Mayıs 2020 dergilerine genel bir bakış-2

Şair İçin Yer Bakmak

Mahalle Mektebi dergisi 53. sayısına ulaştı. Dopdolu bir sayı bekliyor okuyucuları. Bir dergide olması gereken her şey var Mahalle Mektebi’nde. Hem de en güzel örnekleri ile. İlk sayısından bu yana takip ettiğim ve yazmaya çalıştığım bir derginin iz bırakarak yoluna devam etmesi elbette beni de mutlu ediyor.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Mustafa Könecoğlu’nun Şair İçin Yer Bakmak yazısından olacak. Şiir üzerine konuşmak ve yazmak şairlere yakışıyor. Özellikle işinin ehli kalemler bunu yapınca ortaya okunacak ve notlar alınacak çalışmalar çıkıyor. Könecoğlu’nun yazısı da ince detaylar ve ipuçları barındıran bir yazı. Şiirin ve şairin yerini tarif ediyor Könecoğlu.

“Kendimize eğilmek karanlık bir ormanda düşe kalka yol almaktır. Düş görmekse, düştüğümüz yerden el yordamıyla kalkmaya çalışmak... Kalktığımız da olur, kalkamadığımız da… Bazen düştüğümüz yerde kalakalırız. Düşüp kaldığımız yerde düş görmeye, düşünmeye, şarkı söylemeye ve bir şeyler mırıldanmaya devam ederiz. Bu şekilde, biraz da olsa, sağaltırız var oluş sancılarımızı. Böylece dünyada olmanın, dolayısıyla kendimiz(de) olmanın ayırdına varırız. Ne pahasına ama? Yanılmak, yaralanmak, kazaya ve belaya uğramak pahasına!..

“Hayatın bildiği tek eğitim şekli, yüz yüze eğitimdir; eli serttir, bağrı dikenlidir onun; bu yüzden dikeceği ne varsa narkozsuz diker. Evlatlarını avutmayı ve nazlamayı bilmez hayat, biraz üvey anne gibidir ve soğuktur yüzü. Biz insanlar onun sert göğsüne her tosladığımızda kendimize, kendi içimize döneriz; kendi içimize düşeriz âdeta. Onun terbiye usulü böyle acı veren bir yöntemledir. Bizi kendimize getirecek başka bir yol ve yöntem yoktur belki de. Çünkü mutluluk, insanın kendi dışına çıktığı, dışarlarda serapa dolaştığı, kendinden uzaklaştığı bir andır. Mutlu insan kendine yakından bakamaz. Mutluluk, öz eleştirel bir tutum değildir; çünkü kendi üstüne eğilmeyi bilmez. Mutluluk anlarında kendi taşrasındadır insan; fakat bunu fark edemeyecek kadar da uzaklardadır. Derrida’ya hak vermek gerekir o hâlde: Kazasız-belasız hiçbir şiir yoktur, yara gibi açılmayan bir şiir olmaz, aynı zamanda yaralamayan şiir de yoktur. (Şiir Nedir, Babil Y.) Şiir kaza’nın yaralı çocuğudur. Kaderin her kazasından şiirin payına bir yara(lanma) ayrılmıştır daima. Şair yaralı olduğu için yaralayabilir de...”

Şiirin ona gösterdiği sahnede şair, Edip Cansever’in Beş Mevsim şiirinde söylediği gibi, ‘bir gazetenin hiç okunmayan yerlerinde’dir. Şairin bahtına düşen ontolojik mesken ‘bir kentin varoşları’nı andırır. Şair dünya denen varoş’a düştüğünün farkında olduğu gibi kendi içine düştüğünün de farkındadır. Şairlik bu farkındalıkla başlar. Bu nedenle kendiyle konuşan ‘tuhaf bir noter’ konumundadır şair; hem konuşur hem de konuştuklarını kaydeder, tıpkı bir noter gibi. Zira kendine verilen varoluşsal ödülün! de farkındadır O:

Doğanın bana verdiği bu ödülden
Çıldırıp yitmemek için
İki insan gibi kaldım
Birbiriyle konuşan iki insan’(Başlangıç)”

“Düşünmek, kendi içine düşmek, şiir ve şarkı söylemek, içimizde ‘ben’ diye gezdirdiğimiz, fakat bir türlü somut bir gerçeklik elbisesi giydiremediğimiz müphem zamirle ilgilidir. İnsan olarak doğmak belki de ben denen o belirsizliğe düşmektir, kim bilir? Bu nedenle, Dünyanın başıma sardığı benden beni kim kurtarabilir sorusu Unamuno’un hayatı boyunca yakasını bırakmayan bir sorudur. Bu soru bir defa sorulduğunda geriye dönüş yoktur. İnsan kendi içine düştüğünü fark etmiştir çünkü artık. ‘Geriye dönmek imkânsız, ileri gitmek dayanılmaz, olduğun gibi kalmana da izin yok, peki ne yapacaksın?’ (Günlükler, Sel Y.) diye soruyu en uçlara doğru kışkırtmaya devam eder Unamuno. Ne geriye dönebileceği bir yerdedir ne de ileri gidebileceği bir yerde. Olduğu yerde kalması da yasaktır. Tam trajik bir insanlık öyküsüdür bu…”

Kültür Meselemiz

Türkiye’nin kültür gibi bir meselesinin olması umutları daima diri tutan bir eylemdir. Köklerinin ulaştığı en son noktada bile kültüre dair izler bulunan bir medeniyetin günümüze yansıyan her zerresinde de kültürden bahsetmek elzemdir. Mustafa Atikebaş, Kültür Meselemiz Yahut “Türkiye’nin Yeni Kültürü” isimli yazısında “yeni kültür” kavramına açılımlar getiriyor. Yazının kaynağını Ercan Yıldırım’ın Türkiye’nin Yeni Kültürü kitabı oluşturuyor.

