Mayıs 2021 dergilerine genel bir bakış-2

Çocuk Edebiyatı ve Okuma Kültürü

Mahalle Mektebi Dergisi, 59. sayısı ile karşımızda. Dergiden yapacağım ilk paylaşım Göhkan Akçiçek’e ait “Çocuk Edebiyatı ve Okuma Kültürü Birbirlerinin Varlık Nedenidir” isimli yazıdan olacak.

Gökhan Akçiçek, çocuk edebiyatının içinde yer alan bir isim. Günümüzde bu alanda adı mutlaka anılacakların ilk sıralarında gelir Akçiçek. Yani ne söylerse söylesin, konunun merkezinde bulunan bir hassasiyeti yansıtır ifadelerinde. Son yıllarda hızla yükselen bir çocuk edebiyatı alanımız var. Neredeyse her yayınevi, çocuklara mutlaka yer ayırmaya başladı. Bunlar elbette sevindirici gelişmeler.  Çocuklar için atılacak olumlu her adıma tüm dünyanın ihtiyacı var. Yeter ki hassas dengeler zarar görmesin. Akçiçek yazısında her yönüyle ele alıyor çocuk edebiyatını. Özellikle okuma kültüründeki yerini ön plana çıkararak…

“Çocuk Edebiyatı’nın muhatabı sadece çocuklar değil tüm dillerdeki büyükler de olmalı. Estetik eğitimden uzak kalan büyüklerin, çocuğa ve çocukluğa önereceği her eylem sıkıntılar içerebilir. Bu nedenle Çocuk Edebiyatı üçlü bir yapı ile kendini kurabilir dahası var edebilir. Bu üçlü yapıyı daha doğrusu Anadolu ağzı ile bu sacayağının ilk ikisini: yazarlar, çocuklar diğer ayağını ise anne-baba ve öğretmenlerin oluşturduğu bir topluluk diye tarif edebiliriz. Çocuk gerçeğine dayalı metinler üretecek yazarlar bir şekilde çocuğa ulaşma yolunu bulmalıdırlar.”

“Çocuklarımızın önüne koyacağımız edebi metinler, özünde, masumiyetin, inceliklerin ve Türkçemizin duyarlılığını da taşımalı. Bu ayrıntılar düşünülmeden yazılan yapıtların, çocuklarımıza ve gençlerimize seçkin bir dil zevki ve okuma alışkanlığı kazandıramayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Evrensel kültür birikimlerinin temelinde şiir bilgisinin toplumlara kazandırdığı estetik duyuş zenginliği yatıyor. Türkçemizin güzelliklerini erken yaşta keşfetmenin doyulmaz tadını, küçüklerimize, ısrarla önermeliyiz. Sanatın tüm dalları, ivmesini, dönüştüren gücünü, şiirden aldığını biliyoruz.”

Doğu ve Batı Bilgeliğinden İstifade Etmenin İmkânı

İlmin sınırı yoktur, yeter ki almasını bilelim. Dünya bir ilim yuvası. Doğusu ve batısıyla uçsuz bucaksız bu deryadan istifade etmenin yollarını bulmak gerek. Muıhammed Enes Kala, Doğu ve Batı Bilgeliğinden İstifade Etmenin İmkânı isimli yazısında bu yolları anlatıyor. Etkileşimler, medeniyetler arasında kurulan köprü, ilimde birlik gibi konular işleniyor yazıda.

“Doğu ve Batı ayrımı coğrafi olmaktan ziyade zihnîdir ve zihniyetle alakalıdır. Bu ayrımda bulunduğumuz yeri anlamak çok önemlidir. Zira anlamamız, anlayışımıza; anlayışımız ise zihniyetimize sirayet eder. İnsanın anlamak için öncelikle durması gerekir. Biz kimiz sorusunu önce sormak, sonra sorudaki bileşenleri anlamak ve sonunda bu soruya cevap vermek önemli görünür. Soru anlaşılır olabilmesi için bir koordinatı işaret eder. O koordinatta ise üç unsur bizi karşılar. Bunlar zaman, mekân ve insandır.”

“Son olarak, Doğu ve Batı bilgeliğinden istifade biçiminin her ikisini birleştirebilecek ama hâsıl edilecek faydayı bu doğrultuda artırabilecek nitelikte mezcedici bir potaya ihtiyacın kendisini hissettirdiğini de ifade edebiliriz. Bu doğrultuda mekânda, zamanda ve insanda birlik ve bütünlüğü sunabilecek bir kıvama muhtaç olduğumuzu düşünebiliriz. Bu kıvam ve dengeyi mekân, zaman ve insanda birlik ve bütünlük tesis ettirici şekilde İslam medeniyetinin sunduğunu ileri sürebiliriz. İslam medeniyetini Doğuya ve Batıya indirgemek söz konusu olamaz ve onu her iki medeniyetin uzanımında tecrübe etmek mümkün görünür. Bu hususu ise ikinci yazımızın konusu olarak tartışmak çok daha doğru olacaktır.”

Dilimiz Altın Kâsemiz

Mustafa Atikebaş, dil hassasiyetimizi işlediği yazısı ile Mahalle Mektebi’nde. Dilin millet nazarındaki yeri, dilin doğru kullanımı, dil –lisan arasındaki fark gibi birçok konuya değiniyor Atikebaş. “Halis Türkçe” konusundaki düşüncesi de oldukça yerinde…

“Çoğu zaman, en kıymet verdiklerimiz en az alâka gösterdiklerimizdir. Hadisin işaret ettiği üzere sağlığın kıymetini hastalanınca, gençliğin kıymetini ihtiyarlayınca anlarız. Ölen bir yakınımızın arkasından keşke onunla daha çok zaman geçirseydim diye hayıflanırız. Hele bir de ağzımızdan çıkan bir sözle karşımızdakini üzüp incitmişsek, demez olaydım, ne olurdu susa-bil-seydim (sükût ilm içredir, ancak bilenler susar) der, pişmanlıkla vicdan azabı çekeriz. Olsun, beşer şaşar elbette. Madem insanız, pişmanlık da bizim için… Elverir ki neticede vaktinde kıymet bilmeyi öğrenebilelim.”

“Günümüzde lisan/dil hususunda yaşadığımız tereddütlerin büyük bölümü Dil Devrimi’ni takip eden yıllarda, çok defa Arabî yahut Farisî kökten gelen kelimeleri bilinçli olarak Avrupa dillerinden gelen kelimeye, bazen de “uydurulmuş”una tercih etmekten kaynaklanıyor. Takdir edilir ki bu durum, kolaycılığı aşan bir tasfiye hareketidir. Hâlbuki ölçümüz gayet sarihtir: Köküne bakılmaksızın Türkçenin hafızasına kaydolmuş ve kullanım değeri kazanmış kelimeler halis Türkçe kelimelerdir.”

Zaman Kayıp Gidiyor Elimizden

Gidişine ağıtlar yaktığımız en büyük sermayedir zaman. Gider ve biz arkasından derin ah!lar çekerek bakakalırız. Orhan Gazi Gökçe, bir hasbihal sıcaklığında ömür denen çizginin üzerinde konuşuyor dostuyla Kayıp Gidiyor Dostum diyerek…  Denemeye yatkın bir dili var Gökçe’nin. Akıcı ve renkli bir anlatımı var. Yer yer şiirselliğin kapılarına kadar gidiyor cümleleri. Bu da yazdıklarını daha okunur kılıyor.

“Yorgunuz dedi; yalnızlığının nişanesi bavulunu yere koyup alnında biriken mahcup ter damlalarını silerken dünyanın tüm garipliğini peşin peşin üstüne almış olduğu anlaşılan adam. Uzun yollardan gelmenin emareleri olmasa da yüklendiğimiz tereke büktü belimizi diye devam etti, ellerini dizlerinin üstünde bağlayarak.”

“Herkes işinde gücünde alışverişinde. Keyifleri yerinde mi bilmem ama işliyor saatleri baksana. Uyanıyorlar, belki biraz eksik uykuları; kahvaltıları atıştırmalık olsa da yılmıyorlar, işlerine koyuluyorlar. Koyuldukça karıştırıyorlar dibine sarmasın diye hayatı. Hesaplar yapıyorlar, defterlerinde her güne temiz bir sayfa hazır. Önlerinde olan ile meşgul olmayı öğrenmişler. Gün kaçmasın diye sarılıyorlar mesailerine. Böyle yukarıdan yukarıdan konuşuyorum diye onlara kızıyorum sanma sakın, aksine imreniyorum. Kendini meşgul etmek ne kadar önemli bir mesele.”

Ömer Korkmaz ile Kitabı Üzerine Söyleşi

Ömer Korkmaz, ilk kitabı “O Elmayı Sen Olsan” okuyucuları ile buluştu. Benim de merakla beklediğim kitaplardandı Korkmaz’ın kitabı. Hikmet burcunu yoklayan hisli şiirler kitabı O Elmayı Sen Olsan. Ayşe Nur Kaymak’ın sorularını cevaplamış Korkmaz.

“Acaba modern şiir mi yazıyoruz yoksa modern çağda mı şiir yazıyoruz? İkisinin farklı şeyler olduğunu düşünüyorum. Birinde biçim, içerik ve ruhu ya da ruhsuzluğu ile modern dinamiklerden doğan bir şiirden diğerinde ise modern zamanlarda yaşayan ancak şiire yönelten dinamikleri, içerikleri, eleştirileri tamamen farlı bir şiirden bahsediyoruz. Şiirlerde elbette şiir tarihimizden pek çok etki görülebilir. Bazen heceye, aruza yakın mısralar ya da klasik formun kafiye şeması ile yazılmış şiirler okuyucunun dikkatini çekebilir. Dünün insanı geldi, yaşadı, gördü, şiirini gününün şartları içerisinde söyledi ve bize bütün bu şiir geleneğini, insanlık birikimini emanet ederek gitti. Biz de bu dünyada, bu coğrafyada yaşayan çocuklar olarak tevarüs ettiğimiz bu şiiri özümseyip yeni çağın şiirini söylemeye çalışıyoruz.”

