Mayıs 2020 dergilerine genel bir bakış-3

100. sayısında Yolcu dergisi

100 sayılık onurlu bir yürüyüş. İlk sayısından bu yana çizgisini bozmadan yürüyüşünü sürdüren Yolcu dergisi şimdi aynı kararlılıkla yoluna devam ediyor. İlk sayısından bu yana takip ettiğim bir dergi Yolcu. Elbette büyük bir keyifle de yazıyorum dergide. Kadrosunda yer aldığım tek dergi de Yolcu. Nice 100 sayılara ulaşmasını dileyerek, Yolcu’nun yol arkadaşlarının 100. sayı münasebetiyle kaleme aldıkları yazılarından paylaşımlar yapacağım.

“Teşekkür ederim Yolcu, bağnaz değilsin, yobaz değilsin, Karun huylu, firavun meşrepli değilsin. İyi ki varsın! Araftayım!.. öfkeliyim… İtiraz edenler kendini sigaya çeksin. İlhan Demiraslan’nı söylediği gibi söylersek. (Umarım doğru hatırlıyorum) “Boyuna bir şeyler unutuyoruz/ Yola çıkacakmışız gibi her an!”  Yaşar Bedri

“Yolcu Dergisi ile birlikteliğimiz 10 yılı aşkın bir zamandır devam ediyor. Fakat Yolcu’nun evveliyatı bizim birlikteliğimizden uzun. 100. Sayısını yayımlayan Yolcu, aynı minval üzere kalmanın, aynı dert ile dertlenmenin, aynı hüzün ile hüzünlenmenin adı oldu. Çizgisinden hiç sapmadı. Nerede bir yenilen varsa onun yenilgisine ortak oldu, bu yüzden de hiç kazanamadı. Bunu da zaten istemedi. Fakat yenilenlerin yanında olma başarısını hep gösterdi. Asıl zaferi de budur. Bir okul gibi çalışıp birçok yazar ve şairin yetişmesine, ilk eserlerinin yayınlanmasına vesile oldu. Yolcu hep yolcu kaldı, öyle de kalmaya devam edecek…” Bilal Can

“Ülke ve dünya gündeminin nabzını tutan, daima mazlumun yanında olan, meseleye notlar düşen, olup bitenden cümle alemi haberdar eden kuşatıcı bir yanı var Yolcu’nun. Atasoy Müftüoğlu’nu, Cahit Koytak’ı, Bünyamin Doğruer’i, Lütfi Bergen’i arayanların bulabileceği adres de hep Yolcu oldu. Orta sayfa söyleşileri, Selçuk Küpçük’ün uzun soluklu müzik ve yakın tarih yazıları da dergiye güç veren ayrıntılar arasında sayılabilir.

100. sayı bir dergi için çok büyük başarı olarak kayıtlara geçmeyi hak edecek bir değerdir. Günümüz şatlarında yazılı materyallerin savaş verdiği birçok dijital kuşatma var. Bu kuşatmayı yararak ete kemiğe bürünen her dergi büyük bir başarıyı hak etmiş demektir. Yolcu bunu başarıyor. Yola düşüyor ve yol arkadaşlarını da bu kutlu yolculuğa davet ediyor.” Mustafa Uçurum

“Özgürlüğün son direniş hattında insanı insana karşı savunan bir kardeşlik ezgisi. Hakkın sesine tutunan bayrağı dalgalandıran bir rüzgâr… Dağın ardında olup bitenden haber veren Yolcu, bana inananların ağrısını fısıldıyor.” Behçet Gülenay

“Velhasıl onlar vurdu, biz büyüdük kardeşim. Birlikte güldüğümüz fırtınada, derin mezarlar kazıp katiller için, tutunarak içimizdeki ölümlere aynı güneşin altında çok tehlikeli olacağız diyerek ahitleştik. Her bir yüzü ile ufkumun sınırlarını zorlayan bir dosta sahip olduğum için mutluyum… teşekkürler Yolcu.” Erdal Ergenç

“Yolcu: Dergidir, insan biriktirir. Yolcu: Okuldur, yolcularını yetiştirir. Yolcu: Hedefe çağıran bir sestir. Yolcu: Edebiyatı edeple birleştirendir. Yolcu: Bu yolun yolcularına azıktır. Yolcu: Kalemle katık hazırlayanlara handır. Yolcu: Gök kubbede seda bırakmak için yazıya değer katandır. Yolcu: Yazıyı değerlendiren ve yazıya sahip çıkandır. Yolcu: Mutfaktır, pişme/pişirilme yeridir. Mevlevilikte mutfak (matbah), dervişlerin çilesini tamamladığı ve temel eğitimlerinin yapıldığı yerdir. Yolcu da günümüz matbahlarındandır. Yolcu: Hevesleri çoğaltan, kalemle kalıcı metinler oluşmasına kucak açandır. Yolcu: Gençlere gel, diyen sayfalarını önüne serendir. Yolcu: Fikirleri yazıyla geleceğe taşımak için hancıya emanet edendir. Yolcu: Toplayandır, toplanılan yerdir. Yolcu: Yazıyla vicdanlara haykıran, verilecek hesaba alacak kaydedendir. Yolcu: İnsanları düşünmeye sevk eden, düşündükçe düşündüren yoldur. Yolcu: Yolcu yolunda gerek diyen ve yola revan olandır. Yolcu: Yazma hevesini ateşleyendir. Yolcu: Yazıya ışık tutan/ışık alandır. Bu dünya bir han, ben bir yolcuyum. Yolculuk için azık edinenlerle birlikte yola revan olmanın güzelliğiyle nice 100. sayılara… Yolculuğunuz hayırlı, yolunuz açık olsun…” Duran Çetin

“Yolcu, dünyaya bel bağlamamanın, biriktirmemenin, eşyanın uzağından dolaşıp gelmenin usulünü öğretti. Hem bir okul, hem de öğrenci olmanın masumiyetini kazandırdı bizlere. Sınırların olmadığı bir dünyanın ortak acılarına nasıl mehlem olabileceğimizin yollarını öğrenme gayreti aşıladı. Şiirin, öykünün bir yanımıza dokunup geçmesinden öte alışkanlıklarımıza yeni istikametler eklemeyi sağladı.

Yolcu, yolda olmanın çoğalmak, yola koyulmanın niyet olduğunu hatırlattı. Dahası mola yerlerine bizden hatıra dokunuşlar bırakmamızı da öğütledi bizlere.

Ben bu yolun yolcusu olmaktan gurur duydum hep...” Gökhan Akçiçek

“O eski kaville, emaneti taşıdık, bugünlere getirdik.100’dük, binler olduk.
Hep söyleyecek sözümüz vardı, dile geldik, dillendirdik.
Allah da 100’ümüzü güldürdü, sözümüzü yüceltti, emeklerimizi boşa çıkarmadı.
Çok şükür. Belki de Allah yaralı kalplerimize, kanayan dualarımıza, eski heybelerimize, yağmurlara karışan gözyaşlarımızın hürmetine, elimizden tuttu, 100’ümüzü güldürdü, bizi bu günlere getirdi.” Faik Öcal

“Yolcu, 1998’de çıktığı yolda çeşitlenerek, zenginleşerek, yola işaretler bırakarak, sürekli eklenen yeni elçilerle birlikte emin, kararlı adımlarla ilerliyor. Bendeniz, edebiyatın “taşra”sına pek inanmam. Hz. Yunus, Sarıköy’dendi. Bugün hâlâ insanlığın şifası. Öylesine alemşümul bir dille konuşmuş ki, taşra-merkez hiçbir anlam ifade etmiyor. Bilgenin durduğu yer merkezdir. Dergi işlerinde de böyledir. Samsun’da olmak, düşünmenin, edebiyatın taşrasında olmak değildir. Nitekim Yolcu’nun yirmi iki senelik yolculuğunda heybesinde biriktirdiği, çete-le’sini tuttuğu isimlere bakılacak olursa, İstanbul’dan Bursa’ya, Ankara’dan İzmir’e nice nice güzel gönüllü kişinin adları görülür.” Sadık Yalsızuçanlar

“Yolcu dergisi, düşünce ve eylem arasındaki köprüdür. Sanatla yola çıkan savaşçı rolünde. Zorbalığa haksızlıklara, adaletsizliklere, soykırıma, katliamlara tahammülü yok…

Yolcu, çölün kavurucu sıcaklığında bir kelam şelalesidir.

Sanatın her alanında, tüm katmanlarında evrensellik ilkesini ciddiye alarak ümmet şuuru içinde uyarma, uyandırma, haykırmayı, direnişi, sözü şiar edinmiş bir dokuya sahip olduğunu düşünüyorum Yolcu Dergisi’nin.

Tanık olan, farkında olan, söyleyecekleri olan, romantik ucuz mırıldanmalardan uzak bir dergi.” Bünyamin Doğruer

“Yolcu ile şöyle yüzleşmiş. Cevher ve kabuk adda bütünleşir. Ad, varlığın da insanın da temsilcisidir. Adı anlamlı dergilerden biri de Yolcu dergisidir. Yolcu dergisi de adıyla, insan için çizdiği edebiyat ve düşünce, inanç yolunu temsil eder. O hakikat yolunun yolcusudur. Yolcu/luğum değerli Ömer Vural kardeşimin davetiyle başladı. Ömer kardeşim sağ olsun.