“Kelimelerle düşünürüz. Bazı kelimeler içinde barındırdığı anlam bolluğu ile bizi şaşırtır. Yüzlerce tanımı olan bir kelime, Kültür. Kelime bilgisi, üzerinde konuştuğumuz “şey”in felsefesini yapmak için yeterli olmaz. Kavram düzeyine sıçramak gerekir. Böyle bakınca kültürü; irfan, umran, medeniyet, asabiyet gibi mefhumlarla birlikte ele almak gerekir, ancak bunların sığ ve bayağı; kerameti kendinde nmenkul, tek-tipçi küresel kültür atmosferinde alıcısı azdır. Yine, kavram olarak kültüre yaklaştığımızda, onun yapıcı kuvvetleri kadar yıkıcı kuvvetleriyle de karşı karşıya gelmek kaçınılmazdır. Yıllar evvel, kültürü sosyal psikoloji bağlamında ele aldığı çalışmasında (Kültür Değişmeleri) Mümtaz Turhan bu hususu şöyle dile getirmişti: “… ‘yenilik’ terakkiyi seven, değişmeye ve bu hususta cezriliğe mütemayil bir cemiyette gayet kuvvetli bir ‘müspet faktör’ olduğu halde muhafazakâr bir cemaat içinde aynı derecede kuvvetli bir ‘menfi faktör’ olmaktadır.” Türkiye, “batılılaşma” adı altında yaklaşık iki asırdır süren bir kültür değişmesini oldukça sancılı bir biçimde yaşadı, yaşıyor. Yukarıda isimlerini zikrettiğim Cemil Meriç ve Mümtaz Turhan’ın yanı sıra Nurettin Topçu, Şerif Mardin gibi pek çok ilim adamımız kültürel değişimi türlü yönlerden incelediler. Günümüzde ise kültürel değişim, bir önceki yüzyıla nispetle oldukça hızlı gerçekleşmektedir. Kültüre daha yakın bir zamandan, 2018 yılından bakan bir kitaptan bahsedeceğim: Türkiye’nin Yeni Kültürü.

Kitap, Ercan Yıldırım imzasını taşıyor. Yazar, şimdiye kadar Türk ve İslam düşüncesi ile ilgili hacimli çalışmalar yapmış. Ayrıca pek çok dergi ve gazetede yazıları yayımlanmış. Halen Star Açık Görüş’te fikirlerini paylaşıyor. Kitap, bir tanesi hariç (2013 yılında Hece Dergisi’nde yayımlanan Dindar Orta Sınıf ve Kültür isimli yazı) son üç yılda, çoğunluğu İtibar Dergisi’nde olmak üzere farklı dergilerde yayımlanmış yazılardan oluşuyor. Şu cümle kitabın hem yazılış gerekçesini hem de ana omurgasını yansıtması açısından mühim: “…kültür iktisadın, siyasetin, dünya sisteminin uç beyi olarak toplumları hegemonyasına alır, en üst sınıfından en alt gelir grubuna kadar herkesi küresel kültürün belirlediği gibi yaşamaya, yeme-içmeye, konuşmaya, düşünmeye icbar eder.”

Kitabın anahtar kavramı: Neoliberal kültür. Türkiye’ye 80’li yıllarda iletişim ve ulaşımdaki imkanların artışı ile birlikte gelen bu ucube, 90’lı yıllarda etkisini iyiden iyiye hissettirmeye başlar ve nihayet 2000’li yıllarda zaferini ilan eder. Öyle ki, ilk zamanlar televizyon, sonradan internet ve sosyal medya marifetiyle Türkiye’deki yüksek kültür ile alt kültürü birbirine yaklaştırır. Neoliberal kültür bununla da yetinmez; basitlik, düzeysizlik, tekdüzelik ve lümpenlik yaygınlaşırken, kültürlü insanın temel hasletleri olan zor beğenme ve titizlik giderek sahneden çekilir. Sonuçta ‘kendilik’ vasfını kaybetmiş bir toplum olarak kalakalırız. Çünkü “asalet tükendikçe ayartma artar.”

Türkiye’nin yeni kültürünü oluşturan ögeler artık milli, dini ve örfi olandan değil, modern ve kapitalist kaynaklardan besleniyor. Mehmet Akif’in fotoğrafının milli piyango biletinin üzerine yerleştirilmesi, at yarışlarından birine ‘Necip Fazıl Koşusu’ adının verilmesi, hafızlık partileri, Kâbe’nin önünde diz çökerek yapılan evlenme teklifi, kutlu doğum yazısı önünde Kur’an-ı Kerim şeklinde tasarlanmış pasta kesme gibi davranışlar neoliberal dindarlığın ritüelleridir. Yazara göre bu tarz bir muhafazakarlık ve dindarlık Türkiye’deki din gerçeğini, geleneksel İslam’ı, millet yaşantısını yansıtmaz. “Biz Türkler biricikliğimizi, Müslüman asaletimizi, batı küfür dışı nizamı kurabilme irademizi, ruhumuzu, kapasitemizi, ‘tarih bilinci’ni yeniden uyandıran neoliberal dindarlık vasıtasıyla heba ediyoruz.” Bunların yanında ‘zorunlu muhaliflerin’, cenazede saz çalma, mezarın üzerine rakı dökme, dua yerine alkışlama, “nur içinde yatsın” yerine “ışıklar içinde uyusun” demek gibi tuhaf uygulamalarını da eklemek gerekir.

Abbas Sayar üzerine

Abdullah Harmancı, Abbas Sayar hikâyeciliği üzerine bir soruşturma hazırlamış. Bu soruşturma birçok yönden önem arz ediyor. Birincisi, romanları ile bilinen bir yazarın hikâyeciliğine de dikkat çekiliyor. Diğer önemli nokta; Abbas Sayar hakkında yüksek lisans öğrencilerinin fikirlerine yer veriliyor olması. Böylelikle Anadolu sesli bir yazarın gençler tarafından da tanınması sağlanmış oluyor. Soruşturmadan paylaşımlar yapacağım.

Yorganımı Sıkı Sar, dört öyküden oluşan bir kitap. Öykülerin ikisi kısa, ikisi uzun. Hepsinin ana karakteri köylü. Ve olaylar da köyde geçiyor genellikle. İki kısa öyküde (ilk iki öykü) anlatıcı tarafından karakter anlatılırken diğer iki öykü ana karakterin başından geçenleri anlatması ile oluşuyor. Bu nedenle ilk iki öyküde iç sesi duyabiliyorken son iki öyküde duyamıyoruz. Son iki öyküde karakterlerin kendilerinin anlattığı kadarıyla tanıyabiliyoruz onları. Farklı bakış açıları kullanılması sayesinde kitap bittiğinde aklımızda oldukça gerçekçi ve inandırıcı bir “Türk köylüsü” portresi kalıyor. Elbette günümüz köylüsü değil 45 yıl öncesinin köylüsü.  Zeynep İkbal Harmancı

“Yorganımı Sıkı Sar’daki dört öykünün de ana mekanı “köy”dür. Karakterleri ise büyük ölçüde “köylüler”dir. Bu köylülerin ekonomik durumları kötüdür. Çiftçisi de hayvancılıkla uğraşanı da yoksulluk çekmektedir. Aldıkları hayvanlar dahi sürekçiden alınmıştır. Köylülerin banka/kredi borçları olduğu görülmektedir. Dışarıdan köye gelen isimlerin başında “icracılar” gelmektedir. Köylüler durmaksızın kredi çekerler. Üstelik borcu borçla kapatmaya çalışırlar da yine de işin içinden çıkamaz, yetiremezler. Ekinle, hayvancılıkla olmayacağını anlayan köylülerin akıllarına tek bir çıkar yol gelir: şehre gidip amelelik yapmak. Hacali yorganını sardırır karısına şehre gitmek için. Veysel Ağa oğlunu şehre ameleliğe göndermek istemektedir. Ali de şehre ameleliğe gidip arkadaşlarından aldığı borçları ödemeye niyetlidir. Başka çareleri yoktur. Onların tek derdi geçimdir. Tabiatla ve fakirlikle mücadele ederler. Hacali fakirliğine ironik bir şekilde yaklaşır: “Borç yiğidin gamcisi derler. Üstelik de borçsuzluk köylüye yakışmaz.” (s.13) der.”  Âdem Teker