“Genç şairlere umut muyum, bilemiyorum. Galiba memnun olan kadar olmayan da vardır. Şiir ortamı bin yıl önce nasılsa bugün de aynı. Hala yazmak için istekli, şiir konuşmaktan haz alan, şiiri; dilin, iletişimin, fikrin, hatta belki sanatın en iyi formu olarak kabul eden buna göre çalışan gençler var. Aksi olduğu gibi… Ben ümitliyim açıkçası çok iyi şeyler yapılıyor. Her zaman “kitsch” ya da kötü “avangard” yaklaşımlar olacaktır. Zaman bir şekilde iyiyi seçip taşıyacaktır. Suyun varlığı kadar doğaldır, berrak veya bulanık olması.”

Mahalle Mektebi’nden Öyküler

Safiye Gölbaşı - Atıf Baykan’ın Düşünceleri

“Atıf Baykan bir yıldır asıl kadrosunun olduğu A kurumunda değil görevlendirme ile geldiği B kurumunda çalışıyordu. Evi, B kurumuna yürüyerek yarım saatlik mesafedeydi. Atıf Baykan o yüzden işe yayan gidip gelirdi. Doğup büyüdüğü bu ilçede bazen hiçbir şeyin değişmediğini bazen her şeyin değiştiğini düşünürdü. Tıpkı zaman zaman, hayatta olduğunu ama aslında yaşamadığını, ölümle hayat arasında arafta kaldığını hiç sebep yokken düşündüğü gibi.”

“Saat beşte toparlanıp çıkardı. A ve B kurumlarını arkasında bırakarak yirmi beş dakika yürüdükten sonra evi görüş alanına girene kadar bir şey düşünmezdi. Ama evi gözüne ilişir ilişmez bu sefer evini düşünmeye başlardı. Evinin kokusunu, sıcaklığını, odaları, mutfağı. Evin düzenli ve dağınık hâlini. Evdeki hafta sonlarını ve hafta içlerini. Evin misafir ağırlayışını ve evde yalnız olduğu zamanları. Akşam olunca sofra başında ve televizyonun karşısındaki o üç kişiyi. Ailesini.”

“Bütün bir gün boyunca ancak soğuk salonda, kendi seçtiği yeni koltuklara oturunca içinden sıcak bir şeyler akar, koltukların sağlamlığı ve güzelliği sanki onun bir marifetiymiş gibi içi iyimserlikle, güçlülük duygusuyla dolardı. Bu da Atıf Baykan’ın zaferi, zevki, saadetiydi. Bunun üzerine düşünmezdi. İşte Atıf Baykan’ın böyle bir hayatı ve bu çeşit düşünceleri vardı. Atıf Baykan zaman zaman kendisinin hiçbir müdahalesi olmadan bütün hayatının aniden ve tamamen değişeceğini düşünürdü.”

Mehtap Nas – Trafo

“Sınıflarına girdiğim ilk gün içime bir şey attı Dilber. Karım Mebruke’nin soğuk dünyasında olmayan elektrikli bir şey. Evet, Mebruke de güzel en az onun kadar ama göstermeyi bilmiyor o başka. Dilber’in güzelliği bir yana gülümsemesine vuruldum. Sanırsın gamzelerine sözü var, her ân faş etmeli onları. Derste gözümü doyura doyura bakamıyordum ona, nihayetinde hocasıydım, ancak teneffüslerde uzaktan göz hapsimdeydi. Çoğu kez ona öyle dalarak bakıyordum ki üstümden tır geçse fark etmezdim.”

“Mebruke yıllardır çamaşır suyu lekeli gri işportacı pijamasından başka bir şey giymedi evde. Tek derdimiz üstü başı olsa, suratında her ân gülmez ağlamaz bir katılık. Kabul, hizmetinde kusur yok, iki çocuk da doğurdu. Gel gör ki ben neşeyi severim. Azcık gülse ve güldürse tüm bunlar olmayacaktı ya neyse.”

“Akıma kapılıp can vermeme üzülüyormuş gibi durduklarına bakmayın. Vaktinde kelimeleri çivi gibi çaktı Ayvaz. Dövse o kadar acıtmazdı. Neymiş, salkım saçak oluşumdan rahatsız oluyormuş. Bu kadar iş güçle kolay mı zannediyordu, evi çevireyim derken kendime sıra gelmiyordu ki. Bir keresinde para verdi, kuaföre git azcık bakım yap kendine diye. Gittim ama ne yaptıracağımı bildiğim mi var. Upuzun saçlarımı kısacık kestirdim. Akşam Ayvaz gördüğünde tepesi attı, “Bu ne hâl, erkek gibi olmuşsun. Saçın yerine çalı süpürgesi kaşlarına el attırsaydın ya,” dedi.”

Mehmet Baynal - Saten Gelinlik

Günler sonra aradığı modeli nihayet Fatih’te bulduk. Heyecandan yerinde duramıyordu. Baktım pek de ahım şahım bir şey değil. Gelinliğin fiyatını öğrenince içimi bir sıkıntı kapladı. Ağzını arar gibi utana sıkıla kulağına eğildim. “Kiralasak mı acaba canım, ne dersin?”

“Ucundan kar suları süzülen bir şemsiyenin altında ikide bir siyah gözlüklerimin buğusunu ceketimin koluyla siliyor bir yandan da korkak adımlarla birbirimize tutunarak merdivenleri çıkıyorduk. Soğuk rüzgâr Sevim’in gelinliğini balon gibi şişiriyor, yan yana yürümek işkenceye dönüyordu. Elimiz kalbimizde içeri girdik. Düğün salonu kat kat açılan bir kartpostal gibi şatafatlıydı. Yalnız deniz manzarası gözükmüyordu. Karlar ince bir buz tabakasıyla kaplanmış camlara çarpıp ağır ağır eriyordu. Davetlilerin birçoğu paltosunu bile çıkarmamıştı.”

“Sahte gelin yanınca herkesin üstünden büyük bir yük kalkmıştı sanki. Salon sonunda büyüleyici canlılığına yeniden kavuşmuştu. Sevim de kuş gibi hafiflemişti. Muzip bir parıltı vardı şimdi bakışlarında. Çok geçmeden gözüm terden sinsi bir sızıyla birlikte tekrar kaşınmaya başladı. Uçuğum suçüstü yakalamıştı yine beni. Ama aldırmadım. Kalûbelâdan kalma siyah çerçeveli o çirkin gözlükle pamuğu çıkartıp attım bir köşeye. Ceketimin ön cebinden kaptığı mendille koşup halayın başına geçen Sevim’in ellerine sıkı sıkı sarıldım.”

Mahalle Mektebi’nden Şiirler

yıldım, yılkıyım, kendime yoruldum

bekledim kendimi, kendimde vuruldum

kendime yonttum; sıramı, suretimi

“güzel kelimelerimi unuttum”, kaybettim harflerimi

zamanaşımına uğradı alfabem

ellerim bir, gözlerim bir, bir yasak elma

isminle bir tut beni, beni böyle anla

akrebin peşinden koşan yelkovan gibi

beni peşinden koştur, belki yetişirim

yetişirim belki ceylan inmeden dereye

güvendiğim kıtalara kar yağıyor

kendime bir adres bulamıyorum hiçbir yazıturada

üstünde ismimin olmadığı iklimlerde

biliyorum bir kuş konacak aykırığına

biliyorum sevgilim

adının geçtiği bir söz kurtaracak kalbimi

Burhan Sakallı

Ayaklarımın altına yayılan tereddüt toprağı

Hayretin imlası çarparak kurşunlandı yüzüme

Bir de yorgunluk bavuluma ilk koyduklarımdan

Ama bütün her şey unutulur nasıl bir göçmekle

Ali Karahan

Bebeğin parmaklarında kımıldıyor hayat

Yoksul vakitler işte akşam

Suratında mezat izleri ah ki anne baba

Öldüğünün farkında değil henüz

Takılmadan konuşabildiğine seviniyor diğeri

Perdeleri açık dünyada kar yağıyor kırmızı

Ellerinin ayasına bakıyor baba orada sabah olsun diye

Bir işaret küçücük bir işaret oynaşan gölgeler

İçini çekiyor içine kalmadı daha gidecek yer

Nefesi buhar olup duvarlara

Yunus Emre Altuntaş

Bilemem her yarayı kanatır mı şiirler.

Her bahar biraz beyaz biraz yeşillik seli.

Çıkmıyorsa cebimden mürekkepten nehirler,

Değmiştir kalemime sevgilinin mendili.

Külden sözlerim vardı -hatırımdadır hâlâ
Haykırmasam kırılır alnımdaki pencere.

Ne bir kuyuya düştüm ne de vardım saraya,

İşte fener alayı çek bayrağı göndere.

Abit Çelik

Necip Fazıl Kısakürek Poetikası

Yediiklim Dergisi, 374. sayısını Necip Fazıl vurgusu ile çıkardı. Mayıs ayı, tam anlamıyla Necip Fazıl’ın daha sık anılması gereken bir zaman dilimidir. Hem ölüm hem de doğum yıldönümü mayıs ayında olan Üstad’ı her fırsatta hatırlatmakta fayda var.

Osman Koca, Necip Fazıl Poetikası hakkında yazmış dergide. Şiiri ve davası birlikte ele alınıyor Üstad’ın. Çünkü onun poetikası dünyaya mümince bakan bir şairin düşüncelerinden başka bir şey değildir.  

“Rütbe”sini, Peygamber’e duyduğu samimiyet ve utkuyla ilintilendiren, dünyayı “kara tahta”ya benzeten,“sofra”yla toprağı çeşitlendiren, kendisini “divane” ama “gaibi kurcalayan çilingir”le özdeşleştiren, meclisleri “kavanoz”la bezeyen,“müslüman yüzü” daima yücelten, beşer iradesini bir “oyuncak”a çeviren, nefsi “cüceye dönen dev” imgesiyle eriten, ötekilere “sual – cevap” eyleyen,“akl”ı küçümseyen, son “şarkı”da mahiyetindekilere tabutun gıcırtısını dinleten ve nihai raddede vasiyetine şu şekilde ilan eden büyük bir mütefekkir ve sanat adamıdır Üstad:

Son gün olmasın dostum; çelengim, top arabam
Alıp beni götürsün, tam dört inanmış adam.

