin 12, Nâilî’nin 8, Nef’î’nin 5 rubaisi vardır. (Nef’î’nin Ali Nihat Tarlan tarafından hazırlanarak yayımlanan Farsça Divanı’ndaki rubai sayısı ise 171’dir. Burada Türkçe yazılan rubailer dikkate alınmıştır.)”

Rıza Tevfik Bölükbaşı, Serab-ı Ömrüm’de 6 rubaiye yer vermiştir. Fuad Köprülü’nün ilk şiir denemeleri arasında 10 rubai vardır. Yahya Saim de Türkçe Kıt’alar ve Rubailer başlığı altında, hece ölçüsüyle 12 dörtlük yayımlamıştır. Namık Kemal, Ekrem, Fikret, Cenap ve Âkif’in rubai veznini bilmediğini, hele Âkif’in “Baytar oldum katırın yaşını, şair oldum rubai veznini öğrenemedim.” dediğini kaydeden Yahya Kemal daha sonra şunları söyler: “HalbukiÂkifrubâî veznine ayağını basmıştır. ‘Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak’ mısraında ‘korkma’ kelimesini kaldır, geriye rubâîvezni kalır.”

Rubai ve Felsefi Dünya Algısı

Rubainin felsefeye yaslı bir yanı var. Sözün gücünü en çok hissettiği türlerden olan rubaide, şairin dünyaya bakışını anlamak da mümkün. Az sözle çok anlam ifade etme gibi bir yolun izlendiği rubaide şair, örtülü bir anlamın ardına düşer yazdığı her dizede.

Cafer Gariber, rubai ve felsefe ilişkisine şairler ve şiirler eşliğinde değiniyor yazısında.

“Rubailerde dikkat çekici bir felsefi dünya algısından söz etmek mümkündür. Rubaiyi konumlandırmak gerekirse düşünce şiiri içinde konumlandırmak doğru olacaktır. Bugüne kadar rubainin düşünceyle, felsefi dünya algısıyla olan bağına çeşitli şairler ve araştırmacılar dikkat çekmiştir. Bunlardan biri olan Yahya Kemal, bir rubaisinde, “Hikmet sayılır bunca rubâîmiz var Sokrat’caFelâtun’carubâîmiz var Hikmetten fazla şi’ri andırır bir de ÜstâdŞekip Tunç’a rubâîmiz var” (Beyatlı 1963: 31) derken felsefe ile rubai arasında açık bağ kurar.”

Doğu medeniyeti hikemi söyleme yatkın yapı gösterir. Bu bağlamda Doğu edebiyat geleneğinin hikemi tarafının uç verdiği yapılardan birinin rubai olduğu söylenebilir. Doğu ve Antik Yunan’a kadar Batı geleneği, felsefi düşünceyi yüzyıllardır metaforik bir dil ve söylem içerisinden ifade edegelmiştir. Bu duruma Mevlana’dan Şeyh Sadi’ye kadar çok sayıda şairin kalem ürünlerinde rastlanır. Mevlana’dan Asaf Halet Çelebi’nin aktardığı şu rubai, “Ne ben benim, ne sen sensin, ne sen bensin; hem ben benim, hem sen sensin, hem sen benim.”

“Rubai, çoğu kez, felsefi bir düşüncenin yahut dünya algısının şiirsel söylemle ifade edilmesi sonucu ortaya çıkar. Rubai, sıkıştırılmış felsefi düşünceleri barındırması bakımından zengin bir düşünsel açılıma sahiptir. Genelde felsefe-edebiyat arasında ilişkiler ağından söz edilebileceği gibi, özelde felsefe-şiir ilişkisinin dikkate değer örneklerinin usta rubai şairlerinin ürünleriyle görünürlük kazandığı söylenebilir. Böyle bir durum felsefi düşüncelerin yahut dünya algısının edebî esere taşındığı anlamından çok, insani özün felsefe ve edebiyat tarafından kendi ilkeleri doğrultusunda ifade alanına taşındığı anlamına gelir.”

Rubai Şairleri

Dergide rubai şairleri bölümü de yer alıyor. Geçmişten günümüze rubai yazan şaireler tanıtılıyor burada. Bir örneğini buraya alacağım.