Köy hayatını yakından tanıyan ve eserlerinde köy yaşamını, köylüyü olabildiğince gerçekçi ve bütünlüklü bir biçimde vermeye çalışan Abbas Sayar Yorganımı Sıkı Sar başlığı altında topladığı bu dört öyküde de bu tavrını sürdürmüştür diyebiliriz. Bununla yazar basit bir tipleme yoluna değil işlediği karakterlerin iyi-kötü, eksik-fazla yönlerini bir arada tıpkı yaşamda olduğu gibi vermeye çalışmıştır. Merhamet ve eziyet, şikâyet ve tevekkül, alın teri ve haram, azim ve boş vermişliğin iç içe geçtiği bu öykülerde farklı dört yaşam üzerinden farklı farklı meseleleri ortak bir eksende ele almıştır diyebiliriz. Muhammet Burkucu

Gerçekçi bir yazar olan Abbas Sayar, “Köy Edebiyatı” olarak da adlandırılan bu edebiyat doğrultusunda eserlerini vücuda getirmiştir. Yorganımı Sıkı Sar adlı dört öyküden oluşan bu kitabında köy hayatına, köylülerin çektikleri sıkıntılara değinen yazar bunu gözlem ve mizah yeteneği ile birlikte yapmıştır. Seçil Karatoy

Kitapta yer alan dört öyküde de kırsal alan ve kırsal alanda yaşayan insanlar yer almaktadır. Bu kırsal alanda yaşayan insanlar, gündelik hayatın içerisinde ele alınmış ve bu hayatın içerisinden bizlere sunulmuştur. Bu öykülerde ekonomi ön planda olmak üzere ele alınan kesimin siyasete, dine olan bakışını da görebilmek mümkündür. Esra Öney

Köy edebiyatı denilince akla gelen isimlerden olan Abbas Sayar’ın “Yorganımı Sıkı Sar” adlı eseri dört uzun hikâyeden oluşmaktadır. “Yorganımı Sıkı Sar” adlı ilk hikâyede, köyde müthiş bir kuraklık yaşanmaktadır. Ekinler yanmakta ve toprak yarılmaktadır. Yağmur duası da fayda vermeyince köylü ne yapacağını şaşırır hâle gelir. Bu kuraklık sorunu, tek geçim kaynağı tarım olan köylünün belini bükmüş, köylüyü ekonomik olarak çökertmiştir. Geçim sıkıntısı hikâyenin en dikkat çeken konusudur. Hacali adındaki genç adam, tarlalarının olduğu yere gider ve “Bilmiyor ki vereceği adamı” diyerek Allah’a isyan eder. Tarlasından dönerken başlayan yağmur doluya dönüşür. Gittikçe büyüklüğü artan dolu parçaları sırtını ve daha çok yüreğini acıtır, söylediklerinden pişmanlık duyar. Cezasını çekmiş, hatasını anlamıştır. Eve gelince yorganı alıp gider. Köylülere şehirde amelelik yapmak çok zor gelmektedir. Ancak istemedikleri işi yapmak zorunda kalırlar. “Yorganımı Sıkı Sar” cümlesi, köyden umudu kesmiş köylülerin, şehre çalışmaya giderken sırtlarına yorgan koyan eşlerine söyledikleri cümle olarak yürekleri sızlatmaktadır. Havvanur Karaduman

Ali Necip Erdoğan ile “Diğer Şeyler” kitabı üzerine

Mahalle Mektebi’nde birçok söyleşi var. Bu anlamda oldukça zengin bir içerik sunuyor dergi. Ben Mehmet Kahraman’ın Ali Necip Erdoğan ile yaptığı söyleşiden paylaşımlar yapacağım.  

“Cennette konuşmaya çok gerek olmadığını düşünenlerdenim. Sözsüz iletişimin mümkün olduğunu zannediyorum. Büyü nedir diye araştırmaya başlarsak karşılaşacağımız ilk unsur kelime (söz) olacaktır. Kelimelerin üzerimizdeki etkisinden sıyrılırsak bambaşka bir dünyayla karşılaşıyoruz ve anlıyoruz ki, hislerimize ve düşüncelerimize hapsolmuşuz. Kelimeler bizi kontrol ediyor, duygu ve düşüncelere hapsediyor. Kelimelerin etkisinden çıkınca duygu ve düşünceleri kontrol etmeye başlıyorsunuz ve bu gerçekten çok etkileyici bir deneyim. Varlığımızın hakikati o zaman tecelli ediyor. Kalbimizdeki sır fiile dönüşüyor. İşte o zaman sözün kıymetini anlamaya başlıyorsunuz. Selam vermenin kıymetini idrak ediyorsunuz.”

“Kişi yavaş yavaş tanır kendini. Kendi zihnini doğrudan görmek şok etkisi yaratır ve kişi bunu kabullenemez. Bir insana hatasını doğrudan söylediğinizde çok sert bir tepkiyle karşılaşırsınız, yani ona zihnini göstermek onu tahammül edemeyeceği bir durumla karşı karşıya bırakmaktır ve ne tür bir sonuç doğuracağını da ön görmek çok zordur. “Sıkışan Zaman”daki karakter, meczubun zihnini görür ve kısa bir süre sonra kendini dışarı atar. “Kuklanın Ruhu”nda, kuklanın iplerinden kurtulması, seyirci tarafından kabullenilemez bir durumdur.”

“Tarık Buğra, yaşam bir kader edinmektir, der. Bu şu anlama gelir, yaşarken sürekli tercih yapmak zorunda kalırsınız ve bu tercihleriniz hayatınızın sonuna geldiğinizde artık bir kadere dönüşmüştür. Başa dönüp tercihlerinizi değiştirmek istersiniz ama şimdi bu mümkün değildir. Yine de bunun bir yolu var: o da tercihlerinizin sizde var ettiği duygu ve düşünceleri değiştirmek. “Kuklanın Ruhu”nda, kukla usta tarafından oynatılan yani kaderi ustanın elinde olan biridir. Usta hangi senaryoyu seçtiyse kuklayı da o senaryoya uygun olarak oynatacaktır. Bu tam da oyunun (sistemin) vaz ettiği senaryoyu oynayan oyuncudur. Birden bire kuklacı ölünce kuklanın oynayacağı senaryo anlamını yitirir. Çünkü öncelikle kukla yerine kuklacı konuşmaktadır, sonra senaryo seçimini kuklacı yapmaktadır.”