Yine şaşılası bir durumla vasiyetinden hemen sonra kitabının üçüncü bölümünde ÖLÜM’ü anar Üstad. Merkez ölümse, ve insanda bu merkezinde rahmindeyse “işi acele”dir:

Eser darmadağın, emek yüzüstü,
Toplayın eşyamı, işim acele.

Zaman “dipsiz kuyu”; mekânsa “yokluk” diyarıdır. Bu yüzden öleceğinden “haberi yoktur” insanın.“Geçer akçesi”ni bile yele verir hasis sarraf, bu sebeptendir ki ölümü “nasıl” unutacağını bilebilemez. Kulağına okunan “ezan”, ölümden uzak “hasret” tadında,“zafer arabası”da bir tabut gıcırtısındadır. Güzel insanlar “gittiler”den sonra Azrail'e “tebessüm” ederek odasında ölümü bekler Üstad. Tahta ata binen bir çocuk sevinci ve sırnaşıklığı içinde ölüme “bayram” eder. Nitekim “odem” ölüm,“hüner”li bir “kapı” edasıyla açılıp ölmeden evvel ölmeyi becere bilenlere “güzel şeyler”iapansız “müjde”ler.

Gaye kadınsa, git git, çıkmaz bir sokaktır kadın. “Kalan”ların şiiridir bu aynı zamanda. Cenap’ça bir duruş sergileyip iki portre altı beyitle onu resmederek bu faslı kapatır Üstad.Yedinci boyutta “KORKU”larla yüzleşme vakti gelmiştir artık.“Cinler”i tasvir ederek başlar işe, tekin olmayan “boş odalarda” gezinir,“gece yarısı” müphem “ayak sesleri” işitir,“açıklarda”dolanır sonra ve fakat denizde bile yakalanır “karınca”lardan velut “vehim”lerine.Gece karanlığına karışan sesiyle korkularını bize de bulaştırmak ister.Ancak korkuları da onun gibi ulvi ve derindir

Su çekildi, göründü sanki zamanın dibi,
Korkuyorum, bu akşam kıyamet varmış gibi.

Necip Fazıl Kısakürek'in Şiirlerinde Ölüm Teması

Dergide Necip Fazıl konulu diğer bir yazı İbrahim Emiroğlu’na ait. Ölüm teması Necip Fazıl’ın en sık işlediği konulardandır. Elbette ölüme de mümin bir bakış açısı ile yaklaşmıştır Üstad. Bir kayboluş değil sevgiliye kavuşmadır ondaki ölüm.

Ölüm fenomeni üzerinde durup, onunneliği üzerinde konuşacak olursak, şairimiz, ölümü hayatın tek soylu gerçeği olarak görür.Ona göre;“daracık koğuk olan akıl,onun mahiyetini tam olarak anlayamaz.Onu anlamak için akıl derinliğine ne kadar sonda vursada burgular biter, bunun yanı sıra uykular da biter ve insan asıl ölümle uyanır;kabir hayatıyla kepenk kapanır,dünya ile ilişki biter. Ölüm bir realitedir. Doğum-ölüm birbirini izleyen bir süreçtir.Doğduğunda çocuğun kulağına okunan ezanın sesi, ölümünde okunan sala sesi ne yansır.Bu süreç çabuk geçer.Ölüm kaçınılmaz akıbettir.O koşuşturmalarla geçen dünya hayatının kaçınılmaz sonudur ve her canlı saniye saniye ona yaklaşmaktadır. Yazarın Zaman başlıklı şiirindeki ifadesiyle “Önümüz tüm kabir!” ve insan bu dünyaya doymadan, ölüm gelip çatar:

Ölecek miyim, tam da söyleyecek çağımda,
Söylenmedik cümlelerin hasreti dudağımda

Necip Fazıl Kısakürek'in şiirlerinde, onun ölüm karşısında, görünüşte, ilk etapta birbirine zıt iki tutum sergilediği görülür.Biri ölüme olumlu ve iyimser bakan,diğeri ise korku ve endişe ile bakan tutumdur.Geçirdiği çileli hayat ve düşünce serüveninden sonra ulaştığı teslimiyet duygusu, Necip Fazıl'ın çok sayıda şiirinde ölümün korkunç yüzünü munis bir hale dönüştürmüştür.‘Ölüm güzel şey’,‘Ölüm kapısında gülümse!’,‘Geliyorum!’, ‘Büyük randevu’,‘Öleceğiz müjdeler olsun!’,‘Azrail'e tebessüm’, ‘Azrail’e hoş geldin!’ diyebilmek’‘O kalkılmaz uyku’,‘Toprağın altındaki saklambaç’,‘Sermayem tek kelime’,‘Korkular biter’,‘Ölüm ölene bayram’,‘Allah birdir diyenler, cennete kavuşacak’ gibi söz grupları ‘ölümü öldüren Rabbe’ sığınmanın ipuçlarını verir.İncelememizde Necip Fazıl'ın şiirlerinde ölümle ilgili en çok yeri onun, ölüme olumlu (pozitif) bakışı, onu olumlu karşılayışı ile ilgili mısralarının tuttuğu görülmüştür.

Öleceğiz; müjdeler olsun, müjdeler olsun!
Ölümüde öldüren Rabbe secdeler olsun!

Necip Fazıl'ın şiirlerinde, onun ölüm karşısında görünüşte, ilk etapta birbirine zıt iki tutum sergilediği görülür.Biri ölüme olumlu ve iyimser bakan,diğeri ise korku ve endişe ile bakan tutumdur.O, ölüme olumlu ve iyimser bakışın mantıksal sonucu olarak ölümü özlemektedir.Şairin ölüm karşısında hem pozitif yani olumlu ve iyimser hem de korku ve tedirgin bir tutum izlemesini çelişki olarak görmüyor, bunu İslam tasavvufunda görülen kulun havf ilereca yani korku ile ümit arasında orta bir yerde bulunması olarak yorumluyoruz.

Necip Fazıl'ın, şiirlerinde ölüyü ve kabri de çok güzel tasvir ettiği görülmektedir. Yazarımız ölümün fizyolojisini dehşet olarak görür. Az önce canlı olan insan bir anda ceset olur. Bu da dehşet verici bir sahnedir. Kabir hayatı, insanın dünyadaki ameline göre ya rahat geçecek ya da zorlu geçecektir.İnancı tam, ameli salih olanlar için kabir rıza kapısıdır.O, kişilerin yaşantılarına, ruh ve inanç durumuna göre farklı ölüm şekillerinden bahseder.Sevilenlerin ölümü şairde ayrı bir boşluk ve hüzün yaratır.O çileli ve çilelilerin ölümüne çok yer ayırır.Bunu yaparken aslında, çileli ömür süren kendisini anlatmaktadır.

Şiirde Mükemmellik ya da Kusurlu Güzellik

Mehmet Özger, şiire mükemmellik ve kusurlu olma halleri bağlamında yaklaşan yazısı ile Yediiklim’de. Sorgulama tüm yazı boyunca sürüyor. Şiirde mükemmellik mümkün mü? Şiirin bir halinin tezahürü olduğu gerçeğini düşündüğümüzde bu sorunun cevabı malumdur. Özger’in cevabı da yazıda.

Şiir bir iletişim şekli değil midir? Şairin okura ulaştırmak istediği bir iletiyi taşımaz mı şiir? İletiyi kuru bir mesaj olmaktan öte bir anlamla kullanmak kaydıyla şiirde bir iletidir. Bu ileti, velev ki sadece sesten oluşan, anlam taşımayan bir şiir olsa bile (müzik gibi) yine de ileti olduğundan şüphe edilmez. Şair birileri okusun diye yazıyorsa, yayımlıyorsa bu metni bir iletisi olmalıdır. Başka şekilde yayınlamaz zaten. Buna göre şiirin üst düzey bir kullanan bir iletişim şekli olduğunu kabul etmek gerekir. Şiir bir üst dil olması bakımından elbette basit bir anlam taşıyıcısı olmanın ötesinde düşünülmesi gereken bir iletişim şeklidir. Yer yer kapalı, belki anlaşılması güç bir mesaj. İletiyi gönderen kişinin şair olduğu hesaba katıldığında,bir şair sözü çoğu zaman yalınkat söylemeyeceğine göre mesajını metaforik bir dile bölüneceği kesindir. Haliyle bu mesaj açık bir mesaj olmayacaktır.

Mükemmellik arayışı içinde olan şairlerinde bu arayış esnasında kendilerine ne kadar aciz hissettiklerini görebiliyoruz. Yahya Kemal gibi mükemmellik arayışında bir şairin bile bu arayışı önce şekil bağlamında aradığı daha sonra da şiirin sesine yöneldiği görülür. Şiirde şekil şiirde sese göre çok daha belirgindir. Ses arayışı ise başlı başına şekli aşan hatta bazen şekli bozan bir yapı arz eder. Yahya Kemal, aruz ölçüsüyle yazılan bir şiiri, sese zarar veriyor diye kimi zaman ölçüye göre okumaz. Ses onda o kadar önemlidir ki “Ses” adlı rubaisinde şöyle der: “Yarab ne müsavatı ne hürriyeti ver/Hatta ne o yoldan gelecek şöhreti ver/Hep neşve veren aşkı terennüm dilerim/Yarab bana bir ses yaratan kudreti ver.”

Sonuç olarak şiirin otantik yapısı, şairin imgeleminde ve zihninde oluşan tasarıların tastamam kelimelere dökülemeyişine bakılarak dört başı mamur mükemmel bir şiirin mümkün olacağını söyleyemeyiz. Şiirde insan gibidir ve mükemmel olma ihtimalini barındırmaz hatta kusurlarıyla çok daha güzeldir. İnsan nasıl kusurlu güzellikse şiir de öyle bir kusurlu güzelliktir.

Estetik Duygu

Ethem Erdoğan, estetik duygu üzerine kaleme aldığı yazısı ile dergide. Estetik duyguya dair açılımlar yapıyor Erdoğan. Tüm sanatları içine alan tespitler var yazıda.

