Mayıs 2021 dergilerine genel bir bakış-1

Cahit Zarifoğlu Okuru

Haziran 2021, Cahit Zarifoğlu’nun aramızdan ayrılışının 34. yılı. Hece Dergisi Haziran’da özel sayı olması münasebeti ile bu sayı Rasim Özdenören’in Haziran 2000’de kaleme aldığı yazısı ile anıyor Zarifoğlu’nu. Rahmet ve özlem dilekleriyle yazıdan bir bölümü buraya alıyorum. Rahatsız olduğunu öğrendiğim Rasim Özdenören’e de acil şifalar diliyorum.

“Vaktiyle Cahit Zarifoğlu okuruna katkı sadedinde, bu şiiri müphem kılan etmenleri araştırmış ve bazı sonuçlara ulaşmıştım. Bir bakıma teknik bir çalışmaydı o. Bu şiirde kimi zaman öznenin belli olmaması, kimi zaman belli bir kelimenin çok anlamda kullanılması, kimi zaman bazı kelimelerin hem kendinden önceki kelimeye (veya ibareye) hem kendinden sonra gelene ilmekli bulunması, kimi zaman şairin hayatıyla ilgili bir anekdotun o şiirin bir biçimde anlaşılmasına yardımcı olduğu… gibi hususlara değinmiştim. Bu tür çalışmaların şimdi de sürdürülmesi gerektiği kanısındayım.

İmdi, Cahit Zarifoğlu’nun kendine özgü bir okuyucu kümesi oluşmuşsa da ve bu kümenin gide gide çoğalması beklenebilirse de gene de bu şiir üzerinde dişe dokunur çalışmaların henüz yapılmadığının altını çizmemiz gerekiyor. Sanıyorum bu tür çalışmalar zaman içinde gerçekleşecektir. Şimdilik bazı akademik çalışmalarla yetinmek zorunda bulunuyoruz. Ama inanıyorum ki, Cahit’in şiirini anlayanlar ve o şiir üzerinde düşünenler gelecek zamanlarda daha da çoğalacak.”

Şiirle Düşünmenin Zirvesi: Mehmed Âkif

Şiirle düşünmenin zirvesi olarak tanımlıyor Mehmet Âkif’i D. Mehmet Doğan. Şair, aynı zamanda bir düşünce adamı kimliğini da taşıyorsa üzerinde onun şiirinin her dizesi düşüncelerini aktardığı eşsiz ve kıymetli bir mecradır. Âkif’te olduğu gibi. Doğan ile Âkif’în şiir dünyasına giriyoruz. Girdiğimiz umman aynı zamanda şairin düşünce dünyasının da anahtarını sunuyor bizlere.

“Şair Âkif 19. Yüzyılın sonunda ve 20. Yüzyılın başında yaşamış, 1908’den sonra Safahat’ı teşkil eden şiirlerini yayınlamış, bazı tarihî hadiselerimize karışmış, davası, mücadelesi olan bir şahsiyettir. Onun şiir külliyatı aynı zamanda şiirle düşünmenin zirvesidir. Şiiri okunup geçilen değil, üzerinde düşünülmeyi gerektiren bir muhtevaya sahiptir. Şiirle fikrin uyuşmazlığı Âkif ’in şairliğinin tartışılmasına yol açar. Fakat şiirleri fikir yüklü olmasına rağmen büyük şiir kudretiyle şairliğini kabul ettirir. Düşünce şiirinde şiiriyeti yakalamak, lirizme ulaşmak zordur, fakat Âkif ’in çoğu zaman bu zorluğu aştığı görülür. Kendisinden sonraki fikir şiiri yazan şairler üzerinde etkisi, Yahya Kemal, Nâzım Hikmet ve Necip Fâzıl dâhil, bârizdir.”

“Mehmed Âkif, sadece Kur’an’ı çok okuyan, ezberleyen bir mümin değildir; esasen böyleleri çoktur. Âkif, Kur’an’ın hakikatini anlamaya ve anlatmaya çalışan bir noktada durmaktadır. Şiirlerinde ortaya koyduğu düşünce dünyası, Kur’an merkezlidir. Bu yüzden doğrudan veya dolaylı olarak Kur’an’a atıflar bir haylidir. Bazı mısraları, beyitleri Kur’an âyetlerinin şiir olarak meali-ifadesi şeklindedir. Yazılarında çoğu defa Kur’an âyetlerinin tefsirinden hareketle görüşlerini geliştirir.”

Dijital Topluluklar

Salgın döneminin göz ardı edilen en büyük etkilerinden biridir dijital kuşatma. Artık her haneye musallat olan bir illet haline geldi dijital cendere. Osman Özbahçe, salgın dönemini dijital topluluklar oluşturması bağlamında ele alıyor. Şu muhakkak ki bir gün salgın gider ama üzerimize yapılan bu kuşatma zor terk eder bizi.

“Salgın günleri her yeri teknoloji kapladı. Salgınla gelen salgın biçiminde güç gösterisi yaptı. Atom bombası; yok ediyor, sakat bırakıyor. Ruhu yok ediyor, özü ortadan kaldırıyor, derinliği öldürüyor. İnsanlığa armağanı yüzeysellik bütün dünyayı yabancılaşma biçiminde kasıp kavuruyor.”

“Bütün dünyada okullar dijitale taşındı. Ağaç Okul (Zarifoğlu 1989) vardı bir zamanlar. Salgın süreci klâsik okulu eskitti, Ağaç Okul yaptı. Hazırmış insanlar da teknoloji tasarımı insana, okula, hayata. Dijital okul, dijital öğretmen, dijital öğrenci. Eğitim öğretim sistemine karakter verdi. Sistem karakterini üretti ve bu karakterden kolayca çıkılamayacak. Dijital çağ bütün haşmetiyle insanlığın göğsüne çöktü. Kalbini, ruhunu söktü.”

Hasar Görmüş Şiir

Geçmişi olmayan, gelecek kurmaktan muzdarip şiiri böyle tanımlıyor Mehmet Solak; Hasar Görmüş Şiir. Yani temelsiz şiiri anlatıyor yazısında. Günümüz şiirine dair göndermeler var yazıda. Hepsi de kabul görür tespitler.

“Modern Türk şiirinin yakın tarihinde, 90’ların ikinci yarısında belirginleşip 2000’lerde önemli bir ivme kazanan yenilikçi arayışlara şahit olduk. Başlangıçta “yenilik” paydaşlığında görünür olan bu değiştirme/dönüştürme hareketi, çok değil, on yıl içerinde ayrışmalara ve yeni kümelenmelere yol açtı. Hatta kimilerine göre kuşaklara. Şiirde epik söylemi savunan ve uygulamaya çalışan şairler nezdinde şahit olduğumuz; kısa metrajlı cephe dayanışması akabinde aralarında yaşadıkları temellük kavgası ve nihayet ‘kaçınılmaz son: ayrışma’ temalı filmi bir kez daha izliyoruz, diyebiliriz.”

“Denebilir ki deformatik çalışmalar, şiirin göndergesinden yalıtılarak ve gösterileni ile arasındaki bağı koparılarak sanal öznelerin zihinlerine yerleştirilmiş parça pörçük gösterenlere dönüştürülmesinden başka bir şey değil. Üstelik bu durum, şiirin kendi varoluşunu ikame etmesine katkı sunmadığı gibi içten içe yokoluşuna zemin hazırlamaktadır. Çünkü şiiri var kılan gerçekliktir; asıl gerçeklik. Gördüğümüz, işittiğimiz, dokunduğumuz göndergelerin gerçekliği yani. Kim, göndergesi olamayan bir göstergenin varlığını iddia edebilir ki? Yoksa göndergesiz bir göstergenin var edilmesine dönük postmodern hasarlar mı kanıksamaya başladığımız yenilikçi girişimler? Mesele, deneyimlemenin kışkırtıcı masumiyetiyle yorumlanamayacak kadar çetrefil bence.”

Dosya: Dil Bilim ve Şiir

Hece’nin 293. sayı dosya konusu Dil Bilim ve Şiir. Dosya editörü, Leyla Arsal.  Konuya dair çok detaylı yazılar mevcut. Ben örnek olarak iki yazıdan paylaşım yapacağım. Devamı Hece 293’te.

“Dil bilimsel şiir eleştirisi nasıl olmalıdır sorusu, araştırmacıların farklı şekilde yaklaştıkları ve cevaplanması hakikaten çok zor bir sorunsal. Bu bakımdan soruyu cevaplama çabasında ilk olarak dil bilimsel eleştirinin ne olmaması gerektiğiyle başlamak isterim. Dil bilimsel şiir eleştirisinin uygulandığı bazı örneklerde, şiirin dilinin temel taşları olan cümle yapısı, sözcük türleri, ses yapısı vb. ögeler üzerinden şiirlerin açımlanmaya çalışıldığını görürüz. Bu yöntemde şiirin diline ait bahsedilen temel özelliklerle şiirin dil sistematiği ve onun parole olma vasfı yorumlanmaya çalışılır. Elbette ki bahsedilen çaba, ele alınan şairin özgün şiirsel kullanımını somutlamak açısından işlevsel olabilir. Fakat bu kapsamdaki bazı örnek çalışmalar araştırmalarını, şiirde yer alan kelimelerin ve harflerin istatistiksel dökümünden öteye taşımazlar. Ancak bu yargımdan, kelimelerin, kelime gruplarının ve harflerin istatistiğinin önemli olmadığı yargısı anlaşılmamalıdır. Dil bilimsel bir şiir eleştirisinde bahsedilen istatiksel olgular, yapılacak yorumlar için bir zemin mahiyetindedir.” Gökhan Tunç

“Şiiri su yorumu, şairi ise bir su yorumcusu olarak düşünen Turgut Uyar’ın umut’u bir suyun yolculuğu bağlamında ele aldığı “Kurtarmak Bütün Kaygıları” şiirinde, “yorgun atlar”, “bitkin gül”, “sayı bilmeyen çocuklar” ve hazır elbiseciler” gibi kentli insanlara ve onların kaygılarına kurtuluş yolu ve bir umut olarak “dağlara çıkmak” teklif edilir. Teklif, bazen son nefesini vermek üzere olan birinin hayata tutunma gayretini ifade edecek denli heyecanlı, bazen ateşli bir hastanın sayıklamaları gibi tekrarlı, bazen de kentte unuttuğu doğa(l) dilini hatırlamaya çalışan hafızasını ve zaman mefhumunu yitirmiş birinin konuşması gibi zamansız isim-fiillerden oluşan bir dille kurulmuştur. Bu ise varlığı insanla var olacak süresiz ve süreksiz umut’un anlatıldığı bir metin için anlam’ın bir de dille güçlendirilmesidir.” Ahmet Cüneyt Issı

Ömer Aksay’dan Lirik Şiire Dair

Ömer Aksay, şiir gündeliklerinde lirik şiir üzerine yazmış. Özellikle günümüz şiir ortamında evrilen lirik şiir algısına değiniler var yazıda.

“Her ülkenin, her milletin bir ‘liriği’ olduğu kabullenilmekle birlikte, her şair de kendine göre bir ‘liriği’ olduğuna ikna edildi. ‘Lirizm’, ‘lirik şiir’, ‘lirik şair’, ‘lirik ben’ gibi kavramlar, anlamı değiştirilerek, başka amaçlar için kullanılmakta. Kırk kere tekrarlanınca birçok şairin kendini ‘lirik bir şair’ gibi görmeye başlaması da normal kabul ediliyor! Biz (?) ve/ya başkaları ‘lirik’ kavramıyla neyi anla(t)maktayız, neyi anla(t)maktalar? Bu kaypak kavramın milletler arası bir ortaklık sağladığını görüyorum.”