TALÂT SAİT HALMAN (1931-2014)

Şair, yazar, çevirmen, akademisyen, diplomat, siyasetçi. İstanbul’da doğdu. Aslen Trabzonlu bir aileye mensuptur. Atatürk’ün İhtiyat Filosu Komutanı Tümamiral Sait Halman’ın oğludur. Robert Kolej, New York Columbia Üniversitesi Siyasal Bilgiler ve Orta Doğu Edebiyatları Bölümü mezunudur. Türkçeye William Faulkner’in eserlerini, Shakespeare’in sonelerini; İngilizceye ise Dağlarca, Orhan Veli gibi şairlerin şiirlerini kazandırmış bir edebiyat adamıdır. Bunlar yanında, Halman 1971’de Türkiye Cumhuriyeti’nin Kültür Bakanlığı’nı kuran ve ilk Kültür Bakanı olarak yöneten kişidir. İngilizce ve Türkçe olarak yayımlanmış, on ikisi şiir kitabı olmak üzere elli kadar kitabı bulunur. ESERLERİ (Şiir): Ümit Harmanı (Toplu şiirler), Sessiz Soru, Uzak Ağıt, Canevi, Birler, Can Kulağı, İkiler, Dört Gök Dört Gönül, Tuyuğlar, A LastLullaby, Shadows of Love / Lesombres de l’amour.

SEVDALI GÖÇEBE

Her girdiğimiz vahaya yağmur yağıyor.
Hasbahçelerin talihi var: Nur yağıyor…
Biz, kurduğumuz çadırda cennet buluruz:
Sevdalarımızdan göğe billur yağıyor.

Rubai’den Şiirler

Sen her yöre, her sahnedesin ben köşeyim

Git tutma elimden salıver ben düşeyim

Yıllarca açılsın ve kapansın perde

Bitsin bu oyun ben diri bir endişeyim

Ahmet Ziya Kahraman

Gördük yine

balkonda bir erzak yığını

Onlarca kuşun balkona toplandığını

Hoş gör

ne olur

annesi

kürdan kızımız

Kuşlarla bölüşmüş yine iftarlığını

Tacettin Şimşek

Hasbahçe yeşermez acı bozkır mı gülüm

Gerçek bu, ne sandın, kuru bir sır mı gülüm

Bilmem ki vehimden mi ibaret yaşamak

Dün yoksa yarın yoksa bugün var mı gülüm

Ahmet Ziya Kahraman

Üçüncü Yeni 16. Sayı

Elime yeni ulaşan dergilerden Üçüncü Yeni. Gayretli ve yaptığı işi önemseyen gençlerin çıkardığı bir dergi Üçüncü Yeni. Edebiyatla iç içe olan çalışmalarını salgın döneminde de sürdürüyorlar. Dergiye de ara vermeden devam ediyorlar. Benim elimde derginin 16. sayısı var. Kendi ekibini kurmuş bir izlenimini hissettiriyor dergi. Yer alan isimler dergiye has diyebiliriz. Bu bir anlamda yapılan işi sahiplenme anlamında oldukça önem arz ediyor. Elbette derginin ulaşacağı mecraların genişlemesi anlamında yeni isimleri dergi ile buluşturmak önemli bir adım olacaktır. Yeni sayılarında bunu başaracaklarına inanıyorum.

“Varoluş Ütopyasında İnsan” kapağı ile çıkmış dergi. Duygu Şimşek’in yazısı kapağı destekleyen bir yazı; “Varoluşun Tam Ortasında İnsan” İnsanın evrendeki yerini tayin eden bir yazı bu. Her şeye ve her şarta rağmen insanın var olma mücadelesi…

“İnsan sürekli değişim halindedir. Ne olduğu ise öldükten sonra belli olur. Öyle ki insan öldüğü andan itibaren varoluşunu tamamlar. Ölene kadarki olan süreç onun varoluş serüvenidir. Bu serüvende ise sürekli tercih yapar, karar verir, bir şeyler ortaya çıkarır. O halde insanı diğer canlılardan ayıran en temel özelliği de budur. Yani bir anlamda da hür insan, tercih edebildiği için hürdür. Oluş sürecindeki insan, sürekli evreni olumlu yahut olumsuz etkiler. Bu etkileme yetisi, kendi için bile geçerlidir. Bu yüzden Sartre “İnsanoğlu kendi özünü kendi eliyle yaratmak zorundadır.” der. Gerçekten de öyle değil midir?”

“Hürriyet ise kendini hareket ile gösterir. Hürriyetim ise benim hareket halim kadardır. Çünkü sen durmaya başladığın andan itibaren diğer hareket edenler, senin tersine çalışır. Zaten iki büyük savaş da bu yüzden ortaya çıkmıştı. Bu savaşlar ile birlikte insan kendi eliyle kendi kıyametini hazırlamıştı. Bu noktada insan öldüğü andan itibaren varoluş çemberini tamamlamış olur. Ya mükemmel bir şekilde halkasını tamamlar ya da telef olur. O halde bizler de varoluş çemberimizi oluşturmaya ve her gün yeniden bir halka daha eklemeye umut edelim…”

İnsan mı Üstündür Akıl mı?

İnsan ve akıl merkezli bir yazı ile dergide yer alıyor Beyza Nur Yılmaz. Yani insanı insan yapan bir değer var karşımızda. Akıl ve aklı kullanmak. Bu hassas çizginin üzerinde ilerliyor Yılmaz’ın yazısı.

