Mayıs 2020 dergilerine genel bir bakış-4

Karabatak’ta Ömer Seyfettin var

Ömer Seyfettin’in ölümünün üzerinden 100 yıl geçti. Eserleri ile hâlâ canlılığını koruyan bir etkiye sahip Ömer Seyfettin. Birçok dergi özel sayı hazırladı, dosya konusu olarak büyük hikâyecimizi konu edindi. Karabatak dergisi de “Yüz Yıl Sonra Ömer Seyfettin” isimli bir dosya ile anıyor hikâyemizi.

İlk söz Ali Ural’ın selamlama yazısından…

“Ölümünden yüz yıl geçti ve Ömer Seyfettin’in mürekkebi hâlâ dalgalanıyor. Geçen bir devir yok; dünyanın onurlu insanlara her zamankinden daha çok ihtiyacı var. Bu toprakların has çocuğu o. Pembe İncili Kaftan’ın Muhsin Çelebi’si gibi şair ama tek bir kaside yazmamış. Övgüden korkmuş çünkü. Yalnız Hakk’ı övülmeye layık bilmiş. Beklentisi yok insanlardan. Devletini canından çok seviyor ve çıkar gözetmeksizin çalışıyor onun için. “Devletten hep alınmaz ya... Biraz da verilir!” dedirtiyor kahramanına. Alnında kılıç yarası, başı dik, göğsü ileride, müdânasız Muhsin Çelebi’yi şu cümleyle resmediyor efsanevi hikâyesinde: “Deli değilse... bu ne küstahlıktı? Bu derece küstahlık, dünya düzenine karşı çıkmak değil miydi?”

Ömer Seyfettin okumak, dünya düzenine karşı çıkmaktır. “Kumaşı Hint’ten harcı Venedik’ten gelme Pembe İncili Kaftan”ı yoksul bir ömür sürmek pahasına yere serdiği için seviyoruz Ömer Seyfettin’i. İnsanı, Allah’ın merhametinin ve adaletinin yeryüzündeki temsilcisi olarak gördüğü için seviyoruz. Ne çok ihtiyacımız var Ömer Seyfettin’in kahramanlarına! Bütün dünyanın bulmak için seferber olduğu aşıyı yüz yıl önce bulduğu için seviyoruz onu. Ömer Seyfettin Muhsin Çelebi’dir, Muhsin Çelebi yeniden diriltilmesi gereken Türk ruhu.”

Ömer Seyfettin dosyasından paylaşımlar yapacağım.

“Ömer Seyfettin’in şiir ve nesrin çeşitli türlerinde eserleri bulunmasına karşın asıl iki alanda büyük etki oluşturduğu söylenebilir. Hikâyeleri ve hikâyecilikteki öncülüğü ile özellikle “Yeni Lisan” bahsinde edebiyat dilinin değişmesi için gösterdiği çaba ve düşünceleri edebiyat tarihimizin dönüştürücü kişiliklerinden birisini karşımıza çıkarır. Onun ilk ve büyük etkisinin öncelikle dil konusundaki görüşlerinden çıktığını, özellikle Ziya Gökalp’in ve dönemin siyasal iktidarının da desteğiyle edebî dilin Cumhuriyet’ten önce değiştiğini görüyoruz. Seyfettin’in yazılarında aşırılığa varmayan ama kararlı bir biçimde yaşayan, konuşulan dili esas alan bir edebiyat dilini savunması aynı zamanda ülkemizde uzun yıllar sürecek olan dilde özleşme, sadeleşme konularındaki tartışmalar için de sağduyulu bir yol gösterici olarak dikkati çeker. Bununla birlikte “Yeni Lisan” meselesinin aynı zamanda Ziya Gökalp’in öncülüğünde bir “yeni hayat” projesinin parçası olduğu da unutulmamalıdır. Bu da demek oluyor ki dilde değişme isteği, yeni bir dil teklifi; teklifin hacmiyle sınırlı değil tam tersine bir bütünün parçası olarak ortaya çıkıyor. Bunun ilk örneği Ömer Seyfettin kuşağı değil kuşkusuz; daha önce de Namık Kemal edebî dilin değişmesini teklif etmiş idi ve orada da teklifin arka planında hayata dair söylenecek yeni şeylerin olduğu fikri bulunmaktadır. Dolayısıyla yeni bir şey söylemek isteyen dilin değişmesini de teklif ediyor. Cumhuriyet’ten sonraki dil tartışmalarına bu gözle de bakılmalıdır. Dünya tasavvurunun, toplumsal değerlerin değişmesi ifade aracının değişmesini de zorluyor. Gerek Tanzimat gerek II. Meşrutiyet ve gerekse Cumhuriyet dönemleri paradigmatik değişiklikler teklif eden, yönetim biçiminin, hayatın bütününün değiştiği büyük dönüşüm süreçleri idi. Bu süreçlerin kendine özgü hayat tarzı üretmeye çalışması ile dildeki değişme projelerinin birbirini beslediği görülür. Nitekim “Yeni Lisan”ın bir kısmının yazarı ve tamamının savunucusu Ömer Seyfettin’in aynı zamanda Millî Jimnastik kitabının yazarı olması şaşırtıcı değildir. Dilden, spora psikolojiye kadar o bütüncül “yeni hayat” tasavvurunun gerçekleşmesi amacı açıkça da belirtilmiştir. Burada “yeni hayat”ın, esas olarak “yeni bir medeniyet yaratmak” anlamını içerdiği de gözden ırak tutulmamalıdır.”

“Doğrusu Ömer Seyfettin, teorik olarak önerdiği dili başarılı bir şekilde kurgusal metinlerinde uygulayarak sadece bir örneklik yapmış olmuyor, büyük ölçüde bağımsız bir tür oluşunda rol oynadığı Türk hikâyesinin gelişiminde de uzun süre yönlendirici olmaya devam ediyor. Şimdi cevabını aramamız gereken soru şudur: Bu mekanik yapı Ömer Seyfettin okurunu Sait Faik’e ve sonrasına taşıdı mı?” Yılmaz Daşçıoğlu

“Ömer Seyfettin’e göre dil, milletindir. Millet gerekli görürse ilişkide bulunduğu kültürlerden diline ihtiyaç duyduğu kelimeleri alır, katar. Hiç yabancıymış, ecnebiymiş demez, bundan gocunmaz. Yeter ki kelime yalın, çıplak gelsin, yanı sıra tamlamasını, çoğulunu getirmesin. Çünkü her dilin tamlamaları olsun, çoğulları olsun, kendine özgüdür, dolayısıyla kendi kurallarınca yapılmalıdır. Söz gelimi “mülâzım-ı evvel” (üsteğmen), “mülâzım-ı sânî” (teğmen) ve yine “me’mûrîn-i hükûmet” Türkçe değildir, Arapça kelimelerle Farsçanın kuralına göre yapılmış tamlamalardır. Ama “evvel mülâzım”, “sânî mülâzım” ve “hükümet memurları” Türkçedir. Kelimeler değişmemiş olsa da tamlama Türkçedir; -ler eki Türkçenin çoğul ekidir, bunlar da deyişi Türkçeleştirir, halk da zaten böyle der.

Fakat Türkçeye uygun yapılmış her tamlama da deyişi Türkçeleştirmez. Örneğin “seng-i mezar” (mezar taşı) yabancıdır. Fakat “mezar sengi” de yabancıdır. Çünkü “mülâzım” gibi, “evvel” gibi, “sânî” gibi, “memur” ve “hükümet” gibi dile yerleşmiş, Türkçede yaşayan kelimelerden değildir “seng”, dilimizdeki “taş”ın anlamca tıpatıpıdır. Yani “seng” Farsça tamlama hatırına kullanılmaktadır, tamlamadan vazgeçince “seng”den de vazgeçmek, “mezar taşı” demek gerekir.”

“Ömer Seyfettin, Ali Canip’e yazdığı o ünlü 28 Ocak 1911 tarihli mektubunda Tasfiyecilerin bu kelime milliyetçiliğini eleştirir, “Genç Kalemler”deki yine ünlü o “Yeni Lisan” başlıklı ilk yazısında da eleştirisini daha açık yapar: “‘Dernek’in arkasına takılıp ... bundan bir düzine asır evvelki günleri yaşayan kavimdaşlarımızın yanına mı gidelim? Bu bir intihardır!” Ömer Seyfettin’in “Dernek”ten kastı –belki hayret edilecektir- Yusuf Akçura’nın gayretiyle 1908 sonunda kurulmuş olan Türk Derneği’dir. Fakat bu milliyetçilik Türk Derneği’yle sınırlı kalmaz; hatta sonradan kurulan –ki içlerinde Yusuf Akçura hep vardır- Türk Yurdu (1911) ve Türk Ocağı (1912) ilk Tasfiyecileri âdeta aratır. 40’lı yıllarda Nurullah Ataç’la geldiğini sandığımız Öz Türkçecilik bu milliyetçilerle yerleşir asıl. Kuzey Türklerinin dillerinden yararlanmak da, dahası çocuklara Arapça, Acemce adlar yerine Alp, Gökalp, Oğuz, Turgut, Ertuğrul, Gündüz gibi Türk adları koymak da onlarla başlar.”

“Yeni Lisancılar” hayatlarından din’i çıkarmamışlardı. Suçları buydu. Bu bağışlanmaz işte. Örneğin Ömer Seyfettin, “ülkücü”, “milliyetçi” bilinir. Değil midir? Bunu fazlasıyla doğrulayan öyküleri var elbette. Ne ki onlarda bile “din”, “mazi”, “gelenek” ihmal edilmez. Şöyle ki Ömer Seyfettin, “millet” kelimesini -tam da Ziya Gökalp gibi- o eski, ilk “ümmet” anlamını unutmadan kullanır. İşte laik Cumhuriyet bu ayrıntı görülmesin, gizlide kalsın ister. Hatta ne görülsün istiyorsa ona piyasa açar. Sorarım, tarihin cilvesi midir şu ortak kader? Ziya Gökalp’in eseri “Türkçülüğün Esasları” Latin alfabesiyle ancak Atatürk’ten sonra, 1939’da o da milliyetçi bir grup tarafından yapılabilir. Eserlerinin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından topluca basılması için 1973’ü beklemek gerekecektir. Ömer Seyfettin’in ilk öykülerinden, 1905’te İzmir’de yayımlanan “İlk Namaz”ının inkılap yazısıyla yayımlanışı da, ilk yayımlanışından 58 yıl sonra 1963’te, Tahir Alangu’nun himmetiyle olur. Onca öyküsü yayımlanır da “İlk Namaz” onca yıl eski yazıda tutulur. Alangu, bu öykünün toplu basımlara alınmamasını dönemin “laiklik” modasıyla açıklar, şöyle de der: “Onun başka hikâyelerinde de bu ‘laikleştirme tuvaleti’ yapılmıştı.” Necati Mert

“Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem’in gayretleriyle çıkarılan Genç Kalemler dergisi, tam tarih olarak 18 Nisan 1911-15 Ekim 1912 tarihleri arasında, toplam 33 (otuz üç) sayı yayımlanmıştır. Dergi kadrosuna, sonradan Ziya Gökalp’ın de katılımıyla birlikte, dergi etkinlik ve gücünün daha da arttığını söyleyebiliriz. Bir bakıma, 1902’de Selanik’e sürgün edilen babasıyla birlikte bu kente gelen Ali Canip Yöntem (1887-1967), 1908’de Rumeli’ye tayin edilen Ömer Seyfettin (1884-1920), 1909’da İttihat ve Terakki teşkilatını temsil amacıyla Selanik’te bulunan Ziya Gökalp’in (1876-1924) yolları Balkanlar’da kesişmiştir. Böylece Selanik’te Genç Kalemler dergisi çatısı altında bir araya gelen bu kadro, “Yeni Lisan” hareketinin de başlamasını kolaylaştırmıştır. Keza başlangıçta, Ömer Seyfettin’in kişisel çabalarıyla başlayan bu Türkçenin sadeleşme hareketi/programı, Ali Canip ve Ziya Gökalp’ın destek vermesiyle daha da etkili olmuştur. Hatta Ziya Gökalp isminden dolayı “Yeni Lisan”, bazı araştırmacılar tarafından edebî bir hareketten çok, sosyal ve düşünce planlı bir hareket olarak görülmüştür.”

“Genç Kalemler dergisi, yayın hayatı boyunca, dilde “birlik” ve “ulusallaşma”yı savunmuştur. Dergi, Tanzimat’tan beri başlayan Türkçenin sadeleşme tarihinde önemli bir rol ve köşe taşı görevini de üstlenmiştir. Dahası, sırasıyla Tanzimat, Servet-i Fünûn, II. Meşrutiyet ve Fecr-i Âti dönemlerinde tartışılagelen ve uygulanmak istenen Türkçenin sadeleşme hareketi Genç Kalemler ile birlikte bir sonuç ve programa bağlanmıştır. Türk edebiyatı tarihinde özel konjonktüre sahip olan “Yeni Lisan”ın başarıya ulaşmasında, dönemin şartları kadar Ömer Seyfettin’in bu konudaki donanım ve istikrarlı tutumunun payı büyüktür. Bunda, Ömer Seyfettin’in kararlılık ve tutarlılığının, dahası ileri görüşlülüğün payı büyüktür. Nitekim yıllar sonra sanat ve edebiyat çevresindeki insanlar hakkındaki anılarını Portreler adlı kitapta toplayan Yusuf Ziya Ortaç, Ömer Seyfettin’i anlatırken yukarıya epigraf olarak aldığımız cümlesinde bugünkü Türkçemizin varlığında onun payını şiirsel bir dil ile itiraf etmiştir.” Ertuğrul Aydın

“Ömer Seyfettin ile Ali Canip Genç Kalemler'de henüz Gökalp aralarına karışmadan önce eskilere çok şiddetli bir savaş açmışlardı. Ömer Seyfettin imzasız olarak yazdığı Yeni Lisan başlıklı makalesinde, meseleyi dil açısından ele alarak ilkin dili, sonra edebiyatı, daha sonra dil ve edebiyatı yenileştirmek suretiyle bütün millî varlığın sıhhate kavuşturulabileceği tezini ileri sürüyordu. Kaplan Hoca'nın da dediği gibi Ömer Seyfettin henüz Ziya Gökalp'le tanışmadan önce de yeni lisan hareketinin zihninde taşlarını döşemeye başlamıştı. Ali Canip'e mektubunda, "Edebiyattan nefret ettiğimi ve bu nefretimin iğrenç, tiksinti verici bir nefret olduğunu yazmıştım. Bu nefretim edebiyata olmaktan ziyade lisanadır," diyen Ömer Seyfettin henüz Genç Kalemler ilk devresinde ve küçük ebatta basılırken Ali Canip'e yine bir başka mektubunda sade lisanı savunurken ne kastettiğini şöyle izah eder: "Türkleri Asya'nın karanlıklarına götürmeye çalışmayacağım. Sâyimin esasını teşkil edecek noktalar pek basit: Arapça, Farsça terkiplerin hiç lüzumu yoktur. Bunlar ancak süs içindir. (...) Geliniz Canip Bey, edebiyatta, lisanda bir ihtilal vücuda getirelim.”