Estetik duygu öncelikle; insanın güzel olan karşısında hissettiği duygudur.

İnsanlarda var olan beğeni sayesinde göze, kulağa ya da hitap ettiği diğer hislere ‘çok güzel’ gelmesi duygusudur. Her insanda farklı düzeyde bulunur. Bu durum aynı zamanda görecelilikle ve kültürel kodlarla da ilgilidir. Bu bağlamda değer yargılarını ve onları belirtmenin yolunu inşa eder estetik duygular. Mesela beğeni, zihin sistemlerin temel algılama yolu olan bir duygudur. Bir şey karşısındaki beğenme duygusu genelde beğenle nesne arasındaki ilişkiyi açıklar.

Estetik duygular belli (art) eserler temellidir. Bu eserler tabiidir ki; edebiyat, müzik, resim, heykel, mimari, tiyatro vb. insanda coşku ve heyecan hatta hayranlık uyandıran ‘güzel sanatlar’ olarak adlandırılan sanatlara ait eserlerdir. bu eserler çevresinde oluşan hale bazen sanatın bile ötesine geçen bir realiteyi tetikler eserde bulunan güzellik olgusuna karşı verilen tepki edinilen bu deneyim görülen nesne eserle alımlayıcı nesnenin doğrudan bağı olduğunu gösterir bize Hatta sanat deneyimi bu bağdan dolayı gerçekleşir bu bağ için insanın güzele ve güzelliğe meyilli yaratılışı üzerinden tanımı yapılabilir.

Estetik duygular diğer bir yanıyla gizem demektir. Anlaşılmasının zorluğu da gizeminden kaynaklanır.Güzel sanatlara ait disiplinlerde üretilen eserler karşısında oluşan tepkiler, sportif ve az bulunan-görülen başarılarda, ilginç buluşlarda, bilim tarihini değiştiren bilimsel gelişmeler de görülen, ortaya çıkma şekli ve şartlarının anlaşılamadığı durumlarda estetik duyguların gizemine dahildir.Sayılan durumların estetik duygular oluşturma potansiyeli olduğu gerçeği kadar, gözlem yerleri olan –özellikle- eğitim çevreleri ve farkındalık oluşturacak diğer çevreler önemlidir.

Yediiklim’den Öyküler

Meral Köse- S... Hanım

“Renkli giyinmeyi seviyorum, kime ne bundan? Herkesin dilinde benim renkli fularlarım, kırmızılı -yeşilli elbiselerim, çiçekli, fiyonklu şapkalarım var. Onlara ne oluyorsa! Gencim, güzelim, zenginim. Tek zaafım kıyafet, başka da bir kötü alışkanlığım yoktur,inanın bana.Ne içkiden haz ederim ne de kumardan.Erkeklerle hiç işim olmaz, onlar beni beğensin ya da beğenmesin umurumda değil,hepsi servetimin peşinde çünkü. Tabii siz başkasınız; sizin dürüst, beyefendi kişiliğinizi hep takdir ettim. Elbette sizin de benden hoşlandığınızı duymayı bekledim. Ne de olsa gururlu bir kadınım; aşkımdan ölsem beni istemeyen, sevmeyen birine açılmazdım böylece… Neden susuyorsunuz? Konuşun, bunca zaman nerelerdeydiniz, neden daha önce söylemediniz hislerinizi?”

“Son paramla kendime ikinci el kıyafet satan bir yerden ceket, pantolon, beyaz gömlek, afili bir takım aldım. Uzun zamandır kullanmadığım damatlık kravatımı da taktım; oldun mu tam olayım dedimdi. Kadına gittim bir pazartesi günü; kadını değil, köşkü bile göremedim. Öyle yüksek, korunaklı duvarlar vardı ki. Sadece duvarların üzerinden sarkan sarmaşık dallarıyla, çeşitli göre uzanmış ağacın yapraklarını görebildim. Meramımı kapıdaki adama anlattım dilim döndüğünce. Bana randevu almadan S…Hanımla görüşemeyeceğimi söyledi. Tamam dedim buraya kadar burada da tanıdıklık, rüşvet, torpil var. Gittim bizim hemşerinin yanına olanı anlattım, bir daha dene dedi. “Gerekirse kapıda yat, kadının evden çıkmasını bekle, kendini arabasının önüne at.”

“İnandı tabii yoksa burada olabilir miydim? Şimdi siz soracaksınız, nasıl bir yüzü var? Çirkin mi-güzel mi, yaşlı mı-genç mi? Ne kadar zengin? Kaç evi, kaç arabası var? Size ne kardeşim! Hanım benim, zenginlik benim, hesabını yapmak size mi düştü? Evet açıklayabileceğimiz bir-iki şey var; kızımı tabii ki ameliyat ettirdim, elbette köşke yerleştim. Başka da ne anlatayım? Altı ay boyunca kapısında yaptığımı mı, sonunda dayanamayıp beni kabul ettiğini mi? Yoksa gerçekten söylediğim gibi kaldırımda yata yata rüyalarıma girmeye başladığını mı? Ben kızımdan çok kendime yardım için gitmişim o köşke galiba.”

Yunus Yeniçeri - Döngü

“Birbiriyle kavga edercesine iç içe geçmiş karanlık bulutlar, sanki acı içinde inliyor ve tüm kinini üzerimize yağdırıyordu. Kaldırımda ağır adımlarla yürüyen o adam, yağmurun yağışına aldırış etmese de gazete kağıdına sardığı ekmeği ıslanmasın diye ekmeği rengi solmuş ceketinin altına alarak korumaya çalışıyordu. Derken eğildi ve yol kenarına atılmış bir cam şişeyi alıp kaldırım kenarında tenha bir yere bıraktı.Sonra ıslansa da kabullenmiş gibi yağmura aynı tempoda yürümeye devam etti.Ardından o adamı uzun uzun seyrettim ve artık gözlerim o adamın siluetini seçemiyordu.Derken kapı açıldı.

-Efendim girebilir miyim içeri?

Soğuk bakışları ile içeri yıllanmış çalışalım Füsun girdi. Masama hazırlamış olduğu dosyaları bıraktı ve hazırladım tüm istediklerinizi, diyerek yüzündeki nefreti gizleyememiş bir halde kapıyı çekti üzerime. Bir haftadır aralıksız burada çalışıyordum, yorulmuştum ama zihnimde başarmanın vereceğim mutluluk canlanıyor ve yorgunluğumu aldırış etmeden kâğıtlara bakıyor, okuyor tekrardan dosyaları açıp kapatıyordum. Telefonumu nışığı dikkatimi çektiğin de ağrıyan başıma sinirle kaldırıp telefonu elime aldım.”

“Söylediği hiçbir şeyi duymuyordum. Gözlerinin içine yansıyan çaresizliğim her şeyi anlatıyordu, bir süre sonra gitti yanımdan. Yalnızdım, yapayalnız yine. Nefes almakta zorluk çekiyordum, ciğerlerimde yer yokmuş gibi içime çekemiyorum havayı. Doktorların ve hemşirelerin kontrole geldiklerinde ki yüz ifadelerine bakılırsa evet, ömrümün son anlarını yaşıyordum. Hayallerim, yapmadıklarım, ya annem… Bu kadar kısa bir sürede nasıl olurda bu haldeydim anlam veremiyordum hiçbir şeye. Sanki bu yaşananlar gerçek değildi. Nefes alırken boğulduğumu hissediyordum! Ciğerlerim artık dayanamaz haldeydi. Son isteğim, dedim yanıma gelenlere: Bir şeyler yazmak istiyorum. Sesimi duyuramadıklarım için bir şeyler yazmak. Duygusuz bakışlarıyla, yüzünü ayırt edemediğim bir hemşire, elinde bir tükenmez kalem ve üzerinde 12 Nisan 2013 yazılı ajandadan koparılmış bir yaprağı son sözlerimi yazmam için uzatıyordu bana. Son göreceğim o duygusuz bakışlarının altında yazmaya başladım.”

“Tekir cinste bir kedi, boylu boyunca uzanmış bir arabanın üzerine kirlenmiş tüylerini yalayıp temizlenmek istiyordu.Arada bir kafasını kaldırıp yanından geçen insanlara, buranın ağası benim dercesine bakış atıp tekrar yalanmaya devam ediyordu.Artık cam sefasını bırakıp işlerimin başına dövmemin, geçen sene kaçırdığım fırsatları telafi etmenin yollarını aramam gerektiğinin farkındaydım.Füsun’un getirdiği kahve iyi gelmişti ama biraz daha kafamı dağıtsam sanki iyi olacaktı.Yürüyüş yapmanın bana iyi geleceğini düşündüm. Hem bir şeyler yiyip geldiğimde sabahlamak için başka bir bahanem kalmayacaktı. Tenha bir kaldırımda yürümeye başladığımda var olan sessizliği sadece bir ses bölüyordu.Lastiği patlamış bir arabadan aşağı inen şoför:

- kim atıyor lan bu şişeleri yerlere, diye sitem ediyordu.

Aldırış etmeden yanından geçtim ve birkaç sene sonra orada olmayı istediğim iş kulelerine baka baka yürümeye devam ettim. Kim bilir, oradan aşağıya bakmak nasıl bir mutluluk verirdi insana? Bunları hayal ederken o kadar heyecanlanıyordum ki hemen bir yerden ekmek arası bir şeyler alıp çalışmaya bir an önce dönmem gerektiğini düşündüm.”

Yediiklim’den Şiirler

Ah bendeki Sezai Karakoç yalnızlığı

Kuşların yağmurda sığındığı anaç pervazlar

Akşamüstlerinin kıyamet gibi telaşı

Peygamber makamlarından bakan melekler

Gece yarısı ıssızlığı sahabe türbelerinin

Bir zikri ortasından yaran ışık huzmesi

Her sözün ardında bekliyor geyik gözlü susmalar

Bu dünya sızısı, bu açık kalmış yara

Gergin bir tebessümle örtülmüş üstü

Bayramlarda, düğünlerde,arife gecelerinde

İner, bir bıçak gibi derine derine

Cennetten az evvel kovulmuş göğüs kafesime

Mehmet Özger

Nedir ne değildir yolun üzerindeki

Öteyi beriyi hesaba katıp

Haydi, rastgele diyelim.