“İnsan ilk doğduğunda hayvandan bir farkı var mıdır? Hayır hayır, küçümseme cümlesi olarak algılamayın. Elbette yoktur. Gerekçesini sunmak amacıyla cümlelerimi sizinle paylaşmaya devam etmek istiyorum. İnsanı hayvandan üstün kılan özellik “akıl”dır. Aklı yönetebilmek, iradeyi kullanabilmek ve tercih sonucu eylemde bulunmak insani bir özelliktir. İçinde bulunduğumuz evrende, söz konusu edilen bu özellikleri insan dışı varlıklarda gözlemlemek mümkün değildir. Peki, sorumuza dönecek olursak; insan ilk doğduğunda hayvandan farkı yoktur. İnsan yavrusu savunmasız, temel ihtiyaçlarını karşılayacak ikinci bir şahsa muhtaç, eğitilmeye aç ve yönlendirmeye açık bir şekilde büyüme evresine girer. Hayvanlarda aynı değil midir? İnsan akli iradesini ve duygu yönetimini belli bir yaştan sonra himayesine alır. Bu süreç insanı hayvandan ayıran ilk adımdır.”

Hüseyin Nihal Atsız

Üçüncü Yeni, okuyucularına Türk ve Dünya Edebiyatın değerlerini de tanıtıyor. Orta Pencere’nin konuğu Hüseyin Nihal Atsız. Atsız’ın felsefesi, şiirleri, edebi düşüncesi Kemal Esenkaya tarafından anlatılıyor.

“Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Hüseyin Nihal Atsız12 Ocak 1905’te İstanbul’da doğdu. Kardeşlerinden birisi kendisi gibi eğitimci ve yazar olan Nejdet Sançar diğeri ise Fatma Nezihe Çiftçioğlu’dur. Hüseyin Nihal iki evlilik yapmıştır. Askeri Tıbbiye ve İstanbul Darülfünunu’nda eğitim almış ülkemizin çeşitli yerlerinde öğretmenlik görevinde bulunmuştur.”

“Nihal Atsız aynı zamanda oldukça yenilikçi bir isimdir. Türk edebiyatında henüz postmodern diye bir kavram konuşulmazken, O 1972 yılında yayımladığı ‘Ruh Adam’ romanını bu tarzda yazmıştır. Türk tarihi ile ilgili yazılarını, o dönem Çinceden Türkçeye çevrilmiş pek kaynak olmadığından Çinceden Fransızcaya çevrilmiş kaynakları kullanarak oluşturmuştur. Yazdığı makalelerle büyük Türk Tarihçisi Fuat Köprülü’nün dikkatini çekmiş ve O’nun davetiyle İstanbul Darülfünunu’nda, Orhan Şaik Gökyay, Tahsin Banguoğlu, Ziya Karamuk, Pertev Nâilî Boratav gibi önemli isimlerle aynı sınıfta okumuştur.”

Bitlis

Hatice Sümeyye Kurt bizlere Bitlis’i anlatıyor. Tarihi ve kültürüyle Bitlis var karşımızda.

“Günümüzde şehrin merkezini kalenin eteğinde bulunan dar, dolambaçlı sokaklarda dizilmiş evler ve çarşı oluşturur. Bitlis’in en alçak yerinde bu ticari merkez yer alırken idari merkezi nadir rastlanan bir şekilde ticari merkezden ayrı konumlanmış ve kalenin kuzeyindeki Gökmeydan denilen yüksek bir düzlükte yerleşmiştir.”

“Fahrettin Ahlati, onüçüncü yüzyılda Bitlis’te yaşamış bir Türk İslam astronomudur. İslam tarihindeki tam teşkilatlı, en uzun ömürlü vezamanının en mükemmel astronomi aletleriyle donatılmış ilk büyük gözlemevi olan Meraga Rasathanesi; 1260 yılında İlhanlı Devleti’nin kurucusu Hülagi Han tarafından, İran’ın Mera şehrinde (Van sınırının yanında) kuruldu. İdaresi Nasirüddin Tusi’ye verilen rasathanede, birbirini tamamlayan on beş astronomi ve matematik bilgini çalıştı. Bu bilginlerden biri ve en büyük çalışması güneşin doğumundan batışına kadar geçen süre zarfında rasathanenin pencerelerinden giren ışıklara göre saatin tespiti olan Fahrettin Ahlati, çalışmalarını bizzat Nasirüddin Tusi ile birlikte yürüten dört büyük astronomi aliminden biridir.”

Üçüncü Yeni’den Şiirler

Kan kusturan bir heyecanla,

Hırpalanıyorum.

Boynumdan damarlarımı saran,

Serenat kokan yağmur heyecanını

Aşkla dolu göz eşlik eder, parmak uçlarıma.