“Genç Kalemlerin yalnızca bir yıl sürecek hareketli ikinci devresinde dergiye esas rengini verecek olan artık Gökalp'tir. Önce beş yıllık tazminatı fırka merkez-i umumisi tarafından ödenen Ömer Seyfettin askerlikten istifa ederek Selanik'e yerleşir. Yeni Lisan büyük etkileşim alır ve Yeni Hayat fikrinin fitilini tutuşturur. Bununla birlikte o güne kadar sadece Osmanlıcaya karşı halkın konuştuğu Türkçeyi yazı dili yapma davasını güden dergi, Gökalp'in tesiriyle Türkçülük fikrini ve Turancılık mefkûresini de esas alır.”

“Ömer Seyfettin'in esirlikten sonraki İstanbul hayatına kadar dimağında oluşan Yeni Lisan, milliyetçilik gibi kavramların hayatındaki izleklerine değinmeye çalıştığımız bu yazıda durup bir kısa değerlendirme yapacak olursak: 1908 sonrasında edebiyatın İstanbul dışındaki bölgeleri ve hayatı öncelemiş olması, lisanın İstanbul ve devlet ağzından uzaklaştırılıp halka yaklaştırılması, Fransız gerçekçilerin eserlerindeki tesiri ve eserlerinde yer verdiği "vatan" şuuru ve keskin üslubu sayesinde Ömer Seyfettin'in eserleri maşeri vicdanda yer bulmuştur.” Ali Sürmelioğlu

“Ömer Seyfettin’in yaşadığı dönem, Osmanlı Devleti’nin en karışık ve en hazin yıllarına denk geliyor. İsyanlar, ayaklanmalar, Batılılaşmanın getirdiği ayrılıklar… Ömer Seyfettin’in askerliği, Rumeli topraklarında görev yapmasına ve isyanlara birebir şahit olmasına imkân sağlamıştır. Gözünün önünde koca imparatorluk, koca altı yüz sene kurumuş bir yaprak gibi ufalanarak çıkacak ilk rüzgârla savrulup gidecektir. Bir umudu yoktur çöküşün engelleneceğine dair ama bazı hakikatleri kurtarmak için çabalayabilirdi. Bir askerdi fakat her şeyden önce bir yazardı. Kaleme kâğıda sarılıp neleri kurtarabileceğine baktı ve bu niyetle “Yeni Kahramanlar” ve “Eski Kahramanlar” başlığı altında şanlı bir tarihin bilinmeyen yiğitlerini kaleme alıp her birini ölümsüzleştirdi. “Yeni Kahramanlar” başlığı altında sadece “Kaç Yerinden” hikâyesini kaleme alan Ömer Seyfettin, Ferhat Ali Bey isimli zamane bir kahramanı kâğıda döktü. Çağının gereği ilim ve fen bilgisiyle donanmış genç bir doktordur bu ama vatanına olan itimadı ve sadakati, eski kahramanların imanından aşağı kalmaz. Tam kırk dokuz yerinden çeşitli savaşlarda yara almış bu genç, son olarak bacağını kaybetmiş yine de toprakları için hizmetten yorulmamıştır. Bundan sonraki hedefi pilotluktur, ne de olsa “orada artık yaralanma” yoktur.”

“Kızılelma Neresi” hikâyesi, bu serinin belki de kalbidir. Bir ülkü etrafında padişaha kenetlenmiş askerin ve halkın hikâyesidir bu. Sultan Süleyman’ın dahi rotayı bilmediği ama halkın naralarını duydukça inanmaktan başka bir yolu kabul etmeyişi, “Halkın sesi, Hakkın sesidir,” inancını pekiştirişini gösteriyor Ömer Seyfettin. “Büyücü” hikâyesiyle Osmanlı ruhunun Kudüs’e kadar uzanışını ihtiyar Doğan Bey’le gösterir. Akka’nın düşüşünü son anda engelleyen ve daha önce münzevi gibi yaşadığı için halkın göçe zorladığı bir Türk beyinin Selahattin Eyyubî’nin iltifatına mazhar oluşunu anlatmaktır Ömer Seyfettin.”

“Ömer Seyfettin’in topraklarına olan bu hizmetine paha biçilemez. Merhamet ve sevgiyle ele aldığı bütün süper kahramanlarını “Kızılelma” ideali etrafında birleştirdi. Altı yüz yıllık koca bir ordunun yegâne hedefi oldu burası. Hikâyeleri okuyanlar, davul sesleri ve “Kızılelma’ya” nidalarıyla kuşandıkça Ömer Seyfettin’in ruhu şad olsun!” Naime Erkovan

“Ömer Seyfettin hikâyesinin karakteristik özelliği hâline gelen millî bilinç, bu topraklarda, bu zaman diliminde kendini bulur işte. Savaşın, patlayan bombaların, ölen silah arkadaşlarının, telef olan hayvanların yarattığı travma belki kendini savaşın ertesinde daha şiddetli gösterecekse de yaşadığı şeylerin etkisi çok tabii olarak hikâyelerine de yansır. Bununla birlikte yazar, karakterlerde psikolojik derinlik yaratma yoluna gitmeden, karakter tahlili ve mekân tasvirini geri plana atarak olayları öne çıkarır. Savaş ve esaret döneminde çokça gözlem yapabilme fırsatına kavuşan Ömer Seyfettin karakter yaratma yönünü ışıl ışıl parlatır böylece. Bomba, Hürriyet Bayrakları, Beyaz Lale, Nakarat, Tuhaf Bir Zulüm gibi öykülerini şahsi deneyimleriyle yazar. Kendi hâlinden fazlaca bahsetmeyi tercih etmese de (esaret döneminde de çok az şey aktarır yaşadıklarına dair) böyle açar kalbini biraz da. Kalbine binen yükü ve omuzlarına ve benliğine, bu yolla aktarmaya çalışır.”

“Ömrünün en verimli dönemlerinde milliyet idealiyle sefaletin, açlığın ve acının her türlüsünü tadan, evinden ocağından uzak düşerek, “Daha bir ay bu hayat sürerse daüssılaya uğrayacağım. Uyandığım saatten itibaren evi, annemi, ailemi düşünüyorum. Gece rüyalarımda hep onları görüyorum. Ah, İstanbul’a gitsem, bir ay evden dışarı çıkmayacağım!..” diye hayaller kursa da Seyfettin, üstüne çöken karamsarlık, idealinden dönmesine yol açamayacaktır. Gözünün önünde dağılan bir imparatorluğun verdiği derin acıya rağmen yazar birkaç 36 yıl sığdırdığı ömründe Türkçe için çalışacak, heyecanlanacak, yorulacak ve hasta düşecektir bu uğurda.

Bir savaş, kısaltacaksa da bu ömrü, derinleştirecektir de.” Ela Korgan

“Çalışkanlığı ile ardında ölümsüz eserler bırakan Ömer Seyfettin, bu disiplinli çalışmasını bilinçli olarak hayatının gayesi haline getirmiş münevver bir kişiliğe sahiptir. Her yazdığı eser, onun için geride bıraktığı bir anıt gibidir. Çünkü o, ne yazdıysa bunu bilinçli bir kuşanma ile yapmış, şair ve yazar olarak edebiyat ve düşünce dünyamızda yer edinmiş ölümsüz bir kişiliğe sahiptir. Ruşen Eşref Ünaydın’a 1918 yılında verdiği bir mülakatta kendisini şöyle ifade eder: “Bana gelince: Ortaya esaslı bir eser koymadan sanatkârlık hülyasına kapılmam bile! Edebiyatımızın şiarı ‘çok laf, az eser!’dir. Ben şimdilik bu şiarı bozmağa çalışıyorum. Ağustos böceği gibi öterek yan gelmekten ise karınca gibi çalışmak daha iyi değil mi? Şimdiye kadar öttüğümüz elverdi. Biraz da iş yapalım ki çorak edebiyatımız şenlensin, değil mi?”

100 yıl geçmiş aradan. Şimdi Ömer Seyfettin aradan geçen bir asırda hayatı geçici bahanelerin arkasına gizleyerek yaşayan ve yoğunluk denen o efsunlu sahteliğin tozu ve dumanı arasında geçirilen uzun ömürlere rağmen tek eser vermeden yaşayıp gidenlerin karşısında hikâyesiyle, şiiriyle ve yazdığı her satır ile abide bir şahsiyet olmayı hak etmiştir.” Mustafa Uçurum

“Paranın olduğu yerde temizliğin olmadığını görmemiştir hiçbir göz. Covid-19 salgınının hüküm sürdüğü 2020 Türkiye’sinde sosyal medyatik paylaşımların büyük bir çoğunluğunu zengin kesim evleri oluşturuyor artık o her ne demekse. Zenginlerin evlerine baktıkça temizlik fışkırıyor her yerden. Hatice Hanım da yaşıyor olsaydı sosyal medya hesaplarından yaptığı paylaşımlarda görürdük titizlik takıntılarını. Zira yazar, gözlerimize öyle bir portre çiziyor. Köşkünü yardımcılarıyla temizliyor. Aşçıyı tıraş ettiriyor, beyazlar giydiriyor. Ömer Seyfettin, simgesel olarak temizliğin en önemli detayı olarak beyazı kullanıyor. Kirlenmemişin, namusun, lekesizliğin sembolüdür beyaz.

Sonra Hatice Hanım’ın asosyalliğinden dem vuruyor yazar. Artık kısa boyundan mıdır, dul olmasından mıdır, erkeklerden hoşlanmamasından mıdır bilinmez köşkünü hiç terk etmiyor. Virüsten kaçar gibi köşke sığınıyor. Evde kalıyor, sosyal etkileşimi en aza indiriyor. Ömer Seyfettin ne kadar kendine güveniyorsa Hatice de o kadar öz güven eksikliği ile yaşıyor. Bir de yardımcılarına öğüt veriyor: “Ben çıkmıyorsam siz de çıkmayın, oturun dizimin dibinde!” Dış dünyanın, toplumsal yargı denen virüsün tepkiselliğinden uzaklaştırıyor kısa boyunu ve minyatür fiziğini. Açık bir şekilde olmasa bile namus algısının eleştirildiğini görüyoruz burada. Ev güvenlidir. Ev, dış etkilere uzaktır. Ev, korunmanın en kolay yoludur. Ev, namuslu kalınacak yerdir anlayışını yıkmak adına çabalıyor yazar. İlerleyen satırlarda da göreceğimiz üzere tüm namussuzluk evin içinde, Hatice’nin güvenli mağarasında gerçekleşiyor. Güvendiği dağlara kar yağdırıp sığındığı limanı yakıyor namussuzlar!”

“Seyfettin’in nakavt etmekte kullandığı son darbesi de balyoz etkisiyle geliyor tepemize. Vicdanı rahat olan insanın perdenin arkasında olanlara yaklaşımını ne de güzel eleştiriyor. Ülkenin haline projektör tutuyor Seyfettin. Çalsan da çırpsan da namussuz ya da ahlaksız bir şahsiyet de olsan yaptıkların görülmediği sürece halkın vicdanı rahat olacaktır. Taraf olmanın yanlış anlaşıldığı ülkemizin o zamandan bu zamana hiçbir şekilde değişmemiş olmamasını da Ömer Seyfettin’in ileri görüşlülüğüne bağlamaktayım. Orduda görev yapmış, siyasete dâhil olmuş, yöneticilik yapmış, savaşlar görüp esir düşmüş yazarın olanı olduğu gibi tanıdık yüzlerle aktardığı hikâyesinin ölüm vuruşunun vicdan olması manidardır. Tabii ki vicdanı olana, kendine bakma cesareti gösterebilene…” İsmail Aydın

“Toplumsal bozulmaları konu alan öykülerinde, öykünün ikinci katmanında köpüren bir dağ pınarı kadar taze vicdanın köpürmesi hemen hissediliyor. Daha derinlerde atan iç sızısı ise dağdan beslenen bir yeraltı ırmağı gibi gün yüzüne çıkarılası yorumları bekliyor.”

“Sonradan anlamlandırdığımızda; öykülerine bakınca kendisi de odağın başından hem edebiyatımızın bütünlüklü halini, hem nasıl olması gerektiğini, hem de dünya edebiyatındaki yeni akımları, yeni durumları gözlemleyebiliyor.”

“Ne yaptığının o kadar farkında, o kadar bilinçli olması, ülkücülüğü, onu doğallığından, sanatın kendi iç işleyişine ve kurallarına sadakatinden, dilin anlam ve çağrışım dünyasının sanata/sanatta nasıl dokunması gerektiği gerçeğinden gram ayırmıyor.”

“Nasıl yaşadığı mutlu çocuklukta ailesi ve çevresi tarafından hiçbir şekilde karakter ve öz güven aşındırmasına maruz kalmamışsa, kendi karakterlerini de öz güven aşındırmasına maruz bırakmıyor. En alttakileri bile! Varsa bir aşınma o yarayı saracak, o kırığı bitirecek, o marazı sağaltacak ikinci bir anlatı dili de eşlik ediyor anlattıklarına.”

“Dönemini, içinde bulunduğu akımı aşan, dünya durdukça okunası bir tazeliği var anlatısının… Safi kurmaca diyebileceğimiz metinlerinde, mizahi anlatılarında bile safi vicdan vardır çünkü. Kelebek saflığında çocukluğu vardır. Kurmaca eskir, vicdan eskimez. Bir dağ hiç eskimez!” Mehmet Aycı

“Ömer Seyfettin’in “yazmak” üzerine yazdığı makalelerinde öncelikle okumanın öneminden bahsettiği görülür. “Çünkü kim yazmışsa, kim yazıyorsa mutlaka okumuştur. Deha-yı tahririn menbaı mütalâadır, hava-yı nesimi kitaplardır. Bilmeliyiz ki eserleri hâlâ nazar-ı ihtiramımızda zîhayat duran büyük Rousseau, yazmadan Montaigne’i, Plutarque’ı tekrar tekrar okumuştu.” Okumadan yazmanın mümkün olmadığı gerçeği bundan kaçınanların karşısında bir görünmez duvar gibi durmaktadır. Görünmez çünkü bu denize dalmaktan korkanların onu görmesi de mümkün değildir. Ki yine çırpınıp durmaları, boğulmanın farkında olmamaları bundadır. Yine bu duruma karşılık çok kitap okumanın zararlı olabileceği durum da mevcuttur.