Oluru yok mu beklemenin ötesinde

Kim bilir yazgısının sonucunu

Şiirin uçkun imgesini.

Görelim bakalım ne değildir diyerek

Nurettin Durman

Denizin köpüğünden miras ne varsa

Saklıyorum kıskanç bir ihtiyar edasıyla

Mütemadiyen bunu bildiğinden

Yankısız kuşlar gibi

Küsüp kaçıyor hayvanım arada bir içimden

Oysa kimseye ziyanım yok

Bozulmasa saatler ben baktıkça

Durmazdım acıya acıkan ruhları

Eski bir alışkanlıkla

Güya zikretmişçesine adımı hayat

Karıştım bende yalnızlığın kalabalığına

Ne ki

Sığmıyor insan hiçbir uzağa

Gölgesinden kaçamadıkça

Serdar Kacır

Kâğıt kesiği sözler, yarlardan, yaranlardan

Gözlerinle üfledin dualarınla sardın

Anne senin seccaden hangi kumaştan söyle

Uçan halılar vardı-evet, şimdi inandım

Beydağı’nın başında toz değmemiş kar mıdır?

İçimin “cız” sesine yetişen beyaz elin

Kaderine misafir kederinde sessizce

Hıçkırmanın ilmini söyle kimden öğrendin?

Aziz Kağan Güneş

Herkes bir yerlidir gidenlerde kalanlarda

Ağaçlar zamana kök salmaktadır

Sarmaşıklar uzayıp akmakta

Çiçekler sularca yaşamakta

Anneler kızlarınca gülmekte

Oğullarınca ağlamaktadır

Herkes bir yerlidir gidenlerde kalanlarda

Kalanların kalbinde hınzır bir yüktür yaşamak

Gidenler bunu bilmemektedir

Bilip de bilmemekte

Öylece ömür sürmektedir

Ömer Hatunoğlu

Şiddetli bir susuzluktan geliyorum affet

Ağlarsam binlerce odaya açılır merhametin

Hatalardan örülmüş sarmaşık saçlarımı çöz

Kayıp yıldızları söndürüp yaktım söndürüp yaktım göğsümde

Bedenimde unutulmuş ışığı bulmaya çalışıyorum nice zamandır

Toprağın kaynaması boşa, kollarım kavuşmuyor

Bir kapıdan ölümsüzlüğüm gülümsüyor ama nafile

Acizliğimi anlata anlata bitiremiyorum

Mehmet Yılmaz

Maaile Dergisi’nden İstanbul Sayısı

Mayıs, İstanbul’a en çok yakışan ay. Fetih coşkusunun yüreklerde dolup taştığı vakitler, erguvanlar eşliğinde bayram yerine çeviriyor İstanbul’u. Ayasofya’nın zincirlerini kırdığı bir zamanda daha bir anlamlı şimdi fetih vakti.

Maaile Dergisi, fetih coşkusunu 55. sayıda sayfalarına taşıdı. Fatih’e, fethe ve İstanbul’a yakışan bir sayı var şimdi elimizde. Birbirinden değerli yazılar ile derginin bu sayısı arşivlerde yer almayı hak ediyor. Emeği geçen herkesi kutluyorum.

Konumuz İstanbul. Ben araya girmeden altını çizdiğim yazılardan paylaşımlar yapacağım. Devamı, derginin Mayıs 2021 sayısında.

İstanbul’un Fethine Dair Erbakan Hoca’nın Düşünceleri

Erbakan, II. Mehmet’in ve daha önceki Müslümanların İstanbul’a fethe çıkmalarının temelinin Peygamber Efendimizin (S.A.V.) müjdesine nail olmak için yapıldığını anlatır: “İstanbul’un Fethi’nin ilk işareti Asr-ı Saadet’te başlar. Hendek Muharebesi’nde Medine-i Münev - vere’nin etrafında büyük hendekler kazılırken Ashab-ı Kiram kumların arasında büyük bir taşa rastladı. Bu taşı kimse yerinden oynatamıyordu. Efendimiz (S.A.V.)’e haber verdiler. Kendileri bu taşın üzerine vurunca taş paramparça oldu. Kimsenin yerinden oynatamadığı bu taştan üç tane taş fırladı. Bu hadise üzerine Resulullah (S.A.V.) tebessüm buyurdular. Ashab-ı Kiram merak etti. "-Ya Resulullah niçin tebessüm buyurdunuz? Efendimiz (S.A.V.) daha o zaman açıkladılar ki; “Bu ufak taşlardan birisi yarın İran’ın Faris’in fethini müjdeliyor. Bir diğeri İstanbul’un fethini müjdeliyor. Öbürü de Mısır’ın fethini müjdeliyor." İşte İstanbul’un fethedileceği daha Hendek Harbi sırasında müjdelenmiştir. “İstanbul elbet fetholunacak. O’nu fetheden emir ne güzel emir, onu fetheden asker ne güzel asker.” Bu hadis-i şerif sekiz buçuk asır önce İstanbul’un fethedileceğini bildirmiş.” Erbakan Hoca’mız bu hadisi bir bilim adamı olarak şöyle sınıflandırmış, bu hadisin anlaşılmasını insanlara kolay kılmıştır. “İstanbul’un fethini müjdeleyen hadisi şerif, zafere ulaşmak için üç önemli şartı bizlere öğretiyor; 1- Allah’ın izni ile başaracağına tam ve kesin bir iman ve kanaat, 2- Gerçek ve örnek bir lider, 3- Şuurlu, sorumlu ve azimli asker.

Nostaljinin Dibi İstanbul – Habibe Alpay Aydın

Gidişi başka güzel dönüşü hüzün yüklü. Peygamber müjdesi, rüyalara konu şehir İstanbul. “Sana bir tepeden baktım ey aziz!” denilecek şiirlerin sevgilisi. Uğruna çağ kapatılıp çağ açılan gri siluetli efsunlu güzel. İstanbul, hakikaten havasını soluyanlar için; yaşayarak, zaman zaman mutluluk, zaman zaman da buruk bir gülümseme ile hatırlanan, kâh büyüklerinizden duyduğunuz, kâh sizin çocukluğunuza kadar bile ulaşıp şahit olduğunuz anlatımlar içeren, uzak kaldığınızda evladınızdan, ana-babanızdan, sevdiceğinizden uzak kalmışsınız gibi özlenen kadim bir şehir.

Der-Saadet’te yetişmiş Bir Âlim – Şenay Şeker

Çok becerikli, pratik ve kültürlüy - dü. Sayısız zeki ve imanlı gencin Mısır El-Ezher Üniversitesi’nde okumalarına vesile olmuş ve genç - lerin görev almalarında, iş bulma - larında yardımcı olmuştur. Bana da hamdolsun dedemden ahirete göçmeden evvel dersler almak ve Kur’an talimi yapmak na - sip oldu. Bir gün kendisinden ders alırken bana: “Sen bana şefaatçi olacaksın” demişti. Senin ilminin, cihadının ve dünya hayatından mahrumiyetinin yanında ben kimim ki dede? Sen bana şefaatçi olursun ancak. Herkese öğüdü şuydu: “Kur’an oku - yun, okutun, namahremden sakının ve namazınızı hakkıyla yavaş kılın.” ‘Ben garibim, benim mezarımda ot bitmez’ derdin. Evet, sen gariptin dede, ama dün - yada garip. Rabbine kavuştun, bin - lerce hayra vesile olarak. (Mücahid Ömer Koçoğlu Hocaefendi’nin ruhuna el- Fatiha)

Özlenen İstanbul – Şenay Şeker

Kudüs-ü Şerif’i ziyaret ettikten sonra hüzünlü bir şekilde Türkiye’ye dönerken uçağımız İstanbul semalarına geldiğinde Osmanlı’nın son kalesi olan bu şehri şöyle bir temaşa edip, “Ey sevgili İstanbul! Sen tüm insanlık için son umutsun, son kalesin, Rabbim seni korusun!” diye dualar etmiştik. Kudüs’te bulunan Müslüman kardeşlerimizin çektiği sıkıntıları, kısıtlanan özgürlüklerini birebir yaşadıktan sonra kendi topraklarımızdaki rahatlığımızın kıymetini çok iyi idrak etmiş; daha şuurlu olmamız ve insanlığın kurtuluşu için daha fazla mücadele etmemiz gerektiğini anlamıştık. Ne diyordu şair: “Kudüs düşerse Mekke düşer, Medine düşer, İstanbul düşer, biz düşeriz.” (N. Pakdil)

Kutlu Emanet İstanbul – Sedanur Eşitti

İstanbul bir güçtür. Bu güce ve kıymete sahip olan bir şehre elbette pek çok insan sahip olmak istemiş, çok kişinin tabir-i caizse “gözü kalmıştır”. İmparator Napolyon’un; “Esas soru, İstanbul’a kimin sahip olacağıdır” sözü bile bu söylediklerimizi doğrular niteliktedir. Yüz yıllardır üzerinde pek çok savaşlar, kuşatmalar olmuştur. Aslında sanılanın ve Napolyon’un sözlerinin aksini söyleyeceğim ki başına buyruk bir delikanlı gibi kolay buyruk altına girmeyen aziz İstanbul’a yüz yıllardır hiç kimse sahip olmamış/ olamamıştır. Aksine İstanbul dönemine göre farklı kılıklara girmiş, farklı kültürleri bağrına basmış, pek çok kez el değiştirmiş, üç imparatorluğa ev sahipliği yapmıştır. Yani ona sahip olduğu - nu sanan herkes aslında İstanbul’a misafir olmuştur. Dünya üzerinde bu kadar farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan çok çok az yer vardır. Çünkü İstanbul başına buyruk olduğu kadar da sevecen ve misafirperverdir.