“Yahya Kemal, “lirik şiirlere yalnız zihnimizle bakarız” diyor (Edebiyata Dair, 1971). Tevfik Fikret’in, Mehmed Âkif ’in yazdığı şiirlere nasıl bakmalıyız, bunu söylemiyor; çünkü o, asıl şiirin ‘lirik şiir’ olduğuna inanıyordu. Acaba ethos kanalıyla iknaı öne alan, ‘lirizme’ yüz vermeyen bu şiirlerde duygu barınmıyor muydu?”

Mehmet Narlı ile “Öylece Yeryüzünde” Etrafında Bir Söyleşi

Mehmet Narlı Öylece Yeryüzünde kitabı üzerine Şeyma Subaşı’nın sorularını yanıtlamış. Sadece kitap hakkında değil şiir üzerine de düşüncelerini de aktarıyor Narlı.

“Şiirimin kültür ve inanç filigranlarında Mustafa Kutlu da duyulabilir elbette. Ama değindiğiniz şiirlere bu isimleri koyarken birincisinde Cahit Zarifoğlu’nun ikincisinde Cahit Külebi’nin birer şiirini hatırladığımı söyleyebilirim. Sözünü ettiğiniz diğer isimler, otobiyografik sürecin içinde edebiyat sahanlığına geçişte veya özellikle şiir bağlamında edebî okur yazarlığımın başlarında etkili olan isimler. Yoksa düşünce, hayal biçim bakımından şiirimin arka planında çok daha büyük bir toplam var. Bende asıl yönelmenin türkü ile başladığını söyleyebilirim. İnsan şairlerde yazarlarda yerini arıyor sonra; seçmeye başlıyor, dilsel düşünsel bir farklılık bir tat arıyor; örtülü öykünmeler başlıyor; insan gizli gizli kendi dilini arıyor.”

“Karantina şiirinin salgın hastalık karantinası günlerinde yazıldığı doğru. Belki de salgın yüzünden eve kapanma daha önceki zalim kapatmaları çağrıştırmıştır. Çünkü o “Karantina” 12 Eylül darbesinin karantinasıdır. Şehirlerin köylerin baskı altına alındığı, örfü inancı üzen yol ve yöntemlerle sorgusuz sualsiz aramaların yapıldığı, herkesin birbirini ispiyon etmek için zorlandığı, bir ihanet kâbusunun herkesin üstüne üflendiği bir dönemde dip gerçekliği sezen bir ergen oğlanın babasıyla konuşmasıdır “Karantina”. Bunun bir tek oğul bir tek baba olmadığı, bu konuşmanın bütün Türkiye’nin derin idraki olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.”

Hece Postası’nda Son Söz : Sadelik

Hece’de severek takip ettiğim bir bölümdü Hece Postası. Faruk Uysal’ın sadece dergiye gelen şiirleri incelediği, gençlere yol gösterdiği yazılar değildi bunlar. Aynı zamanda poetik bir üslupla yol ve yol işaretçilerini de gösteriyordu Uysal. Kitaplaşmasını beklediğim çok kıymetli yazılar okuduk Uysal’dan. Şimdi, bu bölüme veda ettiğini paylaştı dergide. İnsan, en çok da yorulmaya müsait bir varlık. İster istemez değişiyor devran.  Zamanı gelince de sesinin yankısına göre tavır almak zorunda hissediyor insan kendini.  Vedanın sebebini cümle aralarında görüyoruz.

“Hece Postası’na Mart 2018’de başladım. Bu son yazım. Dolayısıyla, neler yaptığıma dair geriye doğru bir bakma ihtiyacı duyuyorum. En çok okumaktan; dahası şair gibi okuyabilmekten söz etmişim. Emeğin öneminden, şairin kendi şiirini başkalarının gözüyle okumasından, etkilenme endişesinden, şairlerin kendi şiirlerini açıklama ihtiyacı duymalarından, şiirin yazıldıktan sonra bir müddet bekletilmesi gerektiğinden, şiir hâlinden, ilhamdan, ilham beklemekten söz etmişim. Bilgisayarın şiir yazıp yazamayacağını, fantastik şiir diye bir şiirin olup olamayacağını, şiirde öykücülüğü ve öykülemeyi tartışmışım. Metaforu, şiirin hakikati yeniden inşasını, düzyazı - şiir ilişkisini yazmışım. Birçok şair ve yazardan alıntılar, aktarmalar, dahası çeviriler yapmışım.” 

“Genç arkadaşlar şiirlerindeki fazlalıkları atmak konusunda, olağan üstü derecede cimri davranıyorlar. Oysa yapıtı kusursuzlaştırmak için fazlalıkları atmak ustaların, bilgelerin üzerinde uzlaştıkları, bilinen ve eski bir metottur. Örneğin Jules Renard, kusursuzluk için belki yapıtın en güzel bölümlerinin çıkarıp atılması gerektiğini söyler. Eksiltme ile yaratıcılık arasındaki ilişkiyi görmek için sadece Pablo Picasso’nun resimleri bile yeterlidir.”

Hece’den Şiirler

gol yiyen de yemeyen de

herkes kaleci şimdilerde

herkesin kendine has

kutsal bir kitabı var sanki

yorumsuz gol yemenin papazı

Arif Ay

babamın elleri yorgun

yılların kırıntılarıyla dolu avuçları çizik

eski temel üzerine yeni ev inşa ederken

geçmiş günlerin üzerindeki ölü toprağa

yeni bir öykü kurmanın telaşı, yeni bir soy ağacı bulmanın

nerde toprağı kurtaracak nadas

sel gelmeden önce, nerde

diye sorular sormalıyım

Şakir Kurtulmuş

suyun ağaca

ilacın yaraya

dirinin ölüme

gündüzün geceye

karıncanın uykuya

anlamın biçime

değdiği yer ise kalbinin eşiği

çıkayım istemeler burgacından

düşeyim ucu yok bin bir yumak içine

tabutla ölüm

kanatla hava

rüyayla göz

arasında mıdır yumağın ucu

Mehmet Narlı

sonuna kadar izlemek istedim

Tanrı’nın bana biçtiği kaderi

kuşkusuz daha dürüstçedir böylesi

bir asırdan fazla zaman geçti aradan

altüst oluşlar, yıkımlar, manifestolar

ve evlatlarını yutan ihtilaller

söylemeye devam ediyor hâlâ

zamana direnen şarkılarını

çalışkan yaşlı arılar

Yasnaya Polyana’nın geniş bahçesinde

Tunay Özer

Aklımda vazgeçilmiş bir levhanın yalnızlığı kaldı

Aklımda bir kefeni kapatan küreklerin sesi

Kaldım zambak görünümlü bir düşüncenin altında

Yine üstümde akşam yine üstümde bir telaş

Sarı duygularla büyülediler delirtip sesimi

Çıktım acılarıyla kanımdan bir kılıç gibi döndüm sürgünlerden

Unutmadım bir baba duasıyla göğsümüzde dinmiş kıyameti

Unutmadım kalbimden rabbime iyi bir dua.

Ahmet Tepe

Kırklarca yerimden kırıldım da

Bilemedim kırklara seslenmeyi

Biri gelmedi

Kime döktüysem yasımı

Dünya kadar boşluklar kaldı incir çekirdeklerinde

-Senin her harfinden bir incir süt içer

Dalgınlığımı şerh etti gözlerin

Ellerin soba yanan evlere pencere

Ovaladın, sildin

Dünya ve ahiret avluda el ele

Ahşap kapılar açılır içime sen güldükçe

Aziz Kağan Güneş

Lamure’de Mehmet Akif ve İstiklal Marşı Var

Bahar sayısı ile karşımızda Lamure Dergisi. İstiklâl Marşı’nın 100. yılı münasebeti ile bir dosya hazırlamış dergi. Sürekli vurgulamakta fayda var; İstiklal Marşı’nı sıradan bir marş gibi okuyamayız. Her dizede ifade edilen anlam derinliğine vâkıf olarak milli bir ruhun şekillenmesi sağlanabilir. Bu tür çalışmalar da İstiklâl Marşı’nın daha iyi anlaşılması için önemli bir kaynak olacaktır.

Dosyada Akif’i ve İstiklal Marşı’nı konu edinen birçok yazı var. Ben birkaç örneği buraya alacağım. Devamı Lamure Dergisi’nde.

Mustafa Özçelik ile gerçekleştirilen bir söyleşi yer alıyor dergide. “İstiklâl Marşı Aslında İstikbâl Marşıdır!” vurgusunu yapıyor Özçelik. Sorular Bilal Özbay’dan.

“Şiir ile şuur arasında bir kökteşlik/anlamdaşlık münasebeti olduğunu biliyoruz. Buna göre şair, şiiriyle etkili ve güzel bir söz söylerken aslında şuuru harekete geçirmiş olmaktadır. Şuurun ise “insanın kendini bilmesi ve içinde yaşadığı zamandan ve mekândan haberdar olabilmesi melekesi” anlamı dikkate alındığında şairlerin ne kadar önemli bir misyonun insanları oldukları daha iyi anlaşılacaktır. İşte Mehmet Âkif de o zor dönemde İstiklâl Marşı şiiriyle milli şuuru uyandırmış, böylece millet, kendine gelerek olup bitenlerin farkına varıp varoluş mücadelesine girişmiş ve bunu da başarmıştır. Bu yüzden bu marşı bu bağlamda bir “diriliş ve direniş” marşı olarak isimlendirmek doğru olacaktır.”

“İstiklâl Marşı, muhtevasında dile getirilen değerlerle bir milletin kendine gelip bu mücadeleyi verebileceğini ifade eden bir marştı. Öyle de oldu ve İstiklâl mücadelesi kazanıldı. Fakat iş burada bitmedi, bitmezdi de. Çünkü istiklâli tehdit edenlerle her zaman karşılaşmak söz konusu idi. Bu yüzden bu marş, bize geleceğe dair de mesajlar içerir. Marşta dile getirilen değerlerin hâkim olduğu/olacağı bir gelecek ideali de aşılar. Şairin demek istediği şudur: “Bu marşı sadece bu mücadelenin bir belgesi olarak görmeyin. Bu marş, istiklâl konusunda her dönem için geçerli değerleri anlatan bir marştır. Şayet siz, bu değerlere bağlı kalırsanız istikbâliniz de aydınlık olur.” Bu yüzden bu marşı “İstiklâl Marşı” olmasının yanı sıra bir “İstikbâl marşı” olarak da görmek gerekir.”

“İnsan, birini ya da bir yazarı tanıdıkça ya çok sever ya da ondan uzaklaşır. İşte Âkif benim daha çok tanıdıkça daha çok sevdiğim bir isim oldu. Bunda şairliğinden düşüncelerine kadar her yönü etkilidir ama benim ona muhabbet ve hürmetimde karakteri, ahlakı daha da etkili olmuştur. Âkif, insanı yanıltmayan, hayal kırıklığına uğratmayan, hayatı boyuna ilkelerinden sapmayan, taviz vermeyen dosdoğru bir insandır. Böyle bir insana ise ancak hayranlık duyulur, örnek alınır, saygıyla anılır.”