Öncesinde de hep bizimle yürümek istedi. Yolcu dergisinin kadrosunu, dergi ekibini, tavrını seviyorum. Tek başına edebi ve düşünsel bir ufuk çiziyorlar ve ona yürüyorlar, yürüyoruz. Onlarla yürümek huzur veriyor bana. Yüzüncü sayısında nice yüzüncü sayılar ve başarılar diliyorum.” İsmail Delihasan

“Bir Yolcu varmış… Bu da bir masal. Anlatılmaya devam ediyor. Yüzde değil de doksan dokuzda daha anlamlı. Samsun’da, devinimini, çarpıntısını, düşlerini taze tutan arkadaşlarımızın zamana düştüğü kayıtların toplamı. Her sayı bir ayrı bir mürekkep kuşu. Kanatları hep ıslak, gözleri hep bulutlu. Ayrı. Ayrıksı. Öyle olsalar da biz oldular, yüz oldular. Masal devam ediyor. Zenginleşerek.” Mehmet Aycı

“Derginin künyesinde yer alan ”Cezaevlerine ve garibanlara ücretsiz gönderilir.” ifâdesi ile Afrika faaliyetleri ve sosyal projelerle yürüyüşünü sürdüren; “Kalbi olan bir dergi.” olması hasebiyle Yolcu’nun, edebiyat yolculuğum ve gönlümdeki yeri birçok dergiden farklı olmuştur. Cemil Meriç: “Dergi, hür tefekkürün kalesi.” demiştir.” Rabia Gelincik

“Yolda olmanın bilincidir benim için Yolcu dergisi. Yolculuğun ardından koşturan çocuklarız ve bizden kaçıp bize dönen yolcularla azığı vedâ olan yolcunun gurbetiyiz her birimiz. O büyük yolculuğun izinde aslına çağrılan kelebek yolcuları olarak Yolcu dergisinde 100. sayıyı görmek, izimi buraya kadar taşımak, tanıklık bırakmak güzel bir duygu ve biz hâlâ yoldayız. Çünkü sonsuz bir âlem yolculuğun menzili.” Mehmet Şamil

“Yolcu Dergisi benim için; zihnin rahminde olanı idrâke, idrâkin ise ancak eyleme geçişle küllî hafızayı inşa edebileceğini ifade ediyor. Yolcu Dergisi; yaşam yorduğunda tekil hayatıma gömülüp küçük hayal kırıklıklarımı okşadığımda, bu küçük molayı fazla uzatmamamı, “daha değil” diyerek topraklanmamı, “rağmen”lerinde hayata dair olduğunu ve hep mücadelenin kalbinde istikrar ve şevkle kalmayı anlatıyor.”  Banu Altun

“Şiirsel devrimcilik” diye bir şey varsa eğer o, Yolcu’nun bir diğer ismidir. Metafizik gerilimlerden en kıymetli salih amellere; en naif duruşlardan en usturuplu sloganlara kulaç atmanın adıdır Yolcu. Biraz Aliya ve Malcolm, biraz Şeriati ve Fanon, biraz Akif, Pakdil ve Karakoç! Biraz Kudüs ve Saraybosna, biraz Harlem, biraz Halep ve Halepçe, biraz Granada ve Açe, Darul Beyda; biraz caz, biraz türkü, biraz kılam az biraz da flamenko’dur. Hasılı kelam..

‘Zaferle değil seferle mükellef olduğunun’ bilinciyle yürümenin adıdır Yolcu. Her dem yolda olan, her daim yolda bulduğuna selam veren, yolda kalana sahip çıkan. Yüreğinize dert değmesin. Günleriniz, yüreğiniz gibi güzel olsun dostlar. Vesselam.” Osman Sevim

“Yolcu bizim kadim bir dostumuz. ‘Yeryüzünde garip bir yolcu gibi olmamız gerektiği’ nebevi düsturunun mücessem hali. Kargocunun her yeni sayısını getirdiği an, şu fani dünyada sevindiğimiz 3-5 şeyden biri. Yolcu ile 28 Şubat’ın netameli günlerinde üniversite öğrencisi iken tanıştım. 28 Şubat sürecinin en yoğun günlerindeki kavi duruşu beni çok etkiledi. Arkadaşlığımız o zamandan beri devam ediyor.” Yıldırım Beşkardeş

“Yol, yolcu, yolculuk… Gizli bir sevinçle, hüzünlü bir tedirginlik yayar insanda. Bir yere meyledip ağırlıkları ile yerleşmek ne güzeldir. Sakin, dingin, tehlikesiz ve rehavet içinde. İstikrar. Tevekkül, sıradan ve monotonun koynunda derin bir huzur. Oysa yolculuk, sıladan ve vuslattan ayrılık. Arayış. Ağlayış. İnkar ve Kaybolmak. Karar anından tezi yok, yolculuk başlamış, yolcu yola revan olmuştur. Hedefine ulaştığında, zirveye ulaşan dağcılar gibi poz verecek bir kameraya. Portresini işte böyle olmalı ‘hayat’ dediğin diyenlerle, boş işler bunlar diye bakanlar seyredecek. Belki de saygınlığa ulaşıp zorlu bir süreci tamamlar Yolcu. Belki bir zillete düşer, tökezler, yarı yolda kalır. Yola çıktığı halini bile koruyamaz, eksilmek de vardır kaderde. Buna rağmen bir gururla göğsünü şişirdiğinde yol anlamını kaybetmiş, yolculuk tükenmiş, yolcu boşluğa düşmüştür.

Yola çıkıldığında gözümüzde büyür, Kaf Dağının ardında hedefimiz. Bütün o yollarda geçen süre, sonunda ulaşılan menzilde binlerce yıl kadar uzun gelir. Yine de içindeki kurşungeçirmez ruh ile beden arasındaki mesafeden kısadır. Belki de göz açıp kapanan bir zamana sığıverir, insan ömrü gibi.” Mustafa Everdi

Şubat Üşümesi

28 Şubat döneminde sesi en gür çıkan dergimiz Yolcu idi. Akif Dut, Yolcu’ya yakışan bir 28 Şubat yazısı ile ye alıyor dergide. Böyle yazılarla sık sık hatırlamak lazım o günleri. Çünkü hainlerin her zaman fırsat kolladığı bir coğrafyada yaşıyoruz.

“Şubattı. Öncesinde, yüzümüzde esmer bir bakış, döşümüzde keskin çizgiler vardı. Kazanacaktık. Sonrasında, gerçekler bizi içimizdeki iddialarla imtihan etti. Her sınanan gibi biz de sınandık. Dedim ya şubattı. Söz söyleme sırası bize geldiğinde sesimiz kısıldı. Gözlerimiz lâl şimdi. Ayaklarımız bile eşlik edemedi dilimizden dökülen devrim kelimelerine.

Hiçbir kavgaya girmedik. Sınandık ve kaybettik. Şimdi bir şubat artığı yüreğimiz. Çığlık çığlığa sustuk sadece. Kentin sokaklarında bakışlarından hüzün süzülen birkaç fidan kaldık.

Toprak utancından kaskatı oldu. Bakışlarımız dondu ayazlarda. Gözyaşları yolumuzu kesti de sesimiz ve öfkemiz kalın kitapların yazarlarına ulaştı mı bunu hiç bilemedik.

Sustuk. İçimize döndük. Kaybolduk içimizin karanlığında. Öncesinde koca koca laflar edenler koridor köşelerinde esmer bakışlardan kaçırır oldu gözlerini.

Şubattı. Bir araya geldiğimizde bu bahsi bir daha hiç açmadık. Bakışlarımızdan hüzün savruluyordu. Öylesine susuyorduk. Birkaç kırık ezgi içimizden geçenleri terennüm etti sessizce. İddiası ile vurulurmuş insan. Bunu da öğrendik.

Sonra alıştı insan yanımız her alışan gibi. Büyüdü yalnızlığımız, hayallerimiz vurgun yedi de buna da alıştık.”

Yuvayı Dişi Kuş Yıkar

 Başlık ilk görüşte sanki yanlış algılanmış izlenimi uyandıracak kadar dikkat çekici. Yuvayı dişi kuş yapardan yuvayı dişi kuş yıkar mevzusuna nereden geldik diye kafa yorarken Eyyüp Akyüz yetişiyor imdadımıza. Yazısına etkili bir giriş yapıyor. Cümleler arasında ilerledikçe geçmişten günümüze uzanan çizgide fark ediyoruz değişimi.

Kızım boşansa da eve dönse diye bekliyor âdete bazı anneler. İsmet Özel’in Of Not Being A Jew şiirinde geçen “eve dön!” komutunu yanlış anlamış sanki anneler. “Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön! / Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön! / Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön!” Oysa ne o ev, bu evdir; ne o şarkı, bu şarkıdır. Bu şiiri okumuş mudur ki anneler?

Kızlarının mutlu olmasını değil, kendi dizleri dibinde olmasını istiyor bugünkü anneler. Damadını tehdit ediyor bir kayınvalide: “Başka bir şehre tayin istersen kızımı göndermem, boşarım sizi!” İyi ama neden? Neden evlendirdin o halde kızını? “Askere, polise kız vermem!” diyor bir kız annesi, “çünkü askerler ve polisler ölüyor.” Sadece askerler ve polisler ölüyor demek ki! Bir başka kız annesi her şeyi bilmek istiyor. Karı koca arasındaki en mahrem sırlara kadar. “İpler hep senin elinde olsun!” diyor bir anne de kızına. Hangi ip? Kimin ipi? Damattan mı bahsediyor, bir köpekten mi?

Anneler, kız anneleri… Atalarımızın bize miras bıraktığı “yuvayı dişi kuş yapar” sözünü, bizler evlatlarımıza tam olarak şöyle bırakacağız korkarım: “Yuvayı dişi kuş yıkar!”

Derviş Zaim ile Auteur sineması üzerine

Yılmaz Demir, Derviş Zaim ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Sinema, senaryo, gelenek ve Derviş Zaim’in kitapları üzerine keyifli bir sohbet sunulmuş Yolcu okuyucularına.

“Çoğunlukla seyirci merkezli bir inşa sürecini gerçekleştirmemeye gayret ederim ama elbette olabildiğince fazla sayıda seyirciye ulaşma isteği de bir taraftan kafamda canlanır. Filmlerimi bu iki uç arasında konumlandırmaya gayret ederim diyebilirim. Benim ara ara ‘kimdir izleyicim, kime yazıyorum?’ diye kendime sormuşluğum, düşünmüşlüğüm vardır ama nitelik ve nicelik bakımından net bir seyirci kitlesi tahayyül edip sonra da bunun üzerine bir iş yapmaya kalkışmadığımı düşünüyorum.”

“Gerçek ipuçlarıyla birlikte kurmaca durum, karakter ve anlardan hareket etmeye gayret ettiğim projeler olmuştur. Daha bir sürü proje yol sürecinde gerçeklik ile kurmacanın alaşımı haline gelir üretim süreci devam ederken. Bazen gerçek durumun enerjisi çıkış noktası edinme bağlamında beni etkileyebiliyor. Bazen tersi oluyor. Daha güçlü durumlar, anlar ve karakterler ortaya konulduğu ölçüde gerçek durumlardan hareket etmenizin hiçbir sakıncası yoktur. Ama bu bir kural değildir. Kurmacadan hareket edip onu gerçek durumlarla entegre etmek de mümkündür.”