Kuzgun kanatlar boşlukta çırptı tozları,

Konduramadığımız

Koylardan aşağıya.

Hırçınca,

Vurgunca,

Sürgünce,

Alıp götürüyorum onu,

İnfaz korkulu tabutlara.

Mehmet Enes Özcan

Karın üzerinde kocaman boşluklar yaratmış ayaklar bilirim.

Toprağı delmiş devasa toplar, gülleler bilirim.

Devrim çığlığı duyurmuş adamlar bilirim.

Bir çınarın gölgesinde oturmaktadır onlar.

Aşk uğruna çöl kumuna dönen yürekler bilirim.

Harama karşı Ebrehe'nin filiyken,

Helal davaya Burak olanlar bilirim.

Tüm bunları bilirken kendimi niye bilmemekteyim?

Enes Yaylalı

Kuşların evlerini kurduğu yere

Bizler aynı ihtirasla hükmediyoruz.

Beyaz tozlu gladyoların kol gezdiği sokaklarda,

12’li yaşlardaki çocuklar kendine yeni bir dünya kuruyor.

Bu düzen bizim!

Şimdi memleketi garip haberler sarıyor,

Ot bitmemiş ovalarında kırmızı sular akıyor.

Her saat her dakika gölgeler geçiyor çelik kapılı duvarlar arasında.

Güneş, uyku tutmamışların tenini mermi gibi sıyırıyor.

Bu mahkeme görmemiş ahkâm bizim!

Hepimiz geçiyoruz kendimizden,

Bizi lakayt ve sahte şarkılarla aldatıyorlar.

İki mısra görmeyelim hemen hayran kalıyoruz.

Hepimizi kalemlerle vuruyorlar, bir başka direniyoruz.

İki kelimesini bir araya getiremediğimiz bu izdiham bizim!

Emrah Subaşı

Burukluğum,

Son kahve yudumunun da ötesinde.

Kelepir ve pörsümüş bir bakışla

Matemini dolaştırıyor yakınlarıma meczup.

Bir göçmen kızı bağcıklarına sövüyor

Alnında yalınayak yazıyor halbukibiliyorum.

İnsanoğlu, buluyor insanlığına da bir kulp!

Merve Okutan

Kuşu havalandıran gerekçede bilmece,

Bulunabilirlik düzeyi en esrarlı mucize.

Hayat, ruhuyla zamana kaimdi; şimdi nerede?

Bil ki ömrümün kışında ölüyüm, sâdece.

Hangi paha uğruna olursa olsun,

Çilekli yazlar atlatmakla bahtiyardık.

Mevsimleri hizalandıran o engin mertebede,

Derin uykularla gamlanmıştık.

Melike Zümra Serdengeçti

Annem şafakları söktürürken koynundaki künyeyle

Ensem nemli, saçım ıslak

Yanımda kırmızı plastik oturak, gözümde çiğ tanesi

Sen demiştin bana eşref-i mahlukat

Nereden geliyor o zaman,

Ağzım sütten başkasını görmemişken

Bu kekremsi tat

Tuğba Tenbel

Nihayet’te Tatlılar Geçidi

Nihayet Dergisi 77. sayısında “Hani Dünya Tatlısı” diyerek tatlılar dosyasını paylaşıyor okuyucuları ile.

Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Meyve Aromalı Bir Vaha: Kahve

İsmail Uslu

Mevzu kahve olunca seven sevmeyen herkesin koku duyusu harekete geçer şüphesiz. Hele ki kahve dükkanının önünden geçerken şöyle dönüp bakmadan edemeyiz, içimize derin derin çekeriz o baş döndürücü kokuyu.

Kahve içme alışkanlığımız olmasa bile bir süreliğine kokunun tesirinde kalırız. Gerçek kahvenin tadını almayanlar için bu sadece güzel bir rayihadan ibarettir. Bayat, hatalı kavrulmuş veya işin ehli olmayanların elinden içilen her fincan bizi mevzudan uzaklaştırmış ve tadının kokusu gibi haz vermediği zannına kapılmamıza neden olmuş. Maalesef kahve tadının acı olmadığı, tatlı ve aromalı olduğu birçok kişi tarafından bilinmiyor. Oysa nitelikli, taze, doğru kavrulmuş ve iyi demlenmiş kahve çekirdeği bize sayısız lezzetin kapısını açabilir.