Çok kitap okumakla övünmek şişman bir kütüphane ile pozlar kesmek bizi neden yazar yapmaz yine Ömer Seyfettin’den öğrenelim. “Çok kitap mı okumalı, az kitap mı! İşte hakikaten nazik ve ehemmiyeti bir madde… Darmadağınık, serseri bir mütalâa şüphesiz pek bî-faidedir. Az kitap okumayı tavsiye eden Seneca her şeyi okumak arzu eden hiss-i tecessüste iştiha-yı kıraati ifsat edecek bir kusur görüyor. Derim ki bunaltacak derecede okumak insandaki mevhibe ve istidadı zayıflatır.” Herkes bu denizden kabı kadar alacaktır. Okumak denizi her açıdan farklı anlamlar derinliği barındırmaktadır. Ömer Seyfettin’in işaret ettiği bu derinlik, yeni bir derinlik peyda edecek olanlara bir cesaret sınırı çizmektedir. Genellikle bu denize neresinden girileceğini bilmemek durumu var taze okurda. Ya da çok okumak adına bu denizin dışında kalan birikintileri, çamurla karışık suyu, deniz sanmak, en çok yapılan hatadır. “Nasıl okumalı ve kimleri okumalı? Bunları bilmemek pek fâcidir. Bir zekâyı mahveder, belki bir dehanın meçhul kalmasına sebebiyet verir. Zira ben öyle zeki, tahsil-i âliyi öyle mükemmel temessül ettirmiş tazeler tanıyorum ki popüler bir romanda kemal-i ehemmiyetle vesaik-i edebiye arıyor, tetkik-i mânâ-yı elfaza kalkışıyor.” Zamanın yenemediği adamların denizine bir bakmak gerekiyor öncelikle. Yine de nitelikli yazarları, sahih eserleri okumasına rağmen onları taklit dahi edemeyenlere ne demeli! Bu nasıl bir okumadır ki nihayeti bu denizi hiç görmemiş bir ipsiz uçurtma olsun. Yine nasıl okumalı, sorusu karşımıza çıkacak burada ve cevabını Ömer Seyfettin verecek: “Nasıl okumalı? Değil mi? Herhalde vakit geçirmek için okunmamalı, vakit geçirmek için bilardo, bezik… spor var. Ve bilmeli ki mütalâa eğlence değildir. Eğlence yorgunluk çıkarmak için, yorgunluğun tahribatını tamir için aranır. Hâlbuki ciddi bir mütalâa insanı yorar, bir fikri ciddi takip etmeyerek okuyorsanız boşuna bir zahmete giriyorsunuz. Nafile gözleriniz kızarıyor. Nafile oturmağa mahkûm kalıyorsunuz. Koltuğunuza yaslanıp tahayyül etseniz hayatınızı daha makul bir surette iktisat etmiş olacaksınız. Ciddi okumak dikkatle okumak demektir.” Okumak kapısını burada kapatırken sizlere yazarın okumak isimli makalesini adres gösteriyorum.” Bünyamin Demirci

“Yeni Lisan Hareketinin önemini anlamak için dönemin tarihi, toplumsal, siyasi hatta askeri durumunu bile bilmek gerekiyor. Osmanlının çöküş döneminde aydınlarımız memleketin kurtulması için çeşitli görüşler altında toplanmışlardır. Osmanlıcılık görüşü Balkan coğrafyasında çökmüştür. Yeni lisancıların en fazla karşı olduğu görüş budur. Zaten Yeni Lisan Hareketini savunanlara göre Osmanlıca, dil ile millet arasında bir engeldir. Hatta Ömer Seyfettin, Yeni Lisan makalesinden önce de çeşitli mecralardaki yazılarında Osmanlı Edebiyatı’ndan tiksindiğini çok açık bir şekilde dile getirmiştir. Ayrıca 20. yüzyılın başlarında her yerde imparatorluklar yıkılıyor yerine ulus devlet modeli inşa oluyordu. Osmanlının yıkılacağı, yerine ulus bir devlet kurulacağı da herkesin malumuydu. Millî bir devlet kurmak için de millî bir dil gerekiyordu. İşte Yeni Lisan, bu millî dili nasıl oluşturacağımızın yol haritasını o dönemdeki edebiyatçılarımıza sunmuştur. Dilde sadeleşme fikri, millî benliğe dönüş düşüncesinin fitilini ateşlemiştir. Bu yüzden daha sonra kurulacak olan cumhuriyetin de edebî anlamda kültürel alt yapısını hazırlamıştır. Bu konuyu Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları kitabında oldukça ayrıntılı bir şekilde açıklamıştır. İmparatorluktan ulus devlete geçilme aşamasında edebiyata konu olarak Türk toplumunu, Türk tarihini, Türk kültürünü ve Anadolu’yu almak istiyorlardı. Yani yüzyıllardır uyuyan ruhu uyandırmayı hedeflediler. Daha önce kısıtlı da olsa bazı edebiyatçılar Anadolu’ya açılmışlardı. Örneğin Nabizade Nazım, Karabibik adlı romanında Antalya’yı anlatmıştır ama bir denemeden öteye geçememiştir. Yeni Lisan makalesi sayesinde artık çok daha sistematik ve istekli bir yol izlendi. Millet oluşturan bir edebiyat amacındalardı. Topluma dinamizm kazandırıp topluluktan millet olma bilincine geçilmesini sağlamışlardır. Çünkü millet olmak için dil gerekir. Yeni Lisan makalesi zamanla edebiyattan doğup siyasi ve toplumsal bir hamlenin ilk adımı olmuştur. Yeni Lisan’ın arka planında toplumun kurtulması için tek çıkar yolun Türkçülük olduğu okura sezdirilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti de Türkçülük temel fikri ile kurulan bir ulus devlettir. Edebiyatımızda o dönemde Yeni Lisan Hareketine büyük bir ihtiyaç vardı. Önceleri Arapça ve Farsça daha sonra Fransızcanın etkisiyle özgünlük kaybolmuştu. Halk Edebiyatımızda öz benliğimizi kısmen korusak da o dönemde kimsenin dönüp baktığı ve önem verdiği bir gelenek değildi. Gerçekten de o döneme kadar yapay bir dil kullanılıyordu.

Ömer Seyfettin, Yeni Lisan makalesini alt başlıklar halinde yazmıştır. İlk alt başlığı Eski Lisan’dır. Karşı çıkıp yıkmaya çalıştığı anlayışı da iyi bildiğini söyleyebiliriz. Eski lisanı eleştirirken en büyük dayanağı ise konuşulmamasıdır. Ömer Seyfettin’in belki en büyük ideali konuşma dili ile yazı dilini birleştirmekti. Amaç Türkçeyi eski saflığına yani aslına döndürmekti. Zaten Türkçe konuşan bu milletin aynı zamanda Türkçe yazması gerektiğini savunmuştur. Ömer Seyfettin, makalede genel olarak Arapça ve Farsça kelimelerin dilimize girmesine karşı değildir buna karşın kuralların girmesini eleştirir. Bu durumun Türkçenin gücünü kırdığını dile getirir. Genel olarak sanatın ve süsün değil fikrin ve hissin değerli olduğunu söyler. Yani amaç dili eritmek değil düzenlemektir. Ömer Seyfettin, Türkçeyi dünyanın en mükemmel, en basit, en sade ve en doğal dili olarak tanımladıktan sonra ihtiyacı gidermek için kullanılan kelimelerin kalması gerektiğini savunur. Sloganı ise “Türkçeleşmiş Türkçedir.” Bu yüzden de kullanılmayan kelimelerin yerlerine Orta Asya’dan kelime alınmasına şiddetle karşı çıkar. Hatta bu durumu bir intihar olarak nitelendirir. Ömer Seyfettin, imla, yazım ve kurallar üzerine çok durmaz. Genel bir çerçeve çiziyor ama yapaylığın olmaması için bazı hususları halkın inisiyatifine ve zamana bırakmaktan çekinmiyor. Çünkü doğal bir süreç olması gerektiğinin farkındadır.” Ünal Çelik

Evrenin Canlı Sessizliği

Ali Ömer Akbulut’un poetik yazısının merkezinde şiir ve müzik var.  Evrenin iki sesine kulak veriyoruz yazıyı okurken. Akbulut yine bizleri şiirle başlayan ve kâinatın hakikat dolu yüzüyle buluşturan bir mecraya davet ediyor.

“Her şeyin bir iması vardır, şiirin de. Şiirin sözü bir imaj üretmez, ama bir imaj tahayyülüne izin verebilir. Yalın ve üryan söz imkânsız gibidir. Bu durumda hakikatin yalın ifadesine şiirle ulaşmak pek mümkün görünmüyor. Müzik ise kalbin tasarrufuna giren bir süreç izler. Bir imaj üretmediği gibi, bir imaj tahayyülüne de yol açmaz. Kendini üryan bir şekilde varlığın açıklığında bulabilirsin. Şekil, düşünce ve insanlardan azade bir kalp seyr’idir müzik. Bütün sanat dallarında biçimlendirme vardır. Şiir de biçimlendirir, düşüncenin şiirde varlığı da olasıdır. Kelimeler kendi biçimleriyle vardır. Ses ise biçimden azadedir. Müzik nesnesiz ve biçimlendirmesizdir. Niçin’sizdir.

“Evren kendi varlığını bize sessizlikte sunar. Bu sessizlik onun sesidir. İç ses değil, kendi sesi. Evrenin sessizliğinde duyulabilen ses müziktir. Ve sessizliğin sesi bir TEK SES’e aittir. İnsanın teneffüsüyle oluşur ses. Teneffüs, içerideki sımsıcak havanın nefeslenmesi ve dışarıdaki serin havanın soluklanmasıdır. İnsanın teneffüsüyledir kelamı. Evrenin teneffüsü ise sessizliğin sesi müziktir. Teneffüs rahmettir, varlık verir. Müzik evrene varlık verici rahmettir. İnsan yavrusunun dünyaya gelir gelmez çığlığı basması evrenin şen oluşundaki bu coşkun rahmeti hissetmesindendir. Çocuğun çığlığı âlemlerin sessizlik dilindeki yoğunluğun hissedilişidir. Bundandır ki müziği salt bir eğlence aracı olarak görmek imkânsızken, müziği bir sanat olarak görmek de onu ifade etmeyecektir.”

Grek inisiyeler üzerinde Mısır etkisi bilinmektedir. Müzikle ilgili bilginin de Mısır kaynaklı olma ihtimali yüksektir. Platon, Thales, Pisagor gibi bilgeler Mısır'da inisiye olmuşlardır. Hatta Platon’un Kudüs’te Kabbalistler ve ezoterik bilgelerle görüştükleri söylenmektedir. Anlaşılıyor ki, müzik kelimesinin kökeni sayılan musa ya da müz kelimesinin seçimi hiç de keyfî değildir ve derin bir dikkate dayanmaktadır. Bunu [özellikle Hint müzik düşüncesinde bir esas gibi kabul edilen ve] farklı kültürlerde aktarılan Musa anlatısıyla birleştirdiğimizde çı - kan sonuç heyecan vericidir.”

“Kâinatın ahenktar müziğine bu canlı katılım insanın diline şiirle düşer. Şiirin kâinatın canlı terennümüyle söyleşmesi, âlemlerin her varlıkla dönüşen ahenginin içinden geçerek bütün varlığa sirayet eder. Müzik şiirin gözesidir; şiir müziğin içinde akar.”

Beyaz haber ustası olarak Cahit Zarifoğlu portresi

Mustafa Könecoğlu, beyaz haber ustası olarak tanımlıyor Cahit Zarifoğlu’nu. Şiirli bir portre bekliyor Karabatak okurlarını.

“Cahit Zarifoğlu şiirinin toplamı için yapılabilecek en iyi tespitlerden biri, şiirinin beyaz haber muştusu olma niteliğidir. Bu bağlamda şairin kendisi de “beyaz haber ustası”dır. Zarifoğlu şiirini beyazlıkla bağdaştırmamızın nedeni beyazın sadece safiyeti, masumiyeti akla getirmesinden dolayı değildir. Bu özelliğinin yanı sıra beyazın, renklerin tüm dalga boylarını dolaşması gibi, Cahit Zarifoğlu şiiri de varlığımıza ve insanlığımıza mahsus tüm boylamlarda dolaşıp müjdeli haberler devşirir. Görür ve gözetir onun şiiri. Kendinden ve insanlıktan sorumludur. Çünkü kaynağın en berrak olduğu yerden beslenir. Bu nedenle şiiri her zaman taze ve diridir. Güneşe yol yapan bir çocuk olarak hep yürek safındadır beyaz haberlerin ustası. Yoldadır ve yolcudur. Hem Anadolu’dur hem İslam coğrafyasıdır. Bir ayağını koyduğu yer günlük güneşlik bir bahar ülkesi, diğer ayağını koyduğu yer ise yeryüzünün gölgede kalmış bölgeleridir. Tarihtir, coğrafyadır ve hafızadır Zarifoğlu. Yer yer metafiziğin en yüce boyutlarında dolaşırken yer yer de sosyolojinin ara sokaklarından beyaz haberler getirmenin derdindedir. Bazen Yunus’tur o, bazen de Şeyh Şamil.”

“İlk taşı atmadığı gibi, ilk yargılamayı yapan bir yargıç da değildir Zarifoğlu. Bu, bir veli ahlakıdır. Onun bu tavrı Hz. İsa’nın ilk taşı atmaya teşne Yahudilere tuttuğu bir ayna, bir ahlak dersidir. Pascal’ın dediği gibi salt akılla değil de kalbin aklıyla da düşünme vardır. Zarifoğlu, kalbin aklıyla düşünür ve yazar; yani vicdan ve merhametle. Eline mutlaka taş alması ve taşı birine atması gerekecekse, haksızlık karşısında susmamak, dilsiz şeytan olmamak için yapar bunu. Çünkü beyaz haber ustası olmak zalimin karşısında dik durmayı da gerektirir:

“Dedi ki: Sen şairsin, elindeki bu taş ne?
Dedim, şair aşka boyun eğer, zulme değil!”

Prof. Dr. Fatma Çiçek Derman söyleşisinden

“Allah kimseyi sanatsız bırakmasın.” diyor kendisi ile yapılan söyleşide Fatma Çiçek Derman. Sorular; Emine Taş’tan.

Enstitünün müdavimlerinden Uğur Derman, Süheyl Hoca’yı sık sık ziyaret ederdi. Bu gelişlerinde zamanla kendisini hissettiren yakınlığımız, hayatımın akışını değiştirdi. Neticede tahsilim de, çalışma hayatım da yarım kaldı. Bu gelişmeden Süheyl Hocam çok memnun oldu ve “Kızım ben senin saadetinin şâhidi olmak isterim,” dedi. Benim nikâh şahidim Süheyl Hoca, Uğur Derman’ın nikâh şahidi de Necmeddin Okyay idi. İmzalar, öyle sağlam temellerle atıldı ki, geçen hafta evliliğimizin 55. yılını, onların dualarıyla, sağlık ve huzurla tamamladık, hamdolsun. Daha evvel nişan yüzüklerimiz de Anadolu Hisarı’nda yazın oturduğumuz yalıda, Mahir İz Hoca tarafından takılmıştı. Hatta merasimden on dakika evvel bana soyadımı soran Mahir Hocamız, nişan evveli irticalen şu beyti okumuştu: “Gülsitân-ı feyz-i Hak’dan bir Çiçek oldu Ayan, O Çiçek bir ömr içün her derde Derman’dır Uğur”

“Efendim, 18. yüzyıl, Batı’nın barok ve rokoko tarzlarının Osmanlı tezhip sanatına nüfuz etmesiyle yeni zevk ve görüşler meydana gelmiş olmakla beraber, bir taraftan da klasik Osmanlı tezhibinin renk, desen ve motiflerini koruyarak devam ettiği dönemdir. “Lale Devri” denilen Sultan III. Ahmed çağıyla başlar. Batı sanat tesirlerinin daha kuvvetli ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz. Tuğralarını Sultan III. Ahmed’in çektiği ve müzehhip Ahmed Hazîne’nin bezemesini üstlendiği “Murakka‘-ı Hâs” bu yılların seçme eserlerinden biridir.