Bir İstanbul Masalı –Gülay Ayvazoğlu

İstanbul deyince çok değil şunun şurasında belki 30 yıl öncesinde kalmasın hayaller ve hasretler. Bu kadar kısa sürede, bu kadar hızlı bir değişim İstanbul’umuzu İstanbulsuzlaştırdı. İstanbul’u seviyoruz. O bizim tarih dokumuz, atalarımızla olan sıkı bağımız, mirasımız, asırlar öncesinden gelen müjdemiz, tarihi gurur kaynağımız, manevi sembolümüz, feyiz aldığımız şehir, o halde İstanbul’umuza sahip çıkalım. Onu yaşanmaz hale dönüştürdüğümüz gibi onu nasıl iyileştirebiliriz bunun üzerine düşünelim ve taşın altına elimizi koyalım. Daha da geç olmadan, şehir bir İstanbul masalına dönüşmeden İstanbul’umuza sahip çıkalım.

İstanbul’da Geçmişten Geleceğe Suyun Yolculuğu - Mürşide Serap Demir

Su medeniyetinin temsilcileri olan ecdadımız, hayırlı olanı tamirle devamlılığını sağlamış, İstanbul’un fethiyle Marmara Bölgesi’ndeki su tesislerini ıslah ederek, Fatih ve Turunçlu su yollarını meydana getirmiştir. Halkalı olarak bilinen ve birçok pınarla beslenen Marmara Bölgesi su tesisleriyse birçok padişah ve devlet adamlarınca yeni kollar ilave edilmiştir. Halkalı su tesisleri üzerinde; Mazul Kemeri, Kara Kemer, Ali Paşa Kemeri ve Bozdoğan kemerleri yer almaktadır. Bu su yollarıyla şehirdeki camilere, imaretlere, çeşme ve sebillere su taşınırken, şehrin dışındaki kışlalara da su verilmiştir. “Ancak Halkalı Su Yolları günümüzde İstanbul’daki yoğun nüfus artışı ve kentleşmeyle birlikte işlevselliğini kaybetmiştir.”

Mihri Hatun’a Dair

Edebiyat tarihimizin tümü olduğu gibi Divan Edebiyatı dönemi de erkek egemen bir yapıya sahiptir. Kadın şairler pek bilinmez, anılmaz. Oysaki edebiyat tarihimizin her döneminde kadın şairler ortaya koydukları eserlerle varlıklarını şiirleriyle ilan etmişlerdir. Rümeysa Kocamaz Akgün, Divan Sahibi İlk Şaire isimli yazısında Mihri Hatun’u eserlerinden örnekler vererek anlatıyor.

“Osmanlı İmparatorluğu döneminde yaşamış 1460 senesinde Şehzadeler Şehri Amasya’da dünyaya gelmiştir Mihri Hatun. Babası ilk öğretmeni, ilk örneği kendisine şairelik yolunu açan bir edip olan Kadı Mehmet Çelebi’dir. Asıl mesleği kadılığın yanı sıra şiirle iştigal ederek “Belayi” mahlası ile şiirler yazar. Mihri Hatun’un dedesi ise Amasya eşrafından mutasavvıf, halkın sevdiği ve yolunu takip ettiği Halveti şeyhlerinden biridir. Mihri Hatun, dedesinden mutasavvıf yönünü, babasından ise edibelik vasfını kazanır. Arapça ve Farsçayı en ince detaylarına kadar öğrenerek şiirde kullanacağı ögeleri geliştirir. Adeta bir kültürel mirasın içinde yetişmesinin neticelerini de yaşadığı devirde görecektir. Döneminin önemli şairlerinden şiire yönelik dersler alır. Özellikle divan edebiyatı ile yakından ilgilenir. O dönemlerde daha ziyade erkek şairler tarafından icrası yapılan divan sanatına yeni bir soluk getirir. Şiirlerinde yansıttığı kadınsı latif duyguları ile divan edebiyatındaki o malum erkeksi duruşa karşı bir tutum sergiler. Bu sebepten değer verdiği devrin divan şairlerinden Neşati’nin şiir üslubunda ilerler. Bu konuda Neşati’nin şiirine nazire yazdığı ve bunu kendisine gönderdiği ancak Neşati’nin şiirlerinin üslubuna yaptığı atıftan hoşlanmadığı da zikredilmektedir. Neşati, Mihri Hatun’un kendi derecesinde bir şair olmadığını düşünerek şu satırları kendisine gönderir.”

Bir Tutam Huzur

Behiye Tavukçu, huzuru konu edinmiş yazısında. Yani içimizin en çok ihtiyacı olan şifa kaynaklarından birini… Huzur varsa her şey zamanla yoluna giriyor. Yeter ki huzurumuz olsun.

“Huzur, kelime olarak insanın içinde duyumsadığı rahatlık duygusu, gönül rahatlığı, iç ferahlığı, baş dinginlik ve rahatlık içinde bulunma durumu olarak tanımlanır. Öyle ki, insanın esenliği, iyi oluşuyla ilgili duygu durumlarının başında gelir. Küçüğüyle büyüğüyle; kadınıyla erkeğiyle; yaşlısıyla genciyle; fakiriyle zenginiyle hepimizin ihtiyacı olan bir ruh halidir. Huzur içinde olmak ve yaşamak… Nitekim kalbinde huzuru hisseden insan etrafına da umut olur, ışık saçar. Aksi halde kendiyle yani nefsiyle savaşan insanın kalbinde huzur olması da pek mümkün değildir. Çünkü nefsin insana dayattığı kalbi karartan huyların etkisi huzurun ışığını gölgeler.”

“Allah’ın verdiği bu güzel duygu için elbette kişinin de kalbini eğitmesi, güzel hasletleri davranışa dökmesi gerekir. Kalbimizi ve zihnimizi bu malzemelerle yoğurup bütün azalarımıza bu güzel lezzetin geçmesini sağlayarak hayırlı huylarımızdan da insanlara ikram ederek herkesin aklında, kalbinde güzel bir iz bırakmak mümkün olacaktır. Nitekim bu yolda çaba harcayana Allah (c.c.) da yardım edecektir.”

Filistin’de Seçim Filistin’in Seçimi

Filistin’de kan durmuyor. Dünyanın gözü önünde bir katliam yapılıyor. Kudüs her gün biraz daha cendereye alınıyor. İsrail, tüm sınırları aşarak zulmüne devam ediyor. İslam dünyası dahil herkes olup bitene izleyici. İsrail Filistin’in sadece yaşam hakkını engellemiyor. Demokratik sürece de balta vurmaya devam ediyor.

Sebilürreşad Dergisi, Filistin’de Seçim Filistin’in Seçimi kapağı ile çıktı.

Fatih Bayhan’ın Başyazı’sından…

“Filistin bağımsız bir şekilde kendi seçimlerini yapmalıdır. İsrail’in engelleyici tutumu ısrarla yapılan bir seçime düşüreceği gölge ile daha net şekilde görülecektir. O nedenle mutlaka seçimler için adım atılmalıdır. Dünyanın sessiz izlediği bu hukuksuz karara rağmen Türk Dış İşlerinin hem Filistin halkı ve siyasetçileri hem de İsrail nezdinde yürüttüğü aktif politika elbette takdir edilmelidir. Türkiye’nin Filistin seçimlerinin yapılması yönündeki duruşu, bu yanıyla İsrail için bir fırsat olmalıdır. Türk Dış işlerinin konuya verdiği önemi, yaptığı basın açıklamasında ikrar ettiği açıktır. “Oslo” hatırlatması, “Filistinliler arası uzlaşı sürecini menfi yönde etkilememesini”- ne atıf yapılması oldukça önemlidir.”

Mescid-İ Aksa İçin Son Gelişmeler

İsrail’in Mescid-i Aksa zulmü devam ediyor. Özellikle ramazanda sistemli bir şekilde dozu artan saldırılara şahit oluyoruz. Dr. Khaled Abdel Fattah’ın yazısından bir bölümü buraya alıyorum.

“Son değişiklikler durumu daha da kötüleştirip Kudüs’te ve bir bütün olarak bölgede yeni bir çatışma dalgasını ateşlemektedir. İşgal altındaki Kudüs ile ilgili uluslararası hukukun ihlaline ek olarak, Al-Aksa Camii meselesi olan dünya çapında iki milyar Müslüman için çok hassas bir meseleye tecavüzü temsil etmekte ve statüsündeki herhangi bir değişiklik muhakkak Uluslararası düzeyde önemli yansımalar ve ciddi sonuçlar doğuracaktır. Yüzyılın anlaşmasına bazı Arap ülkelerinin hükümetlerinin desteği, Mescid-i Aksa’nın Müslümanlar için önemini baltalamakla kalmayıp, aynı zamanda Siyonist bakış açısını tamamen benimsemektedir. Anlaşma, işgal hükümetine El Aksa Camii ile ilgili mevcut statükoyu üç ana değişiklikle tamamen değiştirmeyi amaçlamaktadır: cami vakıf yönetiminin kaldırılması, İsrail’e tam egemenlik verilmesi ve gayrimüslimlerin ayinleri üzerindeki yasağın kaldırılması olarak özetlenebilir. Tüm dinler için “özgürlük” aşikar çağrısı yapıp ve bu çağrının El Aksa Camii’nde Yahudiler için bir şapel / sinagog kurulması olarak ilk adımı atmaktadır. İkincisi, plan İsrail’in bu İslami kutsal alan üzerinde tam kontrolünün ve bunun üzerinde zamansal ve mekansal bir bölüştürme uygulanmasının yolunu açacaktır.”

Türkiye’de Ermeni Sorunu Var mı?

Bu soruya Türkiye’de yaşayan büyük çoğunluk  “yoktur” diye cevap verecektir. Çünkü böyle bir sorun yok. Bunu sorun haline getirenler klâsik söylemiyle; dış güçler. Özellikle de Amerika. Her nisan aynı sıkıntılı süreci yaşıyoruz. Soykırım telaşı sarıyor herkesi. Nizameddin Duran; konuya Türkiye’deki Ermeni köyünden cevap veriyor. Hatay Bölgesi Ermeni Kiliseleri Din Görevlisi Peder Avedis Tabaşyan ile yapılan söyleşi, iyi bir cevap niteliğinde.