Yüz Yıl Sonra İstiklal Marşı

Yusuf Tosun, günümüzden yüz yıl öncesine bakarak aradan geçen zamana dair bir değerlendirme yapıyor yazısında. İstiklâl Marşı ruhuna dikkat çekiyor bir millet ruhunu göz önüne alarak. İstiklâl Marşı’nın yazılma, kabul edilme süreçleri de yer alıyor yazıda.

“Aradan yüz yıl geçmiş olsa da İstiklâl Marşı’nın ruhu hâlâdiri duruyor. Yediden yetmişe herkesin gönlünde ve dilinde olan bir marş… Sanki bugün yazılmış gibi her okuyanı heyecanlandırıyor, yeniden hafızayı tazeliyor. Anlaşılan İstiklâl Marşı’ndaki bu ruh ve heyecan hem şiiriyeti itibariyle hem de muhteva ve anlamı itibariyle bunca zaman hiç azalmamış bilakis artarak devam etmiş gözüküyor.

Hiç şüphesiz İstiklâl Marşı’nın yazımı; büyük şair Âkif ’in bu millete en büyük hizmetlerinden birisidir. Lakin nasıl Âkif ’in şair yönünün yanı sıra şahsiyeti, ahlakı, yaşayışı da başlı başına bir şiir ise İstiklâl Marşı’nın da bir ‘marş veya şiir’ olmasının ötesinde kendine özgü derin bir muhtevası ve anlamı vardır. Mesela bunların başında İstiklâl Marşı’nın ‘tarihi bir belge’ olduğu hususu gelir ki bu yönüyle İstiklâl Marşı, bir dönemin vesikası, adeta ‘mutabakat metni’dir. Öyle ki İstiklâl Marşı; tarihten silinmek istenen bir milletin nasıl ve hangi değerlerle ayağa kalktığının, küllerinden yeniden nasıl doğduğunun da açık bir nişanesidir. Aynı şekilde İstiklâl Marşı tek dişi kalmış batı medeniyetine ve sömürgecilik düzenine karşı bir başkaldırı ve meydan okumadır. En önemlisi ise İstiklâl Marşı, Cumhuriyeti kuran iradenin ne olduğunu bize anlatan paha biçilmez bir metindir.”

Mehmet Âkif Ve Safahat’ın İmkânları

Mehmet Kurtoğlu, Safahat merkezli bir yazı kaleme almış. Her şeyiyle Akif var yazıda. Şiirleri, karakteri, mücadelesi…

“Türk düşünce ve edebiyatında âlim-aydın kimliğiyle öne çıkan Âkif ’in şiirleri ve düşüncesi yalnızca batıcı laikler tarafından değil, aynı zamanda kendisinin de içinde bulunduğu kesim tarafından tartışılmıştır. Bir kesim onu şair görmeyip şiirini manzume saymış, bir başka kesim onu edebiyat mahkemesinde yargılayıp, hem şiirini hem düşüncelerini eleştirmiştir. İlginç olan İslâmi, dini konularda Âkif ’in yanından geçemeyecek olanların onu İslâm hakkındaki fikirlerinden dolayı eleştirmesi, ancak kıskançlık ve cehalet ile açıklanabilir. Âkif bundan neredeyse yüzyıl önce söylediği, “Asrın idrakine sunmalıyız İslâm’ı” mısrasını dillerine dolayanlar, eğer o zaman Âkif ’in bu mısra ile ne demek istediğini anlamış olsaydılar, bugün Türkiye’de İslâm, medeniyet kurucu bir güç olarak tevarüs ederdi.”

“Âkif ’i unutturmak isteyenler, görmezden gelip şiirini hafife alanlar yanıldılar. Âkif yüz yıldır bu coğrafyanın nabzını tutuyor. Yüz yıldır sanki yaşıyormuş gibi konuşulup tartışılıyor. Âkif ’i şair saymayan şairler, devletin resmi kitaplarında bir dipnot olarak unutulup gittiler. Ama Âkif yalnızca İstiklâl Marşı ile değil, Bülbül, Çanakkale şiirleriyle halen gönülleri titretiyor. Süleymaniye Kürsüsü ve Fatih Kürsüsünden halen fikirleri işitiliyor. Safahat halen ilham vermeye devam ediyor. Âkif milletinin gönlünde yaşıyor, yaşayacak…”

Âkif ve Fikret Polemiğine Dair

Edebiyat tarihimizin meşhur polemiklerindendir Akif ve Fikret polemiği. Tahsin Yıldırım, bu polemik üzerine yazmış Lamure’de. Akif’in kişilik özelliklerini daha iyi anlayabilmek için önemli ayrıntılar var yazıda.

“Tevfik Fikret’in polemiğe sebep olan Tarih-i Kadim şiirinde inançlara, geleneklere reddiyesini ifadesi üzerine Mehmet Âkif de Süleymaniye Kürsüsünde ile cevap vermiştir. Bu şiirden sonra Tevfik Fikret, Tarih-i Kadime Zeyl adıyla bir şiir daha kaleme almıştır. Âkif de Berlin Hatıraları’nda Tevfik Fikret’e cevap vermiştir. Edebiyat literatürüne “Mehmet Âkif – Tevfik Fikret Kavgası” olarak giren bu polemiği bir edebiyat tartışması olarak görmemek gerekir. Bu tartışma ne dilin kullanımı ne de edebiyatın herhangi bir konusuna ait bir değerlendirmeye dayanmaktadır. Burada tartışma kelimesini kullanmakla beraber kaynakların çoğu bu durumu “kavga” olarak tanımlamıştır. Âkif ve Fikret’in birbirlerine cevap niteliğinde yazdığı şiirler olsa da bu ürünler sınırlı sayıdadır.”

“Âkif, Tarih-i Kadîm’e Safahât’ın II. Kitabı olan “Süleymaniye Kürsüsünde” adlı manzumesinde cevap verirken, memleketin geri kalmasının en önemli sebeplerinden biri olarak aydınların zihniyet bozukluğunu göstermiştir. Devamında yazar ve şairleri de ele alarak, bunların eskiden olduğu gibi şimdi de içki ve fuhuştan bahsederek halkı zehirlediklerini söylemiştir. Böyle edebiyatçılara “bayağı mahlûkât” yakıştırmasını yapan Âkif, şairlerin şiirlerinde değer yargılarımızı törpüleyen, toplum yapımızın bozulmasına yol açan mısralara yer vermesinden de şikâyetçi olmuştur.”

Bir Birlik Çağrıcısı: İsmâil Bey Gaspıralı

Sadık Yalsızuçanlar, İsmâil Bey Gaspıralı’yı konu edinen bir yazısı ile Lamure’de. Mutlaka tanınması gereken isimlerdendir İsmâil Bey Gaspıralı. Sadece dil çalışmaları ile değil, azmi ve mücadeleci ruhu ile örnek bir şahsiyet var karşımızda.

“İsmail Bey Gaspıralı, hizmet bakımından son derece bereketli hayatı boyunca seyahatler yapmıştır. O dönemin zor şartları içinde, son derece meşakkatli seyahatler, hep idealine dönük, oldukça işlevsel gezilerdir. Bu gezilerdeki görüşmelerinde, toplantılarında, tanışmalarında ve danışmalarında da hep hedefini gözetmiştir.”

“İsmail Bey Gaspıralı’nın Usûl-i Cedid’i, sadece eğitimin modernizasyonu olarak algılanmamalı. O, eğitimin işlevselleşmesi için çok düşündü, çok uğraştı. Sadece dinî bilgilerle değil, dünyevî verileri de içeren bir müfredat oluşturdu. Çağı okuyabilecek nitelikte gençler yetiştirebilmenin eğitim araçlarının bu doğrultuda kullanılması gerektiğinin farkındaydı. Öğretmenle “din adamı”nı buluşturdu, birleştirdi, yeniden inşa etti. Toplumun eğitim, kültür, siyaset, diplomasi ve ticaret hayatında örgütleşmesi için de çok çaba gösterdi. Bunu, özellikle eğitim çalışmaları için vazgeçilmez görüyordu, hayatî derecede önemli buluyordu. Ders kitapları yazdı, romanlar, gezi yazıları kaleme aldı. Kültür ve dil sorunlarına ilişkin çalışmalara imza attı. Bize onlarca eser bıraktı. Millet bilincini ondan tevarüs ettik. İslâm birliği için bugün güçlükle atılabilen adımlar atmıştı.”

Çocuk İşçilerin Dramı

Mayıs sayısına yakışan bir yazı ile dergide yer alıyor Mustafa Öztürk. Tarihi süreçte çocuk işçilerin dramı anlatılıyor yazıda. Çocuklar, çalıştıkları alanlar, mücadeleler var yazıda.

“Yüzyıllar boyunca birçok çocuk, erken yaşına rağmen çalışmaya başladı. Kırsal alanda tarladaki işlerle meşgul olurken kentlerde ise ya zanaatkâr ebeveynlerine yardım ettiler ya da farklı bir yerde işçi olarak çalıştılar. 19.Yüzyıl, çocukların çalıştırılması bakımından tam bir kâbus yılı oldu diyebiliriz. O dönem çocuklar, fabrikalarda, neredeyse bir makinanın bile zor yapabileceği işlerde, günde on üç ile on beş saat arası çalıştırılıyordu.”

“Çocukların eğitim hayatına devam edebilmesi sorunu, gençlerin çalışmasına paralel olarak seyrini sürdürür: İlkokulun ücretsiz olması 16 Haziran 1881 ve 28 Mart 1882 tarihinde oylamaya sunulmuş ve ilkokulu zorunlu hale getiren II. Jules Ferry yasası kabul edilmiştir. 1892 yılına gelindiğinde çocuklar artık eğitim diploması alma yaşı kabul edilen on iki ve on üç yaşlarından önce herhangi bir işte çalışamıyordu. Zorunlu eğitime ilişkin yasal sınır 1959’da on altı yaş olarak belirlenmiş ama bu konuda kesin kanun ancak 1 Temmuz 1967’de yürürlüğe girmiştir.”

Hayat Deyip Geçmeyin

Ne kadar çok hayat diyoruz yaşayıp giderken farkında bile olmadan. Hayat diyoruz, yeni yaşamlar çıkıyor önümüze. Bir alışkanlık gibi yapışıyor üzerimize hayatın tüm renkleri. Esra Algan, hayat üzerine yazmış, eskitilmiş bir sözü tazeleyen bir bakış açısı ile. Hayata anlam yüklemeye dikkat çekiyor Algan.

“Hayatı anlamlandırma çabası ne zaman başlıyor ya da hayatımız hangi evredeyken anlam arayışı içine giriyoruz? Hayatından memnun ve sevdikleriyle ufak tefek olumsuzluklar dışında gayet mutlu bir hayat yaşayan birinin aklına bu soru geliyor mudur? Hep bir eksik olunca mı sorarız bu soruyu kendimize, bir kayıp, bir düş kırıklığı veya en dibe vurmak mı gerekiyor bu sorgulamaya girebilmek için? Bu sorgulama insanın yaşadığı çevre, sahip oldukları ya da etkileşimde bulunduğu çevreyle mi ilgilidir yoksa kişinin sahip olduğu düşünsel bilincin bir eseri midir?

Başa çıkabildiğimiz ya da çıkamadığımız, karışık kurgusuyla bizi sarmalayan ve çoğu zaman akıntısından kendimizi alıkoyamadığımız hayatı çoğu zaman düşünecek gücü dahi kendimizde bulamaz, anlamlandırmak için sahip olduğumuz düşünsel kapasitemizi yetiremezken, yaşadığımız ya da tanık olduğumuz en küçük bir olay sonrasında varılan bilinçle bir gülümseme yayılır yanaklarımıza doğru.”