Saray nakkaşhanesinde bulunan sanatkârlar, Batı’dan gelen tesirlere kendi zevk ve görüşlerini de katarak “Türk rokokosu” denilen yeni bir üslupla eserler meydana getiriyorlar. Ancak asrın ilerleyen yılları, tezyinatta Batı ağırlığının arttığını ve geleneğe bağlı özelliklerin yavaş yavaş kaybolmaya başladığını gösteriyor.

18. asra damgasını vuran büyük sanatkârımız Üsküdarlı Ruganî Ali Çelebi’dir. Abdullah Buhârî de aynı yıllarda eser veren bir başka çiçek ressamıdır. Abdullah Buharî, daha ziyade gerçekçi bir bakışla sayfayı dolduran tek çiçek resimleri uygulamıştır.”

“Yurt dışında sanatımıza daha büyük bir alaka gösteriyorlar. 1987 yılında “Muhteşem Süleyman” sergisiyle Şikago’da ilk şahsi sergimi açmak nasip oldu. 33 parça eserimi götürmüştüm, hatta benden uygulama da istemişlerdi. Şikago Sanat Enstitüsü’nde belirli saatlerde meraklılara tezhip sanatının yapılış safhalarını göstermiştim. Bastonuna dayanmış, yaşını almış Amerikalıların uygulamayı hayranlıkla seyrettiklerine şahit oldum.”

“Sanattan maksat, insan yetiştirmektir. Rikkat Hanım’ın şu sözünü tekrar edeyim. Bizlere sık sık “Sanatınızı üstünüzde taşıyın,” derdi. Sanatı, kâğıt üzerinden kurtarıp kendi üzerimize uygulayabildiğimiz zaman bir sonuca varmış olabiliriz. Mühim olan insanın, sanatın yardımıyla kendi ahlakını bezemesi. Kötü taraflarınızı, kötü huylarınızı ve kötü alışkanlıklarınızı yok edip kendinizi, “Ben sanatla meşgulüm, bu bana yakışmaz,” diye terbiye edebiliyorsanız, hedefe ulaştınız demektir. Yoksa maksat, ben bundan ne kadar para kazanacağım, bana nasıl bir şöhret sağlayacak, kimlere nüfuz etmemi temin edecek olduğunda emek boşunadır.”

“Çalışma hayatımın 28 yılını Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde yaşadım. Geleneksel Türk Sanatları Bölümü’nün ilk kadrolu hocası olmak, Tezhip-Minyatür Ana Sanat Dalı kurucu başkanlığını üstlenmek ve bu bölümden çıkan ilk dekan olmak, bana Rabbimin lütuflarıdır.”

“Beş sene evvel, ellinci evlilik yıl dönümümüzde, Üsküdar Belediyesi Başkanı Hilmi Türkmen “Size bir saygı gecesi yapacağız,” dedi. Uğur Bey, “Kat’iyen, saygı gösterilecek insanları bulun, biz de beraber gidelim,” cevabını verince Hilmi Bey, “Yok, bunu sizin için değil, yeni evlenen gençlere, örnek olmanız için istiyorum,” diyerek bizi ikna etti. Oradaki konuşmamda dedim ki: “Sanat hep bizimle oldu, ilk gününden beri ama hiç aramıza girmedi, bizi ayırmadı, bilakis bağladı.” Kavgalarımız bile sanat üzerinedir, o sanatın gücü muhteşem ama siz de nerede duracağınızı bilmelisiniz. Hakikaten aramıza girmedi, ben bir gün kıskanmadım, hep iftihar ettim zevcimle, samimi söylüyorum, ona destek vermeye, yardımcı olmaya, bir kusur, eksik görürsem telafi etmeye… Bu muhabbet şimdiki gençlerde yok maalesef.”

“Sanat bir insana hayat veriyor ama neticeye varmak için sizin de ona hayatınızı vermeniz gerekiyor. Eğer hayatınızı adamazsanız, onun da size verdiği bir şey kalmıyor. Muhteşem bir alışveriş, siz hayatınızda sanatı nereye koydunuz, sizin için değeri ne ise o kadar size faydası dokunuyor. Allah kimseyi sanatsız bırakmasın. Tezhip yapması şart değil, başka sanat da olur, yeter ki bir meşgalesi olsun. Ben hayatımda hiçbir zaman can sıkıntısı nedir bilmedim, haftalar gelmeden doluyor, çok şükür. Allah sağlığımızı, birliğimizi, hizmetlerimizi daim eylesin. Bugünlerde içinde bulunduğumuz ve ilk defa yaşadığımız virüs hapsi ise ikimize hiç sıkıntı vermedi. Bilakis, evde olmanın huzuru içinde çalışmalarımızı sürdürüyoruz.”

Kelepçeli Şairler

Bir efsanenin ardına düşmüş bir seyyah hassasiyeti ile gezmeye devam ediyor F. Hande Toptaş. 50 sayıdaki yazısından bir bölümü buraya alıyorum.

“Sergi Venedik Tersanesi’nin içlerine kadar uzanmış, yüz şaire ait yüz şiir beyaz kâğıtlara yazılıp mızraklara saplanmıştı. Tavandan inen mikrofonların gölgesi düştü şiirlerin üstüne. Ömrünün bir kısmını yazdıkları yüzünden hapiste geçiren şairlerin eserlerine dokundu parmaklarım. Sıra sıra, taş plaktan çıkar gibi biraz boğuk, biraz cızırtılı okunuyordu şiirler. Cümleleri yüzünden suçlu bulunmuştu yazarlar. Ellerinde kelepçe, mürekkebe hasret, karanlık duvarlar arasında öylece kalakalmışlardı. Yüzlerce eser arasından kalbime dokunanı seçmiştim. Serginin başka bölümlerini gezmeme gerek kalmamıştı. Gondolla otelime dönerken bilmediğim dillerde geçmişe ait sesler kulağımda tekrarlanıyordu. Karanlık bir yakarış gizliydi şiirlerinde.”

Ölümle Yaşam Arasında Rilke

Ercan Yılmaz, Rilke hakkında yazmış Karabatak’ta. Yazının tümünde ölümün soğuk nefesi hissediliyor. Rilke denince akla ister istemez bir ağıt gelip yerleşiyor. Derin ve incelikli bir Rilke yazısı bekliyor Karabatak okurlarını.

Kan kanseridir Rilke, hem de ilerlemiş derecede. İllet, ak bir sayfaya dökülen mürekkep gibi yayılmıştır şairin bedenine. Kan ve Gül! Kendi ölümünü ölecek olmanın kışkırtıcı hazzı. Saf şiir ya da saf ölüm!

Ömrünü şiire dönüştüren şair, ölümünü de şiire dönüştürerek ezelî bir hakikati fısıldar kalplerimize: “Beride birinin, ötede diğerinin olduğu doğru değildir, büyük birlik vardır sadece.”

29 Aralık 1926’da, şafak vakti, ölmeden kısa bir süre evvel doktorunun elini sıkar ve uzun uzun önüne bakar; onun bu kâşifane tavrı o büyük şiirin son mısraı olur. Öldükten sonra mezarının üstünde Nimet’in gülleri, başında ise üzerinde ölüme ithaf ettiği dizeler “Gül, ey saf çelişki / nice göz kapaklarının altında / hiç kimsenin uykusu olmamanın sevinci” yazan bir mezar taşı vardır.

Duino Ağıtları’nın Lehçe çevirmenine o büyük hakikati şöyle fısıldar Rilke: “…ölüm, bizden öteye dönük olan, bizim aydınlatmadığımız yüzüdür yaşamın… Gerçek yaşam biçimi her iki bölgeye uzanır, en büyük kan dolaşımı her ikisi boyunca… Yapılması gereken, burada bakılmış, dokunulmuş olanı o daha geniş, o en geniş çemberin içine almak. Gölgesiyle yeryüzünü karartan bir öbür dünyaya değil, bir bütüne, bütünün kendisine… Evet, bizim ödevimiz bu gidici, dayanıksız yeryüzünü öyle derin, öyle acıyla, tutkuyla kavramak ki onun özü ‘görünmez olarak’ bizde yeniden dirilsin. Bizler, görünmez’in arılarıyız.”

Çocukluğunun ceviz sandığından çıkardığı öykülerinde Rilke, sanki geleceği hatırlıyor gibidir. Sezgi ve hatıranın onda çoğu kez aynı anlama geldiğini ürpererek fark ederiz. Kendisinin dışına çıktığında ve dış dünyanın varlıklarına yöneldiğinde giderek daha yalın bir tablo sunar bize. Kimi öykülerinde ünlü heykeltıraş Rodin’in şiirin nesnelerden yola çıkılarak yapılabileceği hususundaki tavsiyesine uymuş bir ruhun cümleleriyle karşılaşırız. Ölü doğa…

Yalnızca üç şey kaçınılmaz olarak birleştiğinde Varlık’ı oluşturabilir: Yalnızlık, Hiçlik ve Ölüm! Rainer Maria Rilke’nin geçen asra damgasını vuran kitabı Malte Laurids Brigge’nin Notları, Yalnızlık, Hiçlik ve Ölüm’ü Varlık potasında eritme denemesidir. Rilke, üstbilinçle kaleme aldığı bu günce-romanında, sözlerle ve işaretlerle ağırdan kendini kılmaktadır hayatı ve ölümü; varoluşun ölümcül kaygısını hazza dönüştürmüş bir ruha ve sonsuz bir tutkuya sahip biri olarak…

Karabatak’tan bir öykü

İçinden çiçek geçen her şeyde öylesine bir canlılık hissediyorum ki. Çiçekli şiirler yazıp, çiçekki şarkılar dinleyip, çiçekli öyküler okuyunca içimde bir çiçek bahçesi dal budak salıyor bütün köşelerime. Leyla Turan’ın Yasemin Kokulu Bayrak öyküsünü bir çiçek bahçesinden geçer gibi bir şevkle okudum. Çok iç açıcı bir öykü. Kelimeler de sanki çiçek rengine bürünmüş. Turan, bize bir demek çiçek sunmuş adı öykü olan.

“Hakikaten duvarlarından yaseminler asılı muhteşem sokaklar. Kafamdaki Şam resimleriyle hiç uyuşmuyor gördüklerim. Daha çok çöl görüntüleri var benim zihnimde. Resimlere baktıkça şaşırıyorum. Bu çiçeklerin sizdeki adı da aynı mı diye soruyorum. Evet diyor, aynı. Yasemin diyor hemen sonra, çok güzel kokar.

O koku sana ne hatırlatıyor, diye soruyorum. Sanki önemli bir şey saklamış yasemin çiçeklerinin içine, ben asıl onu merak ediyorum. Birden durgunlaşıyor, iki damla yaş beliriyor gözlerinin içinde, sonra akmadan geri gidi - yor. Annesi gibi koktuğunu söylüyor. Çiçeğin resmini telefonda büyütüp tekrar gösteriyor. Şam sokaklarını anlatıyor, anneler gününde annesine bu çiçeklerden kolye yaptığını hatırlıyor. Gözleri iyice doluyor, bu sefer gözyaşlarının akmasına engel olamayacağını anlayınca hızla çıkıyor odadan.”

“Gözlerini yavaşça geri çekiyor resmin üzerinden. Kâğıdı havaya kaldırıp duvara yapıştırıyor. Bütün dikkati resimde. Hafifçe bize dönüp bu bir bayrak diyor, bakın işte şurası direkleri, şurası ipleri. Nasıl da kıvrak hareketlerle dönüp duruyor kâğıdın üzerinde elleri. Bizi inandırmak için can hıraş bir mücadeleye giriyor, sürekli tekrar ediyor aynı cümleyi, bu bir bayrak, bu bir bayrak, bu bir bayrak. Duvardan çekip bu sefer pencereye tutuyor kâğıdı, işte bakın diyor, görmüyor musunuz, bu bir bayrak, ters çeviriyor, böyle tutunca da bayrak. Hızla çevirmeye devam ediyor kâğıdı, ne yana döndürse bayrak oluyor resim.”

 Karabatak’tan şiirler

dans ediyorlar aralarında bir buçuk metre

eller birbirine değmeyecek asla

bir iki üç sağa dön, bir iki üç sola dön

bir iki üç parmaklarında yüksel

ceplerden çıkmayacak eller

hoop maske değiştir eller havaya

haydi bir iki üç dört ve beş

bir çağ gibi gitgide büyüyor dünya

karşılıklı ve dönün üçlü set

set iki sol omuz sol omuz

uzaklaşın çok iyi

yazmaktan yorulmuyor sol omuzdaki melek

karşılıklı ve karşılıklı

kanatların arasından geçin

işte böyle bir iki üç oda bir orman

yoktu yoksa ne işim vardı evde

çekler alınıp verilecek karşılıklı

el ele tutuşup dönün ve karşılıklı

uzaklaşın, çok iyi, bir buçuk metre

Ali Ural

ustalıklı bir demirci indirir Çekicini

her sefer aynı noktaya ki

bellesin aylak dolaşan yeni yetmeler

kan nasıl kırmızıdır Çok

ölünmüştür nice savaşlarda

bu bir Çelişki değil Çelikleşme

dövüldükÇe azalmış görülen ve yassı

kavi bir miras edinmiştir gövdesine

aktarıp damarlarıyla gelecek nesline

katı ve kırılgan metal

Çınlasın iÇin daha Çok

karıştırıp bakır

tunÇ bir Çan

yerini alıyor kulede

Şafak Çelik

ey ayak vurmalarım

ey burukluk

ey kötüler

ey aç kalmanın tutsaklığı

dik durmanın zorluğu

eğik hayat

bunlar olmamalıydı

surlarla çevrili evrende

sakallarından akan su damlaları yüzümüzde

kıran kırana bir harp başlatmalıydı

kışın eteklerinde savrulan biz

yeni bir isyan kelimesi duymak istemeliydik

Adem Yazıcı

Kalbi olmayanı bundan böyle ne yapayım?

Dönek adamlardan usanmayı hâlâ öğrenmedik

Bayat ekmek bilmeyenler kovulmaya müstahak

Çok dilli bir susuzluğun kara efesiyim

Ali K. Metin

vahşi, ben ve sırtımdan inmeyen korku

piknik yapmıştık

kırılmış günleri camdan aşağıya döktü vahşi

ormana gidip avlandı taze yıllar için

bir dilim daha reçelli ekmek yerken

saçlarımın arasına güzel kokan karanlıklar taktı

yarış pistinde ikimizin duyguları, zorlu parkurlardan geçmişti

vahşi, kapıların altından süzülüp

radyodaki şarkılardan çıkıp

parçalıyordu parkurdaki engelleri

Ayşe Sevim

e-okul, e-devlet, e-dünya

nasıl dağıttınsa öyle toparla

bütün “ey”leri, “hey”leri, “heyhey”leri

solunumu haraca bağlamışlar, insanları araca

yaşlı bakımevinde, bugün duydum İsveç’te

hiç evden çıkmıyordum, ev bile bundan bıktı

e-hayat, e-ölüm, e-Türkiye, e-ev

uzaktan seviyordum sizi rüyada bile

göz kapaklarımda bir cenaze taşıdım

televizyona çıkan herkes ölmüştü

o gördüğüm şey değil penceredeki

tam aşağı minareden üstüme ezan düştü!