Aslında benim için her şey yeni taşındığımız eve hediye olarak gelen kahve makinesi ile başladı. Türk kahvesi müptelası olan benim için bu yabancı makine, önyargılarım ve küçümseyen bakışlarımın karşısında, evde pek barınamayacaktı. Ne de olsa dünyaya kahveyi öğreten ceddin torunlarıydık, vardı bir bildiğimiz. Her gün keyifle 2-3 fincan Türk kahvesi veya bunun yerine birkaç kupa filtre içen biri olarak kahve ile münasebetimin sıkı olduğunu düşünürdüm. Kahve zincirlerinden öğütülmüş kahvemi alır, kendimce demler ve keyif alırdım. Dışarı her çıktığımda günlük istihkakımı doldurur ve kahvenin mutlulukla bir ilgisi olmalı diye düşünerek kendimi avuturum. Ta ki bu zevkimin üstüne kara bulutlar salan o makine eve girene kadar.İlk defa espresso makinesine sahip olmanın verdiği öğrenme arzusu ile “iyi kahve nedir?” sorusuna cevap bulmak için konuya dair kısa bir araştırma yapmanın iyi olacağını düşündüm.Gördüğüm manzara karşısında nutkum tutuldu; karşıma çıkan dipsiz bir kuyuydu. Sanki şeyhi olmayan bir tarikatın tutkulu müritleri arasında seyrûsûlukumu tamamlama gayreti içindeki derviştim. Bir kere dalmıştım ummana çıkış yolu nerede?

Şerbetim Canım

Fatih Ergin

Şerbetçilik benim için hiçbir zaman medar-ı maişetimi karşılayan bir duruma gelemedi fakat Süheyl Ünver'in şu sözleri her zaman bu mesleğin sorumluluğu omuzuma yüklenmiş gibi hissettirdi. “Herkesin bir mesleği olmalı bir de meşgalesi.İşte o meşgale bizim bütün kültürümüzdür.”Bu meşgale benim için şerbetçilikti.Ve şerbet, en erken yazılı kaynak olan Kaşgarlı Mahmut'un kayıtlarına göre Türklerin 10. Yüzyıl'dan bu yana hazırladıkları bir içecekti. Yüzyıllar boyunca Türklerin başlıca içeceği olan şerbeti bu ruhla sahiplendim ve çeşit çeşit şerbeti fiskeli, dirhemli tariflerle hazırlayarak yaşatmayı kendime vazife bildim.

Benim hikâyemin ne yazık ki en büyük eksiği de bu oldu. Çocukluğumda dedemle geçirdiğim vakitler bir zanaatla meşgul olma iştiyakımı artırmış fakat dedemin memlekette olması hasebiyle buna muvaffak olamamıştım. Bir usta-çırak ilişkisi ile şerbetçilik mesleğini öğrenemesem de aynı evde büyüdüğüm nenemden ve annemden baharatları, baharatlardan mamul çayları, eski insanların nesilden nesile aktardığı merhemleri öğrendim.Annemi mutfakta izlerken sürekli sorular sorup bir yiyeceğin ya da içeceğin nasıl hazırlandığını, malzemelerin oranını ve en önemlisi de işin püf noktalarını öğrenmeye çalışıyordum. Annem de mutfağa olan bu merakımı keşfetmiş olmalı ki hevesimi teşvik edercesine tatlı tatlı anlatıyordu.Bana aşılanan bumutfak ve baharat sevgisi bir ramazan günü Umre vazifesi sırasında bir işportacıdan aldığım çeşit çeşit baharatla birlikte kaderimi değiştirdi.Memlekete döndükten sonra o baharatları tek tek kaynattım.Daha sonra demleyerek tatlarına baktım. Sonrasında da birbirlerine karıştırarak içilebilecek bir lezzet arayışına girdim.

Safalı sohbet ve muhabbet meclislerinde her daim şerbetime teveccüh buyuran dostlarımın, hocalarımın desteği ve emeğiyle, aziz büyüğüm Süheyl Ünver'in himmetiyle medar-ı maişetimi şerbetten kazanma arzusunu hayata geçirmeye çalışıyorum. Bir ustadan el alamadım fakat şerbeti tanıtmak adına hiçbir daveti gibi geri çevirmeyerek üniversitelere, yayın ve röportaj isteklerine ve beni en çok heyecanlandıran İstanbul Erkek Lisesi Kültür Haftası etkinliklerine katılıyorum.

Valizimin içindeki tatlılar

Sümeyye Açıkgöz

Bundan 30 yıl önce, küçük bir köyün, küçük bir istasyonunda doğmuşum. Tren sesleri ninni gibi gelmiş bu yaşıma kadar. Hassas bünyeme dokunan yollar, bir tek trene bindiğimde demir kadar sağlamlaşır. Özün değişmese de yeni bir yolculukla harmanlanarak yoluna devam edersin trenin içinde de kendi küçük dünyama göç ederken, insanların da göç ettiklerine şahit olurdum.