“Eğitim, aile, çevre, gördüğüm ve işittiğim bir sürü şey bu tip bir inşanın üzerinde etkili olmuştur, filmlerimdeki biçimler yaşadığım bir sürü şeyin bir toplamıdır. Bilinçli ya da bilinçsiz hayatımın toplamı.”

“Gelenekten elbette yararlanılıyordu, yararlanma girişimleri vardı ama geçmişteki yorumlama biçimleri film yapım süreçlerinde derin bir kavrayışla ortaya çıkmış eserlere ne yazık ki (görebildiğim kadarıyla)yol açmıyordu. Ben daha derin bir kavrayışla ele almanın daha sağlıklı olabileceğini düşündüm. Çünkü bu tip bir tavır geleneğin imkânlarının üretim sürecinde daha derin, kuvvetli ve güçlü biçimde ele alınmasını sağlayacaktı. Üstelik geçmişin günümüzle daha güçlü bağlar kurmasını da sağlayabilecekti. Hem üretim, hem anlatım, hem de seyirciyle bağ kurabilme bakımından farklılığa yol açacaktı. O yüzden daha farklı ve daha başka noktalardan hareket eden yorumlar yapmaya gayret ettim.”

“Yeni başlayanların nasıl iş yapacakları kendi meşreplerine, tikel şartlarına göre ortaya çıkmalıdır. Herkes için geçerli olabilecek bir tavır yoktur. Evrensel, zaman ve mekândan bağımsız bir süper yöntem yoktur, bu önerilemez zaten. Birine iyi gelen şey ötekine daha farklı sonuçlar; olumsuz sonuçlar verebilir. Dolayısıyla bu söylenemez; bir genelleme olarak söylenmemeli. Ama standart işleri standart biçimde yapmanın da ayrı artıları ve eksileri vardır. Duruma göre ele almak lazım. Mesela klasik dilde ya da klasik dil ağırlıklı bir filme soyunduğunuz zaman, üstelik elinizde az çok bütçe de varsa; yapım esnasında ne yapacağınızı aşağı yukarı bilirsiniz, hesabınızı kitabınızı bildik usullere göre daha kolay ayarlarsınız. Oysa daha açık uçlu bir filme soyunduğunuz zaman yapımın da estetik amacı gerçekleştirmek için bir ölçüde esnek olması lazımdır. Böyle bir çalışmanın artıları vardır, eksileri vardır. Bir kere açık uçlu bir işe girdiğinizde yapım koşullarının bu esneyebilirliğe sahip olması gerekir. İşte birbirinden farklı olabilecek iki farklı işe de soyunacak olan insanın iş başlamadan bu tip değerlendirmeleri kafasından geçirmesinde yarar vardır. Yetenek, birikim, para pul olarak, estetik yapı sana neyi dayatıyor, insanın bunu ele alması gerekir.”

“Birinci Sinemayı (Hollywood) da, İkinci Sinemayı da Üçüncü Sinemayı da hatta bunların ötesinde başka üretim biçimlerinin ne olduğunu bilmek durumundayız. Fakat bunlara kendimizi kilitlememeliyiz. Bu kavramlardan elbette faydalıdır ama bazen hayat verili kalıpların dışına çıkılmasını gerektirebilir. O nedenle akım bazlı düşünmemek fena olmaz, bu mutlak fikir üretme çabasının aşılması sanki daha faydalı olabilir. O yüzden teorileri üretimlerimizin arkasındaki temel referans haline getirmemek gerekir. Bu bazen işler çünkü.”

Mekân üzerine düşünceler

Bilal Can, mekân üzerine düşüncelerini sıralamış yazısında.  Mekânların hayatımızdaki yerini yeni açılımlarla hissediyoruz yazıda. Ömrümüz geçip giderken ne kadar çok mekân varmış hayatımızda diyoruz.

“Mekân bir canlı varlık gibidir. Kurulur; bu onun için bir doğuştur. Değiştirilir; bu onun için bir yenilenmedir. Yıkılır; bu onun için ölümdür. Tüm bunlar olurken bir hafızanın varlığından da konuşmamız gerekir. Mekânın hafızasından. Çay içtiğimiz bir yeri herhangi bir yerden ayıran temel unsur; oradaki yaşanmışlığımızdır. Bu bakımdan, mekânın hafızası onda biriktirdiğimiz anlamla alakalıdır.”

“Mekânlar gün hem görüntüde hem de anlamda değişse de onunla karşılaştığımız herhangi bir metinde veya fotoğrafta damağımızda “nostaljik” bir tad bırakarak kendini var etmeye devam edecektir.”

“Mekân sadece somut dünyada yer edinen bir olgu olmayıp onun duyusal/soyut bir dünya ile ilgili anlamlar da içermektedir. Bu da mekânın sınırlarının çok geniş olduğunu göstermektedir. Hem fizik hem de metafizik örüntü içerisinde anlam bulan mekân, birbirine bağlı olgularla anlaşılır olmaktadır.”

“Mekân bir bilinç durumudur. İnsanoğlunun dünya macerasında önemli bir meseleyi teşkil eder. İçerisine doğduğu “habitus” onun mekânı olmakta ve insan bu mekânda doğup bu mekânda ölmektedir. Bu bakımdan denilebilir ki; mekân hem doğumun hem de ölümün gerçekleştiği yer olarak insanoğlu için başat bir özellik göstermektedir. Mekân üzerine konuşulmasının önemi bana göre tam da burada belirginlik kazanır. Çünkü hem doğumunda hem de ölümünde etkili olan mekân olgusu insanlık için hayati bir önem taşımaktadır. Bu yüzden hem etken hem de etkilenen bir ilişki içerisinde insan-mekân ilişkisi üzerinde önemle durulması gerekli olan konulardan biridir.”

“Kabilelerden, geniş aileye oradan çekirdek aileye ve bu gün modern insanın çıkmazlarından biri olan tekil yaşam formlarına kadar kalınan mekânlar insanlığın da geçirdiği tarihsel serüveni ve insanın zamansallık içerisinde yaşamının nasıl değiştiğini göstermektedir. Bu gün mekânlar kapitalizmin saç ayaklarından biri olan endüstriyalizm ile bir saldırı altındadır. Bu saldırıyı açık bir şekilde göremesek de genel bir bakış ile tarihselliği bu bakışa ekleyip mukayeseli bir bakışa çevirirsek göreceğiz ki mekânlar gitgide aynılaşmakta, birbirine benzemekte, birbirinin aynısı gibi olmaktadır.”

Türkiye’de aydın olmak

Aydın ve entelektüel kavramlarına farklı açılımlar getirerek Türkiye’de aydın sorunu üzerine bir yazı ile Yolcu’da yer alıyor Mehmet Özger. Özellikle akademik çevre için yapılan yorumlar oldukça dikkat çekici.

“Aydın kimdir, entelektüel ile aydın aynı anlama mı gelir gibi konular tartışılmış bir zaman. Bir de bizim kriz durumlarımızda akil adamlar/insanlar türemişti. Akil insanlar olarak toplumun önüne arabesk şarkıcılar, sinema oyuncuları, iş kadınları, sendikacılar sürüldü. Onları oraya atayan akıl da onların aklı da pratik akıldı, aydın aklı değil elbette. Aydınlar yok muydu, hiç mi aydın yetiştirmedik? Elbette vardı, şimdi de var. Ancak aydın, çoğu zaman epistemolojik ve ontolojik olarak iktidar/lar ile farklı kulvarlarda hareket etmiştir. Bunun sebebi çok açıktır: İktidar/lar düzene uyumlu bireyler yetiştirmek isterler. Düzenle mutlak uyumlu bir aydın dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Kısmi uyum sağlayanlar olur ancak o da geçici bir zaman içindir. Aydın, mevcut sistemle uyuşamayacağı için iktidarlar düzene uyumlu adamları tercih ederler. Belki bunların sicili kendilerine çok da uygun değildir ancak yine de muhalif bir aydından daha çok kullanışlıdır bu kişiler. Zaten bu adamlar da pratik akla sahip kişilerdir. Yerine göre felsefeden bahseder, yerine göre ekonomiden. Siyasi bir mesele varsa atlar hemen, fikir beyan etmekten geri durmaz. İşi budur.”

“Mevcut aydınlarımıza bakarak bile sistemin aydın yetiştirme potansiyeli hakkında yorum yapabiliriz. Günümüzün okkalı gazete yazarlarına, bazı akademisyenlerine baktığımızda bu kişilerin düzene aykırı kafalar olduğu ve bir zamanlar illegal işlere bulaşmış adamlar olduğu görülecektir. Hatta çoğu yargılanmıştır. Önemli işlere imza atmış akademisyenlerin düzenin dışladığı adamlar olduğu aşikârdır. İktidar; Fuat Sezgin, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç vb. düşünür ve sanatçıların hiçbirine yaşama hakkı vermemiştir.”

“Çoğu akademisyen, kendisi üretemediği için üreten azınlığı itibarsızlaştırarak kendi meşruiyetini sağlamlaştırma yoluna gider. Düşünsel olarak özgür fikirler ortaya koymak, edilgen dil ve öncekilerin fikirlerinin mutlaklaşması (bu anlayış yer yer öyle kökleşmiştir ki atalar dini/kültü gibidir) sebebiyle imkânsız hale gelir. Üstelik toplumdan yalıtılmış oldukları için Orwell’ın Hayvan Çiftliği adlı eserindeki filozof eşek gibi sürekli eleştirirler. Ancak bu eleştirileri yapıcı değildir, mevcut durumu düzeltme konusunda kendilerinin içinde olmadıkları, çözüm önerilerinin olmadığı eleştirilerdir ve kesinlikle topluma dokunmazlar. Oysaki eleştirinin bir sonraki aşaması eylem gerektirir. Bu sebeplerden dolayı akademiden aydın çıkma ihtimali çok düşüktür.”