Hüseyin Akın

Kara taş susarsa tüm taşlar susar

Taş basar taşlar bile üstüne taşın

Akarsu gibi yakut mercan ve zümrüt

Basar bağrına antik kütüphane

Sütunlar arasında taş heykellerin

Taş ocakların boynu vurulmuş

Boşluk enselenmiş ve ay içerde

Doldurmuş gecenin iç boşluğunu

Hasan Akay

Sesinin bir damlası yeterdi bağırmaya

Çünkü insandır duyarak öğrenir kendi sesini

Çabuk bükülür kolları yaradılıştan

Topukları sızlamaz kaldırıma değmeden bir önceki hâli

Dönüp baktığın yer

İnsandır görerek öğrenir secdesini meleklerin

“Yeryüzünde fesat çıkaracak biri mi?”

Pençeleri olmasa da

Yorulmazmış avlanmaktan insan dedikleri

Çırpınarak nefessiz

Çırpınarak kaybolan

İnanmak zor tereddüt ediyoruz gayba

Gıyabında meleklerin kıyam durduğu

Kıbleydi oysa Âdem

Sümeyra Yaman

Fırıldağa fırıldak demenin gücünü

Alırken elime

Sevinmemiştim, kızabilirsin, üzgünüm

Bir arıyı balı alkışlarken hiç görmedim çünkü

Bu kadar kolay olmasına inanmıyorum

İnanmanın

Elimi uzatıyorum akıştan, cüce bir gergedana

Demek ki yanaklarımdasın

Muhammed Enis Özel

geceleyin kaskatı yalnızlıktır evlerin içinde, gündüzleri nasılsa çoğalan odalar

her gün yeniden uyananların annesi, kimin yorganı çekilmişse geceden

dürülüp katlanan uykular nasıl kalırsa gözde belli belirsiz

çatılarda ağırlanır bu ışıklı misafir tertemiz bir hoş geldin duyulur gözlerinde

uykusu bölünen yatakların kamburu eksilerek sırtından

bacaların dumanı yaldızına karışır, gökyüzünde isli bir günaydın olur sabah

kapıların yerini bulana dek arar durur ışıktan elleriyle

kilitleri açan anahtar değil insan sesleri, karar tutturan cızırtı şarkıya katılan coşku

yapraktaki titreşim yer değiştiren renkler başı mamur tutulma ve devri daim

bunca dumanın tozu savurduğu iklimde yalın ayaklarımla ben

düşerim, sabah böyle başlar

Sevgi Yerlioğlu

ışıklar söndüğünde beni tarlalara çağır

ezilen son sigaran babalık vazifesi

düştüğünde omuzların yoksulluktan değil

fazlaydı baba diyen, düşenler dâhil

öz oğlun sen giderken yırttı yakasını

iliklenmezdi artık iki sokak birbirine

sen giderken taşradan çağıranlar vardı

gidiyordun bir evlat uzandı yol boyunca

çiğneyemezdin artık

ne de olsa dönüyordu parlak tekerler

ne de olsa ardı sıra geliyordu çöl

sen düş görmek istedin

uyandırdılar

sen tanınmak istedin

öldükten sonra

Ali Seyyah

Kurtuldum diyorum, işte kurtuldum!

Eteklerime yapışıyor soytarıdan kaçan bir kral

Hayır, sırrım saklı kalacak

Keskin bir kolonya kokusu yayılırken toprağa

Bağıracak kral avazı çıktığı kadar

Kirli ellerimi ovuşturuyorum

Sonra yeniden ellerimi, ellerimi

Hayır!

Büyüyen cinnetin sebebi toprak değil

Zeynep Emirdağ

Ben varsam neyim, yani neyim dünyada kalacak

Upuzun köprüler hantal yük gemileri, masalara sığmayan garson elleri

Bilseniz ne çok kayboluyorum haritalarda

Bilseniz ama nerden bileceksiniz

Zar atan ihtiyar heyetiyle her gün aynı çaydan içtiğimizi

Alınları kızıla dönerken gün batımında

Bilseniz nasıl güzeldir tepeden tepeye uçmak

Ama şaşkınlığıyla beni engelleyen zat

Hangi yüzle yüzüme bakacak hesaplaşırken

Aramızda bir cehennem kuyusu

Aramızda bir türkü aşkı çağıran

Beni şimdi ne tramvayda

Ne de bir pazarda bulacak

Bir çiçeğe benzetecek boşuna beni

Beni sabah ışığının cılız rengine boyayacak

Sökerek zincirlerimi korsanlarını çağıracak

Kadim uygarlıklardan

Sonra İsmet Özel şiir okuyacak durmadan

Filiz Geç

hastası eskimiş bir perde uçuşuyor

soğumuş güneşle ardında

kim olduğunu bilmeden

sen mi düşüyorsun yola

bana doğru yürüyen bir kapıyla

dönüp gelebilseydin görürdün

binlerce kırılmış kilidi

bir ikindi vakti

güneşten önce değil

vaktinden önce nasıl dirildiğini

insanları çağırmak isteyen kuşlar var

sayacak kadar vakit yok

sakla hatırını söz bu

karıncaları unutup karanlığı üflemeli

güzelim güneşi toplayan gitti

ormanı titreten bir güvercin

gölgesine düşen her ağaç uyuyor

derinine in eşme karanlığı

gölgen rastlayamadı izine

hangi taşın altında huzur bulacak kül

ölülerin kör ettiği gözlerimle

topla duvarları giydir merdivenleri

gitti söz gelmedi geri

Serpil Çete

Hacı Ârif Bey Edebiyat Ortamı’nda

74. sayısı ile çıkageldi Edebiyat Ortamı. Hem dopdolu içeriği ile hem de dört gözle beklenen Öykü Yıllığı ile yollarının gözlenmesini hak ediyor dergi. Başta Sadık Yalsızuçanlar ve Yunus Nadir Eraslan olmak üzere dergiye emeği geçen herkesi kutluyorum.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım; Timuçin Çevikoğlu’na ait “Şarkı” Formunu Öne Çıkaran Büyük Bestekâr: Hacı Ârif Bey isimli yazıdan olacak. Hacı Ârif Bey’in biyografisini, eserlerinden örnekler ve eserleri bağlamında sunuyor Çevikoğlu.

“Arif Bey 1000’den fazla şarkı bestelemiştir. Bunların en az üçte ikisi günümüze ulaşamamıştır. Hacı Arif Bey, saraya girdikten kısa bir süre sonra padişahın emriyle Harem-i Hümayun’daki cariyelere musiki dersi vermeye başladı. Böylece hayatının hiç dinmeyecek fırtınalı günleri de başlamış oldu.”

“Hacı Arif Bey’in Çeşm-i Dilber’e olan ilgisi Sultan Abdulmecîd’in kulağına kadar gitmişti. Sultan, kendi hanımı olmaya hazırlanan bu kızın Arif Bey’le hemen evlendirilmesini istedi. Hacı Arif Bey’e bir konak ve 60 altın gibi yüksek bir maaş ihsan edip, saraydan çıkarttı. Hacı Arif Bey muradına ermişti ama maalesef Çeşm-i Dilber onu sevmiyordu. Henüz iki yıl dolmamışken iki de çocuk dünyaya getiren Çeşm-i Dilber, onu terk ederek başka biriyle kaçtı. Hacı Arif Bey, Çeşm-i Dilber’i hâlâ çok seviyor, terk edilişi bir türlü kabullenemiyordu. Güftesi de kendisinin olan Kürdîlihicazkâr aksak şarkısını o günlerde bestelemiştir:

Niçin terkeyleyip gittin a zalim / Seni sevmek midir bilmem vebalim
Feda olsun sana bu can ü malim / Yine görmekliğe yoksa mecalim
Hayalindir hayal-i hasb ü halim”

“Ârif Bey’in güzel seslerle ve ince duyuşlarla dolu kalbi, çektiği acılara daha fazla dayanamamıştı. O artık bir kalp hastasıydı. İyiden iyiye karamsarlığa kapılmış, hayata küsmüştü; günden güne durumu kötüleşiyordu. Hacı Arif Bey, 28 Haziran 1885 günü, henüz 54 yaşında iken, oğlu Cemil’in kollarında hayata gözlerini yumdu. Son eseri ölmeden birkaç gün evvel bestelediği, sözleri Hikmet Bey’e ait olan Kürdîlihicazkâr makamındaki Curcuna şarkısıdır:

Gurûb etdi güneş, dünya karardı / Gül-i bağ-ı emel soldu, sarardı
Felek de böyle matemler arardı / Gül-i bağ-ı emel soldu, sarardı”

Sadık Yalsızuçanlar’dan Burak Kaynarca yazısı

Sadık Yalsızuçanlar bizlere bir müzik adamını tanıtıyor. İşini seven, yaptığı işlerden yüzünün akıyla çıkmasını bilen Burak Kaynarca’nın müzik serüvenine yaptığı çalışmalara bizler de şahitlik etmiş olacağız.

“O gece, ev ahalisi uyuduktan sonra, Timuçin ağabeyin yaptığı muhteşem Harakanî bestelerinden birkaçını icra ettiler. Hayatımın en güzel gecesiydi diyebilirim. Bir irfan ve aşk kaynağı olan Büyük Bilge’nin rubaileri, Timuçin ağabeyin deha ölçüsündeki yeteneğiyle nasıl göksel bir sofraya dönüşüvermişti. Udu, bir musiki cahili olan bendeniz, merhum ve mağfur Cinuçen Tanrıkorur beyefendi ile tanımış, aşık olmuştum. Musikimizin yüzlerce yıllık birikimi içinden gelen bu muazzam enstrüman, Kaynarca’nın maharetli ellerinde o gece bir mucizeye dönüştü. Haliyle, edebiyle engin tevazuu ve ciddiyetiyle, yeteneğiyle, başta Timuçin Çevikoğlu olmak üzere ders aldığı hocalarından edindiklerini sürekli çalışarak geliştirmesiyle Burak Kaynarca, müziğimizin genç ve yetenekli bir imkânı olarak karşımızda duruyor.”

“Afyon Kocatepe Üniversitesi tarafından yayınlanan ‘Saklı Mûsiki, ‘Anka’ ve ‘Nefesler’ adlı albümlerden ‘Saklı Musiki, bugün hemen hiç kullanılmayan makamlardaki seçkin eserlerin yer aldığı bir çalışma. Albümde sun’î ayrımlara kapılmadan Türk müziğinin klâsik, folklorik ve dini- tasavvufi beste biçimlerine bir arada yer verilmiş.”

“Bu albümlerinin tümünün müzik yönetmenliğini ve ud icracılığını Kaynarca üstlenmişti. Ama benim asıl söz etmek istediğim 2016 yılındaki çalışmalarından biri; ‘Tanbûrî Cemil Bey Besteleri’. Vefatının 100. yılı münasebetiyle Cemil Bey ile ilgili bir çalışma yapmak isteyen Kaynarca, Tanbûrî Cemil Bey’in bütün bestelerinin bir albümde toplandığı, notalarının üzerinde çalışılarak bilgisayar ortamında yeniden yazıldığı, Cemil Bey ile ilgili bir belgeselin hazırlandığı, Cemil Bey’in hayatı, müzikal anlayışı ve çabaları ile eserlerine ilişkin bilgileri içeren bir de kitapçığın bulunduğu bu proje, 3 CD ve 1 DVD ekiyle Afyon Kocatepe Üniversitesi ve Afyonkarahisar Belediyesi tarafından yayınlandı. Hiçbir şekilde mazeret üretmeksizin önüne çıkan engelleri azimle aşarak bu değerli çalışmayı gerçekleştirebilen Kaynarca, albümünün oluşum fikrini, müzik yönetmenliğini, ud ve şehrud icrasını, kayıtlarını ve miks - mastering aşamalarını üstlendi. Tabûrî Cemil Bey’in bütün eserleri bu çalışmada titizlikle ve çok emekle bir araya getirildi.”

Ali Ömer Akbulut ile Hû Konşu üzerine

Ali Ömer Akbulut’un Hû Konşu kitabı üzerine bir söyleşi var dergide. Sorular Yunus Nadir Eraslan’dan. Hû Konşu, edebiyat dünyamızda önemli yer tutmasını beklediğim değerli bir kitap. Poetika tanımına farklı bir pencereden bakıyor Akbulut ve bu bakış açısına çok ihtiyacımız var.

“Hû Konuş… Bir sesleniş, bir çağrıdır  ‘hû’. Belki bir hazır oluşun, huzura davetin ifadesidir.  Belki de bir vaktin gelişinin ilanıdır; vaktidir! Bu sesleniş gariban insanlar içindir daha çok. Muhabbet edilsin, hemdem olunsun diye. Hemdem olalım, dildeş olalım, efkârı birleştirelim diye. Konşu, konuşulabilen, söyleşiye açık olan, yarıyol’da karşılaştığınız muhabbet ehlidir. ‘Hû Konşu’ muhabbete çağrıdır.”

“Düşünce şiiri karşılayan bir süreçtir. Karşılayan derken, önüne çıkan, denk olan olarak değil, bekleyen olarak düşünce demek istiyoruz. Düşünce şiirin huzurunu hazırda bekleyendir. Düşünceli şiir olabilir belki ama şiiri bir düşünme yolu olarak görmek zordur. Şiir hakikate ulaşmanın bir yolu, sahih bir yolu olabilir mi? işte bunu konuşabiliriz.”

“Vahye göre şiirin yeri konuşulabilir mi? hiç sanmıyorum. İkisinden de beklentimiz aynı imiş gibi düşünerek de konuşamayız. Beklentimiz de aynı olamaz çünkü. Vahiy hakikati söylediği iddiasındadır, şiirin böyle bir iddiası olamaz.”

“Mevcudun rağbetine bakarsak herkesin çok zeki ve akıllı olduğu bir zamanda şiire rağbet göstermek tuhaf değil midir? Zekânın konforunu yaşamak varken bir dizi bilinmezlikle uğraş. Bundan tuhafı var mıdır? ‘Ha demeden hayran ol’manın neresi normal Allah aşkına?”

“Evet, şiir hatırlatıcı olabilir, olmalıdır da. Yoksa ne yapacağız ki şiiri. Zaten unutmuşuz, bir de şiir unutturucu olacaksa ne işimiz olur şiirle? Şiir ve müzik ayrıcılığı hep hatırda tutmalıdır, tutar. Ney ayrılık acısının yangınıyla yakınıp, yakıp durur. ‘Ete kemiğe bürün’ünce şiir iyi gelir, hatırda tutucudur. Evet, şiir hatırlatıcı olabilir, olmalıdır da. Asli kendilik’imize ayn’ımıza yol, iz bulmamız ancak böyle mümkündür. İnsan ayanına döndükten sonra, olursa öyle bir şey şiiri ne edeceğiz ki artık?”