“Öykülerimde anlamın olay örgüsünden üremesini arzu ettim hep. Ne kadar başardım bilmiyorum. Hayatımızda da böyledir. Bir musibet bin nasihatten evladır. Bizi ne kadar ikaz ederlerse etsinler yine deneyimleyip öğreniyoruz. Öykülerde de bu deneyim sonucunda ortaya çıkan anlam kıymetli. Bu aynı zamanda her okuyucunun kendi deneyimlerini de hatırlamasını ve kıyas yapmasını mümkün kılıyor. Anlamlandırma okuyucunun inisiyatifinde.”

“Dilin temsil kabiliyeti ve önemi, dilbilgisi (gramer) dünyasının iyi bilinmesi ve orada cereyan eden kuralların ve ilkelerin, düşünce dünyamızı ve davranışlarımızı belirlemesiyle anlaşılabilir. Özne, tümleç ve yüklem dizilimi, noktalama işaretleri, zarf, fiil, zamirin bilinmesi hem düşüncemizin nasıl oluştuğunu hem de fiillerimizin arkasındaki sırrı çözmeyi sağlar. Kelime bilgisi de öyle. Etimoloji bilmek o kelimelin tarihsel süreçlerini bilmeyi ve onlara yüklenen anlamları, onların kaybettikleri anlamları bilmek anlamına gelir. Eğer onları tanıyabilirsek “söz”e kıymetini yeniden kazandırabiliriz diye düşünüyorum. Çünkü anlamı taşıyan kelimelerin içlerini boşalttığımız bir yüzyıl bu. Anlamını kaybeden kelimelerle amaç belirlemek, kendimize hedef koymak, hele hele bir ideal yaratmak çok mümkün gözükmüyor.”

Mahalle Mektebi’nden bir öykü

Mahallke Mektebi’nden dikkat çekmek istediğim öykü, Safiye Gölbaşı’ya ait Nakaratın Şarkısı isimli öykü. Bu öyküyü tercih sebebim bir Ferdi Tayfur şarkısı ile başlayıp M. Akif İnan şiiri ile yola düşüp sonra bir Nilüfer şarkısıyla yoldaşlık edip araya giren şarkıların hüzünlü dokunuşunun nihayetinde Müslüm Gürses’e ulaşıyor olmasını sayabiliriz. Daha da güzeli şiirli bir öykü olması. İki türün kardeşliğine olan inancımı da pekiştirdi Gölbaşı’nın öyküsü. Tebrik ediyorum.

“Saçlarını boyatmış yine. Manikürü yeni. İncecik sigarasından dumanlar üflerken, “Başım kaldırmıyor artık.” diyor. “Çocukların sustan anlamıyor. Allah sabır versin sana.” Torunlarım demiyor. “Şu kahveyi içeyim çıkacağım, kızlarla buluşacağız bugün.” “Dernekten mi?” diye soruyorum laf olsun diye. Başını sallıyor. “Ayda bir buluşuyoruz ancak, o da restoranlarda. Mutfak sizin; yapın, yiyin, yıkayın, kaldırın.” “Nereye anneanne?” diyor Gülru, “Biz de gelelim mi?” diyor Emir, “Lütfen bizi de götür!” diyor Zehra. “Ay daha çıkmadan başladılar. Hadi anneniz sizi parka çıkarsın.”

“Hadi,” diyorum “o zaman biz de parka çıkalım.” İçmediğim kahveyi dikkatle evyeye döküyorum.

Her eylem yeniden diriltir beni
Nehirler düşlerim göl kenarında”

“Gecenin karanlığında telefonun ışığı yanıp sönüyor. Tarık mesaj atmış: “Ne yaptım bilmiyorum. Ama seni kırdığım kesin. Özür dilerim. Hepinizi çok özledim.”

Artık geri ver
Geri veremezsin aldıklarını
Artık geri ver
Geri verilmez hiçbir yanılgı

O akşam acıdan öyle katılaşmıştım ki hiç ağlamadım ama bu akşam ağlayacağım ve sana Tarık’ım, kapıda bırakıldığımız o akşamı hemen şimdi anlatacağım.”

Alim Kahraman ile eserleri ve edebiyat hayatı üzerine

Alim Kahraman ile yapılan bir söyleşi de yer alıyor Mahalle Mektebi’nde. Sorular Cem Ergener’den.

Uzmanlık alanımı Yeni Türk Edebiyatı olarak belirlemiştim. Bununla beraber Eski Edebiyat derslerini de sevdim. Fahir İz’in eski harflerle basılmış antolojisinden 103 gazel işaretletmişti Çavuşoğlu. Birinci sınıfın sonunda yapılan baraj sınavı için. Onları yıl boyunca derste öğrettiği metin şerhi metoduyla (şerh-i mütûn) kendimiz hazırlayacaktık. O senenin bahar aylarında, Kumkapı sahillerindeki çay evlerinde, Bayazıt Camii’nin yanındaki Çınaraltı yazlık kahvesinde (aslında çınar bir hayli yaşlı ve biraz ilerdeydi, çay evi çınara yakın bir at kestanesi ağacının altındaydı) arkadaşlarla bu gazelleri çözümlemiştik.

“İstanbul’a gelince, daha önce Soma’dan gönderdiğim bazı şiir parçalarım, Ahmet Kabaklı’nın çıkardığı Türk Edebiyatı dergisinin “Sanat Fidanlığı” sayfasında yer aldı. 1974’teki Kıbrıs Çıkartması sırasında, karartma uygulanan gecelerde yazılmıştı bunların bazıları. Kahramanlık içeriyordu. Bir de “Burası Soma güzelim/Soma’nın İstasyon semti” diye başlayan, serbest tarzda yazdığım, duygu yüklü uzun şiirimin bir parçası (İstanbul’a gelmeden altı ay kadar Soma’da kamıştık ağabeyimde, o, İstasyon Semti’ndeki Camide görev almıştı).”

“Lise üçte yayınlama işiyle tanışmama rağmen, edebiyata girişimin 1980’de, Mavera dergisinin 41. sayısında çıkan yazımla olduğunu kabul ederim. Rasim Özdenören’in o sıralar yeni çıkan Gül Yetiştiren Adam adlı uzun hikâyesi üzerine bir yazıydı. (Gerçi Özdenören başlangıçta “roman” olarak yayımlamıştı bu eserini. Şimdi toplu öykülerinin içine almış, bu yaptığı daha doğru belki de.) Öncekiler, edebî değeri olmayan şiir çalışmalarıydı.”