Lamure’den Öyküler

Adem Özbay - İncir Keki

“Nihayet, kendini yeniden doğmuş bir günde hissetti tapu kadastro memuru Ahmet Bey. Arabasını yavaş yavaş sürerken radyoda Müslüm filminin müzikleri çalıyordu.

Düşüren kim bu aşkı dillerden dile / İsyan eder oldum şansa kadere / Aynalar yaşlanmış gösterse bile / Yaşanmadan geçen yıllar utansın.

Yaşayamadan geçen yıllarını düşündü. Sadece bir buçuk yıl askerlik arası verdiği memurluk hayatında, tam yirmi beş senedir yıllık izinlerini bile kullanmadan geçen yılların suçu kimdeydi? İnsan başkalarını suçlayınca kendi günahları, hataları silinir miydi?”

“Üniversite diplomasını almaya bir hafta kalmışken ölüvermişti annesi ansızın. Şaşırıp kalmıştı. İnsanın annesi neden ölürdü ki? Annelerin ölmemesi gerekmiyor muydu? Ona, daha okuyup adam olduğunu gösterecekti. Sabah gün doğmadan kalkıp yaktığı sobaya karşılık kaloriferli evde oturtacaktı. Şimdi soğuk bir mezarda yatıyordu. Sigarasını yaktı. Annesiymiş gibi incir ağacına bakıp üfledi.”

Hiç yapmadığı bir şeyi yapmak istedi. Telefonunu açıp yukarı kaldırdı ve hayatındaki ilk selfisini çekti. Tam beceremese de umutlu geleceğe bakan bir adamın fotoğrafını çekmeyi başardı. Arkasında incir ağacı ve her yere asılmış peçeteleri de. Kendisi de peçetelikten bir tane aldı. Ceketinin cebinden çıkardığı kaleminin yazdığını kontrol etmek için kenarına ufak bir çizgi çizdikten sonra yazdı:

“Anne, incir keki de çok güzelmiş.”

Göksel Erkılıç - Benimle Boşanır Mısın?

“Hakim İmdat Bey son beş yıldır her sabah olduğu gibi eşiyle kavga ederek evden çıkmıştı. Ona göre yaşlandıkça ve gün geçtikçe çekilmez olmuştu, eşi. İçten içe evliliği saçma bulsa da İmdat Bey, kimseye bunu söyleyemiyordu. Çünkü mesleği gereği yapacak başka bir çaresi de yoktu. Kendisi Hâkim’di, hem de boşanma Hâkimiydi. Gün boyu boşanmalara bakmakla mükellefti.

İmdat Bey, kürsüsüne çıktığında boşanma talebinde olan çiftin karşısında olduğunu gördü. Kim bilir ne kadar süre öncesinden bekleniyordu. Her sabahki eşiyle olan kavgası yüzünden mahkemeye hep geç geliyordu. Karşısında bekleyen çift birbirlerine sırtlarını dönmüş vaziyette beklemektelerdi. İkisi de birbirlerine katiyen bakmıyorlardı. İmdat Bey, acı bir gülümsemesiyle mesaisine başlar.”

“Tüh yerime geçerken dosyaları masaya döktüğümde karıştı demek ki! Ellerim titriyordu, sinirden!” Kadın ile erkek birbirlerinden özür dilerler. Hakim son sözünü söyler: “Nasıl olsa memleketin hemen hemen her çifti sizler gibi. İkinizi de boşadım. Kendi eşlerinizden yani… Nasıl olsa değişen bir şey olmayacak. Mübaşir kapıda bekleyen çiftlerin hepsine söyle, insanın insana saygısı olana kadar hepsini boşadım! Kadının erkek ile olan eşitliği kabul görüldüğü güne kadar hepsini boşadım.

Lamure’den Şiirler

Bir son veriyorum artık

İncinmezden geldiğim her şeye

Birileri bir yerlerde masallar anlatıyor

Birileri bir yerlerde şiirler okuyor

Birilerinin hayatı film gibi geçiyor gözlerinin önünden

Ben bütün hesapları kafadan yapıyorum

-Ne kadar afili
Ben bütün hesaplarımı yazgıma çarpıyorum

-bir o kadar aceleyle
Oysa ölçü yalnızca şarkılarda işe yarıyor

Saynur Altay

Anla Âkif!

Zaman, senin zamanın değil

Şimdi vatansevene vatan dar

Para kimde ise herkese o yâr

Sütre gerisinde saklananlar var

Çanakkale, Sakarya unutulmuş

Artık yalnızca hatıralarda kâr...

Ve şimdi çıplaklığın adı olmuş medeni

Gel Âkif, gör bunları taklit edeni

Delik deşik etmişler, sağlam bedeni

İncitmişler toprağında hem seni hem dedeni.

Şener İşleyen

Hazanı yoktu onun, gayet debdebeliydi

Hürriyetin veledi, aşkın muzafferiydi

Küçücük gagasında nağmeler diziliydi

Zirvesine dağların, göklere sevgiliydi

Neden tutsun ki matem, kendi öz diyarında

Gül onun, gülşen onun, özgürce vatanında

Yalnız Âkif ’indi hak, ağlamak ve de matem

Gençler, bu aramızda, olsun bir sırrı mahrem

Gülcan İpek

Muhammed Rıza Şeceryan Ketebe Piyan’da

Ketebe Piyan Dergisi 21. sayısına Muhammed Rıza Şeceryan ile girdi. Sadece İran’ın değil tüm dünyanın tanıdığı bir isimdi Şeceryan. Ekim 2020 yılında aramızdan ayrılan Muhammed Rıza Şeceryan ile ilgili yazılardan ve söyleşiden paylaşımlar yapacağım.

“İran’ın en önemli figürlerinden ve seslerinden biriydi Muhammed Rıza Şeçeryan. Yalnızca bir hanende değil, bestekâr, hattat ve İran’a özgü çok sayıda enstrümanın icadını sağlayan biriydi. Önemi büyük bir yeteneğe sahip olmasının yanında İran halkı için taşıdığı anlamlardan da kaynaklıydı. Faaliyet gösterdiği dönemlerde zuhur eden pek çok siyasi ve sosyal olayda tarafını halktan yana belirlemiş ve sanatını da her daim halkı için yapmaya ihtimam göstermiş olması, kendisinin de var olduğu topraklarda onu kıymetlendirmiş ve İran halkının kalbinde ve hafızasındaki yerini daimleştirmiştir.”

“Şeçeryan’nın eserleri Fars şiiri gibi büyük bir geleneğin gücünden besleniyordu. Hafız, Sadi, Attar, Hayyam, Mevlana gibi klasik şairlerin rubai ve gazellerinin yanı sıra Sohrab Sepehri, Nima Yuşic ve Huşeng İbtihac gibi modern Fars şiirinin öncülerinin de şiirlerine başarılı besteler yaptı ve bunları güçlü icrasıyla halkının ve klasik İran müziğine ilgi duyan herkesin gönlünde yer etti. Şeçeryan’ın ‘üstat’ unvanı aynı zamanda bugün İran müziğinin değerli birer ismi olan sanatçıları yetiştirmesiyle de hakedilmiş bir ünvandır. Şehram Nâzırî, Alirıza Kurbâni, Hamîd Rıza Nûrbahş ve oğlu Hümayun Şeçeryan bu isimlere örnektir.”  İrem Ahıskalı

“Asya Derneği’nin web sitesi Mohammad Reza Shajarian’ı en ünlü Farsça Klasik müzik sanatçısı olarak adlandırıyor. BBC ve CNN onu İran’ın efsanevi şarkıcısı olarak adlandırdı, Vancouver gazetesi onu dünya müziğinin en önemli müzik sanatçılarından biri olarak adlandırdı ve ayrıca 2010’da Ulusal Halk Radyosu (NPR) onu dünyadaki en iyi 50 sesten biri seçti. Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO), ölümünden sonra onu “Yaratıcılık Madalyası” ile ödüllendirildi. WIPO Yaratıcılık Madalyası; kültürel ve sanatsal gelişimde önemli bir rol oynayan ve girişimleri ve faaliyetleri, yaratıcı işlere saygıyı artırmada önemli bir etkiye sahip olan etkili sanatçılara verilir.” Daniel Moazeni

Emre Yücelen ile Muhammed Rıza Şeceryan Üzerine Söyleşi

Emre Yücelen, takip ettiğim müzik adamlarından… Müziğin evrensel bir değer olduğunun günümüzdeki en net örneklerindendir Yücelen. Sosyal medya sayfasında yaptığı ses analizlerinde bu tavrı açıkça görebiliyoruz. Sokakta şarkı söyleyenlerden tutun da Kuran tilaveti yapanlara kadar her renkten ses sahibi onun sayfasına konuk olabiliyor. Böyle bir ismin Muhammed Rıza Şeceryan hakkında konuşması da oldukça isabetli olmuş. Tanışıklıkları, kendinde kalan izleri var söyleşide.

Söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“İran’ın geleneksel müziğinin en önemli yorumcusu. Tüm İran’da çok sevilen ve saygı gören bir üstad. Aslında benim maceram henüz kısa süreli. İran’a gittikten sonra bunun farkına vardığım bir süreç. Çok fazla şarkıcıyı etkilemiş Seçeryan. Ondan sonra birçok önemli şarkıcı onun okuma stilini kullanmış. Geleneksel müziği modern çizgilere ilk taşıyan kişi kendisi. Oğlu da bunu devam ettiren çok değerli bir şarkıcı. Ölümsüzler bu anlamda.”

“Maalesef. Keşke önyargılar yerine gerçekler olsa. Keşke insanlar kavga etmek yerine sanatı konuşsalar. Aslında birbirine bu kadar yakın toplumların birbirlerini tanımamaları korkunç bir şey. Çünkü yakınsınız. Birbirinizi çok kolay anlayabiliyorsunuz. Tarihleriniz yakın, yedikleriniz, içtikleriniz, güldükleriniz bile. Nasıl olur bilemiyorum ama daha fazla tanımaya vakit ayırmalıyız birbirimizi. Ülkeler buna destek olmalı. Ben yaptığım videolarla buna bir nebze olsa da katkım olması için uğraştım. Birçok gezgin kişinin de çabaladığını görüyorum. Eminim yıllar içinde daha da yakın olacak toplumlar.”

“Sanata ömür harcamak sizi sanatçı yapar. Sevgiye ömür harcamak bir sanattır. Müzik en güzel birleştirici. Ustalık diye bir şey yok aslında. Ustayım diyen yanılır. Hümayun da kendine usta demez. Bizler o cümleleri söyleyip içimizdeki övme isteğini tatmin ediyoruz. Önemli olan sanatla yaşayabilmek, sevebilmek ve sevilmek. Tek dünya gerçeği. Bu da güzel bir yol.”

Çobanlar da Sürüye Dahildir

Hayat, sorumluluklar silsilesi şeklinde ilerliyor. Kıyıda durarak hiçbir yere varmak mümkün değil. İnsan, yaşarken her şeye dahildir. Ömür Yaşar Kondel, yazısında Çobanlar da Sürüye Dahildir diyerek ifade ediyor bunu.