M. Ragıp Karcı’nın ardından

Ragıp ağabey aramızdan ayrıldıktan sonra birçok dergide onunla ilgili yazı çıktı. Çıkmaya da devam ediyor. Bu çok güzel bir vefa örneğidir. Ben onun hakkında edilen her cümlenin dua niyetine geçtiğine inanıyorum. Ragıp ağabeye içten dualar göndererek Edebiyat Ortamı dergisinde M. Atilla Maraş’ın yazısından paylaşım yapacağım.

“Şair Ragıp Karcı, az ama usta işi şiirler yazdı. Türk şiirinde, ’68 Kuşağı’nın, İslami duyarlılıkla yazan şairlerinden biri olarak tanındı. Şiirlerini onar yıl arayla üç kitapta topladı.”

“Hayatta en çok sevdiği şeyler; çiğköfteyi kendi eliyle yoğurup arkadaşlarına ikram etmek, türkü söylemek ve bağlama çalmaktı. Bağlama çalmakta tavır sahibi bir usta idi.”

“Otlara meraklıydı. Bir otacı gibiydi adeta. Hangi otun, hangi ağacın yaprağının hangi derde deva olacağını bilirdi. Bahar gelince, gider kendini dağlara vurur başta dağ kekiği olmak üzere çeşitli dertlere derman olacak otları toplar getirirdi.

35 Soruda Şair Leyla Şerif Emin

Fahri Tuna’nın portreleri ve soru-cevapları önemli bir belge niteliği kazanmaya başladı. Edebiyat tarihine notlar düşerek yazmaya devam ediyor Tuna.

Edebiyat Ortamı’nda Fahri Tuna’nın 35 sorusunu Leyla Şerif Emin cevaplamış. Altını çizdiğim satırları buraya alıyorum.

Üsküp? K. Makedonya’nın başkenti. Nefes aldığım şehir, bazen dost gibi dertleştiğim, bazen düşman gibi kavga ettiğim. Kokusundan tanırım onu…

Leyla Şerif Emin? Evin en küçüğü olduğu için insanların hallerini izlemeyi seven, hayata açtığı pencereden bakmaya çalışan, her olumsuzluktan olumlu bir şey çıkartmaya çalışan, direnmeyi seven.  

Hüsrev Emin? O Şirin’i ararken ben Mecnun’u çölde sanarken yollarımız kesişti. Delikanlıdır. O gün bugün omuz omuza yürürüz…

Vardar? Ah Vardar, Üsküp’ün atardamarı. Kâh kırmızı, kâh mavi… Onu izlemek ama nasıl izlemek, suyun aktığını, sana anlatmak istediklerini, senin ona anlattıklarını, görünürde sığ ama inanın çok derin bir nehir…

Zeynel Beksaç? Prizren. Üsküp’ten Kosova’ya şiir dokumuş kilimlerin arasına. Ressam, şair, yazar ama en önemlisi gençlerin ağabeyi, babacan, her zaman yanımızda olan bir dost. Aynı dertleri sırtında taşıyan Türkçem’in derdinde, ama en önemlisi beraber tüm ağırlıkları sırtlandığımız samimi bir dost…

Adapazarı? Fahri Tuna’nın memleketi. Sakarya’nın güzel bir ilçesi.

TYB? D.Mehmet Doğan. Kocaman bir dünyaya, Türk Edebiyatı’nı tüm gönül coğrafyası dediğimiz bölge ile birleştiren bir birlik. Biz bu birlik sayesinde gerçek anlamda ‘birlik’ olabiliyoruz. Hep var olsun…

Edebiyat Ortamı’ndan bir öykü

Ahmet Hakan Karataş’ın Once Upon A Time In Paris isimli bir öyküsü yer alıyor dergide. Mesafesi uzun bir öykü bu. İstanbul’dan başlayan düşler,  hayallerin ulaştığı her yere gidecek bir güce sahip. “Bizim Oğlan” kitabından öykülerine aşina olduğum Karataş’ın öykü dili oldukça canlı. Geri dönüşler ve kurgu öyküdeki merak unsurunu da diri tutuyor. Zamanla ve mekânla iç içe geçen olaylar estetikle de birleşince ortaya keyifle okunacak bir öykü çıkmış. Fonda Once Upon A Time In Paris çalıyor. Aklımızda geçmiş zaman fotoğrafları.

“Ne çok kişi kalmış geride. Ama dedim ya geriye kalan hiçbir şey yok. Hiçbir şeyden başka. Artık iğneyi plaktan çekiyorum. Evin her köşesi büyük bir sessizliğe gömülüyor. Ben o sessizlik içinde kayboluyorum. Büyük bir kayıp bu. Şimdi, nerdeyse yetmiş yıllık hayatımda ne şehirleri ne kadınları seviyorum. Ne de hep özlemle aradığım dünyadaki ilk anlarımı. Çünkü arık Once Upon A Time In Paris çalmıyor.”

Edebiyat Ortamı’ndan şiirler  

Bir musibeti darağacına çekmişlerdi
İpi çektim ve kalbim yere döküldü
Yara bere içindeydik ama gülüyorduk
Ne gülüyorduk ama neye gülüyorduk
Bir saç teli kadar yakın ama ne uzak kaderlerdik birbirimize
İnsanız ya dünyanın acemisi kaldık hep
Oyun nasıl oynanır, kantarın topuzu nerdedir lokmayı kapan hangi ağızdır
Anlayamadık bunları anladığımızda dünya geç kalmıştı bize
Uygardık görkemliydik bir günahtan daha lezzetli değildi ısırdığımız şeyler
İlahlar yetiştiriyorduk içimize kurduğumuz çiftliklerde

Erdal Çakır

uçarı yaylar haline gelmiştir kaşların
vaiz perdeleyince aklını
bir kor kesilir şimşeğe hazır damarlarında
günaha girmeye hazır damarlarında
günaha girmeye teşnedir vücut
yıkıma uğrattığını görürsün ruhunu
çulsuz yorgansız titretir seni bu yollar
bak menzilinden saptı
gelmeyince harflerin senin

Ali Sali

Kirpiğini oynatsa bahar kapıda
Yumsa çatlarmış nar
Kararırmış ucundan
Uzar gidermiş mavi çizgisi
Eteğinin
Kurtulamamış bir ömür
İlk göz ağrısı olma suçundan

Sol omzuna doğru annemin
Kayan kurdele simli sırmalı
Konsolun üstünde gölgesi
Kıvrılmış bir yaprağın
Ablam olmalı

Gökhan Akçiçek

Namlusunu umuda doğrultan sızı
Dökülüyor kirpiklerimden güz suretinde
Nefesimde sudan çıkmış balıkların telaşı
Beni bırak. Beni kendime bırakma. Bana bir rüya topla
Birkaç teselli için tespihe dizeceğim birkaç dua
Ömür hızıyla giderken çocukluğum yanımdan
En çok bu vakitlerde yolluyorum ellerimi semaya;
Söyle dünyaya Rabbim birazcık mavi olsun
Vazgeçsem de hakkımdan yalnızlığın hatırına

Nuray Alper

Aynada
Dirilttim kendimi
Yüzüm yüzüme değdi

Durdu zaman
Dondu mekân
Boşlukta kaldı kum saati
Sükuta erdi sessizliğin dili

Hüseyin Gök

Adına “hikmet” denir söylediği hakikatlerin
Hepsi bir sırdır aslında yaratandan yaratılış adına
Böylece Türk bir başka görmeye başlar neden var olduğunu
Adalet ilim irfan ve muhabbet adına
Kızılelma rüyaları görmeye başlar
Türkçe ise mana denizinde yunup lisan-ı Cebrail olur

Mustafa Özçelik

Beyaz adamlar
Siyah gülüşleriyle geldiler
Gemileri sahillerimize yanaştığında
Ağlamaya başladı denizkızları

Balkona tünemiş baykuşlar
Gözden kaybolduğunda
Gözyaşları sahillerimizi dövüyordu
Oklar çaresiz
Mızraklar kırıktı
Siyah adamların özgür kalpleri
Çoktan gemilerle yola çıkmıştı

Uzak ülkelerin
Tahıl tarlalarında
Acı doğuran kadınlarla
Siyahlara bürünmüştü gökyüzü

Orhan Türkkan

Ketebe Piyan, sayı 19

19. sayısına ulaştı Ketebe Piyan. Yaşadığımız bu zor günlerde Anadolu’da, arkasında büyük destekçileri olmayan bir derginin yeni sayı çıkarması büyük bir başarı olarak kayıtlara geçmeli. Hayatın her alanında büyük sıkıntılar yaşanıyor. Elbette yayın dünyası da bundan payını aldı. Ben Ketebe Piyan’ı özveri ile çıkaran dostları gönülden kutluyorum.

Emine Bilge Ünsal da yaşanan bu zorlu zamanlara değinen bir yazı ile giriş yapıyor dergiye.

Merhaba Dostlar,

Uzun bir aradan sonra beraberiz. KetebePiyan dergimizin 19. Sayısı ellerinizde….

2020 yılı çok hızlı başladı ve hızlı devam ediyor…

Dünyada ve ülkemizde görülen Coronavirüs hastalığı COVİD 19 hayatımıza giriverdi Mart başlarında. Her şey birdenbire değişti. Kapandık evlerimize… Karantina, Pandemi, anksiyete, izolasyon, sosyalmesafe, maske, kolonya, ölüm, vakıa sayısı, test kiti , #evdekal #hayatevesığar kelimelerini hemen her gün duymaya başladık.

Okullar önlem amaçlı eğitim öğretimlerine ara verdi. Uzaktan eğitim modeli başladı. Öğrenciler ceptelefonları whatsapp uygulamalarından EBA Sistemi üzerinden ders takibi canlı ders uygulamaları vs.yöntemlerini uygulamaya başladı. Tüm Devlet kurumları, bankalar çalışma saatlerini değiştirdi.

Tüm kamu ve özel sektör çalışanları esnek mesai uygulamalarına başladılar. Sokağa çıkma yasakları, saatli uygulamalar devam ediyor. Televizyonlarda Bilim Kurulu açıklamaları… Sağlık çalışanlarının özverili çalışmaları… Turizm, Spor tüm sosyal etkinlikler, Sınavlar ileriki tarihlere ertelendi. Tüm öğrenciler 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını ilk defa evlerinde kutladılar. Mübarek Ramazan ayına girdiğimiz şu günlerde insanlar camiye gidemiyor Cuma namazları, teravih namazları kılınamıyor. Tüm AVM ler, oyun alanları, kalabalık olabilecek her yer kapalı. Alışverişler internet aracılığı ile yapılıyor. Lokantalar bile ancak evlere servis yapmak şartıyla açıklar. Belli yaşın altındakiler ve üstündekiler kesinlikle çıkamıyorlar sokağa. Herkes maskeli,eldivenli. Tıpkı hayalet insanlarla dolu. Her yerde kuyruklar var. Her yere sırayla giriliyor. Yaklaşık bir buçuk aydır manzaramız bu. Tüm halkımız A’dan Z’ye bu süreci yaşıyor...

Balkonsuz Evler

Ev ve balkon kelimeleri yan yana gelince aklımıza gelen ilk çağrışım Sezai Karakoç oluyor. Mehmet Akif Bıyıklı da bahsediyor yazısında Karakoç’tan. Bir başka yaklaşım da var balkon konusunda. Covid 19 ile balkonlar daha bir kıymetli oldu. Evde kalınca dışa açılan yüzümüz balkonlar oldu ister istemez.

“Covid-19 salgını ve Çin virüsü dünyanın genelini etkisi altına aldığı gibi maalesef ülkemizde de hissediliyor artık. Korona günlerinde izole olmaya çalışırken şunu netlikle ifade etmeliyim ki bugünleri hep birlikte aşacağız. Yazılı ve görsel medyada, bilinçli bir cehaletle, olumsuzluk propagandasına maruz bırakılsak da Sezai Karakoç’tan iktibasla “Umutsuzluk yok. Gün gelir; gül de açar, bülbül de öter.” diyor ve buna canı gönülden inanıyoruz. Öyle ya, ye’se düşmek bize yakışmaz.”

Top mermisiyle serçe avlandığı nerede görülmüş? Buyurun şiirin sihirli iklimine girelim, Üstad Sezai Karakoç’un Balkon şiirinin son dörtlüğüne, belki meselenin künhüne varırız kim bilir:

“Bana sormayın, böyle nereye
Koşa koşa gidiyorum
Alnından öpmeye gidiyorum
Evleri balkonsuz yapan mimarların”

Sezai Bey Balkon şiiriyle, modern mimari anlayışın insan üzerindeki olumsuz etkilerini Doğulu bir gözle, balkon üzerinden imgelemiştir. Batı mimarisi özelliği gösteren balkonların çok katlı binalarda, insanların dışarıyla teması için adeta bir kaçış anlamı taşısa da yazarımıza göre balkonun faydadan çok zararı olduğu, hatta bu durumdan olumsuz olarak en çok etkilenen kesimin ise çocuklar olduğu dile getirilmiştir.

1960’lı yıllardan bugüne baktığımızda balkonu övecek hale geldiysek, nereden nereye geldiğimizin kararını siz değerli okurumuza bırakalım. Yazıyı demlenmesi için tezgâha bırakmışken bir mimarımız haberlerde, bundan sonra sağlık ve ekonomi politikalarının yanı sıra mimarinin de baştan ele alınacağını, kent planlamasında da artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, yüksek katlı yapılardan ve betonarmeden kaçışın başlayacağını anlatıyordu. Sene 2020!”

Suavi Kemal Yazgıç’tan okuma çağrısı

Suavi Kemal Yazgıç’tan okuma üzerine bol ironili bir yazı yer alıyor dergide. Okumak, ne okumak, nasıl okumak sorularının cevabı var yazıda.

“Okumak, insani olanın zihinden zihine aktarılması sürecine/zincirine dâhil olmaktır. Heidegger’in o alıntılana alıntılana klişeye döndürülmüş sözünü tekrar edip “Dil varlığın evidir” dersek okumak da o evin inşa edildiği malzemelerden biridir. İnsan varlığın evinde yani dilde yaşarken okumaya devam ederek evi muhkem kılar.”

“Okumak için “boş vaktini” kollayanlar kitap okumak için asla zaman bulamazlar. Zaman, mekân ve zihin asla bizi kendiliğinden okumak için uygun bir konuma taşımayacak. Buna ben de dâhil olduğum için rahatlıkla böyle iddialı söylüyorum. Bunca on yıldır okur olmama rağmen her an kaybedebileceğim bir alışkanlık gibi geliyor bana okurluk. Nasıl okuyayım diye sormak bile bana okumakla arama set çekmek gibi geldi. Çünkü okumayı kolaylaştıracağını düşündüğümüz her pratik bir noktada prangaya dönüşebilir. Bu noktada Tarık Buğra’nın “yazarlığın altın kuralları” listesinin ilk maddesi olan “Yazmaya başlayamadan yazamıyorum.” kuralını intihal etmek isterim. “Okumaya başlamadan okuyamıyorum.”

Kırmızı

Kırmızı sadece bir renk değildir Konya’da. Bir Sultan’ın kırmızı bir umutla dünyaya bakışının adıdır. A. Ali Öncel, Piyan’ın giriş yazısında Sultan’ı anlatıyor bize. Abdurrahman Demir de Sultan’ı konu etmiş yazısına. İki yazıdan da paylaşım yapacağım.