“Bizler özellikle Türkiye’deki Ermeniler dediğiniz ve tarihte de anıldığı üzere Millet- Sadık’a olarak biliniriz. Yani sadık millet olarak anılmış her daim devletimize ve yaşadığımız bu coğrafyada hep iyi hizmeti vermeyi borç bilmiş devletimize özümüze kökümüze bağlı kalma sözümüzden asla çıkmadan bulunduğumuz her yerde yaşadığımız yerleri cennete çevirmeyi adet edinmiş bir millet olmaktan gururluyuz. Bu bağlamda dışarıda yaşayan birçok yakınlarımız da olsa özümüz bu topraklar ve sevginin çiçek vereceği yer daima bulunduğumuz bu topraklar olacaktır. Her ne kadar her 24 Nisan’da Acıları, yaraları açmak ve bunu başka bir yerlere çekmek bazılarının işine gelse de! Bu ülkenin hep parçası olmuş ve daima olmaya devam edecek acısını, tatlısını hüznünü, sevincini tokluğunu, açlığını ekmeğini paylaştığı her bir komşusunu dinini, dilini, ırkını ayırmadan karşılıklı yaşadığı bu coğrafyayı, o konuşanlara inat, sevgisini artırarak, her daim örnek olmaya ve yaşamlarıyla susturmaya çalışmak en büyük cevap olacaktır. Evet, bizler TC. Vatandaşı Ermenileri dış mihraklar ne derse desin özüyle sözüyle bu ülkede halen barış içinde ve barışın elçileri olarak tüm yaşanmışlıkları sevgiye çevirerek eskiyi toprağa gömmüş ve yeni filizler açılsın umuduyla toprağımızı sulamaya ağaçlarımızı yeşertmeye ve tohumumuzu atmaya devam edeceğiz, çünkü sevginin açmayacağı kapı yeşertmeyeceği ağaç yoktur.”

Musalladaki Yalnızlık: Mehmet Akif Ersoy

Berat Sarıtop, Mehmet Akif’in son günlerini, cenazesini ve yalnızlığını anlatmış yazısında. Bu konu belki çok işlenmiş olabilir ama Akif sevgisinin zirveye çıktığı bu zamanlara hangi şartlarda gelindiğinin unutulmaması anlamında bu yazılar önem arz ediyor. Akif’in ve evlatlarının maruz bırakıldığı yalnızlığı ele almış Sarıtop.

“Gerek Mehmet Akif merhuma, gerek evlatlarına gereken önemi gösterememiş, emanetlerine sahip çıkamamış nesillerin evlatları olarak bugün memleketi yoğuran fikirlerini ideallerini sahiplenir özümsersek Akif merhumun ahrette en azından yüzüne bakabilecek bir hali bulabiliriz. Bayezıd Camii’nin musalla taşından tabutuna omuz vererek Edirnekapı’ya kadar parmak üzerinde cenazeni taşıyan gençler olarak gör, bil bizi! Kan yine o kan! Allah sana ve evlatlarına rahmet eylesin Ey Akif!”

Akif’in Peygambere Şiirleri

Erdal Noyan, Akif’in Safahat’ta yer alan şiirlerinden Peygamber konulu şiirler üzerine bir yazı kaleme almış. Sevginin, muhabbetin büyük bir hürmetle işlendiği şiirler bunlar.

“Mehmet Akif, inancının elçisini sağlam sevenlerden. Safahat’ın 3’üncü kitabındaki Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi, 5’inci kitabındaki Necid Çöllerinden Medine’ye, 7’nci kitabındaki Mevlid-i Nebi ve Bir Gece başlıkları altında, doğrudan Peygamber’le ilgili şiirlere imza attı.”

Bilindiği üzere, ticaret ürünleri arasına inanç da alınmıştır. Bazı şiirler, belirli günlerin ve haftaların ürünüdür. Sipariştir. Yer kapmak içindir. Yapmacıktır. Bir Gece şiiri öyle değil. Mevlid-i Nebi’de, “Kulun şeydâdır amma, açtığın vâdîde şeydâdır!” dizesiyle ödünsüz sevgisini dile getiren Akif’in Bir Gece’deki dizeleri de içtenlikle yazılmıştır, yüreğinden doğmuştur: “Dünyâ neye sâhipse, onun vergisidir hep;/ Medyûn ona cem’iyyeti, medyûn ona ferdi./ Medyûndur o masûma bütün bir beşeriyyet.../ Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.”

Kimin İçin Yazarız?

Bir Nokta Dergisi, Mayıs 2021 sayısına yine dopdolu bir içerikle girdi. Dergideki poetik yazıları ve yazma kuramını merkez alan düşünce yazılarını çok önemli buluyorum. Çünkü birçok dergide bu tür yazılara ulaşmak mümkün değil.  Sadece yazmak olmamalı edebiyatın işlevi. Yol ve yordam öğretmek de edebiyatın ve dergilerin dikkate almaları gereken işlevleri olmalı.

Hasanali Yıldırım, çok da sorgulanmayan ama evrensel bir niteliği olan bir konu ile Bir Nokta’da. Kimin İçin Yazarız? diye soruyor Yıldırım. Yazma eyleminin hedefini göz önüne alan bir soru bu. Kimin için, niçin yazarız gibi bir açılımı da var bu konunun.

“Bu basit görünümlü sorunun cevabı okura göre başka, yazara göre daha başka. Okuma alışkanlığıyla alâkalı, okurun kendisi ne derse desin aslında okumak, ilkece hayra yorulası bir alışkanlık değil; hususen de modern okur için geçerli bu söylediğim. Tıpkı şimdilerin hayvanseverliğinin, aslında hayvan sevgisiyle hiçbir alâkasının kalmamasındaki gibi zamanımızda okumak da öğrenmek istemekle birebir ilintili değil artık.”

“Şöhret, takdir ve maddiyat... Asıl mesele bu ve benzeri şeyler. Hayır, asıl mesele bunlardan en az birini tercih edip etmemekte değil, başka mecburiyetlerle birlikte bunların içlerinden hangisini öncelemekte düğümleniyor. Sahiden de hayret edilesi bir durum ama hem yazar hem de okur nezdinde daha çok bilinirlik, daha yüksek bir kaliteyle ilişkilendiriliyor. Bu hem tanınmayanların vasıfsızlığı kabulünü teşmil ediyor, hem de edebi vasfın ölçüsü sayılıyor. Ve yazık ki birçok yazının biricik orijinalitesi ve yaratıcılığı, yazının başlığı veya kitabın isminden ibaret.”

“Yürümeye benzer yazmak. Yürüdükçe ruh hâlinize ne çok mesafe aldığınızı düşünüp kendinizle gurur duyarsınız yahut yürünmesi icap eden mesafenin pek azını aşabildiğiniz için kendinize sitem edersiniz. Her hakiki yazar, müreffeh yolu terk edip sokaklara sapma mecburiyeti hisseder. Çıkan yollar kalabalığa aralanır; çıkmaz sokaklarsa yazarın kendisine. Ya orada bulduğuyla gurur duyar yazar ve kendine bir hile kurarak müreffeh yola döner veya bulduğuyla yetinmenin ötesine geçmeyi arzular: yazmayı hiç tahayyül etmediklerini yazmak!”

Necmettin Turinay ile Akif ve Safahat Üzerine Söyleşi

Mehmet Kurtoğlu, Necmettin Turinay ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Sıradan bir söyleşi değil bu. Eleştirileri olan, Turinay’ın hazırladığı Safahat’ın farklı yönlerine dikkat çeken bir söyleşi.

“Evet, piyasada bunca Safahat baskısı varken, neden yeni bir Safahat yayınına ihtiyaç duydum? Bunu size şöyle izah edebilirim. Benim hazırladığım Safahat’ın genel okuyucuya hitap eden bir yanı bulunmuyor. Çünkü o tür Safahat yayınlarından geçilmiyor Türkiye’de. Belediyeler, bazı bakanlıklar, sayısız yayınevi ve vakıflar durmaksızın Safahat basıyor. Yerine göre de dağıtıyorlar. Safahat’ın bunca çok basımının amacı da güya Akif’e bir hizmet. Belki de onun anlaşılmasına dönük bir katkı! Benim böyle bir amacım bulunmuyor. Tam tersine, Akif’i iyi bildiğini ve anladığını düşündüğüm zümrelere dönük bu yayın. Daha doğrusu da ülkenin entelektüel çevrelerine yönelik bir çalışma bu. Şairleri, yazarları, Akif üzerine araştırma yapanları, özellikle de Akif hakkında konuşan sınıfları muhatap alıyorum kendime.”

“Kurtoğlu, dikkat ediyor musun bilmem? Bu ülkenin şairleri Akif konusunda, Akif’in şiiri konusunda devamlı susarlar. Konuştuklarında da ya fikirleri ya da menkıbeleri üzerinde duruyorlar. Hatta dergilerde yazdıkları zaman da aynı şeyi yapıyorlar. Sen Türkiye şiir ortamını bilen, takip eden birisisin. Akif’in şiirini veya sanatını konuşan, yazan birilerine tesadüf ediyor musun? Öyleyse Akif’i o kadar çok sevdiğine emin olduğumuz sınıfları bu noktada tutan ne?”

“Bildiğiniz gibi Akif bazı eserlerini mesnevi tarzında kaleme alıyor. O tür eserlerinde ya bir vâizi konuşturuyor ya da doğrudan kendisi konuşuyor veya anlatıyor. İlgili eserlere iyi dikkat edilirse, onlar parça parça şiirlerden oluşmazlar. Onlarda anlatı, tahkiye tekniği daha bir ön planda. O durumda da ilgili eserlere şiir veya mesnevi nazarıyla bakmak, onların edebîlik katsayısını kavramamıza engel teşkil edecektir. Herhangi bir komplekse kapılmaksızın, Akif bu tür eserlerini nasıl kuruyor? Ya da nasıl bir anlatma tekniği deniyor? Bunu keşfetmeye çalıştım. İsabetli bir sonuca ulaştığımı sanıyorum.”

Şiir Kimin İçin Yazılır?