“STK’lar aydın yetiştirebilir mi? Günümüz STK’larının çoğunun yaptığı şey, sosyal medya maymunluğu ve faaliyet maymunluğudur. “Bugün şu okula şu yardımı/kitabı götürdük.” Kendisi kitap okumuyor ama çocukların okumasını bekliyor. Kendisi büyük bir yere erdiği(!) için onların da o merhaleye ulaşmasını istiyor. Oysa oturup birkaç kelam ettiğinizde bomboş olduğunu görüyorsunuz. Ne Batı kaynaklarını okumuş ne de bizim medeniyetimizin kaynaklarını. Futbol, tenis, nadiren satranç turnuvaları düzenliyorlar. O aktivite senin, bu aktivite benim derken sağlam kaynakları okuyacak, düşünecek ve ortaya eser koyacak vakit ve enerjileri kalmıyor. Öyle bir ufukları da yok zaten. Bu yaklaşımdan da aydın çıkmaz. Ancak diğerlerinden daha muhafazakâr, daha profesyonel sosyal medya trolü çıkar.”

Yolcu’dan şiirler

bütün diller aynı anlama çıkar Allah’ın indinde
alaya alınan bir çocuğun kekemeliğiyle geçirdim kışı bu yüzden
artık barkodum olmadan okunabilir miyim deyiversin birisi
dalgınlıkla bakıvermişim bir zaman dünyaya
her şey geçmiş benden, içine bakamadığım acılar geçmiş
yanımda çatlamış atlar, koynumda suyu kurumuş ırmaklar
kalbim beni mülk edin gitme bir yere

Cengizhan Konuş

yazıp yazıp sildiğim hasret ile yalnızlık
hafızamda görüş günü / saatte duraksama
takvimden kopardığım yapraklarla kazdığım

gerçi elime sağlık gündüz ağartıyorum
yormadan yorgunluğu hayra yorduğum
şükr ile hamd arası yaşanmışlığı ömrün
bir kıvılcımdı ilham yaktım ıslanıyorum

Mehmet Şamil

Nasılsa geçer pas lekesi
Yeter ki gelmesin aklına
Bir çocuğun
Eksik öpücükleri.

Enine çizgili bir gömlekti
Babam
Unutulmuş bir şarkıydı
Sevgisi.

O gün ilk defa geç kaldı işine
Sustu kerpeten, balyoz sesi
Geleceği vakti bekliyor hala
Duvarda çivi izi.

Gökhan Akçiçek

Çok bildim Ozmandias
Ne işe yaradıysa
Phosophia Teologya,
Bir sürü boş malûmat
Okudum ve unuttum
Unuttum ve okudum
Tanrıyı kurban ettim
Kendime en sonunda

Bülent Sönmez

Tozla ve dumanla koşuyoruz unutmaya
Yıldırımlar çıkıyor biriktirilenden, yanıyor kâğıt
Bu el vermeyince diğeri de görmedi, ah ne yazık
Sabah olsaydı da bir beyazlık girseydi evlere
Tozla ve dumanla koşuyoruz unutmaya.

Ellerinin kirini fırlatarak okyanuslara
Umacak çocuklar, Allah bağışlayandır
Sevdiklerini affedecekler ve oyuncaklarını
Sabrı böyle öğrenir insan hırçın atlardan
Ellerinin kirini fırlatarak okyanuslara.

Fatih Tezce

içimdeki her şeyin adı değişti
benim bile
kalbimin kırılırken çıkardığı sesi duydum
ve kemiği olmayan ruhumun
dünya ağır bir yumruydu boğazımda
bu naylon yaşamaklar, ciğersiz patronlar
kukla ve kuklacılar, çanak yalayıcılar
şu mukavva adamlar ve yapboz kadınlar
birbirini anbean metheden dalkavuklar
hepsi hepsi dünyaydı ve denî
dilimde bir ölüm ezgisi kaldı

Rabia Gelincik

o bağdadî terbiyeli kalbini açtın bana
nice enkazlar gördüm o mahzun hikâyende
buhranlı hikâyenin sonu baştan karanlık
bir yaşlı fotoğrafla taşınan hıçkırıktın
endülüs yansın artık viran olsun buhara
yıllardan sonra bende eski bir şehirsin sen

masada duruyor mu o memnu kadınlığın

İsmail Aykanat

çölden çöle susarak
kum ve ateş uzak
yıldızlara bakarak güneşe susarak
mecnun adı üstünde kime sığınsa hiç kimse
böyle düştü leylanın önüne
kırılmış bir toprak gibi
rüzgarın kucağında kuru yaprak gibi düştü
kimdir gelen diye sormadı Leyla
sormadı gelen sese soramadı
böyle oldu çok zaman
deseydi diyebilseydi
kiminsin kim/sen kimsin?
ben senim ah
şimdi bildin mi kimim?

Ömer İdris A.

Teravihte tiyatro

Bu ramazanı camilerimizde teravih kılarak geçiremedik ama içimizdeki geçmiş zaman teravihlerinin anıları bile içimizi ferahlatmaya biraz da olsa yetti. Açıkkara dergisi mayıs sayısında Tacettin Şimşek Teravihte Tiyatro adlı yazısında bir teravih anısı ile aslında bilinen bir nükteli gerçeği anlatıyor. Eşeğini kaybeden Nasreddin Hoca eşeğini bulmak için namaza duruyor hemen. Yanındakiler şaşıyor bu duruma. Namaz bitince hocaya soruyorlar bunun hikmetini. “Benim aklıma her şey namazdayken geliyor.” Deyip eşeği kaybettiği yere doğru yol almaya başlıyor.

Tacettin Hoca’nın da yazacağı tiyatro bir hatimli teravihte geliyor.

“İşte o an başıma geleni anladım. Evet, hatimle teravihe yakalanmıştım. Ama nasıl olurdu, geçen yıl bu camide hatimle teravih var mıydı? Hatırlamıyordum.

İmam zammı sureyi okumaya devam ediyordu. O sırada zihnimde dans eden cümleler, kurgulamaya çalıştığım tiyatro metnini oluşturmaya başladı. Şeytan mıydı kaburgama giren? Bari namazda rahat bıraksaydı ya! Namaz dışında cedelleştiğimiz yetmiyor muydu? Namazın içine de sızabiliyor muydu bu densiz?

Replikler uçuşuyordu kafamda. Olay büyüyüp gelişiyor, kişiler ete kemiğe bürünüyor, aksiyon dallanıp budaklanıyor, heyecan doruğa çıkıyor, tiyatro herkesi şaşırtan bir çözümle sonlanıyordu. Aman Allah’ım! Bir yandan teravih kılıyor, bir yandan tiyatro yazıyordum. Her rekâtta iki sayfa tamamlanıyordu.

Tabii teravihin ne kadar teravih olduğu ayrı bir konuydu ama tiyatro basbayağı tiyatroydu. İyiydi yani. Duygulara da dokunuyordu, düşüncelere de...

Uzatmayayım, yirmi rekât teravihi sağ salim tamamladık. Ardından üç rekât vitir vaciple namazı taçlandırdık. Bu arada benim üç perdelik oyunum zaten bitmişti. Allah her ikisini de kabul etsin.”

Ses düzeni bozulunca…

Açıkkara’da keyifli bir teravih hikâyesi de Lütfü Bilir’den. Caminin ekolu ses düzeninin sonunda yaşanan nükteli olayları tebessüm ederek okuyacaksınız.

“Ramazanın ilk teravihi olduğundan cami dolmuş, taşmıştı. Caminin içerisi tıklım tıklım, avlusu mahşer yeri gibi tıka basa doluydu. Yatsı namazının ilk sünnetinden sonra Ali Hoca mikrofonu cübbesinin yakasına taktı. Namaz saflarının iyice düzeltilmesini bekleyip elini kulağına götürdü: “Allahu ekber!”. Hoca bu kadar dedi ama hoparlörler: “Al al la la hu hu ek ek ber ber ber ber.” diye uzattı. Belli ki Bando Mahmut -düğünlerde yaptığı gibi- ses cihazının ekosunu sonuna kadar açmıştı. Ali Hoca neye uğradığını şaşırdı ama ne yapsın, namazı bozamaz ki! Fatiha suresini yavaş yavaş okudu. Peşinden yine zammı sureyi de yavaş yavaş okudu ama hem caminin mükemmel akustiğinden hem de cihazdaki ekonun fazlalığından okunan ayetler birbirine karışıyordu. Ali Hoca sureleri özellikle çok yavaş okuyordu ki belki Mahmut ses düzenine bu arada bir ayar verir diye.

Rükuya giderken yine: “Allahu ekber!” dedi. Dedi ama hopörlörler yine sonunu: “ber ber ber ber” diye bitirdi. Rükudan kalkarken: “Semi’allahı limen hamideh” dedi. Bu sefer de hopörlörler: “deh deh deh deh” diye devam etti. Ali Hoca namazı bırakıp geriye, arka saflara doğru bağırdı:

-“Lan ba na ça buk Mah mu du bu lun lun lun lun!” Mahmut zaten durumu çakıp daha ilk “Allahu ekber’’ den sonra camiden kaçmıştı. Ali Hoca yakasındaki mikrofonu çıkardıktan sonra cemaata döndü:

 -“Ey cemaat bu namaz bu ses düzeni ile kabul olmaz, biz gene eski ağıdımıza ağlayalım, bugün bu namazı çıplak ses ile kılacağız.” dedi ve yatsının farzına yeniden başlandı.

Sizin de tahmin ettiğiniz gibi, cemaatin büyük bir bölümü gülmekten abdestini bozmuş, abdesti bozulanların bir kısmı namazı terk edip gitmişti, bir kısmı da abdestini tazeleyip geldikten sonra tekrar namaza durmuştu.”

Açıkkara’dan şiirler

Olsan bu dünyada paşa da bey de
İmandan başkası verir mi fayda
Nazil oldu Kur’an, indi bu ayda
Nur verdi cihana çölden nağmeler

Gelin terk edelim nefsi hevayı
Yaran edip ibadeti duayı
Yunusça analım yüce Mevla’yı
Dökülsün aşk ile dilden nağmeler

Yılmaz Öksüz

Essahtan bir şiyir yazmışsın şair
Peh deyip de tekrar tekrar okudum
Böğrümü ağrıtan buyumuş zahir
Çömelip ekrana güldüm okudum

Şair dediğime bakma Memmed’im
Lafın gelişidir esastır şair
Dünyanın yükünü sırtlanır derim
Garibanın derdi zengindir zahir

Eli kalem tutan mübarek sanma
Manayı cascavlak ettirir şair
Mürekkep havzına fazla dadanma
Bir damla ter Nef’î boğdurur zahir

Haydar Ali Nacar

Cuma gün kalkardım pazar gün yatsam
Dokuzu yiterdi on keçi gütsem
Kuşluk kovalardı bir işe gitsem
Nerde kaldı benim hızlı gençliğim

Bitti Kara Mehmet arzum muradım
Ömrüm geldi geçti neye yaradım
Geri gelmez o günleri aradım
Nerde kaldı benim hızlı gençliğim

Aşık Kara Mehmet

Beklenen İnfilak gerçekleşti

Bu türden umut cümlelerini seviyorum. İnsan bir işe adım attıysa umudu da içinde taşımalı. İnfilâk dergisi yıl:1 sayı:1 diyerek yola düştü. Önemsiyorum ben bu çıkışları. Söz değil eylem için harekete geçmenin işaretidir yıl:1 sayı:1.