“İnsanın yanaklarına al düşüren soğuk mudur? Yoksa doludizgin yaşadığı yüksekler mi? Neden al al olur bir insanın yanakları?

İnsanın yüreğine bir defa düştü mü ayaz, en doruklarda yaşar. En şahika tepelerde soluklanmak ister. Soluğu taşsın ulaşılmaz ülkelere ulaşsın ister. Derdini her yere dökmek, ırmaklar gibi çağlamak ister.

Soğuksa en ayazı, yükseklerse doruklar… “Sultan”. Konya’nın al yanaklı güzeli…

Kırmızı onun lisanı olmuş. Derdini, yüreğindeki ayazı, gönlüne sığdırığamadığı kederini en iyi o dilde anlatmış. Al al yanakları anlatmış ayazını. Kırmızı elbiseleriyle haykırmış acı umudunu. Derdini insanlara rengiyle açık etse de yine kendi kendine hafifl etmiş üstündeki yükü, yüzüne sürdüğü her bir kırmızı nokta merhem olmuş kapanmayan yarasına.

Yaşadıkları ne kadar ağır olursa olsun, sevdiği adama verdiği değeri hiçbir zaman azaltmayan Sultan Teyze tek bir kötü söz söylememiş kıymetlisine. Onun sevdiği renge bürümüş acısını ve asla karşılığını bulamayacağını bildiği ümidini.”

“Başlarda herkes onu komik bulup alay etse de, Sultan Teyze’yi ve onun kırmızısını tanıdıkça söktüler kırmızının dilini. Fark ettiler ki benzer yaralar birçoğunun gönül ayazıydı. Meğer herkes aynı doruklarda aynı ayaza tutulmuştu. Ayaz onların yanaklarına al rengi çalmadı belki, kırmızı kendi dilleri de değildi ama yine de en iyi onlar anladı kırmızının dilinden. Sultan Teyze’nin yüreğiyle hemhal olmuşlardı bir kere…

Biz, üç beş akıllı, akıllı görünen meczup... Nice Sultanlar eskitiyoruz, kaybediyoruz. Onlar akıp giden hayatımızın orta yerindeler oysa. Yanı başımızda. En temiz, en saf duyguları bize gösteriyorlar. Biz umursamadan, belki gülerek kendi acınacak halimizden bîhaber yaşamaya devam ediyoruz.

Şimdi söyle bakalım sayın okur kim meczup, kim akıllı?” A. Ali Öncel

Sultan Teyze zamanında çok derin şeyler yaşasa da şu an onun yaşamı tekdüze olarak karşımıza çıkmakta. Ama elbette onun hayatı, yaşadıkları, kişiliği hakkında söyleyecek birçok şeyim var.

Elbette ki o kırmızı elbiselerin, kırmızı yanakların, kırmızı ojelerin altında bir hikaye var. Şimdiye kadar bu görüntünün altında yatan şeye birçok kişi ne kadar “deli işte” deyip geçse de ben Sultan Teyze’nin bu renge olan tutkusunda, yüzünde oluşan yorgunlukta bambaşka şeylerin yattığını ilk gördüğüm anda hissetmiştim. Öncelikle okuyucularımızın şunu bilmesi gerekir ki, Sultan Teyze de yıllar evvel her insan gibi giyinen, günlük yaşamını diğer insanlar gibi geçiren, evli, sağlığı yerinde bir kadındı. Yaşadıkları onu toplum gözünde farklı olmaya iten güç oldu. Bu farklılık önceden insanların Sultan Teyze’ye uzaktan uzaktan bakmasına sebep olsa da şimdilerde yerini sahiplenici büyük bir saygıya bıraktı. Çünkü “deli işte” deyip geçenler Sultan Teyze’nin aslında deliler gibi seven bir kadın olduğunu öğrendiler.

Öncelikle Sultan Teyze’nin hikâyesinin başladığı âna gidelim. Sultan’ın kırmızı hikâyesi çok küçük yaşlarda başlamış. Henüz ortaokul dönemlerinde 14-15 yaşlarında bir kızmış. O yaşlarda öğretmeni Ramazan’ın ilgisini çekmiş ve Ramazan zamanla bunu Sultan’a da belli etmeye başlamış. Bir gün bir sınıf pikniği düzenlemiş. Sultan’a da burada açılmış ve onu ikna etmeyi başarmış. Filmlerdeki gibi çeşme başında buluşarak, mektuplaşarak aşk yaşamaya başlamışlar. Bir süre sonra da evlenmişler. Ramazan’ın farklı şehirlere görevleri çıkıyor, Sultan Teyze ile şehir şehir geziyorlarmış. Ramazan’ın Hakkâri’deki görevi sırasında bir gün bir düğüne gitmişler. Düğünde Sultan Teyze gelinin üstünde kırmızı bir elbise görmüş. Kendisine de kırmızı bir elbise dikmeye karar vermiş. Bu elbiseyi dikip giydiğinde eşi Ramazan elbiseyi Sultan’a hem çok yakıştırmış hem de yakıştırdığı için çok kıskanmış. Kırmızıyı Sultan Teyze’ye çok yakıştırıyor fakat herkesin gözü Sultan’da olur diye dışarda kırmızı giymesine de müsaade etmiyormuş. Her şey güzel giderken onları huzursuz eden bir sorun varmış. Sultan Teyze ile Ramazan yıllardır çocuk yapmayı denemişler fakat çocukları olmamış. Birçok doktora gitmişler. Doktorlar tüp bebek tedavisini önermiş fakat Ramazan başkasının tohumu diye düşünerek kıskançlık kriziyle buna da müsaade etmemiş. Fakat bu kıskançlık Ramazan’ın Sultan’ı terk etmesine engel olamamış. Boşanma davaları devam ederken Sultan sürekli ağlıyor, üzülüyor, psikolojisi için doktorun yazdığı hapları kullanıyormuş. Dava sonuçlanıp boşanma gerçekleştikten sonra Ramazan başka bir kadın ile evlenmiş ve ondan çocukları olmuş. Sultan Teyze yaşadığı şeylere bir süre sonra yenik düşmüş ve doktorlar tarafından kendisine Kronik Psikoz teşhisi konulmuş. O zamandan sonra Sultan Teyze’nin hayatı kırmızıya bürünmüş. Kendini sadece kırmızıyla güzel buluyor, adeta kırmızıyla kendini teselli ediyormuş. Ramazan terk etmiş ama Sultan Teyze’nin kalbinden hiç gidememiş. Sultan onun sevdiği rengi giymeye hep devam etmiş. Buraya kadar anlattıklarım Sultan Teyze’nin bugünkü yaşantısının nedenleriydi. Tabi bu anlattıklarım Sultan Teyze’nin hikâyesinin bize yansıttığı kadarıydı. Anlatılmayan, söylenmeyen daha birçok şey vardır eminim.” Abdurrahman Demir

Bilindik çelişkiler

Ilgın Yetik, çelişkili hayatımıza göndermeler yapıyor yazısında. Hayata farklı bakmanın inceliği var yazıda.

“Bir deniz. Herkesin mavi sandığı bir deniz. Aslında şeffaf olan bir deniz. Gökyüzü ona nasıl davranırsa karşılığını veren bir deniz. Gökyüzüyle sıkı bir dost. Ayna gibi. O gülerken o ağlamaz. İnsanlar da böyle. Mutlu sanırlar beni. Değilimdir. İnsanlar nasıl davranırsa onlara öyle davranırım. Deniz gibi işte.

Bir böcek. İnsanlar için hiçbir işe yaramayan bir böcek. Onun sayesinde ekosistemin döndüğü bir böcek. O olmasa dünya olmayan bir böcek. Bu kadar güçlüyken, bu kadar değersiz hissedilmek… Bir çakmak.

Bir çakmak her şeydir. Seni yakarak öldürebilir. Seni donmaktan kurtarıp yaşatabilir. Bir saat. Hayatın planlı olduğunu işaret eden bir saat.

Karanlık. Görünmez adamı etkisiz kılar. Çünkü karanlıkta kimse görünmez.

Güneş umuttur. Karanlık delileri korurken güneş suçluları infaz ettirir.”

Ketebe Piyan’dan üç şiir

Benden çıkmayan sese dargınsan
Önce son bir kez dön bak kalbine
kurcala zihnini özenle
sonra aynaya dön
Ve hatırına dal
aynadaki seni
ve en son cümleyi düşle
değişen sen ve
değişmeyen dileğimi anlat kendine
“Yanındayım.. Yanındayım..” deyişlerime
ve sarf ettiğin son acı cümleye
şimdilik kül diyeceğin yüreğin dumanını çekip içine
bir elem kelam değil
an be an biriken şeyden ibaret
çok ince bir sitemle
Anla!
Anla
ve
hatta ağla..

Elmas Sağlam

vakitler devşirirdim

albatros kuşunun mavi şehrinden

boynundan gövdesine doğru giydiği gelinlik

kanatları yazgım olan ebabil renginde

ve beyaz bir orkideye anlatacakları vardır

sade bir hayatın dingin rengini

seyrederdin

mavi tuval üzerindeki tırmanışını güneşin

telaşsızca kavradığın şu zamanın akışını

duyur elden ele dolaşan beyaz orkidelere

gergef gibi işlenmiştir kanatların

ve bir aşkın binbir emeğini taşırsın

leylâya da bahset bütün bunlardan

yüreğimin teline tutunsun bir mandal gibi

Mustafa Yasin Arat

İki yanağı iki acun yüzler gördüm

Unut tanımayı

Kırık aynalara düşeyazdılar

Ön yüzünden habersiz plaktılar ve kendi ardında koşarken takılan düşen

Çizilen ve sonra takılıp düşüp…Hiç.

Zaten kırılı aynalardılar

Yere yüzlerinin üstüne

Veyl olsun!

Yere düşürüp çalan, eğilip burnunu almak için insanı süründürene!

Bize kendimizi aratan, kaybettiren

Ayrı düşürenizmlere.

Sıddıka Zeynep Bozkuş

Hüznün doruk mevsimindeyim.

Çıkış yolu bulamadığım labirentlerin mahzenindeyim.

Nedenlerimin daha derine indiği çukur bir kafesteyim.

Ya da kıpırdamaya mecali kalmayan yorgun bir ahesteyim.

Bende depremler az kalır.

Çünkü sıkışıyorum zerrelerimin arasında.

Bende depremler çok kalır.

Çünkü iyileşemeyecek kadar zayıf

ve takatsiz bir bedenin içerisindeyim

Kübra Acarer

Milli Mücadele’de Ahmet Bey Ağaoğlu

Sebilürreşad dergisinin 45. sayısının kapağında Ahmet Bey Ağaoğlu var. Dergi, birçok değeri günümüz insanlarına tanıtarak önemli bir vefa görevini de yerine yetirmiş oluyor. Fatih Bayhan’ın Milli Mücadele’de Ahmet Bey Ağaoğlu başlıklı yazısından altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Ahmet Ağaoğlu, 1869’da Karabağ’da dindar bir ailenin içinde doğdu. Babası Mirza Hasan Ağayev onun bir İslam bilgini olmasını arzu ediyordu. Aile terbiyesini ve milli hislerini bu bilinçle verdi. Ancak Ahmet Bey evvela Rus mektebine yazıldı, daha sonra da hukuk tahsili için Paris’e geçti. Fikri ve düşünce ikliminde ailesinin ve içine doğduğu yüzyılın etkisi büyüktür. Mücadele azmini bu bilinçten almıştır. Onun fikirlerinin neşretmeye başladığı gazete ve dergilerde verdiği mücadeleden bunu görüyoruz. Mesela 1899’da Bakü’ye geldi; Rusça yayınlanmakta olan “Kaspi” gazetesinde çalıştı; gazeteyi Azerilerin hukukunu savunan Rusça bir Türk yayın organı haline getirdi. Bir yandan da Fransızca öğretmenliğine devam etti. Aynı mücadeleyi 1905’te “Hayat” adlı günlük gazeteyi çıkarmaya başladığında da görüyoruz.”

“Ağaoğlu’nun mahzun ama mücadele içinde bir ruh haliyle geldiği İstanbul, ona yeni imkânlar verecekti. 1914’de Afyon Mebusu olarak Osmanlı Mebusan Meclisinde görev aldı. Siyasi kimliği daha bir öne çıkmıştı. O, Osmanlı meclisindeki vazifesinde de Bakü’yü, Azerbaycan’ı unutmuyor ve hükümeti sık sık Kafkasya’daki Türk ve Müslümanların durumu ile ilgilenmeye ve bir şeyler yapmaya davet ediyordu. 31 MART 1918 günü Ermenilerin Bakü’de yaptıkları katliam sonrası Osmanlı Devleti tarafından kurulan ve Azerbaycan’a askeri yardım amaçlı oluşturulup gönderilen Kafkas İslam Ordusu Komutanı Nuri Paşa’nın siyasi müşavirliğini yapması için Ahmet Bey Ağaoğlu görevlendirildi. 10 yıl sonra Azerbaycan’a giden Ağaoğlu burada oluşturulan Meclis’te de milletvekili seçilecektir. Böylece iki ayrı Türk devletinin meclisinde aynı anda mebus olan ilk ve tek kişi olur.”

“Ahmet Bey Ağaoğlu sürgüne gönderilenler arasında çetin ceviz olmasıyla dikkat çeker. Her fırsatta İngilizlere dilekçeler yazıp durur. Kendisinin serbest bırakılmasını aralıksız dile getiren Ağaoğlu İngilizlere adeta kök söktürür ve 21 Eylül 1919 günü Malta’ya gönderilir. Mücadele adamı Ağaoğlu sürgünde özgün kişiliğini korurken İngilizler de kendisi hakkında çetin ceviz olduğuna dair notlar alır. Malta’dan Avrupa’ya mektuplar yazan Ağaoğlu bu haliyle İngilizleri rahatsız ediyordu. Hakkında araştırma yapan İngilizler sayfalarca dosyalar hazırlanıp asılsız suçlamalarda bulunurlar.”

“Ahmet Bey Ağaoğlu’nun “kurucu” zekası ve “eylemci” kimliğinin ona hayatı boyunca rahat yüzü göstermediğini söylemek zor değil. Azerbaycan’da başlayan, Paris’te devam eden, İstanbul’da son bulan 69 yıllık hayatına; birçok gazete, dergi, yazı, fikir ve düşünce ile mücadele içinde geçen ama sürgünlerle son bulan hikâyeler biriktirmiştir. İçine doğduğu dönem, Osmanlı’nın son yüzyılı, Osmanlı coğrafyasına yapılan tasallutlardır. O, Rusya siyaseti ile, Avrupa siyasetini okuyabilen ve buna karşı hem sahada, hem fikirde reddiyeler geliştiren bir isim oldu.”

COVİD-19, kapitalizm ve hukuk

Lütfi Bergen, yaşadığımız salgın günlerine kapitalizm ve hukuk yönünden bakıyor yazısında. Birçok etkisi olacak bu virüsün her türlü etkisini derinlemesine düşünmekte fayda var. Bergen’in ufuk açıcı yazısında özellikle kapital sistemin ayak oyunları net bir şekilde gözler önüne seriliyor.