“Eleştiri, deneme kıvamı içinde devam etti bende. Bu tarzda yazmayı daha çok seviyorum. Halbuki mesela Tahsin Yücel, eleştirmenin, bir eleştiri yöntemine bütün halinde bağlı kalarak yazısını tamamlamasını önemser. Benim gibi yazanlar ise eleştiri yöntemlerinden de iyi kötü haberdar olsa bile yazılarını yazarken serbest davranırlar. Farklı eleştiri anlayışlarından gelen birikimlerini harmanlarlar. (Bu konuda Tahsin Yücel’le Enis Batur’un uzun süren bir tartışmalarını hatırlıyorum. Enis Batur da serbest eleştiriden yanaydı orada.) Akademi ortamında yöntem sorumluluğu taşır eleştirmen, bunu da doğal görmek lazım.”

“1980 Eylül’ünde ilk hikâyem yayınlandı, bunu belirtmiştim. Bir hikâyemi de daha sonra Mavera dergisinin yönetimini bana verdiklerinde yayımlamıştım. 1996’ya gelinceye kadar hikâye yazmadım başka. O yıl içimde hikâye yazma istekleri belirdi. Sebebi de tuhaf. Düşler Öyküler diye bir dergi çıkıyordu. Orada Leyla Erbil’le yapılmış uzun bir söyleşi vardı, onu okuyordum. İyi bir hikâyecidir, ancak dünyası benim dünyama hiç benzemez. İçim sızlamaya başladı, hikâye yazmaktan neden bu kadar uzak kaldım, diye. Kafamda bazı hikaye kıpırdanışları olurdu bazan. Onlardan birini yazmaya başladım. Fakat istediğim gibi olmuyordu bir türlü. Yırtıp atıyordum yazdıklarımı. Evim İstanbul’da, İşim Sakarya’daydı o zamanlar. Çift şehirli bir hayatım vardı. Aynı gün içinde iki şehirde birden yaşamanın tuhaflıklarını yaşıyordum bazen. Cahit Zarifoğlu’nun “aynı anda iki ata birden binmek” anlamını içerir bir dizesi vardır. Onun gibi bir durum sanki.”

Mahalle Mektebi’nden şiirler

İnsanın başına ne gelebilir ki, kendinden başka
bazı kanser türleri ve tümörler daha hafif kalacak
bahar gelsin, çağla çiçek açsın, arabalar eskisin
dünyayı pedal sanıp çevirdiğim günden bu yana
tıbben ben de mümkün değilim bu kaldırımlarda

Mustafa Könecoğlu

Gözün gördüğünü görmedim
Dermiş dağlardan bir ses
Dağların dilinden anlayan
Abdest bozan, çoban çökerten bilen
Pekmez kaynatan, iptida!
Hamd etmiş, durulmuş, kinayelenmiş

İçinden ötelere derin nefeslerle uzanan
Yalnız kınayı tanıyan
 Avuç içlerinde saçlarında
Sediri dünyadan büyük
Bilen, tanıyan, susuz yaz görmüş
Dirilmiş, diriltmiş, hanelenmiş

Ömer Korkmaz

Sakınıyorum karanlıktan ve bu iyi geliyor
devlet bana görev vermiyor, benim adım mekfuf
ciğerime kor bağlanıyor, hesap verecek durumda değilim
lejyonerler hazırcevap, göğsümü bir acı kurcalıyor
kıvranıyor anket dağıtan çocuklar, barikatlar tek sıra
evet diyebileceğim şeyler azalıyor, tiksiniyorum anlatılara
korkuyorum aslında, cebimde çelişkilerin tanrısı
hikayeler dinliyorum, dişlerimde beyazların kanı
panayır alanı beni sarmıyor, ölümden konuşurum pazarları
utanıyorum desem İştar beliriyor, geceliyor dalgıçlar gözlerimde
kaçmak beni tatmin etmiyor, düşkünüm bilmecelere

Kemal S. Sayar

Ali Emre ile şiir ve gelenek üzerine konuşmalar

Hece Taşları dergisi 63. sayısında Tayyib Atmaca söyleşilere devam ediyor. Mayıs ayının konuğu Ali Emre.  

“Ben Allah’ın bana bahşettiği ömür küpünü olabildiğince güzel şeylerle doldurmaya; onu okumalarla, duygu ve düşünce ırmaklarıyla, arayış ve çırpınışlardan edindiklerimle, insanlarla göz hizasını yitirmeyen temasların bana kazandırdıklarıyla işlemeye gayret ettim.

Hem tahsilim gereği şiir geleneğimizden, divan ve halk şiirinden haberdar oldum hem de dergiler ve dostluklar sayesinde modern şiiri iyi kötü izlemeye çalıştım. Tema kadar, içerik kadar biçim ve ritim konusunda da bana bir dikkat eşiği kazandırdığını düşünüyorum bu iki ayrı okuma ve özümseme çabasının. Küp, zamanla içinde büyüyüp birikeni süzgeçten geçirerek çeşitli türler ve hâllerle dışarı sızdırdı. Dergilere gönderdiğim hiçbir şiir geri çevrilmedi, onu da belirtmiş olayım. Kitaplaştırmada geç kaldığım söylenebilir elbette. İlk kitabım Kıyamet Mevsimleri, yirmili yaşların sonlarına doğru buluştu okuyucuyla. En son, 2019 Kasım’ında Çeyizime Bir Kefen adlı kitabım yayımlandı. Altı şiir kitabım oldu böylece.”

“On yıl yaşadım Sivas’ta. Zorlu bir sürece denk geldi, 90’lı yıllardı. Buna rağmen çok güzel insanlarla tanıştım. Kitabevleri, kitap kulüpleri, ders halkaları… Benim ismimle de epeyce anıldı fakat Edebi Pankart, aslında, benim öğrencilerimin; ilgilendiğim, beraber çalışıp koşturduğum gençlerin çıkardığı bir yayındı. Sinan ve Süleyman Ceran kardeşlerdi asıl emektarları. Sahibi Burhan Gökçe ağabeyimizdi. Hem Kur’an ve Sünnet çalışmaları yapan; ıslah merkezli bir düşünce hattı inşa etmeyi ve mesajı sosyalleştirmeyi önemseyen; hayatın, şahitliğin, direnişin, eylemlerin içinde duran hem de oradan edebiyata bir yol açmayı öneren, örnekleyen bir dergiydi. Ben önce, erken bulduğum için karşı çıktım fakat 3. sayıdan itibaren destek vermeye başladım. Graft denen geri dönüşümlü bir kâğıttan toprak rengi bir kapağı vardı. Epeyce ilgi gördü. Ara sıra yazan, bizi yazılarıyla destekleyen pek çok isim oldu. İbrahim Tenekeci, Hüseyin Akın, Ali Ayçil, Ömer Mahir Alper, Ozan Ozanoğlu, Adem Özbay, İsmet Emre, Orhan Petek, Gökhan Akçiçek, Suavi Kemal Yazgıç, Ahmet Örs, Bülent Ata, Cevat Akkanat, Timur Çayır ve Selim Somuncu gibi birçok şair ve yazara yer verdi bünyesinde. Yaklaşık yüze yakın ismin ürünleri dergi sayfalarında göründü. Ziyaret eden, bizimle tanışmaya gelen dostlarımız, ağabeylerimiz oldu. Polis, jandarma ve istihbarat da yakından ilgilendi dergiyle.”