Gençlere omuz vermeyi her zaman çok önemsiyorum. Onların yanında olduğunun göstergesidir böyle çalışmalara destek vermek. İnfilâk’ın ilk sayısında gençlerin yanında olan tüm dostları kutluyorum.

Dergiyi içimde çınlayıp duran “Bir infilak bir infilak bir infilak bekliyoruz” ezgisi ile okudum. Zaten derginin “Editörden” yazısında da bu ezginin kulağı çınlatılıyor.

Sevgili okur,

Bu seninle ilk buluşmamız. Umarım memnun olursun. Biz seninle buluşmaktan çok memnunuz.

Birkaç genç derdimizi anlatmak ve başkalarının da derdini anlatabilecekleri bir yer olmak için çıktık bu yola. Bir derdimiz var.

Niyetimiz yıllardır beklenen o infilak olmak. Eşref Ziya Terzi’nin ezgisinde “Bir infilak bekliyoruz” dediği, o beklenen infilak…

İnfilak edebiyat fikir ve sanat dergisi. Meramımızı yeri gelecek sanat ve edebiyat ile; yeri gelecek fikirlerimizi estetik bir kaygı duymadan olduğu gibi anlatacağız.

Umarız sen de İnfilak’ın yeni sayısını beklerken bizimle aynı şevki duyarsın. İki ayda bir seninle buluşacağız. İkinci sayımızı bekle.

Keyifli okumalar…

“BİR İNFİLAK BİR İNFİLAK BEKLİYORUZ!..”

Şakir Kurtulmuş’tan Günlerin İzi

Şakir Kurtulmuş’un günlüklerini birçok dergide okuyoruz. Şimdi günlüklere burada da rastlamak beni çok mutlu etti. Güzel zamanları yaşayan, önemli olaylara tanıklık eden ağabeylerin günlüklerini takip etmeyi çok değerli buluyorum. Bu günlükler bizim yaşadığımız zamanlara denk geliyor ama bu satırlar, geleceğe gönderilen bir mektup olarak görülmeli.

“20.Mart.2018.İstanbul/ Güzel adamlar, geride güzellikler bırakarak gidiyor…Allah rahmet eylesin..1970’li yıllarda DPT müsteşar yardımcısı olarak görev yaptığı yıllarda birlikte çalıştık… Hasan Celal Güzel… Yeni devir gazetesinde çalıştığımız yıllar... O da gazetede haftada bir ekonomi, iktisat sayfası hazırlıyordu. Hafta sonu İstanbul'a geliyor, yazılarını, kaldığı Tarabya Oteli’nde tamamlıyor, ben de otele gidip yazılarını alıp gazeteye getiriyordum... Bugünkü teknik imkanlar yok. Cağaloğlu'ndan belediye otobüsü ile Tarabya'ya kaldığı otele gidip yazılarını alıyor ve tekrar otobüsle gazeteye dönüyorduk. Siyasete rahmetli Turgut Özal'ın yanında atıldı. Milli Eğitim Bakanlığı’nda önemli görevler yaptı. İstanbul'da şair, yazar ve akademisyenlerden oluşan bir grupla bir araya geldi ve o toplantıya katılan herkese bir koli MEB yayınlarından oluşan klasiklerden kitap armağan edildi. Siyasete kendi kurduğu parti ile devam etmek istedi ama derin devlet buna izin vermedi ne yazık ki…Güzel yaşadı… Allah ondan razı olsun. Nur içinde yatsın.”

“17 Haziran 2018, Haseki/Ramazan bayramı dolayısıyla Üstad Sezai Karakoç'la bayramlaşmadaydık. Üstad bayram dolayısıyla Kur'an ve hikmet bağlamında bir konuşma yaptı. Müthişti. Coşkuluydu. Engindi. Umut aşıladı. Dirilişin asli manası üzerinde durdu. Bugün daha iyi anlaşılıyor olmasından memnundu. 60 yıl önce dirilişten bahsettiğinde garip bulanların bile bugün dirilişi şöyle veya dikkate almalarının önemine işaret etti. Karşı propagandalara asla itibar etmeden yolumuza devam etmemiz gerektiğini kaydederek şunları söyledi: "Diriliş esasen ruhun dirilişidir. İman, İslam ve ihsandan oluşur. Ramazan diriliştir, bayram diriliştir, sizin ışığınızı söndürmek isteyenler olacak, siz yeter ki moralinizi bozmayın, Müslümanlar eninde sonunda bir araya gelecektir."

Yavuz Selim Yaylacı ile söyleşi

Yavuz Selim Yaylacı’nın samimiyetine ve gayretine inancım tamdır. İyi işler çıkaracağına inandığım genç arkadaşlardandır Yaylacı.

İnfilâk dergisinde Beyzanur Özkan’ın soruları cevaplamış Yaylacı.

“Çoğu şair bu soruya cevap üretmek için çabalamıştır. Ben, “Şiir, karnımıza bağladığımız taşlardır” diyorum. Üstü örtülü, aşikar olmak için çağrı bekleyen, karnı doyurmayan fakat tokluk hissi veren… Lâ Dergisi “Şiir ve Şair” sayısında bu konu ile alakalı aynı başlıkta bir deneme yazmaya çalışmıştım. Merak eden kardeşlerim istifade edebilirler. Şairin kendine şair demesine, adının önüne şair yazdırmasına gerek yok. Şaire nitelikli okur şair der zaten. Onun insanlara şairliğini dayatması gülünç bir durum olacaktır. Şairliğin insana maddi olarak bir şey getirdiğini ben görmedim. Varsa da bilmiyorum.”

“Yazdığım şiiri okuyamam” diye eklese de “Şiirin yazanı yoktur/ Vardır yalnız okuyanı/ Şair de bir okurdur/ Kendi şiirinin okuyanı” diyor Üstad Sezai Karakoç. Bu sorunuza en iyi cevabı okur verir. Ben kendi şiirimi okuduğumda içime konuştuğum zamanlar yankısı olduğum Sezai Karakoç’tan, beni şiir kavgasının içine iten Cahit Zarifoğlu’ndan ve hayatı sorgularken önümü aydınlatan İsmet Özel’den izler bulurum. Tabii ki daha birçok ustanın eli değmiştir şiirime. Fakat bu fazlası eksiğinden noksan eserlerle hiçbir üstadın adını zikretmek doğru olmaz.”

“Böyle söyleyince ağırlığı oluyor herhalde. Yazı İşleri Müdürlüğü, taşın en sivri yerlerinden birinin altındaki ele sahip olmak demek. Dergimiz yaklaşık beş yıldır çıkıyor. Ben üç yıl önce bu taşın altına elimi koydum. Samimi dostlarımızla dertlerimizi iki kapak arasında tuttuğumuz, yeri nerede toparlanabilirsek orası olan, zamansız çıkan bir dergimiz var. İsimlere bakmadan eserleri değerlendirir, her eseri kesinlikle okur, yanıt verebildiklerimize yanıt verir, güç bela matbaadan çıkar, dostların eliyle illere dağılırız. He bir de her sayı çıktığında mutlu olur, çok geçmeden de kara kara yeni sayıyı düşünürüz. Dergicilik başlı başına kocaman bir serüven. Allah yardımcımız olsun. “

Turan Koç şiiri üzerine

Mehmet Burak, Turan Koç’un Kan Gibi Vakte Düşen isimli toplu şiirlerini merkeze alarak Turan Koç’un şiirleri üzerine bir değerlendirme yazısı ile yer alıyor dergide. Gençlerin mutlaka tanıması gereken isimler arasındadır Koç. Hem şiiri ile hem de ait olduğu geleneği taşıması ile onun şiiri ede edebiyatımızın değerli bir yapı taşıdır.

“oyulan kırmızı bir sestir için/kan gibi vakte düşen/gözlerindir diyen Turan Koç da işte böylesi bir çabanın içine girmiş kıymetli şairlerden biri. Kan Gibi Vakte Düşen, aynı zamanda bir ilahiyat profesörü olan Turan Koç’un toplu şiirlerinden oluşuyor. 2014 yılında İz Yayıncılıktan çıkan kitap, Kan Gibi Vakte Düşen, Fetret Zamanları, Kudüs, Esenleme ve İbrahim Çağrısı başlıkları altında beş bölümde toplanıyor. Kitapta toplam 55 şiir yer alıyor.

Ali Emre, Şiirin Saçağı Altında isimli kitabında vahyin alınan, bilginin üretilen, şiirinse dönüştüren bir şey olduğunu söyler. Turan Koç da kitapla aynı ismi taşıyan ilk bölümdeki şiirlerinde dünyayı başka bir gözle anlamlandırıp ikindi, kan, kuşlar, ayna ve caddeler gibi sıkça kullandığı pek çok sembole dönüştürerek bize sunuyor. Derinden kavradığı gerçeği, mecaz atına bindirerek ima ve işaret ediyor. Bu eğilim bir noktada şiirin kapalı ve çokça soyut bir anlama bürünmesine yol açsa da Turan Koç, şair için riskli denebilecek bu durumu şiirindeki duygu yoğunluğuyla avantaja çeviriyor. Sözün imkânsızlığını yine sözü kullanarak yeniyor. kıpkırmızı bir imkan halinde yürek vuruyor işte mısraı söz ettiğimiz durumun vücut bulmuş hali adeta.”