“SERMAYE PIYASASI ile Borsa İstanbul mevzuatı gereğince kamuoyuna açıklanmasına gerek görülen işlem ve bildirimlerin e-imza olarak iletildiği elektronik sistem olan KAP’ın (Kamuyu Aydınlatma Platformu) resmi internet sitesinde yer alan bilgiye göre Çin Halk Cum- huriyeti’nde 2019 yılının son ayların- da ortaya çıkarak, hızla dünyaya ya- yılan ve 11.03.2020 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü tarafından “Küresel Pandemi” olarak nitelendirilen Koro- navirüs salgını (“COVID-19”) ülke- mizde de ilk olarak 11.03.2020 tari- hinde görülmüştür. Dünya Sağlık Örgütü Genel Sekreteri Tedros Adhanom Ghebreyesus, “Virüsün yayılma hızı, ciddiyeti ve yetkilile- rin gerekli önlemleri almaması bizi alarm seviyesine getirdi” şeklinde açıklama yapmıştır. Covid-19’un “pandemi” (küresel salgın) olarak tanımlanması üzerine okullar tatil edilmiştir. Millî Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, haftalık ders programlarının yapılandırılarak, EBA, internet ve TRT ile televizyondan gerekli telafi eğitim desteği sunulacağını, eğitimin aksamaması için tedbirlerin alındığını söylenmiştir.”

“Hakları Çatışması: Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu (FIDH), Covıd-19 vakalarının hapishane, tut- ma ve gözaltı merkezlerinde artışı üzerine bu kişilerin sağlıklarının ko- runması için acilen önlem alınması- nı; hafif suçlardan tutuklu bulunanlar ile tutuklu yargılananların ve tutukluluk hâlleri uluslararası normlara aykırı olanların serbest bırakılması çağrısında bulundu. Bu kapsamda Türkiye de, 7242 sayılı Ceza Ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile pek çok mahkûmu ya tahliye ederek ya da “izinli” sayarak, toplamda 90 bin kişinin cezaevinden çıkarılması kararını uyguladı.”

“Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in, 2015 yılında Batı Afrika’yı saran Ebola salgınıyla ilgili konuşmasında söylediği sözler covid-19 tipi bir virüse insanlığın hazır olmadığı ama kapitalizmin hazır olduğu şeklinde yorumlanabilir: “Önümüzdeki 10 yılda eğer bir şey 10 milyondan fazla insanın hayatına son verirse bu bir savaştan çok, yüksek derecede hızlı yayılan bir virüs olur. Salgın hastalıkları durdurmak için ise çok az yatırım yaptık. Bir sonraki salgın için hazır değiliz.” Bill Gates bu açıklamasında milyonlarca insanın öleceğini de ifade etmişti: “Dünya Bankası’nın tahminlerine göre, küresel bir nezle salgını olması halinde dünya genelinde malvarlığı 3 trilyon doların altına inecek ve milyonlarca ölüm gerçekleşecek.”44 yıllık yazılım devinin kurucuları arasında yer alan Bill Gates’in, 15.03.2020’de Microsoft yönetim kurulu üyeliğinden istifa etmesi, durumu daha da ilginç kılmaktadır. Nitekim dünyanın sayılı firmalarının ceolarının hızla istifa ettikleri hususu Türk medyasında da haber konusu olmuştu. HaberTürk Gazetesi bu konuyu şöyle haberleştirmişti: “Önceki gün Linkedın CEO’su Jeff Weiner’in görevinden ayrılacağını açıklamasının ardından bugün Cre- dit Suisse CEO’su Tidjane Thiam’ın istifa ettiği açıklandı. Bu istifalar ge- çen yıl 1.640 adetle rekor kıran CEO ayrılıklarının 2020’de de hız kesme- den devam ettiğine işaret etti.” Covid-19’un “geçici bir pandemik tedbir düzeni” olduğunu düşünmek ceo istifaları nedeniyle covid-19 sonrası iktisadî sistemi açıklayama- maktadır. Nitekim covid-19’un bir “pandemi” olduğunun DSÖ tarafın- dan açıklanmasından itibaren IMF, ülkelere kredi vereceğini duyurarak covid-19 öncesi kredi almaya dire- nen ülkeleri “ekonomik olarak teslim almaya” yönelik bir hamle yaptı. 81 ülkenin Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) mali yardım talep ettiğinin açıklanması, kapitalist dünya sistemin pandemik yeni dünya düzenine hazır olduğunu göstermektedir.”

İyilik ve gönüllülük zamanı

Ayşe Özdemir, salgın günlerinde en çok ihtiyacımız olan iki değerimize yer vermiş yazısında. Her şeyin üstesinden gelecek gücümüz olduğu muhakkak. Yeter ki özverili olmayı bırakmayalım.

“Ülkemizde sağlık sisteminin ne denli gelişmiş olduğu da bu süreçte fark edilmiştir. Sağlık çalışanlarının özveriyle çalışması ve toplumun sağlık çalışanlarına teveccühü, bu süreçte birlik ve beraberliğin önemini göstermiştir.

Kendi canlarını hiçe sayarak topluma hizmet eden sağlık çalışanlarını, balkonlara çıkılarak alkışlanmış, gönlüyle gönüllü hizmetin, fedakârlığın toplumu bir araya getirdiğine şahit olunmuştur. Böylece, ayrışmadan, kutuplaşmadan uzak, insanlığın kenetlendiği bu dönem, bize gönüllü hizmetin önemini tekrar hatırlatmıştır.”

“Kriz süreçlerinde toplumsal dayanışma ve gönüllülük, toplumun iyiliği için maddi manevi hizmet, insan olmanın bir ifadesi ve ahlaki bir görevidir. Gönüllülüğün yaygınlaştırılması toplumun kültürel alışkanlıkları ve gelenekleriyle alakalıdır.

Kötülüklerin kuşattığı yeryüzünde, iyiliğin hâkim olması için çalışmak, yakın çevreden başlayarak tüm topluma hizmet etmek, iyiliği gündem yapmak adına zihinlerde ve gönüllerde farkındalıklar oluşturmak için yapılacak gönüllü seferberlik bu dönemde çok önemlidir.

Devlet eliyle başlatılan ve toplumun her kesiminin katıldığı yardım kampanyası “Biz Bize Yeteriz Türkiye”, iyilik seferberliği “Vefa Sosyal Destek” grubu gönüllü hizmetine, kamu çalışanları, STK gönüllüleri ve bireysel gönüllüler dâhil olmuş ve Türk insanı devletine olan vefasını zor günlerde bir kez daha göstermiştir.”

Recep Garip’ten Nazif Gürdoğan yazısı

Recep Garip, çok önemli bir değerimiz, büyüğümüz olan Ersin Nazif Gürdoğan hakkında yazmış Sebilürreşad’da. Gürdoğan; mutlaka bilinmesi, takip edilmesi ve fikirlerinden istifade edilmesi gereken bir isim. Recep Garip’in yazısından altını çizdiğim satırları paylaşıyorum.

“Kültür Sanar ve Edebiyat Ödülünü alan değerli edebiyatçımız Ersin Nazif Gürdoğan’ı kutluyoruz. Şair, yazar, Eğitim-Bir-Sen ve Memur-Sen›in kurucusu merhum Mehmet Akif İnan anısına Memur-Sen Konfederasyonu ve Mehmet Akif İnan Vakfı öncülüğünde bu yıl ilki gerçekleştirilen Mehmet Akif İnan Ödülleri, Ankara’da Memur-Sen Genel Merkezi’nde düzenlenen ödül töreniyle sahiplerine verildi. Kültür Sanat ve Edebiyat Ödülü de Ersin Nazif Gürdoğan’a layık görüldü.”

“Ersin Nazif Gürdoğan’ı Mavera, İlim Sanat ve İslam dergilerinden tanıyorum. O dönemlerde aksatmadan okuduğum-takip ettiğim dergilerdendi. Bir de Yeni Devir Gazetesi vardı. Günlük okumalar yaptığımız, hiçbir dönemde bir gazeteyi baştan sona kadar okuduğum olmamıştır, Yeni Devir kadar. Benim kuşağımın vaz geçilmez gazetesiydi Yeni Devir. Nazif Gürdoğan dâhil olmak üzere birçok kalemi, önce oradan tanıma fırsatı buluyorduk. Bu günkü telefonlar, internet, bilgisayar dünyası henüz yoktu. Örneğin, Mehmet Akif İnan, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören isimleri önemliydi. Bizim edebiyatçılarımızın, fikir ve düşünce ustalarımızın yalnızca yaki varlıkları, yaşayışları da önemliydi. Yalçın Turgut, Hasan Aycın, Abdurrahman Dilipak, Mustafa Miyasoğlu, Cemil Meriç, Sezi Karakoç, Atasoy Müftüoğlu yine o dönemlerdeki vaz geçemediğimiz kalemlerdi. Nerede yazarlarsa yazsınlar mutlaka takip ederdik. İsmet Özel’i de o yıllardan tanımıştım. İsimlerini andığım kalemlerin birçoğu, müstear isimlerle de yazıyorlardı. Bu günkü gibi elini sallasan ellisi yoktu. Kalem erbabı yazmaktan çekinirdi, sorumluk hissederdi. Vebalden korkardı. Şimdilerde öyle değil, eline kalem alan kendisini yazardan, şairden, edebiyatçıdan zannediyor.”

“Hocamı ne zaman ziyarete gitsem, asla donuk bir ses tonuyla ya da bir yüzle karşılaşmadım. Her daim heyecan dolu, har zaman teşvik pirimleri hazır, her zaman yola çıkmaya hükümlü-yükümlü gibi. “İşimiz çok, hadi kollarımızı sıvayıp düşelim yollara” diyen bir bilge adamdır Nazif Gürdoğan.”

yüzden edebiyat hayattır.” Prof. Dr. Nazif Gürdoğan’da akademisyenlerde bulunan soğuk, ulaşılmaz, kendini beğenmişlik hallerine rastlayamazsınız. Çünkü o kadim anlayışlarımız içinde bizi besleyen tasavvuf geleneğinin ince ve hassas çizgisi içinde bir yolculuğun tevazu elbisesiyle anlamlı olduğunu öğreten adamdır. Bundan dolayıdır ki “Görünmeyen Üniversite” eserinde büyük Allah dostu, ilim ve irfan ehli Mehmet Zahit Kotku Hazretleri’ni yazma ısrarının Cahit Zarifoğlu’na ait olduğunu belirtse de –ki bu önemlidir- böyle bir eserin iki dünya dengesini koruyabilmenin, taşıyabilmenin yollarını gösteren eseridir. Bu eserin ne kadar önemli olacağına ait ruhsatı da Prof. Dr. Esat Coşan Hoca Efendi’den aldığını kendilerinden birkaç kez işitmişliğimiz vardır. Yedi Bilge “Yedi Güzel Adam” kitabımızda “Yedinci Güzel Adam” ı Nazif Gürdoğan Hocam olarak belirlemiş ve öyle yazmıştım. Umuyorum ki, bundan mesrur oldular. TRT Yedi Güzel Adam dizisinde bahsedilmemiş olması –ki birçok konu orada ötelenmiştir. Maraş sonrası Ankara, İstanbul, Afganistan, Hindistan vs. bölümlerine hiç dokunulmamıştır-. Bu konularda fikir yürütmektense işimize bakalım diyerek konuyu değiştirmiştir.”

Şakir Kurtulmuş şiirlerinde imge ve eylem

Yunus Emre Altuntaş, Sebilürreşad’da Şakir Kurtulmuş şiiri üzerine bir tahlil çalışması ile yer alıyor.

“Şakir Kurtulmuş sadece bir şair ve yazar değil aynı zamanda son 40 yılın kültür sanat hayatının derin hafızalarından biridir. İlk şiirini 1978 yılında Mavera dergisinde yayınlayan şairin hem Mavera dergisinde hem de Yeni Devir gazetesindeki mesaisi pek çok kalem erbabıyla yakından ünsiyet kurmasına vesile olmuştur. Basın yayın alanındaki diğer meşgalelerini de eklediğimizde önemli bir tecrübe ve hafızaya sahip bir isimden bahsedebiliriz.

İlk kitabı “Ah Güzel Bir Gün” 1985 yılında yayımlanan Şakir Kurtulmuş’un şiiri aradan geçen uzun yıllara rağmen 80 şiirinden izler taşır. Lirik tarzda kaleme alınan şiirlerinin ana teması ölüm, hüzün, acı, endişe, yalnızlık, ümit ve mücadeledir. Modern şehirlerin esir aldığı insanın dört duvar arasındaki yabancılığı, arayışı ve çığlığıdır. Şairin şiirleri genel olarak insanların, özelde ise Müslümanların aktifliklerini artırmak, onları duyarlılığa davet etmek içindir. Bu yüzden sesini yükseltir. Şair bunu içinden gelen ve derdi şiir olsun diye değil tam aksine şiirleri derdinin aynası olduğu için yapar. Bu sebeple şairi harekete geçiren içinde biriktirdiği bu yarım asırlık dertleridir.”

“akir Kurtulmuş poetik düşüncesini şu satırlarla dile getirir: “Şair çağını iyi okumak durumundadır. Çağı iyi okuduğunda şair, taştan, gülden, dağdan, buluttan, gökten, topraktan, sudan, çiçekten, hemen her şeyden kendisine bir çağrı, kendisine bir sesleniş bulabilecektir. Çevresindeki her şey ona tanıklık etmeye hazırdır. Şair etrafında bulunan canlı cansız tüm varlıklardan gelecek sesle çoğaltacak içinin sesini. O sesle sürdürecektir yürüyüşünü. Cahit Zarifoğlu’nun ‘ne çok acı var’ sözü ile anlatmak istedikleri tam da bu noktada önemini bir kez daha ortaya koyuyor. Yüreğinde mazlumların seslenişini duymadan, yaşadıkları acıyı içinde yaşamadan, insanın çilesini hüznünü hissetmeden düşünce olmaz, üretim olmaz, şiir olmaz. Hüzün Peygamberinin ümmeti oluşumuz bize çok şey söylemeli. Neden hüznü, acıyı yaşamamız gerektiğini bu gerçek karşısında daha iyi kavrayabileceğimizi düşünüyorum. Sokakta açıkta kalan bir kedinin yavrularına açlıklarını gidermek için bir parça yiyecek vermek de, susuz kalan bir köpeğin susuzluğunu giderecek bir tas su vermek de bizim sorumluluğumuzdadır.”

“Şakir Kurtulmuş’un son yıllarda yazdığı şiirlerde ümide dair mısralar çoğalır. Bu durum şairin yaşamı ve değişen zamanla doğrudan orantılıdır. Her şeye rağmen mısraların arasında asıl olana vurgu hiç bitmez. Burada aslolan hayata şiir penceresinden bakabilmek, şiirin diriltici/sağaltıcı rolüne geri dönmektir. Şairin işaret ettiği kuşlar, gökyüzü, bahar, kar, güneş, yağmur, nehir, dağlar, kelebek, müzik gibi imgeler bu aslolana işaret eder.”


 

YORUM EKLE