Tatlı, insanlar arasındaki uçurumları, dünyanın neresinde olursanız olun, yok eden en güçlü bağlardan birini oluşturuyor. Bazı yemekler acı, bazı yemekler tatlı… bazıları, bazı insanlar tarafından kabul edilmese de tatlı her zaman sohbetin en koyu tarafında herkesin tercihi. Çay, kahve ile o son dokunuşu, o son kabulü gösteriyor aslında. Ne kadar uzakta olursanız olun, nasıl ki bir kahvenin kırk yıl hatırı oluyorsa o kahvenin yanında bir tatlının da her zaman yeri oluyor.”

Neşe ile Kader Arasında Pişivermek

Ümit Aksoy

Spinoza felsefe tarihinin en ilginç figürlerinden birisi. Felsefe tarihi daha doğrusu felsefe tarihinin okuma biçimleri ya da alımla(n)ma stratejileri açısından üzerinden oldukça farklı durumların işlediği (işletildiği) bir isim. 17. yüzyıl “rasyonalizm”i içinde değerlendirilip, paketlenen standart okumayı bir tarafa bırakırsak, II. Cihan harbi sonrasındaki güç dengelerinin Almanya'dan Fransa'ya kaymasıyla Fransızların içlerindeki Heidegger etkisine karşı bir panzehir işlevi görmesiyle birlikte artan bir Spinoza ilgisini görmemek mümkün değildir neredeyse. Bu şu demeye gelir birazda: Heidegger’ın “etik" olanı dışlayıp hermeneutik ontolojiyidevreye koymasına karşı, özellikle sol politik felsefecilerin Spinoza'da buldukları “içsel özgürlük” motifi oldukça manidardır. Başka bir ifadeyle bu noktada vurgulanması gereken bu felsefe yapma anı yahut tarzı için Spinoza’ da bulunan “etik derinlik” fikrinin kendisi bir bakıma; aşkınlığa karşı içkinliği önceleyen ve insanı “yıkıcı” bir kavrayışla yakalayan bir etik.

“Efendim, Cenab-ı Hak kudretinin tasarrufunu bahsetmiştir size istediğiniz kimselere ufak bir nazar-ı alinizle birçok rütbeler verebiliyorsunuz. Bu kulunuzda size epey hizmet etti lakin hala bir şey ihsan etmediniz, niyaz ediyorum” der Geylani Hazretleri,“Pekala, bugün bana bir helva pişir de bakalım Kudret neler ihsan eder,senin de gönlün olsun” buyururlar.

“Başüstüne” diye sevinerek helvayı pişirmeye başlar mürid. O esnada da Hindistan'dan bir heyet gelerek Hazrete, “Efendimiz, hükümdarımız öldü, bize bir hükümdar göstermenizi niyaza geldik” derler.Bunun üzerine HazretiPir, helva pişiren adımını çağırarak “Nasıl, Hind padişahlığını kabul eder misin?” diye sorar. Adamcağız pür-neşe “Aman efendim, ihsan buyurdunuz” diye can atarak sevinirken, Hazret-i Pir bu pazarlık için şartını söyleyiverir. “Yalnız seni şu şartla oraya padişah yapıyorum:Ne kazanırsan yarı yarıya paylaşacağız…”

Süleymaniye’yi Seyredememek

Ahmet Murat, Süleymaniye’yi temaşa eyleyen bir yazı ile Nihayet’te. Bir tepede bulunan Süleymaniye’nin önündeki engeller çıkıyor karşımıza. Yerini, manevi iklimini bildiğimiz caminin görünmez olması gibi bir durum var zamanla ortaya çıkan.

“Süleymaniye, Haliç'ten, Boğaz’dan, Karaköy'den ya da Üsküdar'dan görülebilmekle birlikte, bulunduğu tepenin eteklerinden ve çevresinden görünmüyor ya da eksik görünüyor. Uzaktan bir bütün olarak seyredebildiğimiz, çevresine serpilmiş binalar ve başka küçük tepelerle oluşturduğu mukayese imkanlarıyla birlikte izleyince daha da büyüme eğiliminde olan Süleymaniye'nin yakınlaştıkça görülemez olması ilginçtir. Hatta dış avludan iç avluya doğru geçecek kadar yakınlaştığımızda bile Süleymaniye'yi bütün olarak görme imkânını bir türlü bulamayız.”

“İlginç olan, Süleymaniye'nin ona tamamen ulaştıktan sonra da, görüş açımıza tam sığmayan boyutları sebebiyle bizim onu bütün olarak görmemizi engellemesidir. Ama bu mahrumiyet yine de bizde bir umutsuzluk yaratmaz. Çünkü Süleymaniye, ona yaklaştığımızda bize bir binayı değilse de, bir duyguyu armağan eder; haşyet. Uzaktan sevimlilik ve güzellik aşılayan bütünlüklü görüntüsü, yakınına kadar ulaşmış olan talihlilere ancak görkemli bir dağın, başına buyruk devasa bir şelalenin karanlık ve derin bir kanyonun ve bütün bunlarda ışıyan, karşı koyulmazlığı içindeki kudretin geçirdiği duyguyu sunar.