“Fetret zamanları isimli ikinci bölümdeki şiirler ilk bölümdeki soyut anlatımdan sıyrılırken, her insanın hayatında inişli çıkışlı vakitlerle dolu, keskin virajları almak durumunda kaldığı gençlik zamanlarına duyulan özlem bölümün isminde bile kendini hissettiriyor. Buradaki şiirler adeta gençlik yıllarından beridir ilk kez görüştüğü bir arkadaşıyla oturmuş dertleşen, o günleri yâd eden bir insanın konuşması havasında. Zaman, akşamdan geriye ikindiye doğru çekilmiş durumda.”

“Turan Koç, yoğun biçimde işlediği gençlikten sonra tek bir şiirden oluşan Kudüs bölümüyle İslami ve insani duyarlılığını da ortaya koyuyor. Sonraki bölümlerde de ümmet bilincine vurgu yapan mısralar karşımıza çıkıyor: bir ansak ümmeti/yalnız büyük benzetmeler için kullandığımız/ o masmavi(Topluca s.135)”

O, İsmet Özel, kırk yaşında ve hep şair

Mehmet Akif Demirelli, İsmet Özel hakkında kaleme aldığı yazısı ile yer alıyor İnfilâk’ta. Son günlerde oldukça da gündeme gelen bir isim İsmet Özel. Elbette bizim her zaman gündemimizdedir Özel. Burada konu açılmışken fikrimi bir kez de burada söyleyim; İsmet Özel’in şairliğine dair en küçük olumsuz cümle kullanan kişinin edebiyatla uzaktan yakından ilgisi olamaz. Olsa olsa cahilliğiyle baş başa kalmıştır diyebiliriz.

Demirelli’nin yazısından altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Yaşıyor olmasına rağmen hakkında belki yüzlerce yazı yazılan bir şairi yazmak çok kolay görünse de bir o kadar zor. Mustafa Kutlu’nun ifadesi ile “Yaşayan en büyük Türk Şairi...” Hal böyle olunca parmaklar her tuşa dokunurken haddini bilmeyi unutmamalı. Bu yazı yazılırken, kendi sesiyle, yeniden şiirlerini seslendirmesi haberi de yaşına rağmen enerjisi hususunda okurlarını sevindirdi. Yakın zamanda geçirdiği rahatsızlığın derinden üzmesi gibi… Unutmadan söyleyeyim, İsmet Özel şiirlerini yine en iyi İsmet Özel okur.”

“İsmet Özel’i neden seviyorum? Cevap çok basittir: “Çünkü beni rahatsız ediyor.” İnsan kendisini rahatsız eden birisini neden sever ki? Sorularına yeniden sorular eklediği için. Cevaplarından her seferinde tatminsiz kaldığı için. Ucu bucağı kesilmez tefekkür imkanları sunabildiği ve sorgulayabilme becerisini kazandırdığı için. Sonuçta kanatlarımızın her an zarar gördüğü, dirgenler, bakraçlar ve tornavidalar taarruzu altındayız.”

“Şairin Türk tanımından anlamamız gerekeni de vurgulayarak, yazıya son vermeye çalışacağım. Ona göre Türk “Kafirle çatışmayı göze alan Türk’tür.” Özellikle gençler bu ifadeleri ne hüsrandır ki ağızlarında sakız gibi kullanarak, derinliğini kavrayamadan tüketiyorlar. Ve bu ifadelerin ne manaya geldiğini az çok anlayanlar ise zahmet edip doğru anlatma kaygısı gütmüyorlar. Burada şairin Türk’ten kastettiği bir ırk değildir. Nasıl ki Roma’yı değil Bizans’ı mağlup ettiğimiz bize yutturulmuşsa, batı medeniyeti Türk ifadesinin ne manaya geldiğini bilmektedir. Çünkü onların Türk dedikleri Müslümanların ta kendisidir. Bu Türk çekik gözlü olabilir, esmer, sarışın olabilir; yeter ki kafirle çatışmayı göze alabilsin.

Hasılı O, ismet Özel, Şair ve Hep Kırk Yaşında…”

İnfilâk’tan üç şiir

Rahmettir Kudüs
Rabbe yakınlıktır,
Aydınlıktır kara sayfaların içinde
Alemlere nurdur Kudüs

Şefkattir merhamettir
Ümmete umuttur Kudüs
Sahip çıkılmak ister
Üşür ısınmak ister Kudüs

Beyzanur Özkan

Mağaramın önündeki taş aralandı
Işık uzmesi dizlerimde
Sustum
Susmam yüzyıllar sürdü
Oysa ki birkaç saat gibiydi
Uyandım öyle bir tazelikle.

Saliha Gündoğan

Anne ben, hayırsızın anne
Yüreğim deli dolu cümlelere gebe anne.
Ya doğacak yahut zehirleyip infilak edecek.
Kalemi elime almasam
Beynimi parçalayacak ellerim
Daha da kötüsü
Şuurum infilaka daha müsait anne.

Hayrullah Kaplan

Salgınlar, Tedbirler Ve Tahaffuzhaneler

Şehir ve Kültür dergisi 70. sayısından yapacağım ilk paylaşım Mehmet Kamil Berse’ye ait Salgınlar, Tedbirler Ve Tahaffuzhaneler yazısından olacak. Berse, yine bizi tarihte bir yolculuğa çıkarıyor. Yaşanan salgınlar, tedbirler ve karantinalardan bahsediyor.

İLK TAHAFFUZHANELER
 1831’de İstanbul’da ve 1835’te Çanakkale’de kurulan geçici tahaffuzhaneler istisna edilirse, 1838 sonlarından itibaren, Meclis-i Tahaffuz emrine verilen İstanbul’daki Kuleli Kışlası ilk tahaffuzhane sayılır. Tahliye edilene kadar Sıhhiye Nezareti’nin idare merkezi de olan bu mekân 1842’ye kadar kullanılmış, sonrasında Akdeniz’den gelen gemiler Çanakkale’de, Karadeniz’den gelenler de Anadolukavağı’nda karantinaya alınmaya başlanmıştır.

VEBAYA KARŞI AŞI BULUNMASI

Müderris Refik ve Mustafa Hilmi tarafından 1920 yılında bu aşı hazırlanabilmiştir Korunmak için olmasa bile vebalıların tedavisinde, yine XX. yüzyılın başlarından itibaren Paris’ten ithal edilen serumların kullanıldığını da belirtmek gerekir.

TAHAFFUZHANE- BEYKOZ ANADOLU KAVAĞI TAHAFFUZHANESİ

Son günlerde koronavirüs yüzünden sıkça duyulan bir kelime olan karantina ile Beykoz 1842 yılında tanıştı. Dünyada bulaşıcı hastalıkların yaygın olduğu 1842 yıllarında, Karadeniz üzerinden Osmanlı topraklarına deniz yoluyla gelecek hastalıklardan korumak için Beykoz’da Kavak Tahaffuzhanesi kuruldu. Hastalık şüphesi olan yolculara ilk olarak burada gerekli tıbbi müdahaleler yapılırdı. . Böylelikle salgının payitahta bulaşması engellenmeye çalışılmıştır. Osmanlı Devletinde bir şehre salgın hastalığın bulaşmasını veya buradan başka yerlere yayılmasını önlemek üzere şehre giriş ve çıkış yapacakların sağlık durumlarının belirli bir süre gözetim altına alındığı, hasta olduğu tespit edilenlerin ise tedavi edilmeye çalıştığı önemli merkezler olan tahaffuzhaneler kurulurdu.

TUZLA TAHAFFUZHANESİ

Türkiye’de korona virüs salgını sonrası karantina şartlarının nasıl olması gerektiği tartışma konusu olmaya devam ederken Osmanlı döneminde Tuzla’da kurulan ilk karantina merkezi yeniden gündem oldu. Korona virüs salgını sonrası Türkiye’de karantina şartları tartışma konusu olmaya devam ederken, Osmanlı döneminde salgın hastalıklarla nasıl mücadele edildiği yeniden gündem oldu.. Osmanlı döneminde "Tahaffuzhane" adı verilen karantina merkezlerinin en bilinenlerinden Tuzla Tahaffuzhanesi, İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Denizcilik Fakültesinin de içinde yer aldığı Tuzla liman bölgesinde bulunuyor. İTÜ'den yapılan açıklamaya göre, yeni koronavirüs salgını karantina uygulamalarını gündeme taşırken, dünyanın çeşitli dönemlerinde yapılan karantina uygulamalarının Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk dönemlerinde bilinen ilk örnekleri Tuzla ve Urla'da yer alıyor. İTÜ Denizcilik Fakültesi Öğretim Görevlisi Dr. Sinan Çakır; 19. yüzyılda bütün dünyayı etkileyen kolera, veba, tifo, tifüs, çiçek, sarıhumma, lekeli humma gibi salgın hastalıkların yayılmasını önlemek için Osmanlı döneminde Tuzla'da ve İzmir Urla'da karantina işlevi görecek iki tahaffuzhane (karantina merkezi) kurulduğunu belirtiyor makalesinde...

Çok çalışmayı ve sürekli üretmeyi öğrenmek

Nazif Gürdoğan, öğrenmek ve üretmek üzerine bir yazısı ile yer alıyor Şehir ve Kültür’de. Dünyayı dengede tutan iki kavram üzerinde duruyor Gürdoğan. Özellikle doğu ve batı karşılaştırması eksik olduğumuz yönleri işaret etmesi anlamında oldukça önem arz ediyor.

“Türk ve İslam dünyasının üstesinden gelemediği, üretim güçsüzlüğünü yenmenin, hiç değişmeyen iki altın kuralı vardır: Öğrenmek ve üretmek. Dünyanın hiçbir yerinde, öğrenmesini öğrenenler, üretim yoksulu olmazlar. Bunun için bütün ülkelerin, ekonomik ve kültürel üretimsizliğin, beslendiği kaynakları kurutmak gerekir. Hayatın her alanında, doğumdan ölüme, ömür boyu öğrenme ve kesintisiz üretme, büyük önem taşır. Batı ülkeleriyle Doğu ülkelerinin, öğrenme ve üretme yetenekleri karşılaştırıldığında, aralarında giderilmesi yıllar alacak, büyük farklılar olmadığı görülür. Avrupa ülkelerinin öğrenme ve üretme yetenekleri, Asya ülkelerinin öğrenme ve üretme yeteneklerinden, çok daha ileri değildir. Kuzey ülkeleri gibi, Güney ülkeleri de, ömür boyu öğrenmeyi kurumsallaştırarak, dünyanın öğrenme ve üretme gücünü yakalamanın, yollarını ve yöntemlerini kısa zamanda bulurlar.”