“Çobanların da sürüye dahil olduğunu fark ettiğimden bu yana, kallavi hesaplara dalmıyorum. Bana öyle geliyor ki sonu olan hiçbir şey için sonsuz hesaplara yer yok. Mağlubiyetler de galibiyetler de aynı boyutta görünüyor baktığım yerden.

Manalara değil manaları teşekkül ettiren yaşantılara odaklandığımdan beridir farklı bir kavrayış dairesine iltica ettim. Sözüm ona günün kazananı, akşam başını yastığa koyduğunda asude ömründen eksilmiş bir günden daha değerli bir kazanım yazdıramadığından hanesine, yine zarardadır…”

“Bizi sürünün içinde sürüden azade edecek olan kalbimizi dolduran sevgidir. Çoban elinde bulundurduğu yetkiyi görünmez bir zincir gibi boynuna vurmuştur lakin kalbi sevgiyle dolu bir koyun daima sürünün içinde özgürdür.”

Ketebe Piyan’dan Öyküler

Ömer Rahmi Serim- Sızı

“Sızı bir tezene gibi vuruyordu boyuna yüreğime, dedi ve aldı eline bağlamasını. En sevdiği türküleri çaldı. Kâh Gesi bağlarında dolaştı yârini aramak için kâh bir of çekti karşıki dağlara… Bazen de hem çaldı hem söyledi. Gecenin karanlığına notlar düştü. Kimi hasret kokan, kimi de yâre söylenmiş sitem dolu cümleler. Hüznü arkadaş edinmişti geceleri. Terennüm ettiği şarkılara ve yaşanmışlığını düşündüğü türkülere şiirler ile eşlik ediyordu. Dökülüveriyordu gönlünden… Bağlamasını iliştirdiği de oluyordu, durup öylesine söylediği de.”

“Sevda, hasret, hüzün derken bu kez acıyı oturtmuştu başköşeye. Acısını yaşadı doya doya. Kavruldu bu defa ayrılığın ateşiyle yüreği. Kelimeler ne kadar anlatırdı bilinmez ama yine de duramadı. Dudağından dökülenler ise ancak yüreğinden sızanlardı.”

Eda Tülüce – 3/A Yaz Güncesi

“Her çocuk sever miydi bilemem ama tatil kitapları yıl sonunda sıralarımızın üzerine koyulur koyulmaz düşünürdük. Acaba bu yaz sonunda tatil defterine neler yazacaktık? Tüm geçmiş yaz tatili maceralarının yaşanmışlığı gözümüzden geçiyordu. 3/ A bitiyor, bir yıl daha büyüyorduk. Her yıl tatil dönüşü aynı olayları yazmaktan usanmıştık. Köy yaşamını yansıtan hikâyeler; bir buzağının dünyaya gelmesi, mahallede düğün derneklerin kurulması nadiren de olsa köye gelen yabancılar ile hikâyelerimiz başkalaşırdı.”

“Her şey gibi tatilin de sonu geldi babama el edip geçtik, gittik, dönüşte anıları bir çocuk belleği sıcaklığıyla deftere yazdım. Ne mutlu, ne kadar neşeliydim. Şimdi bir günceyi, günce içinde sizlere aktarıyorum. Anılar zamanla nasıl hatırlanmak isteniyorsa hafızada öyle kalıyor. Ne güzeldir; çocuk telaşlarını kendine rehber edinebilmek. Eskileri ruhumuzda taşıyıp yol almayı bilebilmek. Küçücük anıların yüzümüzde yaydığı tebessüm.”

Özay Erdem - Safinaz, Kümülüs Ve Çilek Reçeli

“Aşk bazen kazayla bulur seni, bazen de meraktan kurşunların önüne atlarsın. Ben dayanamayıp önüne atlamayı seçiyorum. Gönder tuşuna bastım. Mesaj iletiliyor...

Yirmi sekiz yaşında güzel bir kızdım. Henüz aşk tanrıçasının kaza kurşunlarından birine kurban gitmemiştim. Kalbim küresel ısınmaya maruz kalmış bir buzdağıydı ve son günlerde hızla eriyordu. Tufan’ın gözleri her şeyi mahvediyordu çünkü. Fotoğrafta böyleyse diyordum... Üstelik mesajlarına daha ne kadar dayanabilecektim.”

“Dün akşam gelen mesajdan sonraysa artık dayanamayıp yazdım. “Kimsin?” diye sordum. “Aslı’nın dizinde yatarken sağlam bütün dişlerini çektiren Kerem’im,” dedi. Ardından buluşmak istediğini yazdı. İki gün cevap vermedim. En sonunda, “Tamam,” dedim, “görüşelim.” Kurşunların önüne gönüllü atlayacaktım. Önce fotoğrafını yolladı. Sonra Mecaz Kafe yazdı buluşma yeri olarak. Adı Tufan’mış.”

“O yaz sonunda köye babaannemleri ziyarete gitmiştik. Köyde beni görenler hasta mısın, diye soruyor, belirginleşen elmacık kemiklerim ve bir deri bir kemik halime acıyarak bakıyorlardı. Öteden beri benimle evlenmeyi kafasına koyan mendebur Cihan bile durumumdan korkmuş, ortalarda görünmüyordu. Pencereme kâğıt uçaklarla mektuplar fırlatmıyordu artık.”

“O yaz nişan yüzüklerimiz takıldı. Elinin üstünde hiç geçmeyecek bir iz taşıyordu sevgilim. Romantiklik nişanesi. Erik ağacına post-itleri asarken çizdirip kanatmıştı.”

Zeynep Odabaş – Cemile

“Ay Kızılırmak’ın üzerinde gümüş bir tepsi gibi parıldıyordu o akşam. Cemile’nin vakti olsa da odasına çıkıp perdeyi aralasa bu muhteşem manzarayı görecek, iç geçirip eski mesut akşamları hatırlayacak, bu güzelliği karşısına çıkaran Rabbi’ne şükredecekti.Ya da gördükleri karşısında hüznü daha da artacak, kalbindeki özlem içindeki isyanla kabaracak bir “Of !” çekip kendi karanlık dünyasında kendi kurduğu kötü ihtimallerin zehriyle yine uykusu kaçacaktı. Ama henüz yatsı ezanı okunmamıştı, evdekilerin bir kısmı sofada bir kısmı salondaydı.”

“Mektup bitince bir an sessizlik oldu. Cemile yüreğini bir el sarmış da sıkıyormuş gibi hisseti. Hızlıca merdivenlere yönelip yukarı çıktı. Gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Sesi çıkmasın diye elini ağzına kapattı. İçinde biriken tüm hisler artık sığamaz olmuştu yüreğine. Kapıyı kapatıp içindeki acıyı gözyaşlarıyla akıtmaya devam etti. Mektubu düşündü, bütün cümleleri aklına getirmeye çalıştı. Ahmet kendisini hiç sormamıştı. Ama ama ahaliye selam demişti ya ona da selam göndermişti işte.”

Ketebe Piyan’dan Şiirler

Ahirin de ahirindeyiz ey talib

Rençberlerin dudakları kurumuş

Gece lambaları kör

Görmüyorlar bizi

çoktandır sular akmıyor çeşmelerden...

Nedense Annemi özlüyorum ben en çok

En çok,

Beni dizinde yatırmadığı için belki de...

Şarkılara şiir yazılmasa olmaz mı ey talib

Şarkılar şımarıyor şiir ölüyor sonra...

Doğunun da doğusundayız ey çocuk

Zamanın tam ortasındayız savruluyoruz

Kıyama duramadan

Ve bir dağın eteğinde vurulmadan...

Mehmet Ali Öner

ağaçta bir güneş ölüsü

atlar kara göllerde kızıl

ve balıklar tekrar ölüm kumsalında

kanat çırpıyor solgun bir gece

ve dişlerini gösteriyor şiddetli rüzgar

hafifletici sebepler düşlüyorum sahte varlığıma.

ve gökten yıldız düşer alnıma.

gece lekenir böylece

ve şehir bozguna uğrar.

Ferhat Nitin

dağın damarlarındaki çağrıyla şahit kılınıyor

aşılması gerektiği bildiriliyordu bir dağın

hutbelerin dilindeki sarp yokuşlar çıkılmak içindi

ve çıkılınca bir cumadan

yokuşlar değil hoş geldin faizleriyle karşılanırdık

fakat hala anlamadığım

düşük faizli krediye nasıl bir ödeme kolaylığı

mars’a gidilmeli bu yüzden belki de

Kolomb amerika’yı yeniden keşfetmeli orada

bir silah veya yeni finans şirketleri kurar mı bilmiyorum

fakat kaliteli ortadoğu petrolüyle seviştiği günleri

bir kitapta toplarsa

satabilir marslılara kanlı bir imza gününde

belki bütün bunlar deli saçması

belki de giderilmelidir mars’ın demokrasi ihtiyacı

Mustafa Yasin Arat

İpe birlerken gözyaşı tanelerini

Ol dedi Aşkın Çalab’ı

Rahme üfl endi yakarışlar

Ürperdi siyah ben, korktu beyaz ben.

Ört beni diyen Sevgili’nin, Kübra’sı

Beni de ört üşüyorum, çok üşüyorum.

Bir sitem sözün sürçmesinde keşke hayatı,

Bir çocuk sevdanın günahına gebe bir anne.

Bedeni savunmasız, ölüme terk edilen bir cenin

Ve tek nefesi dudaktan dökülecek affoluşta saklı bir ruh.

Oku diyen elçi!

Bana da sırrımı getir.

Örttüm günahımı, susturdum dilimi

Senden başkası bilmiyor Ey Sevgili

Sen de sırtını dönersen eğer

Senden başkasına anlatamam sessiz sessiz

Doğuramam bu günahın masumunu

Güç ver bana, ışık ol bana, yol ol bana.

Sinem Yağmur Karaağaç

Kardelen’de Peygamber Esintileri

Kardelen Dergisi, üç aylara ve Ramazan'a yakışan bir vurguyla çıktı. Dergide Peygamber Efendimiz'e, sünnete dair ayrıntıları içeren yazılar yoğunlukta. Kalplerin en çok ihtiyaç duyduğu Peygamber muhabbeti, farklı açılardan ele alınıyor dergide. Özellikle; “Bize Kuran yeter.” diyenlere karşı oldukça yerinde yazılar yer alıyor Kardelen’in 108. sayısında.

Yavuz Sert, Anadolu irfanının kaynağını anlatıyor yazısında. Kaynak belli; Efendimiz'e muhabbet.

İrfanımızda Efendimiz’e muhabbet öyle bir seviyededir ki sadece O’nun adını anmak bile dünyalara bedeldir. “İsmini anmakla dâim Her gönül bulur safâ” Cihan Sultanı Kanuni Sultan Süleyman bakın ne diyor: “Umaram her bir adın ayrı şefaat eyleye Ahmed ü Mahmûd Ebu-l Kasım Muhammed Mustafâ”

Ya Sultan Ahmed Han’ın muhabbetine ne demeli? Efendimiz’in mübarek ayak izlerinin resmini baş tacı eden ve vefatına kadar kavuğunda taşıyan Sultan Ahmed Han aynı kâğıda şu mısraları yazmış: “N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim Kadem-i nakşını ol Hazret-i Şâh-ı Resûl’ün Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir Bahtiyâ durma yüzün sür kademine o gülün”

Efendimiz’den örnek alabilmemizin yolu O’na muhabbetten geçiyor. Büyükler muhabbetin yukarıdan aşağıya doğru olduğunu söylerler, anlamı şu, Efendimiz bizi sevmeden bizim O’nu sevmemiz mümkün değil. Dervişler gibi diyelim o zaman: “Allah’ım, bizi Efendimiz’in âşıkları zümresine ilhak eyleyiver”

Muhteşem Kadro

Peygamber Efendimiz çevresindekileri muhteşem kadro olarak anlatıyor Ali Erdal yazısında. Kadronun içinde yer alan isimleri anlatıyor Erdal. Her biri yıldız olan yol göstericileri. Bugün, iki kişinin bir araya geldiğinde yaşanan sıkıntılara karşı, önümüzdeki örnek yaşamlar var yazıda.