Haşyet ise kutsal olanla kurulan ilişkinin belkemiğini oluşturmasıyla sonuna kadar umut aşılayan bir duygudur.”

Taşta Parçalanan İmgeler

Cihan Aktaş, Taşta Parçalanan İmgeler isimli yazısında kadına mekân bağlamında yaklaşıyor. Sinemada, mitolojide, hayatın içinde, dünyanın kıyısında bir imge haline gelen kadın var cümle aralarında.

“Mevhibe Kor’un askerleri, evinde düzenlediği okuma toplantılarını kendisinin yaptığına inandırması gerekiyordu. Ev kadının faaliyet alanı sayılır kültürümüze göre. Askerler de böyle düşünüyordu belki, ama onlar sadece aldıkları emri yerine getirmeye çalışıyorlardı. Belli ki askerler bir kadının askeri darbe yönetimince suç sayılacak toplantılar yapacağına ihtimal verememişlerdi, evde bile olsa.

Akla şu soru geliyor: Okurlukla ilgili faillikte kadını paranteze alan kabuller, ne ölçüde dini kültürümüzden kaynaklanıyor acaba?”

“Yeşilçam sinemasının uzun bir döneminde kadının sokağa düşmesinin bir korku, bir tehdit olarak işlenmesi rastlantı eseri değil. Sinemayı modern Türkiye projesi için tasarlamayı üstlenen Muhsin Ertuğrul'un filmlerinde, kadınların kamusal alanla ilişkisindeki sorunları fark etmekten uzak bir inşa dili belirgindir. -Zaten ürkek bir edaları olan- kadınlar aşina olmadıkları mekânlarda iffetlerini yitirme tehdidine karşı uyarılırlar. Sokaklar, caddeler, bürolar, karanlık oyun eğlence mekânları sadece kadınlar için korkulu bir tek kadınların kişiliğini çarpıtan mekânlar değildir oysa.

Önemli soru ise şu: Bizim mekânlarımız artık nasıl tasarlanmalı? Semboller düzlemini baştan alma gereği duymaksızın sürdürülen inşalarla endişe verici toplumsal olgular arasındaki bağı görmezden gelmeyi nereye kadar sürdürebiliriz? Konuşulması gereken ötelendikçe de varlığı çarpıtan hurafe ve yargılar bazen aile terbiyesi, bazen (dinî anlamlar yükletilen) ananeler halinde hükmünü koruyacak. Dışarıda tutma ve yanlış anlamaları olağanlaştıran klişeler, son teknolojinin gücüne yaslanan bir haber, bir dizi kapsamında ekranlardan albenili bir şiir, bir masal içinde bir okul kitabından hayatımıza nüfuz etmeyi sürdürecek.”

Osmanlı'da Çocuk Musikisi

Gönül Paçacı Tunçay ile Osmanlı’daki çocuk musikisi üzerine gerçekleştirilen bir söyleşi var. Osmanlı döneminde çocuk olmak üzerine önemli notlar var söyleşide. Sorular; Kübra Kuruali Yaşar’dan.

“Hem toplumun farklı katmanlarında değişik karşılıklar var hem de zamanla, yaşanan olaylarla bağlantılı bir konu ve bir anlamda çok homojen bir dönemden söz etmiyoruz, tarihimizin en zor dönemeçlerinden biriyle karşılaştığımız bir zaman aralığı bu. Bu çalışmada toplumun değişimini ve en çok da değişimin çocuklara yansıyan tarafını görmek mümkün. Seslendirilen eserlerde Osmanlı'nın geçiş döneminin, savaş yıllarının baskın olduğunu söyleyebiliriz ama zihinsel göndermeleri açısından çok daha öncesi de mevcut. Örneğin Sivastopol Marşı var, bestecisi Dede Efendi'nin torunu Rıfat Bey’dir. Bu marş Kırım Savaşı yıllarında yapılmış ve söylenmiş. Bizim seslendirdiğimiz nota Rıfat Bey hayattayken yazılmış. Ama bildiğimiz şekilde değil, İstanbul'da yaşayan Rum azınlığın kullandığı bir notayla.Yani Bizans notası ve Yunan harfleri ile yazılan Karamanlıca Türkçesiyle.Biz bu marşı 1856 baskısı İstanbul'da çıkmış olan bir müzik eserinden dönüştürdük. O tarihte Rıfat Bey de hayatta olduğu için eserin en orijinal halidir. Bunun gibi pek çok eserin farklı versiyonları da var. Melodiler değişerek anonimleşiyor, varyantları oluşuyor.”