“Çok boyutlu bir şiir gibiydi benim için Sivas. Lirik, epik, pastoral, satirik, didaktik ve dramatik özellikleri aynı bünyede birleştirip pekiştiren. O şiire halkalar ekleyen, nakaratlar düşüren dergileri ve öbeklenmeleri de bir o kadar önemliydi. Sadece son yirmi yılda bile çok sayıda dergi sökün etti, bozkırdaki bu bereketli çekirdeğin bünyesinden. Benim de ismimin geçtiği kimi dergilerde beraber çalıştığımız gençlerin heyecanı, sevinci, diriliği hâlâ gözümün önündedir söz gelimi. Sivas biraz da budur kuşkusuz; adama bulaşır, adamı söyletir. Ocağı söndürmez.”

“Şiir dünyadan, insanlık hâllerinden kopuk bir şey değil sonuçta. Önemli ve belirleyici olan sizin duruşunuz, bakışınız. Ne aradığınız, neyi tercih ettiğiniz. Bir tarafta durmadan tepinen, gürültü çıkaran, küçük burjuva kompleksiyle olmadık şaklabanlık ve hokkabazlıkların peşine düşen bir şiir anlayışı var hem dünyada hem de Türkiye’de. Her tarafa hazcılığın ve günübirlik yaşayışın nesnelerini, görüntülerini, cinliklerini serpiştiren bir yöneliş söz konusu. Gerçek ve hak edilmiş bir zemini, süreğen bir nefesi, içimize kalıcı ışıklar düşüren bir aydınlığı yok bu şiirin. Kirli bir enerji yayıyor daha çok.”

“Bir şiiri iyi, sıkı, güzel, etkili yapan temel bazı özellikler var. Benim için bunların ilki, en önemlisi, belirgin bir yazılış gerekçesinin, açık seçik bir temasının olması. Bütünlük, taze bir söz dağarı, akıcılığı sağlayan bir iç müzik, anlatılana uygun bir biçim ve yenilik / özgünlük de diğer özellikler. Bunları benim kuşağımın birçok şairi de yazılarında, söyleşilerinde dile getirmiştir. Bir şiirde bu özelliklere ne kadar çok dikkat edersek, bu nitelikleri ne kadar çok bir araya getirebilirsek yazdığımız şiir de o kadar değer ve etki kazanır.

Çeyizime Bir Kefen dışında, benim diğer kitaplarımda da gazel ve koşma tarzında yazılmış şiirler vardır. Hatta hece ölçüsüyle yazılmış çok sayıda örneğe de rastlanır. Önemsiz demiyorum fakat biçim sonuçta bir kaptır, bir giysidir. Sürekli değişebilir. Eski kapları, kıyafetleri kullanabilir. Yeni biçimler, görünüşler, dışlaştırma formları icat edebilir. Ben, daha çok, içeriğine, iletmeye çalıştığı duygu ve düşünce açıklamasına, meselesine, derdine dikkat kesilirim.”

“Asıl ölçü; yazılan metnin, tartma becerisine, sezgisine, deneyimine sahip insanların da kabul edeceği şekilde, iyi ve sıkı bir şiir katına yükselmesi elbette. Şair bunu yapsın da nasıl yaparsa yapsın. Geleneksel biçim ve kalıplar, unutmayalım ki, kendi düzeni ve kadrosu ile gelir. Gelmek ister. Dikkat edilmesi gereken nokta budur.

Diyelim, hece ölçüsüne içeriği tamamen teslim etmeden ne söyleyebileceksiniz, taze ve etkili olanı ne kadar söyleyebileceksiniz? Hemen aklınıza üşüşen o bildik kafiye ve redif baskısından zihninizi ne kadar azade tutacaksınız? Kolay ve konvansiyonel olandan ne kadar kaçınabileceksiniz? Defalarca söylenmiş, denenmiş olanı yazarken ne ölçüde geriletebileceksiniz?”

Bünyamin Durali’den şiir ve şair üzerine

“Geldik şiire dayandık mı gene… Feridüddin-i Attar, her şeyini yitirmişlerin işi olarak görürmüş şiiri. Bunun üstünde durmuştuk seninle. Çok sevmiştin Attar’ın o sözünü ve bana Muhammed Peygamberl’e ilgili, belki bir hayat deneyimi, belki de bir rivâyet aktarmıştın, o söze bağlayarak: Müslümanların son peygamberi, günlerden bir gün gene, karısından yemek yapmasını istediğinde, karısı onu, alışılmışın dışında, “Yemeklik bir şeycik yok ki, ne yapayım” diye cevaplamış. Bunun üzerine Muhammed, “Çok şükür”, demiş, “evimiz nihayet peygamber evine döndü”… Doğal ki, benim Attar’dan aktardığım şiir yaklaşımıyla, senin Muhammed’ten taşıdığın deyiş, birbirine yakışmış, kaynaşmışlardı.

Haklı bulmuştum seni, iki yönden haklı bulmuştum: Mânevi (tinsel) düzlemde hacimleşen benzerliği yakalamaktaki basîretin sebebiyle, bir. Bir de, şairlerle peygamberlerin yaşamsal dalga-boylarındaki benzer yansımalara çektiğin dikkat yüzünden. İkisini art arda vurgulaman, anlağımda şimşek parıltısını andırır çakımlara yol açmıştı. Saptamalarındaki kültürel varsıllık, görülemeyecek gibi değildi ki. Üstelik, ikimizin de öteden beri savunageldiği: şiirin şiir olmaktan çok daha fazla bir şey; şairin de, bir takım “estetik yapılar kurucusu” olmasının yanı sıra, bir “tavır insanı” olduğu tezine, tâzecik kanlar pompalıyordun böylece. Ortak paydamızın kimyâsı, kimyâsıyla sarmaşarak simyâsı da genleşiyordu. Ne tanımsız sevinmiştik.”

“Günümüzün yaşamsız şairlerini, sözcüklerin canına okumayı mârifet zanneden, ama kıyımlarla/ kırımlarla ve yokluklarla/ yoksulluklara çarpışa-çatışa, güç-belâ ayakta kalmaya didinen insanlarını, şiirinin “kozmetik ve sentetik aura”sına dünya yansa yaklaştırmayan “fason şuarâ”nın, bilinçleri egemen zümrelerce dumura uğratılmış halk katmanlarının algısal görüngülerinde duyum ve duygu aldanmasına yol açan kalın cilâsını kazımak cinsinden bir görevimiz de var bu arada. Unutmamalı.”