“Sadece siyasette değil… Her alanda… Daha mevzu açılır açılmaz, birinci adamla, ikinci adam(lar) arasındaki mücadeleye hemen herkes her alanda pek çok örnek sayabilir. Herkes yakın ve uzak geçmişten örnekler sıralayabilir. Yarın için dedikodular, hattâ pazarlıklar yapılır. Geçmişteki benzer hesaplaşmalara bakıp, yarın kimlerin başa geçeceği, “hangi ekibin” güç kazanacağı ve yurt dışından kimlerle irtibatlı olduğu ve olacağı hususunda herkes ahkâm keser, iddialara tutuşulur; fanatikler ve kraldan fazla kralcılar birbirine girer. En küçük topluluktan devlete kadar, sürüyle örnek…”

“Renginden dolayı Bilâl’e ileri geri lâf eden bir sahabe, öyle pişman oldu ki kapısına gitti, başını eşiğine koydu; o hakir gördüğüm renkteki ayağınla yüzüme basmadan affedildiğimi kabul edemeyeceğim ve bu kapıdan, yüzüme basmadıkça çıkamayacaksın, dedi.”

“Yakaladıkları genç sahabîye işkence yapıyorlar. Senin yerinde O olsaydı, razı olurdun değil mi, evet de kurtul diyorlar. Hayatının baharındaki sahabî, Peygamberimizin ayağına bir diken batmasındansa, ben hayatımı bin defa vermeye razıyım, diyor… Şehit ediliyor.”

“Gittikleri yerin nimetlerine, hazlarına, imkânlarına, güzelliklerine, cazibelerine aldanmadılar. Dünyalık yığmadılar.”

Etle Tırnak

Allah’ı Peygambersiz, peygamberi sahabesiz düşünmek mümkün değil. Etle tırnak olarak anlatıyor bu birlikteliği Kadir Bayrak.

“O’nun, bizim anladığımız mânâda zamana sığan hayatı, aslında O’na kadar geçen ve O’ndan sonra gelecek bütün zamanların tohumu, çekirdeği. İlk yaratılandan sonuncusuna, her insanla her insan, her varlıkla her varlık arasındaki bağ, O’nun hayatında mündemiç. Hayat atomu, O var olduğu için patladı ve bütün zaman ve mekânı kuşattı.”

“O’nun yetiştirdiği kadro… Tarihin görüp göreceği en üstün insan kadrosu; sahabe… İnsanlık ehramının en üstündekiler, gökteki yıldızlar. Her biri yön gösteren, istikamet tayin eden kutup yıldızları. Onlar sünneti nasıl anladı, hayatlarında nasıl uyguladı…”

O’nu başlarında bir kuş varmış da göz kırpsalar uçacakmış dikkati ile dinleyen, Allahın âyetlerini söylemeye memur dudaklardan dökülenlerin damlasını bile ziyan etmeden sindiren kadronun, bir soru karşısındaki edep tavırları; “Allah ve Resulü daha iyi bilirler.” Bir savaş öncesi, fikrini beyan eden Peygamberine, “Ey Allahın Resulü, bu söylediğiniz vahiy mi, sizin fikriniz mi?” diye soran, vahiy olmadığını öğrenince reyini beyan eden ve fikri kabul gören sahabe edebi…

Toplumumuzda Sünnet Kavramı

İlkay Coşkun, sünnete toplum nazarından yaklaşıyor bakış açılarını merkeze alarak. Sosyal hayata sünneti uygulamaya dair örnekler var Coşkun’un yazısında. Sünnete göre yaşamak demek dosdoğru yaşamanın rehberidir.

“Peygamberimizin sünnetini yaşama, Müslüman kimliğini içselleştirmekle, günlük hayata aksettirmekle ve bu kaideleri uygulamakla mümkündür. Şekilcilikten daha çok özü kavrama ve bu öz üzerine hareket etmekle mümkündür. Bu da hem teorik hem de pratik üzerinde hareket etmekle olur.”

“Kur’ân, sünnet, içtihat gibi sıralama fıkhî anlamda ve dinimizin temeli ve özü anlamında sünnetin olmazsa olmazımız olduğu gerçeğini unutmamamız gerekir. Bununla birlikte iman, düşünce ve davranış boyutuyla da sünnetin getirdikleri çok önem arz eder. Kur’ân ve sünnetin rehberliğinde aile içi iletişimde de bu değerler evlerimize sirayet etmiş, batı aile yapısının yanında hep bir adım önde artı değer olarak yerimizi almışızdır.”

Tıbb-ı Nebevî

Her şeyiyle örnek bir peygamberimiz var. Zaten yaşantısının Kuran olması da bu örnekliği doğrulamakta. Vildan Poyraz Coşkun, şifa kaynağı Resul’ü anlatıyor yazısında.

“Peygamber Efendimizin hadis ve sünnetleri, insanca yaşamak için elimize verilmiş kıymetli bir kılavuz niteliğini taşımaktadır. Biz Müslümanlar Hz. Muhammed (sav)’ı Tabib-i Kulub olarak biliriz. Tabib-i kulub, ruhları kararmış insanlığa tekrar hayat veren, gönül aydınlığını ve ebedî kurtuluşu getiren demektir. Hayatın her alanını aydınlatma mahiyetinde olan bu hadislerin içerisinde, tıbbî hadisler dikkat çekmektedir. Şöyle ki; Hz. Peygamber (sav)’in asırlar öncesindeki tıbbî hadisleri, bugünün tıp bilimlerine ve bu alandaki gelişmelere uygunluğundan dolayı bir tıbbî hikmet hattâ tıbbî mucize olarak gösterilmektedir.”

Peygamber Efendimizin günümüze kadar gelen sağlık noktasındaki hadislerinden biri de suyun oturarak içilmesiyle ilgili olanıdır. Basit, çok da dikkate alınmayan bu eylem, Efendimizin sünnetine uyulmadığında vücudumuza verdiği tahribatları yine uzmanlar bilgilendirme amaçlı dillendirmekteler. “Hiçbiriniz ayakta su içmesin. Unutarak içen de kussun” (Müslim Eşribe 116) diyen Efendimiz, suyun nasıl tüketileceği ile ilgili tavsiyesini yaparken sert uyarısını da yapmıştır.

Necip Fazıl’ı Anlayamama Çabası

Türkiye’deki en incitici modalardan biridir Necip Fazıl’a ve Mehmet Âkif’e saldırmak. Bilen, bilmeyen, anlayan, anlamayan birileri çıkar ve bir nesli inşa etmiş fikir adamları hakkında ahkam kesmeyi bir maharet sayarlar. Bir kalbe dokunmayı becerememiş, en büyük ustalıklarını bankamatik önünde gösteren kifayetsizlerin hadsizlikleri bitmez. Onlar hadlerini aştıkça bize de her fırsatta yol gösterici üstadlarımızı anlatmak düşüyor.

Muzaffer Doğan, Kardelen’de bir müftüye Necip Fazıl’a dair hakikatleri anlatıyor, elbette anlayana.

Söz Muzaffer Doğan’ın…

Karar Gazetesi’nde, İstanbul eski müftülerinden, Prof. Mustafa Çağrıcı, “İdeoloji İnsanı Olarak Necip Fazıl” başlığı ile bir yazı yazdı. Şair olarak, Üstad Necip Fazıl’ı, yere-göğe sığdıramamış!

“Bilirsiniz, rahmetli epeyce narsistti; hiçbir meziyette, ikinciliğe râzı olmazdı ama, birincilik iddialarında en haklı olduğu alan, şairliği idi. Onun şiir, düzyazı ve hitabetteki edebî ustalığı tartışılmaz. Bu alanda onu üstad sayanlar, yerden göğe kadar haklıdırlar. Ama fikirde, Üstad kabûl edilmesini, kesinlikle yanlış buluyorum.” diyor, eski müftü Mustafa Hoca...

40 yıl, “Mukaddes Dâvâ”- nın çilesini çekmiş, herkesin sustuğu veya susturulduğu bir devirde, agora’ya çıkıp “İnanmıyorum bana öğretilen tarihe!” diye, küfür sitemine, zâlim tek parti rejimine başkaldıran bir kahramanı, narsistlikle, kibirli olmakla, kıskançlıkla, popülistlikle, üstü kapalı olarak ‘ahlâk’ ve ‘karakter’ düşüklüğüyle suçluyor.

Batıda, göklere çıkarılan Shakespeare, Goethe, Bodler, derinlikte, Üstad’ın eline su dökemez diyoruz, biz... Bir Adam Yaratmak, Reis Bey, Tohum, Siyah Pelerinli Adam, Ahşap Konak, Para, Parmaksız Salih, Künye gibi tiyatro eserlerini, değil okumak, sanıyorum, adını bile duymamışsındır.

Muhammed Emin Yıldırım ile Sünnet Üzerine Söyleşi

Sünnet merkezli bir söyleşi gerçekleştirilmiş Muhammed Emin Yıldırım ile. Hayatı dosdoğru yaşamak için Kuran’dan sonraki en önemli rehberimiz sünnet. Modern çağın akıl çelen oyunlarına kapılıp da kişisel gelişim masallarına kapılmaya ne hacet. Önümüzde mükemmel bir yaşantısı ile sonsuz bir örnek var. Yeter ki idrak ederek yaşamayı bilelim. Yıldırım söyleşisinde Peygamberi anlamak ve onun çizdiği istikamet üzerine yaşamak üzerine düşüncelerini paylaşıyor.

“O’nun hayatını kâmilen, doğru bir biçimde öğrenen birisi, şunu çok rahat bir biçimde görür. Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimizin bir hususiyeti öne çıkıp da diğer hususiyetleri gölgede kalan birisi değil. En kâmil insan O... En kâmil insan demek ne demek? İnsanlığın her alanda ulaşabileceği en büyük zirvede O duruyor. Ondan ötesi yok. Merhamette öyle, şefkatte öyle, itidalde öyle, cesarette öyle, şecaatte öyle, ilimde öyle... Yani aklınıza gelebilecek her türlü özellikte öyle... Dolayısıyla Efendimizin sadece bir yönünü öne çıkararak anlatmak doğru değil. Bazen işte merhameti öne çıkarılarak anlatılabilir ama orada merhameti var da, cesareti yok anlamına gelmez elbette ki. Müsamahası anlatılırken, müsamahası var da, adaleti yok diye bir şey de anlaşılmamalı. Bunlar var ve hangisi varsa, hangisini alacaksak, insanlığın varabileceği en son noktaya varmış biri olarak var. Böyle anladığımız zaman, Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimizin hayatını bir kâmil misâl, bir kâmil örnek olarak ele alıp inceleriz.”