“Bu albüme alamadık ama bunu Çanakkale Türküsünde de görmüştüm. Marşlar, şarkılar, insanlar gündelik hayatlarını sürdürürken bulundukları yere, coğrafyaya, iş alanına, sosyal hayata, aile ilişkilerine bağlı olarak farklı yerlerden farklı şekillerde geliyor. Zaten müzik, notaya dökülüp eğitim malzemesi olduktan sonra başka bir şey olmaya başlıyor. Bizim bugün anladığımız çocuk müziği, eğitim müziği bu başkalaşmış haldir.”

“Biz bugün ben bakıp bazı eserlere çocuk müziği diyoruz ama o gün o gözle bakılmıyordu. Mesela “Ya İlahi, başlayalım Bismillah ile” diye başlayan Zekai Dede’nin ilahisi ile çocuk ata bindiriliyor, amin alayı ile mektebe yollanıyordu. Hayatın içinde biriken pek çok şeyden aslında çocuklara düşen hisseydi o. Sadece orada kaldığını da söyleyemeyiz. Okul müziği deyince, onun içine zaman içinde eğitimdeki yenileşme de giriyor, tevhid-i tedrisat da giriyor, Batı müziği -Türk müziği meselesi de giriyor.Çocuk müziği diye baktığımızda Osmanlılık millet olma, var olma, hayatta kalma,bunların hepsi çocuklara ve gençlere yüklenen mesajlar ve müzik de bunun çok önemli bir araç.”

“Ciddi bir repertuar var. Bunun geç farkına varsak da beni asıl tetikleyen şey bunların bize neden intikal etmediği kısmıydı. Aslında bu bir hafıza problemidir. Niye biz ninelerimizin, onların büyüklerinin söylediği ninnileri, marşları, çocuk şarkılarını bilmiyoruz. Gerçekten büyük oranda bizim kuşaklardan itibaren bu aktarım kalmadı.Sabah Sesleri diye bir şarkı var. Bir İstanbul sokağını vapur sesinden sütçüye kadar anlatıyor. “Gazeteci geldi, Tanin, Tasvir, Sabah İkdam, Gazeteci, yok mu Peyam?” diye…Çocuğun yatağından kalktığı andan itibaren kulağına gelen seslerle bir gününe şahit oluyoruz. Bu şarkı beni çok etkiledi, bir toplantıda bahsetmiştim.Yönetim kurulumuz da siyasal bilgilerin dekanı olan hocamız da var. O geçen sene televizyonda bir yemek programındaki bir konuşma da duymuş, sunucu Adada büyük annesinden duyduğu bir tekerlemeyi söyleyerek bu sözler kulaklarımda diye anlatmaya başlamış.”

“Ben annemden “Neşelinin, sevinin, ilkbahar yine geldi” şarkısını dinlediğimi hatırlıyorum. Anadolu Destancı türküsü var mesela, çok tanıdık, anonim. Gençliğe, çocuklara ve entelektüellere sunmak için bir tasnif gerekiyordu tabii. Bu seçkiyi yaparken beni ilgilendiren kısmı makamsal müziğimizin usullerini, melodik kalıplarını yansıtıyor olmasıydı. Ama mukayese için aynı şiirlerin farklı versiyonlarını da koyduk. Tevfik Fikret'in Papatya şiiri var mesela. Onu Batı formatında, ses aralıkları geniş bir şekilde Zeki Üngör bestelemiş. Aynı şiiri bir çocuk şarkısı olarak Gomidas da bestelemiş. Bu farklı versiyonlarda müziğin aktığı kanalları bestecilerin yaklaşımlarına da görüyoruz. Pek çok şeyin bir arada olduğu bu toplamdan bizim işitsel zenginliğimiz de anlaşılıyor.”

Arka Bahçedeki Mezarlık

Özgen Felek, mezarlıklar üzerine kaleme aldığı yazısı ile Nihayet’te. Hayatın bittiği noktada mezarlıklar giriyor devreye. Öyle ilginçlikler yaşanıyor ki yazıyı okurken; mezarlık deyip geçmemek gerek, diyoruz. Yazının bir bölümünü buraya alıyorum. Devamı Nihayet’te.

“19. yüzyılda sanayileşmede artan nüfusla yerin üstü savaşlar ve salgın hastalıklarla dayerin altı dar gelip kilise ve evlerin bahçeleri cenazeler için yetmez olunca, defin için yeni mekân arayışları başlar. Şehir içindeki mezarlıklar sağlık sorunlarına yol açmaya başlayınca da cenazelerin yaşam alanlarının dışında defnedilmesi fikri ortaya çıkar ve 1831'de Cambridge, Massachusetts’te, Amerika’nın ilk kırsal Mezarlığı olan Mount Auburn Mezarlığı inşa edilir.”

YORUM EKLE

banner26