“Öğrenmeyi ve üretmeyi hayat boyu devam eden bir eyleme dönüştürmeden, ekonominin değişik kesimlerinde, üretim gücünü büyütmek mümkün değildir. Hem kültürel, hem ekonomik, hem siyasal alandaki dönüştürücü güç, eğitimle gelişir ve zenginleşir. Eğitim temeli çürük olan bir ülkenin, hiçbir kurumu, hiçbir kuruluşu sağlam olmaz. Eğitimi her kapıyı açan anahtar yapan, dinamik yapısıdır. Eğitimde güç, bilinmeyenleri bilmeden kaynaklanır. Dünyada üretim eğitimin ödülüdür.

Ekonomide üretim öğrenmeye yeni yöntemler, öğrenme üretime yeni ürünler kazandırır. Dünyada üretim süreklidir, üretmeyen toplumlar, üretenler tarafından denetilirler.

Kültür ekonomiyle bütünleşirse, yerel ürünler küresel ürünlere dönüşürler.”

Sahnenin dışında kalanlar

Mehmet Kurtoğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler kitabından hareketle bizleri sahnenin dışına davet ediyor. Yolumuz; sokağa, mahalleye ve şehre çıkıyor.

“Tanpınar’ın şehre bakışı evden sokağa, sokaktan mahalleye, mahalleden meydan ve semtlere, oradan da bütün şehri kapsar. Sahnenin Dışındakiler romanında evden başlar, komşuluk ilişkileri, kahramanların aynı sokakta ikamet etmesi ve zamanla sokaktan mahalleye/meydana oradan da şehirle bütünleşmeye doğru genişler. Ve kahramanların evdeki hikâyeleri işgal altındaki İstanbul’un hikâyesine karışır ve oradan da bütün ülkeyi içine Milli Mücadele’ye götürür. Sahnenin Dışındakiler’i bir roman olarak okuyabildiğimiz gibi, Tanpınar’ın çocukluk ve gençlik yıllarını geçirmiş olduğu ev, sokak, mahalle ve şehir hatırası olarak da okumak mümkündür. Tanpınar, “sokakta herkes kendisidir” der ve sokağın bir mektep olduğunu anlatır. Gerçekten roman kahramanı Cemal aşkı, komşu kızı Sabiha’ya duyguyla öğrenir, İhsan kendisinin fikri yönden gelişmesine katkı sağlar, sokaktaki komşularıyla birlikte katılır. Tanpınar için sokak mekteptir. Sokağı tanımlarken; “bereket versin sokak vardı.”

“Ev, sokak, mahalle, semt, şehir… Ve Sahnenin dışındakiler üzerinden gidersek, İstanbul’dan Anadolu’ya akan milli Mücadele ruhu ve bütün ülkenin kurtuluşu. Evden başlayarak sokağa, mahalleye, semte, şehre ve bütün ülkeye yayılan bir ruh, bir zihniyet, bir yaşam tarzı… Çünkü hürriyet, özgürlük Tanpınar’a göre ancak cemiyetin onu içselleştirmesiyle mümkündür. Cemiyetin bu içselleştirmesi evden, sokaktan, mahalleden, semtten, şehirden geçmektedir. Cemal, Sabiha, İhsan ve Tevfik Bey’in yolu mahalleden geçmiş, özgürlük aşklardı mahallede başlamıştır… Bütün bunlar söz konusu bu mekânların önemine vurgu yapmaktadır. Peki, niçin sokak ya da mahalle üzerinde bu denli duruyorum? Çünkü biz kültür ve medeniyetimizin çekirdeğini oluşturan sokağı ve mahalleyi kaybettik. Evlerimiz ise kaybedilmek üzere. Bunu görebilmek için kadim şehirlerimize pürmelal haline ve yükselen gökdelenlere bakmak yeterli olacaktır. Daha doğrusu şehri hendeseye mahkûm eden metafiziği olmayan mimar ve mühendislerin eserlerine, Şehreminilerin İslam şehrinden uzak anlayışlarına bakmak yeterlidir.”

Mehmet Mazak’tan bir gurbet hikâyesi

Şehir ve Kültür’de Mehmet Mazak’’tan hüzünler, özlemler eşliğinde bir gurbet hikâyesi okudum. Özlemleri şiirle, çocukluk duyguları ile Ferdi Tayfur’dan içli bir gurbet şarkısıyla, Necip Fazıl ve Yavuz Bülent Bakiler’in Gurbet şiiriyle, Erzurumlu Emrah’ın içli sesiyle yoğurarak öykü tadında sunmuş Mazak. Çok etkileyici bir yazıydı.  Mazak’ın tren garını anlattığı bölümlerde benim de aklıma Ali Akbaş’ın “Sirkeci’den tren gider, evim barkım viran gider” şiiri geldi, fonda Selçuk Küpçük’ün sesi.

Bir çocukluk anısının ardına düşüyor Mazak. Yolumuz bu kez Fransa’ya düşüyor. Bir kasabadayız; Sarrable.

Babamın tatillerde bile beni götürmediği Sarralbe’yi yıllarca hayalimde hep yaşadım ve büyüttüm. Burayı nasıl unutabilirim ki; ailemizin en küçüğü Abdullah SarralbeSarreguemines Fransa doğumludur… Bir gün Sarralbe’yi görmeliyim, babamın kasabasına gitmeliydim… Sirkeci Garı’ndaki vedalaşmanın üzerinden geçen 35 sene sonra yakın dostlarıma bu durumumu anlattım, birlikte bir yolculuk yapalım, sizi babamın kasabasına götüreyim dedim, veya siz beni götürün dedim.

İstanbul’dan Stuttgart’a uçtuk. Bizi Stuttgart’ta Halil Polat karşıladı. Stuttgart’ı gezdikten sonra kıymetli dost Halil Polat bizi Baden Baden şehrine götürdü ve evinin bahçesinde bizlere bir güzel ziyafet verdi. Baden Baden şehri Almanya’nın elitlerinin ve zenginlerinin yaşadığı bir yer, şehir gezimizden sonra bir pazar sabahı 35 yıllık hayalime kavuşmak güzel insan Halil Polat’ın özel aracı ile Sarralbe’ye doğru yola çıktık. Baden Baden şehrinden Strazburg 55 km Sarralbe ise 125 km mesafede bulunuyor.

Baden Baden’den yola çıkınca Fransa sınırına vardık. Fransa ile Almaya arasındaki fark hemen yollarından belli oluverdi. Strazburg’a 20 km yaklaşınca Strazburg-Metz karayoluna çıktık. Metz’e doğru yol almaya başladık. Uzun süre gittikten sonra Strazburg-Metz karayolundan ayrılarak Sarralbe tabelasını takip etmeye başladık. Büyük çiftliklerin, haraların ve küçük köylerin bulunduğu yeşillikler denizince kulaç attıktan sonra, uzun süre çölde susuz kalan bir yolcunun vahayı gördüğündeki duygusu ne ise işte benimde Sarralbe’yi ilk gördüğümdeki duygum buydu. Kasabanın içinde arabamızla bir tur atarak genel bir izlenim edinmeye çalıştık. Babamın yıllarını verdiği, ailemin bir dönem soluk alıp verdiği Sarralbe işte karşımda capcanlı duruyordu. Burada yaşayan gurbetçilerimizle tanıştık, muhabbet ettik… Yaşlıları ile Babamı tanıyanlar ile yarenlik ettik…

Ve ben işte bu kasabada, gurbetçilerimizin cafesinde geçirdiğim zaman diliminde 35 yıldır içimde büyüttüğüm Sarralbe algısının yerle yeksan olduğunu, koskocaman bir hayal kırıklığı olduğuna şahitlik ettim. Ne diyordu bu konuda Dostoyevski; “Aslında insanı en çok acıtan şey, hayal kırıklıkları değil yaşanması mümkünken yaşayamadığı mutluluklardır.”

İşte ben 35 yıl sonra film şeridi gibi makarayı geri sararak, Sirkeci Garı’na geri dönüp iyiki varsın Baba, uğurlar olsun ana, güle güle kardeşlerim diye neşe içinde Ailemi canlarımı umut yolculuğuna Fransa’ya Sarralbe’ye el sallayarak yolluyorum.”

İstanbul ve su medeniyeti

İstanbul ve su kelimeleri bir zamanlarının İstanbul’u düşünülünce çok da anlam içeriyor. Çeşmeler, suyolları, sarnıçlar derken İstanbul su medeniyetinin önemli bir şehri olmayı hak ediyor. Salih Şahin, su ve İstanbul ilişkisini anlatıyor yazısında.

“İstanbul’da yerleşim tarihi boyunca su her zaman en önemli yaşam maddesi olmuştur. Şehrin ilk yerleşimcileri su ihtiyaçlarını menbalardan, kuyulardan ve sarnıçlardan sağlamışlardır. Mevcut su kaynaklarının şehrin ihtiyaçlarını karşılayamaması üzerine bilinen ilk suyolu, Roma İmparatoru Hadrian (117- 138) tarafından yaptırılmıştır. Bu suyolu ile şehir surları dışından temin edilen sular Sultan Ahmet Meydanı civarına ulaştırılmıştır.

İstanbul’un İkinci suyolu İmparator Konstantin (324-337) tarafından gerçekleştirilmiştir. 242 km. uzunluğa sahip bu su tesisleri, Roma su uygarlığının en uzun suyolu unvanına sahipti. Istıranca dağlarından getirilen su, Vize’nin 6 km. batısından başlayıp, Arnavutköy ve Cebeciköy yolu ile Edirnekapı civarına ulaşmaktaydı.

İstanbul’un üçüncü suyolu; İmparator Valens döneminde yapıldı. İmparator Valens (364-378) Bozdoğan kemerlerini yaptırarak, temin edilen suyu Fatih ile Beyazıt arasındaki vadiden geçirdi ve Beyazıt Meydanı’na ulaştırdı. İstanbul’da Suyun Yeniçağı İstanbul’un fethiyle birlikte Ortaçağ’ın kapanıp Yeniçağ’ın açıldığı gibi, su sistemi bakımından da yeni bir çağ başlamış; Bizans medeniyetinin simgesi olan durağan ve kokuşan su sisteminden, Yeniçağ’ın ve fethin sembolü, berrak su sistemine geçilmiştir.”