“Aklımızın olması Kur’ân’ın üzerine aklımızı çıkaracağımız anlamına gelmez, burada temel kaide şudur. Selim akıl, sahih nakil ile çatışmaz. Hiçbir zaman böyle birbirlerinin rakipleri değildir. Akıl, vahye teslim olduğu oranda selim bir akıldır. Biz akıllarımızı kullanırız, aklederiz, düşünürüz, akıllarımızı hayırlı işlerde kullanırız ama aklın selimiyetini koruyabilmesi için Kur’ân’ın ve sünnetin rehberiyetine ihtiyaç duyarlar. Eğer kalkar bu noktada herkes kendi aklını kutsar ve kendi aklını mutlak otorite kabul ederse ortaya yüzlerce, binlerce düşünce çıkmış olur. Aslında Kur’ân’ın bu noktadaki rehberiyeti, Peygamberimizin bu noktadaki rehberiyeti, âlimlerimizin o iki temel kaynaktan bize aktardıkları, bizim nerede duracağımızı gösterir.”

Kardelen’den Şiirler

Hakikate ram oldun, kör nefsini yendin sen

Maneviyat pınarı; müspet ilim, fendin sen

Küfrün kalelerini imanınla yıktın sen

Sidretü’l Münteha’ya, semavata çıktın sen

Gafiller uykudayken seherde uyandın sen

Her nefes arasında Yaradan’ı andın sen

Gönlümün Everest’i, şanı yüce dağsın sen

Karanlıkları örten, ışıltılı çağsın sen

M. Nihat Malkoç

Bir şehrin bombalanmasına hükmeden general

Evine geldiğinde çıkardı kanlı botlarını

Bıraktı küçük kızının kuş siluetli terliklerinin yanına

Arkasını döndüğünde general
Terlik kendini yere attı.

Holde ilerlerken salona doğru

Kan damlıyordu halıya parmaklarından

Çıkardı belinden palaskasını ve silâhını

Koydu akvaryumun önüne

Balıklar akvaryumun içindeki bir ağacın

Arkasına saklandı

İsmail Güçtaş

Maviden bulutlar üstünde uzanıp uyur insanlarım

Kalplerinde üzücü parmak izleri eski haziranda

Bir fırtına kıpırdanıyor

Kafalarına dolmaktadır bariton sesleri

Saçı örgülü bir çocuğu koklayarak uyandıran annesi.

İçimize kara bulutlar doğduran fırtına sesi

Çekiçle vurulmuş bir yanı var gecenin

Gittikçe dalgaları, köpükleri duyuyorum

Zihnim delice irkilen çalkantıyla boğuşuyor

Durup dinliyorum bütün tarafımla

Bütün tarafımla, bütün baskılarım

Bütün kaba yüreklerin bulunduğu yerde

Mertali Mermer

Türk Edebiyatı, 571. Sayı

Türk Edebiyatı Dergisi, 571. sayısına İmdat Avşar yönetiminde girdi. Ramazan’ı selamlayan bir kapakla çıktı dergi.  Ruşen Eşref’in İftar isimli yazısını da sayfalarına taşımış Türk Edebiyatı.  

“Ailemizin -altmış beş ramazan görmüş- en son ihtiyarlarından biri, içinden salavat getirirken: - Atıldı mı yavrum, diye sordu. - Evet. Şehadet parmağını tuza bandı. Besmeleyle orucunu açtı. Gözlerinde bir tesir sezdim. - Kusura bakmayın büyük hanım, “Size iftarlığı lazım geldiği gibi hazırlayamadık.” dedim. - Buna da şükret oğlum… Sizler daha gençsiniz. Yüreğinize esef koymayın. Bunlar da gelir geçer. İyi günler de görürsünüz inşallah. Ya bizler, dedi. Elindeki lokmaya yaşları damladı. Bu sene kursağına giden ilk ramazan lokmasına gözünün yaşı katık oldu; o hanımefendi ki, bundan on beş yıl evvel ilk günün orucunu zemzemsiz ve hurmasız bozmazdı! Kim bilir, daha nice bin Müslüman’ın evinde bu ramazan iftar –reçel, simit, pide yerine- böyle gözyaşlarıyla karşılanmıştır. Ağlasak da hakkımız yok mu? Bütün gönüllere bu yıl can ve devlet acısı çöktü. Ağızlarda tat, yemeklerde lezzet, ruhlarda neşe mi kaldı? Ve ramazanın bahtına -büyük hanımın dediği gibi- gökler bile yaş döktü.”

Kilisli Şair Hasan Şahmaranoğlu’na Gönderilen Edebî Mektuplar

Kilisli Şair Hasan Şahmaranoğlu… Bu ismi benim gibi ilk defa duyan çok kişi vardır. M. Fatih Kanter, Kilisli Şair Hasan Şahmaranoğlu’na Gönderilen Edebî Mektuplar isimli yazısında şaire gönderilen mektupları anlatırken, aynı zamanda şairi bize tanıtıyor. Dergilerdeki bu tür yazıları çok önemsiyorum.  Tanınmış isimler hakkında her yerde yazılıyor zaten. Önemli olan, unutulmuş isimleri tanıtmalı dergiler. Unutulmuş ama büyük bir değer içeren isimleri. Bu anlamda Kanter’i tebrik ediyorum.  Mektup sahiplerini görünce karşımızda bir kültür adamı olduğunu anlıyoruz. Yaşadığı yere anlam katan Kilisli Şair Hasan Şahmaranoğlu var karşımızda.

“Askerlik için gittiği İstanbul’da Hüseyin Nihal Atsız’la tanışması hayatındaki dönüm noktalarından biri olur. Atsız’ın yanında Ötüken dergisinin çıkmasına katkıları olmuş, ondan sonra da bağları kopmamıştır. 29 Eylül 1973 tarihinde Nihal Atsız, yazdığı mektupta Şahmaranoğlu’nun oğlu Ersegün’ün adının etimolojisi ile ilgili bilgiler verdikten sonra kendi mahkûmiyet kararı ile ilgili bilgiler de paylaşır. (Atsız, 29 Eylül 1973)”

“Şahmaranoğlu’na; Bahtiyar Vahapzade, H. Nihal Atsız, Ahmet Kabaklı, Alaeddin Yavaşça, Bahaettin Karakoç, Dilaver Cebeci, Şevket Bulut, Geza Davids, İskender Pala, Mehmet İsmail, Rahim Nebioğlu, Türk Edebiyatı Vakfı adına Ayla Ağabegüm, Yavuz Akpınar ve Ziya İzgin gibi devrinin kültür ve sanat hayatının önde gelen isimleri mektuplar göndermiştir.”

“Vahapzade, hece vezniyle yazan ve millî konularda hassasiyet gösteren Şahmaranoğlu’na karşı takdirlerini dile getirir. Onun çizgisini beğenen Vahapzade, mektubun ilerleyen satırlarında kendisinin Göktürklerin tarihini, törelerini öğrenerek Kendimizi Kesen Kılıç (Göktürkler) adlı bir piyes yazdığını ve bu piyesin Bakü Millî Devlet Tiyatrosu’nda oynandığını haber verir. Mektubun sonunda Şahmaranoğlu’nu tarihine ve geçmişine bağlı bir yazar olduğu için tebrik ederken “Not” kısmında 29 Nisan 1998 tarihli Ortadoğu gazetesinde yayımlanan “Eğitim mi Eritim mi?” makalesini okumasını ister.”

“Hasan Şahmaranoğlu’na yazılan mektuplar göstermektedir ki Türk kültür ve sanat dünyasında Anadolu taşra olarak görülse de her bir Anadolu kentinin kendine özgü bir edebî muhiti oluşmuş ve asırlar içinde bu damar kendine akacak bir mecra bulmuştur. Kilis’te de bu akış içerisinde kendine yer bulan Hasan Şahmaranoğlu, 85 yılı aşkın ömrünün büyük kısmını özelde Kilis için temelde ise Türk kültürü için emek harcayarak geçirmiştir.”

Kuyudaki Sır ve Ayna

Nuray Alper, kıssalar eşliğinde rüya ile gerçek arasındaki çizgiden sesleniyor bize. Bir kuyu var karşımızda Hz. Yusuf’a yuva olan. Rüyaların içimizi onaran yanına dair noktaları buluyoruz yazıda. Hz. Yusuf’tan Uluğ Türk’e, oradan Edebalı’ya uzanan bir rüyalar silsilesi ile yol alıyoruz Alper’in yazısında. Elbette Mehmet Kaplan’ın Büyük Türkiye Rüyası…

“Kimi hayallerimizden kopan, kimi zaman da ömrün karanlık dehlizlerine yakın duran rüyanın tarihi nerede başlar? İlk insan Adem Aleyhisselam ve eşi Havva validemizin cennet yurdundan çıkarılışından sonra dünya hayatının rüya olarak yorumlanması, cennetin de dünyada kalanlar için uzak bir rüyaya dönüşmüş olduğunun algılanması açısından önemli bir eşik mi? Mahzun bir baş eğişle birlikte yüksek bir şiiri de bünyesinde taşıyan bu kabul, insanlığa uykusunda ikram edilen sıra dışı hâlin gerçekliğinden uzak dursa da onun biçim değiştirmiş ve genişletilmiş şekli. Varlık dünya uykusunda ve rüya bütün çektiğimiz…”

“Mehmet Kaplan ile Büyük Türkiye Rüyası. Düşünürün eserine ad olan bu rüya, o ve onun gibilerin ömrünü biçimlendiren en büyük hakikat olurlar; ferdin sonsuzluk hissine açılan sihirli penceresi. Şairine ketum bir şiirin haberini taşıyan, hikâyecisine kelimelerle yüklü bir kervan getiren duygu elçisi… Bazen de mahremiyetin mahcubiyeti, kalbin kendisiyle imzaladığı sır sözleşmesi… Bizler rüyalarla aynı hamurdan yapılmışızdır diyen Shakespeare’in ruh ortaklığında yakaladığı tılsım.”

Renk ve İnsan

Yunus Özel, insan-renk ilişkisinden yola çıkarak kaleme aldığı bir yazısı ile Türk Edebiyatı’nda. Dünyayı kuşatan yedi renk ve bunun karşısındaki insan… Tarihi gelişimiyle birlikte insanım renklerle olan yakınlaşmasına tanıklık ediyoruz.

“Yüzünü göklerden ayırmayan insan, alaimisemayı görmüş, ona gökkuşağı ya da ebemkuşağı adını vererek onunla bütünleşmiş, onu içselleştirmiştir. İnsanın başından beri bu kuşağı beline bağlamayı aklına koyduğu da düşünülebilir; çaplar, boyutlar ve bağlamlar arasındaki uyuşmazlık buna elvermemiştir, büyük bir ihtimalle.”

“İnsanoğlunun renk ve boya ile tanışmasının, Lascaux mağarasında başlamadığı açıktır. Lascoux’daki resimleri yapan ustalara, kalfalık, çıraklık ve emekleme dönemi için kaç bin yıl gerektiğini tam olarak kestiremeyiz. İnsanın yeryüzü serüveni aydınlatılmadan yapılacak hesapların orta yerdeki üç bilinmeyenli denklemi beş bilinmeyenli hâle getirmekten öte bir yarar sağlamayacağını da hatırda tutmak faydalı olabilir.”

“Işık renkleriyle ilgili bilgiler arasında yer alan “tamamlayıcı renk” kuramının bu bilgiden haberdar olmayan çocukların resimlerinde ustalıkla uygulanması, renklerle ilgili kazanımların doğuştan geldiğini ortaya koymaktadır. Üç ana renkten ikisinin karışımıyla elde edilen ara rengin, üçüncü ana rengi tamamladığı, buna göre kırmızıyla yeşil, maviyle turuncu ve sarı ile mor arasında kurulan tamamlanma olgusunu konu alan bir kuramdır bu.”