“Son mektubunda, ödüller ve şiir/ şair yarışmalarına, neden bu kadar tepkili olduğumu sormuşsun. Her yerde, herkese söylüyorum. Sana da söyleyeyim: Şiirle sınırlı değil bu celâllenmem. Sanatsal olan her eylemde karşıyım yarışmalara. Sanat, doğası gereği, yarışmaz; yaşar ve yaşatır. Bu yaşama/ yaşatma gücünü, “biricikliği”ne yapışık olan “estetik-etik folluk”tan alır. Sanatsallık mertebesine erişmiş yapıtların her biri, ayrı ayrı “birer biriciklik” taşıyorlarsa, kimler onları hangi cüretle ve ne hakla yarıştırabilir? Benzetmemi hoşgörmeni dilerim: Greko-Romen güreşçisi mi şairler? Ağır sıklet, orta sıklet, hafif sıklet şairler diye bölümlesinler de oldu olacak, biz de bilelim ki, bundan böyle biraz daha daha hakkaniyetli davranılacaktır bu kapış(tır)malarda. Şairler/ yazarlar başta olmak üzere, her renkten sanat eylemcileri arasına nifak tohumları saçmak için, bundan daha etik-dışı, kuşkusuz estetik-dışı, bundan daha kurnazca bir “metodoloji” icat edilebilir miydi, sanmıyorum. Acep, “iyi saatte olsunlar”ımız, “militer, siyâsal, akademik, yargısal, ekonomik.. hepsi birbirinden alımlı, hepsi birbirinden besili güç odaklarımız, oilgarşik kurumlarımız var; bir sanat oligarşimiz eksikti” diye düşünmüşlerdir de, ondan mı uydurmuşlardır bu yarıştır/ karıştır dalaverelerini? Düşünmeye, o da olmazsa, kaşınmaya değmez mi?Yazışmaya malzeme çok. Yaz yaz bitmez. Düzenli bir iletişim sürecimiz olacaksa, daha çok dertleşeceğiz. Edebiyatistanımız bizim, kendisine yaşam adayanlar için, iğneden ipliğe dert yumağı!”

Hece Taşları’ndan şiirler

Sanal haçlı borsası Moğol boşluğu sürsek
Paramparça boğumda estetize ölümler
Profilden bakıyor andavalla öğürsek
Sarsılmayan Mikâil Allah diyen spiker

Edilgin babalarda moleküler yorgunluk
Besmelesiz ütopya cinayet şeritleri
Erzurum kahvesinde göstergeyle mutluluk
Her çocuğa göz kırpan Disneyland çizgileri

Domuzuna bulaşan ayartmanın zilleti
Keşfedilen bedenler tasarlanmış malumat
Tanzimat makyajında hep kanıyor milleti
Berzahta bir randevu sevgilime talimat

Şenol Korkut

Sevinçle fırlayıp tatlı bir düşten
Kekliğin ceylanın seker mi taştan
Eteğini saran yeşil kumaştan
Yaylalar gelinlik biçti mi dağlar

Laleden desenler gülden nakışlar
Bezendi mi acep düzler yokuşlar
Turnalar turaçlar alıcı kuşlar
Bir daldan bir dala uçtu mu dağlar

Aslan Avşarbey

Zülf-i ham-âsâ değem serbest düşüp gerdânına
Az mıdır yüz sürse dil sermest düşüp gerdânına

Yâr-ı dilârâ peşinden kat’iyen ayrılmazam
Cânı versem gam yemem şikest düşüp gerdânına

Leblerinden nuş edip tenden çekilsin derd ü gam
 Şâd u handan olsa can derdest düşüp gerdânına

Mustafa Sarı

Lisanım vehm içinde, yâre gitmez hitabım
Gövdemi sürüyorum kızılca tan yerine
Azılı bir firakın pençesinde bîtabım
Sineye tahammülü koydum kalkan yerine
Yazılmamış varlığım âsude sayfasına
Mahzun hâtırâtların el yazması kitabım
Ruhum amâde olmuş bir hicran tayfasına…

Mustafa Sade

Bir 'Maruz Müşahid': Ahmet Hamdi Tanpınar

Temmuz dergisi ramazanı selamlayarak giriş yapıyor Mayıs 2020 sayısına.

“Nasıl ki meyveler sabırla olgunlaşırsa insan da sabırla olgunlaşır. İnsan yaratılışın meyvesidir. Bu ürperti çağında oruç insana ruhunun derinliklerinden yapılan büyük bir sesleniştir. Bir vicdan arınması, bir yürek yıkanmasıdır. Oruç zamanın ve zeminin yeniden kurulmasıdır. Geceden geçene sabah selamı gelmiştir. Dağı aşana ova görünmüştür. Ömrünü ramazan kılan insan için bayram yakındır.

Öyleyse bereketlendir kalbimizi, ey Ramazan!”

Murat Koç, Tanpınar’ı anlatmaya devam ediyor. Tanpınar’ın bütün şifrelerini çözüyoruz yazıyı okudukça. Zaman, estetik, tarih ve daha fazlası… Aslında Koç bizlere bir yazarla birlikte dönemin de fotoğrafını sunuyor.

“Tanpınar’ın edebiyatçı karakterini güçlü kılan bir felsefi derinliği vardır. Hiçbir zaman pür edebiyat çabası içinde olmamış, düşüncelerini epistemolojik bir temelde edebiyat marifetiyle aktarmayı amaçlamıştır. Yazdığı çağa ancak bir şahit gözüyle bakabilmiş, tesir edemeyeceğini bildiği için kendince tespitler yapmakla yetinmiştir. Onun çözümleyici perspektifi daha çok zaman ve estetik kavramları dolayımında bir gelişme göstermiş; Bergson, Marcel Proust ve Yahya Kemal’den yoğun biçimde etkilenmiştir. Tanpınar, Bergson’dan, Yahya Kemal ve Dergâh dergisi çevresi sayesinde haberdar olur. Bergson’un “hakikat” fikri, pozitivistlerin ve evrimcilerin aksine yaratıcı bir öz arayışından ilham alır ve spritüalist (ruhçu) düşüncenin etkisine açıktır. O, bilincin hakikatle ilişkisini “durée” (saf zaman/süre) ile açıklar ve bunun kuşku götürmez bir mutlaklık içerdiğini düşünür. Yaşam, Bergson’a göre süreden ibarettir ve devamlılık gösteren bir oluştur. Zamanın dışsal ve içsel olarak iki yönlü yapısı olduğunu, onun dışsal anlamda sadece matematiksel ve mekanik biçimde algılanamayacağını, gerçek zamanın (durêe) insanın iç dünyasında karşılığını bulduğunu ve bunun kesintisiz ve parçalanmaz bir nitelik taşıdığını belirtir. Zamanın varlığını ve bilgisini insan ancak sezgisel olarak algılar. Bu, zamana/süreye metafizik bir öz sağlar. Bergson bunu “sürenin sezgisi” diye adlandırır. Süre oluş anıdır, yaşanan gerçek zamandır, içgüdüseldir, oluştur.”