Celal Fedai’nin çetrefilli gibi görünen yazısından çıkacak en net soru bu; şair şiiri kimin için yazar? Ortaya konan onca poetikanın karşısında şair-şiir-okuyucu evreninde şairin bocalaması da kaçınılmaz bir sondur. Şairlerin arayışları ve hedefledikleri menzil gibi konulara Batılı şairlerden örnekler var yazıda. Şairlerin zamana karşı verdiği mücadeleyi “tin” üzerinden ele alıyor Fedai.

“Schiller, Goethe ve Jung’un arayışlarına başkaları da eklenerek misaller çoğaltılabilir. Bilindiği gibi bu üç isim de pek çok benzerleri gibi arayışlarını Batı dünyasının içinde kalarak sürdürmüşlerdir. Zamanlarının tini onları kabzettiğinde Doğu’nun bilgeliği onlar için bir sığınaktır. Peki bu arada Doğu ne âlemdedir? Doğu ise “zamanın tini” olarak gördüğü Batı’ya müpteladır. İptilası onun için adeta bir narkotiktir. Zamanın tini, Batı’da olduğu için Batılaşmak, vazgeçilmez tek yoldur. Bundan dolayı da Batı’da ruhen kabzolan şairler, yolunu Doğu’ya çevirirken Doğu’da böyle bir imkân ortadan kalkmıştır. Arayıştan dolayı değil müptelalıktan dolayı bir kendinden geçme söz konusudur. Akıl baştan gitmiştir. Doğunun şairleri ruhun şiirini yazdıklarında Batılılarınkiyle kıyaslanamayacak türden bir güçlükle karşı karşıya kalırlar.

Ruhun şiiri, günden güne Türkiye’de de gözden düşmektedir. Bunu temel nedeni bu şiirin hem şairler katında hem de okurlar katında “alıcısı”nın azalmasıdır. Zamanın tininin poetik ve politik durumuyla okur ilgilenmediği için şairler de ilgilenmemektedir. Şairler, kendilerini adeta okurun anlayış ve kavrayış katına indirmişler, onlara benzemişlerdir. Okur da şairi kendi katında gördükçe şiirin kendi katından doğan şey olduğuna hükmeder olmuştur. Bu işleyişi, arayışının onu getirdiği noktadan değil arayışının daha başladığı yerden itibaren reddeden şairler ise kendi durumlarını ne tebarüz ne de tebellür ettirebilmektedirler.”

Karagöz’den Mektup Var

Karagöz artık nostaljik bir unsur olarak duruyor hayatımızda. Dijital çağa yenilen değerlerimizden biridir Karagöz. Gölge oyununun dokunduğu bir nesil ne yazık ki yaş kemale erince unuttu bir zamanların gölgelerden süzülen kahramanlarını.  Ezgi Fatma Açıkgöz, Karagöz’ün sesi olan bir mektupla yer alıyor dergide.

“Pek çoğunuzun beni tanıdığınızı sanıyorum. Kökenini doğu ülkelerinden aldığı bilinen gölge oyununun sizin kültürünüzdeki uzantısı olarak anlam kazanan, Geleneksel Türk Tiyatrosu’nun Orta Oyunu, Meddah ve Seyirlik Köy Oyunları’yla birlikte bir başka önemli durağını temsil eden kahramanlarından biriyim. Karagöz diye çağırırlar beni. Kimileri benim gerçekten yaşadığıma inanır, kimileriyse göbek bağı dahi olmayan yani hiç doğmamış olan karakterlerle temsil edildiğimden, hiç yaşamadığıma dair güçlü bir inanca sarılırlar. Buna karşılık her iki kesim için de hafızalara kazınmış olduğumu biliyorum ya, bu da bana yetiyor.”

“Sizin için ne anlama geldiğimi sorguladığımda, beni imparatorluk mizah kültürünün bir parçası olarak gördüğünüzü hatırlıyorum. İmparatorluğun dağılmasıyla birlikte, o bütünlük içinde yaşayan toplulukların halkın gözünde buruk ve hüzünlü bir değerlendirmeye tâbi tutulması nedeniyle eski eğlence anlayışının değerini kaybettiğini de sezebiliyorum. Bugün ortalarda pek görün(e)meyişimin önemli nedenlerinden birinin de bu olduğunu anlıyorum sonra.”

“Karagöz; perde, mum ve deriden yapılmış figürlerle geleneksel Türk tiyatrosunun nev’i şahsına münhâsır bir sanatıdır. Bu nedenle asıl karakterini oluşturan öğeler olmadan zaten “Karagöz” olamaz. Onun yeni zeminlere taşınması düşüncesinin temel nedeni, topluma yeniden hatırlatılarak kültürel bir değerin günümüze taşınabilmesi ve geleceğe aktarılabilmesi umududur.”

Bir Nokta’dan Öyküler

Mehmet Yolcu – Sahibini Arayan Ayakkabı

“Fırat’ın kenarında bir köy okulunda öğretmenlik yapan Ayşe Hanım, bir gün sınıfta öğrencilerinin biraz gevşediklerini görünce onlara bir heyecan, bir devingenlik kazandırmak amacıyla bir yarışma düzenledi. Bir kompozisyon yarışmasıydı bu. En yüksek puanı alana bir ayakkabı ödül olarak verilecekti.”

“Şimdi sıra hediyeyi alacak öğrenciyi belirlemeye gelmişti. Kâğıtlara baktı ama hayretler içinde kaldı; bütün öğrenciler tam puan almıştı. Kompozisyonun en iyisine ödülü vadetmişti. Düşündü taşındı; bir çare bulamadı. Herkes tam puan aldığına çok mutlu olmuştu. Ayşe öğretmen çözüm için talebesine danıştı. Şartlarımızı biliyorsunuz ve sonuçları da öğrendiniz; herkesin puanı eşit. “Bu durumda ödül sahibini nasıl bulabiliriz?” diye sordu bütün sınıfa.”

“Öğretmen Hatun, kazananların isimlerinin yazılı olduğu kâğıtları iyice karıştırdı. Artık kimse hangi kâğıdın kendisine ait olduğunu kendisi de seçemeyecek kıvama gelindiğinde rastgele bir kâğıdı alıp havaya kaldırdı. Katlanmış olan kâğıdı açtı ve yazılı ismi okudu: Fatıma Yazıcıoğlu.”

Ayşe Yaz- Duvar

“Tik tik tak tik tik tak

Şarkının melodisinde, yüreğinin sıcaklığı, coşkusu bütün çıplaklığıyla hissediliyordu. Hele orta kapı açılınca sesi son perdeden avaz avaz çıkıyordu.

Ne zaman gelmişti bu duvara, pek hatırlamıyordu. Renk başta somondu, sonra kırık beyaza oradan da acık tütüne döndü. Ama onun yerini değiştirmeyi hiç düşünmediler. Hatta her seferinde özene bezene sildiler yerine yerleştirdiler. Mobilyalar değişti. El dokuması Kayseriler gitti. O değerli Ispartalar yere serildi. Küçük ekran gidip plazma geldi, evin bebeği buluğa erdi, genç delikanlı oldu. Kız arkadaşlarıyla buluşma vaktini bile ona bakarak ayarladı.”

“Pencerenin önündeki bulut mu yana kaydı, Ahmet Bey mi, anlamadı. Karşı oda nura gark oldu sandı. Duvarın rengi ağardı, Isparta’nın çimenleri yeşerdi, çiçekleri dansa kalktı. Koltuğun kenarındaki püsküller bile kulaklarını dikti.”

“Cam duvardan odaya sızan ışık huzmesinde, damlacıklarla kana boyanmış sarkaç ve boydan boya yarılmış avuç içi görüldü. Şimdi hüznün tik tak tik… Şarkısı susmuş, Ahmet Bey’in yüksek perdeden acı melodisi başlamıştı.”

Bir Nokta’dan Şiirler

bir bir söküyor alnımdaki siyah lekeleri

korkuların ışınlandığı hayatları silkeleyip

üzerinden uçarak yakıyor çürümüş sesleri

kanımıza karışmaktan usanmayan uçurum

bir kazı ustasıdır geçitlerde açan güller

yapraklar yontuyor en cüce yerlerimizden

yorulmaz bir yağmur gibi en kırmızı sesiyle

kırışıkları düzelterek akıyor tenimizden

Kadir Ünal

Sen Yusuf’sun

Düştüysen mahpus damına

Kırmadığındandır dümeni

Bu meret böyle işler Osman Abi

Bu meret böyle

Kırılsın diyedir dümeni

Kırılsın dümeni

Şimdi sen bir delik aç kara duvara

Ne yana olursa olsun

Gökyüzünü bulursun sen

Bilirsin

Ben mi öğreteceğim koca Yusuf’a

Zindanı göğe açmayı

Abdurrahman Karakaş

                              Mürsel Sönmez’e

bir kapı ki, sanırsın tunçtan gök -

kıpırdamaz.

dert değil;

eşiğinde Peygamber duası,

önünde bir Yiğit,

dilinde Allah adı.

sonrası, bildiğin Ali.

Ulvi Ali Birkardeşler

Eyyüp Akyüz sevinci ekler direncimize

yeşeren umutları serper sevincimize.

Ezel Erverdi güven telkin eder insana

içtenlikli tavrıyla önem verir ihsana.

Fatih Gökdağ dostuna kutlu değerler katar

medeniyet temelli işlere imza atar.

Erkan Şahin daimdir bilgeliğin virdinde

hayatı sorularla çözümleme derdinde.

Hakan Albayrak candır umutlu eylemlerde

kalbinin izi vardır kalıcı söylemlerde.

İbrahim Eryiğit

İftardan sahura uzayan söz, kurulan yeni gün

Gecenin dinginliğinde sokağa yayılan huzur

Karanlıklar içinden doğan bereketli aydınlık

Rahmet ikliminde muhasebe zamanı

Sabrın kıyılarında hakikî işaretler bulunur

Hamd ile köpürür iç denizler mevsimin Sahibine

Emaneti bağışlayıp, o yıl da kavuşturana

Ölmeyenler gördü derdi büyükler bu sene de

Bin tevekkülle, konuştuklarında ve sustuklarında

Sonsuz şükürler olsun bu iklime lâyık görene

Erol Yılmaz

         

 

YORUM EKLE

banner26