Türk Edebiyatı’ndan Hikâyeler

Cahit Açıkel- Abıhayat

“Çocukluğumun ilk yılları Sivas’ta geçti. Ortak bahçe içinde bitişik iki evin birinde yaşıyorduk. Açlık ve korkuyu İkinci Dünya Savaşı yıllarında burada öğrendim. Bitişik evden İsmet, bahçe çitinin ötesindeki komşu çocuğu Ahmet ile her gün yeni oyunlar icat ederek oynardık. Oyun çocukların gelişimini sağlar; biz savaşın çocukları içinse açlığımızı unuttururdu. Gün bitip evlerimize çekildiğimizde midemin isyanı dayanılmaz olur, annemden ekmek isterdim. Annemin cevabı hep aynı olurdu: “Ağabeyin ekmek karneleriyle fırında sıra bekliyor, bekleyin biraz ölmezsiniz ya!” derdi. Acılı bekleyişim sona erip ağabeyim kucağında sıcacık ekmeklerle geldiğinde ekmeklerden birini çocuklar arasında bölüştürürdü. Bir köşede aç kurt gibi payıma düşeni yerken ağabeyimin fırından gelene kadar bütün ekmekleri yiyip bitirmediğine şaşardım.”

“Korkularla dolu kışın sonunda havalar birazcık ısınınca kendimi özlemle dışarı attım. Ama oyunlarımıza Ahmet hiç gelmedi. İsmet ise büyüyeceğine daha küçülmüştü sanki. Oyuna eskisi gibi istekli değildi. Çabucak yorulup, öksürük nöbetleri geçiriyordu. Yalnızlıktan sıkıldığımda anneme Ahmet’in oyuna neden gelmediğini sorardım. Annem “Onlar başka yere atanmışlardır herhâlde?” gibisinden belirsiz cevaplar verirdi. Bir gün büyükler kendi aralarında bir çocuk için yanıp yakılarak konuştuklarında babamın “Zavallı çocuklar… Onlara doktor değil, ekmek gerek!” dediğini duyduğumda Ahmet’i artık hiç göremeyeceğim duygusuna kapıldım. Oysa ölümün sözü dahi edilmemişti; onun soğuk rüzgârı kendisini duyurmuş, sözünü edersem, gelip beni de bulacakmış gibi Ahmet’i bir daha hiç sormadım. Büyükler de onun öldüğünü söylemediler.”

Nuhan Nebi Çam - Anne Ölürse

“Akşam oluyor, annesiz ve kimsesiz. Caminin minaresinde ışıklar yanıyor. Annesiz ve kimsesiz yollara çıkıyor, yavru serçe. Tipiye yakalanıyor, sel kabarıyor; köprüyü geçemiyor. Annenin olduğu vakitlerde, suyun yanağında kayan nilüfer yapraklarında kurbağalar otururdu, o suyu geçmek çok kolay olurdu. Elini bir anne tutardı. Yavru serçe kanat çırpardı. Bütün kuşlar gökyüzünü doldururdu. Klakson sesleri caddelerde en güzel nağmeleri çalardı. Annenin varlığında trafik kilitlenir ama kilitlenmezdi. Kırmızı ışıklar bu kadar uzun yanmazdı. Bir şehirden başka bir şehre gitmek yıllar hatta aylar almazdı. Anne olurdu orada, bunu bilirdi yavru serçe. Şimdi şekerin yükselir, akşam gürültüsü, caddedeki trafik kavgası kulaklarına dolar. Boğaz yakan açılır, yollarda üşürsün. Seni kim düşünür seni? Seni kimse düşünmez seni.”

“Annemin hazırladığı, iki lavaş ekmek arasındaki koca bir kalıp peyniri kaptığım gibi abıhayatın kaynağını bulmak için kendimi dışarı atıyordum. İkindiye kadar azığımızı yemek aklımıza hiç gelmezdi. Susuzluktan çatlayan dudaklarımızı ıslatmak için Tuzla Çayı kıyılarında, gümüş gibi kaynayan gözelerin birinde, buz gibi suları kana kana içerken acıktığımızın farkına varırdık. Annemin hazırladığı ekmek ve peynirin yanında Hakkı’nın torbasında, fırın ekmeği ve peynir olurdu.”

“O kayanın aralığında birkaç gün kaldım. Uykuya her daldığımda sürekli rüyalar gördüm. Annenin yanağıma kondurduğu öpücüklerle uyandım. Bir defasında anne, üzerine kusmuştu. Başını alıp dizlerime yaslamıştım. Ellerimle yanaklarını tutmuş; canım annem seni çok seviyorum, demiştim. O da güçsüz ellerini yanaklarıma yapıştırmış, canım yavrum, seni çok seviyorum, demişti.”

Türk Edebiyatı’ndan Şiirler

Sonra bunların göğsü bir deliksiz saksıdır

alaca asfaltların gözleri yaygısıdır

güneşe düşse kiraz

dünya küçük vakit az

heyamola - sevdiğim rujun kırmızısıdır

sevgiler günden güne biraz daha kapital

yürüyen merdivenler ve beş yıldızlı ahval

kılıcım düştü tanrım

bu modaya aldandım

döndüm yüzüm kıbleye genç ölmek de ihtimal

Emirhan Eder

Dertsiz son masada duran adam pozu

ve sınırları çarpsın yitik kalışlara inat.

Tutup çakarlar çiviyi koynuna gecenin ilerleyen saatlerinde

kullanabileceğim kadar seviyorum

geceleri (uzun)

Hafriyat kamyonu çakıl döker kıyısına şehrin

Merkezi ısıtma yalan olur bir nevi.

Kim kazanır kapısında gezen (zamanı)

Ne hâlin varsa söv demekte geliyor içimden bir an.

Ferhat Nitin

Dehlizlerimden yıldızlara çıkarım

ışık içimde

Kötüler kör bilmez hakikati

Ateş temizleyecek kötüleri

İyileri insan aşkı ve gözyaşları…

İsmail Delihasan

ne zaman sesimi toplasa salkım söğütler

ruhumda dolanır sarmaşığın

beni uzak dağlara götürdüler

solgun çiçekten tanıdım yüzünü bozkırda

zaman senle hüzünler dikti toprağa

çığlıklar yeşerecek ağaçlardan

kuyulardan daha derin güneş

seni topluyor buruşuk havalardan

Rıdvan Yıldız

Sıyrık, 7. Sayı

Şiir dergisi Sıyrık, 7. sayısına ulaştı. Dergide yer alan şiirlerden paylaşımlar yapacağım.

Sevdalı kavağın dizinde âsude ân

Muhabbet seyre değer

Zarif bir edası var bu yaprakların

Gönül gibi dalgalanıyor devamlı

Dalgalanıyor gönlüm de aynı

Bir his, önceye ait

Gelip gidiyor ruhumda zaman

Bir ürperme, bir âh

Kâbustan uyanışı sezdiriyor gözümde kan

Avuçlarımı sıkmışım, açınca fark ediyorum

Dizlerim titriyor, tutuyorum

Kalbim çıkacak yerinden, tutamıyorum

Tiz bir ses mırıldanıyor

Ân bu ân, kursağım boğum

Gülnihal Yeşiltepe

Umursamaz şeytanlara dönüştüğümüzde

Birer parça elma kursağımızda kalmıştı

Örselenmiş iyiliğimizin para ceplerimize sıkışmış

Beş kuruş kadar değeri yoktu.

Dudağının kenarına bir damla bile

Günah değmemiş adamlar zil zurna sarhoştu o gece

Ne oldu bize?

Ciğeri bir nefes cigara çekmemiş

Kadınlar ciğer çürüttü o gece.

Varlığımızın felaketi geminin kıçından vurup vurup

İçindeki bizleri helak etti; halen yüreklerimiz atarken.

Biz öldük cancağızlarım.

Ama yaşıyoruz.

Yasemin K.

Çantanda bir kuş sürüsü, dünyadan çalınmış

ellerin hiçbir yere bulaşmayacak kadar çizgisiz

boş bir gökyüzüne doğru seğirtesin var

herkesten çok inanıyorsun yaşamanın güzelliğine.

Küçüksün ve bu seni daha üstün yapıyor.

Köşeli şehirler ve tüm köşeleri tutan gölgeler

içinde hayat olan her şeyi sımsıkı sarmalıyorsun

zaman sana bir şeyler fısıldıyor usulca

ve sen büyüyorsun.

Gözlerin artık hikâyenin ardını da görüyor

Ayşenur Yalçın

Harlanıyor gözlerimdeki ateşler

Bir zalime bakarken

Zalim ki bir kendi bilir sanır her şeyi

Daha kendi rengini bilmezken

Düşünceler söylerken Rahman’ın varlığını

İnkâr eden zalimlerin attığı kurşunî okları,

Kirlenmiş ellerle dokundukları mazlumları

Hangi yürek işitmeden durabilir bu bîdâdları?

Körlük kapısında asılı kalmış ruhlarına,

Semada açık duran ellerimizle direneceğiz!

Zulümlere, işkencelere ve kof cesetlere

Mersus olup direneceğiz!

Özlem Sönmez

Yeryüzü aç – dolduruyor ölülerini

yan yana üst üste sarmaş dolaş

baş uclarında ölümün mermer künyesi

soğuk ve siyah gömütlerde uyuyor

bir ozan –ateşten bir ozan-
bir kadın -töreden bir kadın-
bir çocuk -kalbi Afrika’dan bir çocuk-
paylaşıyorlar aralarında acılarını

ama zor

ama kolay

temizliyorlar toprak üstü yaralarını.

Sesleniyor kendi göğünden ölüm – açıyor tüm perdelerini

yer altlarından yer üstlerinden kat kat iskelelerden fabrikalardan

ertelenmiyor yoksul ölümler

ölüm zamanla baş başa uğramıyor zamanaşımına

yazılıyor tüm kaçak ölümler bir soylunun hesabına.

Gökhan Ergüt

Ben sana kırklanmış kelimelerle geliyorum

Asilik ve dik başlılık olarak isimlendirilir merhametimiz.

Önümüzde yaban otları, deve dikenleri, zakkumlar

Çapalanmamış toprakta üreyen hoyrat akıllar.

Sen istersin ki yaseminler ve sardunyalar,

Akıllara gelmiyor yine değişken iklim koşulları

Küresel iklim mahvediyor üretken aşıkları.

Yo, hayır! Evet isyan bizimkisi

Kurulu düzene, kurulamamış düzene

Tapusunu alamamış bir salyangoz gibi hayatımız.

Kurtlanmış kürsülerde bağıran gergedanlar

Çamura bulanmış zihniyetle, çamur atan ahmaklar.

Nefret, kin ve uyku yapıyor aşıklarda.

Zorlama düşünceler, az okunuyor kitaplar

Şiirleri bile başkalarına okuyor yaratılanlar.

Müphem zannediyor anlaşılmaz kelimeler kullananlar

Yarım akılla şuur dileniyor Tanrıdan.

Diyemiyor sadece

Af, sev ve bırakma.

Vanası patlamış bir su borusu gibi

Ateş fışkırıyor şimdi onlardan.

Dizelerde sersemleşip, susuyorlar

Gülsene Kuş

YORUM EKLE

banner26