“Kültürümüzde su maddi ve manevi bir hayat unsuru olarak yer almaktadır. Susuz hayat düşünülemeyeceği gibi susuz bir medeniyet de tasavvur edilemez. Tarih boyunca tüm yerleşim yerleri mutlaka bir su kenarında veya göze başında kurulmuştur. Eski çağlardan günümüze su ve su yapılarının izlerini sürdüğümüzde, suyun tarihinin insanlığın tarihiyle birlikte yükseldiği ve birlikte düştüğünü görürüz. Atalarımız tarih boyunca suyu salt bir içecek olmaktan ziyade medeniyetin önemli bir unsuru olarak hayatlarına yansıtmışlardır. Su, yaşamın her alanında yer almış, dini hayattan mimariye, edebiyattan tıbba, folklordan muhtelif sanat dallarına kadar âdeta bir ilham kaynağı olmuştur. Anadolu’nun en ücra köşelerinden şehir merkezlerine kadar yapılan çeşmeler, sebiller ve muhtelif su yapılarının mimarisi, su folkloru, su şiir ve destanları bunun en güzel örnekleri olarak kültür tarihimizdeki yerlerini almışlardır. Bu bakımdan tarihimiz aynı zamanda bir su medeniyeti tarihidir de diyebilmekteyiz.

Su medeniyetimizin ilham kaynağı olarak, İslam tarihinde yaşanmış olan şu olayın etkili olduğu ifade edilmektedir. Rivayet olunur ki, “Hicretten sonra Müslümanlar Medine’de içme suyu sıkıntısı çekmekteydiler. Şehrin içme suyu kaynaklarının başında gelen Rûme Kuyusu’nun sahibi olan ve bazı rivayetlerde Yahudi olduğu bildirilen kişi kuyunun suyunu satmaktaydı. Hz. Muhammet (SAV) O’na ücret almaktan vazgeçmesini teklif edince, geçim için başka bir gelirinin bulunmadığını belirterek bunu kabul etmemişti. Bunun üzerine Hz. Muhammed, kuyuyu satın alıp Müslümanların istifadesine sunacak şahsa, bu hizmetine karşılık olarak cennetin verileceğini, tüm günahlarının bağışlanacağını, kendisine cennette bu kuyudan daha güzel bir su kaynağının verileceğini bildirdi (Buhari, “Müsâkât”1,74). Bunun üzerine Hz. Osman bu su kuyusunu alarak Müslümanların kullanımına sundu.”

“Su gibi aziz bir nimete hizmet eden, insanlara bir damla su ulaştırmak amacıyla canla başla gece gündüz demeden çalışan su yolcuların ruhu için okutulan, fakat bir asırdır unutulmuş olan bu hayırlı ve güzel geleneği, tarihin satır aralarından çıkararak yeniden ihya etmek için yaptığımız görüşmeler meyvesini vermiş ve İSKİ Genel Müdürlüğü tarafından 6 Haziran 2015 tarihinde bu güzel adet yeniden ihya edilmeye başlanmıştır. Beş yıldır da kesintisiz olarak devam ettirilmektedir.

Bu güzel geleneğin ihya edilmesine, suyolunda çalışanların hatırlanıp yâd edilmesine vesile olan dönemin İSKİ Genel Müdürü Sayın Prof. Dr. Ahmet Demir ve akabinde devam ettiren Dr. Atilla Altay beylere, su gibi aziz ve leziz içeceği tüm canlılara ulaştırmak için çaba sarf eden suyolu çalışanlarına, suyolculara şükran ve saygılarımı sunuyorum…”

Sıddıka Zeynep Bozkuş’tan;  Elma Dersem de Çıkma

Evde kaldığımız günlerdeyiz. Her şey daha güzel günlere bir an önce ulaşalım diye. Yeter ki kurallara uyulsun. Sıddıka Zeynep Bozkuş, keyifli bir yazı ile çağrıda bulunuyor herkese; “Elma dersem de çıkma.”

“Ömrü evde geçen, tipik bir ev kuşu yetmişlik teyzemiz- bendeniz bizzat buna şahidim sokağa çıkma yasağı ilan edildi diye balkondan hasretle caddeyi seyrediyor, epeyi de hayıflanıyordu: Neymiş efendim, dışarı çıkamıyormuş çok sıkılmış. Bir hafta önce üstüne para verseniz çıkayım demezdiniz teyzeciğim. Dedim mi? Demedim. Her şeye kulak asmayacaksınız, görmedik, duymadık, bilmiyoruz. Değil efendim gördük, duyduk, biliyoruz ve şahsa indirgemeden yazmak için buradayız. Neyse insanız işte olur böyle şeyler. Cebime attım yazacaklarımı yoluma devam ettim. Sokağa çıkmak yasak, bunu çok güzel öğrendik, anladık. Pekala, yasakları çiğnerken bunu bir marifet gibi meziyet gibi algılayan insancıklara ne demeli? Sokağa çıkmak yasak, apartman bahçesinde çoluk çocuk cirit atıp koşmak..? Bu devlet vatandaşını nasıl korusun? Hava güzeldi çocukları apartman bahçesinde oynatalım dedik…”

Bir de sosyal medyada -sanki kendileri uzayda yaşıyormuş ya da yaşananlardan bir keyif, hatta belki intikam alıyormuş gibi- gerine gerine “Noooldu?” şeklinde vatandaşa parmak sallayıp kendi reklamına bu durumu malzeme eden virüsler var. Aydın insan yol gösterir, tatlı dille söyler, parmak sallamaz kanımca. Bizde metot bellidir inşallah: İnsanoğluyuz işte, olur böyle şeyler. On yedi yaşında kızımız takmış maskesini- daha çok yaşını gizlemek için maske takıyor- otlak görmüş kuzu gibi sekiyor dışarıda. Polis görünce yavaşlayıp hafif kamburlaştırıyor belini. Altmış beşlik teyzem karakolun önünden geçerken genç görünmek için dimdik ve hızlı adımlarla ilerliyor. Seviyoruz sizi. Seviyoruz sevmesine de… Madem yasaklanınca tatlanıyor her şey. İnsanoğluna tüm güzellikleri yasaklamalıydı öyleyse. Oruç da böyle terbiye etmiyor mu insanları?

Andolsun, Biz sizi; biraz korkuyla açlık ve bir parça da mallardan, canlardan ve semerat (ürün ve evlatlar) dan noksanlaştırmakla imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele (Bakara Suresi: 155)

Şehirler emanettir

Ali Bal böyle sesleniyor yazısında; şehirler emanettir. Peki nedir bu emanetler; “Allah’ın teslim ettiği tabîî güzellikler ve ecdâdın mirası. Aslında dünya da bir emanet. Buna sahip çıkmayınca görüyoruz başımıza gelen musibetleri.

“Bir asır önce yaşayanlar yok artık. Bir asır sonra da bugün yaşayanlar olmayacak. Bizler hayatta olmayacağız ama bıraktığımız miras kalacak, şayet bir miras bırakabilmişsek. Ömrümüzün, bedenimizin, şehrimizin, dünyamızın emanet olduğunu unutarak yaşıyoruz. Devraldığımız emanetleri bizden sonrakilere aldığımız gibi devredemiyoruz. Şehirlerimizi yoruyor ve yaşlandırıyoruz. Şehirler emanetti ama biz, şehirlerin son yaşayanı ve son sahibi gibi davranıyoruz. Hoyratız, kabayız, saygısızız! Şehirlerin emanet olduğunu unutuyoruz.

Peki, nedir emanet ve kime bırakılır? Koruması ve saklaması için güvenilir bir kimseye teslim edilen her şey emanettir. Emaneti aldığınız gibi teslim etmelisiniz. Gelelim şehirlerin emanet edildiği merci veya kişilere. Şehirleri yöneten idare ve iradeden bahsedelim. Şehirleri yöneten idareye Osmanlı’da “şehremâneti” ve bu idarenin başında bulunan görevliye de “şehremîni” deniliyordu. Her iki tamlamada da önemli kelime “emn”dir. Bu kökten türeyen emîn ise, “güvenilir, inanılır, îtimat edilir” anlamlarını taşır. Belediye teşkilatına “şehremâneti” ve belediye başkanına ise “şehremîni” adı verilmiş. Şehir, belediye başkanına yani emîn kişiye teslim edilen emanettir. Elbette yönetim anlamıyla yetkili kişidir belediye başkanı. Şehrin mesuliyetine orada yaşayanlar ortak olmadığı müddetçe belediye başkanı ve meclis üyelerinin eline bırakılan şehir, mahdut bir kadronun inisiyatifine terk edilmiş olur. Tabii ki zamanla keyfî uygulamalar ortaya çıkacaktır. Demek ki şehrin yönetiminden, korunmasından, temizliğinden, güzelliğinden hepimiz sorumluyuz.”

“Yaşadığımız mahalleden başlayarak şehirlerimizde sorumluluk almaktan kaçamayız. Bedenimiz emanet, canımız emanet, şehrimiz emanet… Emîn kişiler kazanacak. Kutsal emanetlere de ev sahipliği yapan İstanbul’un gerçek sahipleri hayatta değil ama bizlere emanet ettikleri değerleri korumak her bireyin görevi olmalıdır. Tarihin şaşaasını izlediğimiz bu özel şehrin sahibi tüm insanlardır. Aynı şekilde dünyanın neresinde olursa olsun, şehirlerin hatırasına saygı duymak ve onları yaşatmak gibi duyarlığa sahip olmalıyız.

İnsanlığın ortak mirası hepimize emanettir. İnsan eliyle imar edilen yapılarla birlikte, tabiatın doğal seyrinde ilahî lütufla var olan harikulade manzaralar dünya insanlığına emanettir. Mekke, Medine, Kudüs gibi şehirler kime emanet değildir ki? İnsan, üzerine yüklenen şahsî sorumluluğuna yaşadığı evreni de eklemek zorundadır. Hayat bize tesadüfen sunulmuyor, her şeyin bir bedeli var. Bedeli ödenen şehirlerde yaşıyoruz. Bir de bu şehirler şehit kanlarıyla sulanmışsa mesuliyetimiz katbekat artmış demektir. Sahi emanet olmayan bir şey var mı?”

YORUM EKLE