Tanpınar’ı Yahya Kemal’den bağımsız ele almak mümkün değildir. O üniversite tercihi dâhil hayatının her aşamasında Yahya Kemal’den etkilenmiş, onun bir tür tamamlayıcısı, devamı olmuştur. İkisinin de düşünce kaynakları, beslendikleri akımlar, sanat ve felsefe anlayışları, tarih ve toplum değerlendirmeleri neredeyse aynıdır. Yahya Kemal’in söylemine ve anlatısına adeta derinlik katmış ve bunu genişletmiştir Tanpınar.5 Yahya Kemal’in kendi üzerindeki derin tesirini su sözlerle anlatır Tanpınar: “Hiç kimsenin, Yahya Kemal hariç, tesiri altında kalmadım.” …“Yahya Kemal’in derslerini dinledikçe içimdeki karışık dünya nizamını buldu.”

“Tanpınar, Paris hayranıdır ve orayı görmek, bir süreliğine Paris’te yaşamak adeta en büyük saplantısıdır; bunu da gerçekleştirme imkânı bulmuştur. Fransız yazarların, sanatçıların yaşamlarına imrenir. Estetik arayışının, kendisi için kurucu unsur olan zevkin bütünüyle karşılığını Fransız menşeli yaşam tarzında ve Fransız düşünürlerde bulacağına inanır. Resim başta olmak üzere plastik sanatlara Baudelaire’den etkilenerek ilgi duyar. Şiir ve sanatta estetiği Valéry’e borçlu olduğunu söyler. Tüm tarih perspektifini belirleyen zaman ve bellek kavramlarını Bergson’la vuzuha kavuşturur. Tanpınar aslında bir Batılı gibi düşünür ve onlar gibi yaşamak ister. Ancak bir ayağının hep bu coğrafyada olduğunun, buralı kalma mecburiyetinin farkındadır, bunu da Yahya Kemal’e borçludur.”

“Ahmet Hamdi Tanpınar musikiyi sanat eserlerinin zirvesi olarak görür, “Bütün sanatlar musikînin peşindedir.” der. Şiirde ve romanda ritim kurucu bir unsur olarak da yararlanır ondan. Huzur romanında asıl kahramanlık rolünü musikiye şu sözlerle yakıştırır: “Romanın asıl kahramanları İstanbul ve bizim musikîmizdir.” Garp musikisini tanıdıktan sonra daha üretken olduğunu, hayata bakış açısının değiştiğini belirtir. Bu konuda haklıdır zira musiki Tanpınar’ın düşünce biçimi haline gelmiştir denebilir. Şark ve Garp’ın müziği sayesinde hem zihnindeki medeniyet/kültür sorunsalını aşmayı sağlar hem de musikinin estetik duyuşunu eserlerine ustalıkla işlemeyi başarır. Tanpınar’ın edebiyat hakkında değerlendirmeler yaptığı yazılarının neredeyse tamamında musikiye atıf vardır, edebiyatı musikiyle birlikte kıymetlendirir. Huzur başta olmak üzere romanlarına ve şiirlerine de musiki formunu yansıtmaya gayret etmiştir.”

Cemil Meriç ve İzm’ler

Cemil Meriç dün ne söylediyse bugün ayniyle vâki olarak karşımıza çıkıyor. Bu da onun ferasetinin bir yansıması olarak düşünce dünyamızda yer edinmeye devam ediyor. Meryem Zelal Yerlikaya, Aydınların Dini: İzm’ler başlıklı yazısında aydınımızın yaşadığı çıkmazları Meriç’in yazısını merkeze alarak ele alıyor.

“Cemil Meriç, “Aydınların Dini: İzm’ler” adlı makalesinde pusulasını kaybeden Türk aydınının “izm”lere yüklediği anlamı kültür, kimlik ve toplum bağlamında eleştirmektedir. Meriç’e göre Türk aydınının çareyi Avrupa’da bulma ümidiyle yüzünü Batı’ya dönmesi, irfandan uzaklaşıp dünyevi kültürün tek boyutluluğu içinde hapsolmasına sebep olmuştur. Yazara göre Batı kültürü, ruhsuz ve köksüzdür. Bir geçmişi olmadığı gibi geleceği de olamayacaktır ve yine kesin bir tanımı olmadığı gibi, aynı dönemde farklı tezahürleri dahi görülebilmektedir. Dinin uhrevi ve dünyevi kapsayıcılığını asırlardır benimsemiş Türk aydını için Batı kültürü yabancıdır. Tanzimat Dönemi’nden bu yana gidişatta bir gerileme sezen aydınların, kabahati, dinde görerek yerine geçmesi adına Batı’dan taklit ettikleri ideolojilerin Türk kültürü içinde yeri yoktur. Zira, İslami kültür, normları ve sunduğu yaşam biçimi dolayısıyla bir dönemler Fransız İntelijansiyasının başkaldırdığı kiliseden farklıdır. Bu sebeple aynı atılımı yapmak isteyen Türk aydını için sonuçlar da Batı’dakiyle aynı olmayacak ve çözüm olarak Batı’dan enjekte edilmeye çalışılan ideolojiler de dinin yerine geçirilmeye çalışıldığında işe yaramayacaklardır. En temel hata, Türk sorununun dini yozlaşma anlamında Batı’nınkiyle paralel olduğu tespiti ve çarenin de aynı yönde olacağı fikridir. Cemil Meriç, Türk aydınının içinde buluna geldiği bu çıkmazı daha net ve görünür kılmak adına kullandığı kavramların altını kendi tanımlarıyla ve benzetmelerle doldurmuştur. Doğu ve Batı yahut irfan ve kültür arasındaki farkı ortaya koymak için ise karşılaştırmalardan yararlandığı görülmektedir.”

“Cemil Meriç’e göre Türk aydınındaki Batı’ya yönelim, Avrupa’nın Tanzimat’tan beri İslamiyet’i, yani kutsal olanı sindirme çabalarının sonucudur. Avrupa için düşmanını “etnik bir toz yığını haline getirmek” ancak onları etnik bir toz yığını olmaktan ayıran inançlarını, kutsallarını yok etmekle olacaktır. Bu durumda Türk aydını için Avrupa değerlerini reddeden İslamiyet, Batılı devletlerin bu ülkeye istedikleri yönde şekil vermelerini engelleyen en büyük faktör olmuş; dolayısıyla da bu devletlerin tahrif etmeye yeltendikleri birincil hedef olmuştur.”

“Cemil Meriç’in eleştirisi Batılı düşünceyi, taasssubi bir şekilde ithal eden Türk aydınınadır. Meriç, irfan, kültür ve din kavramlarından kastının ne olduğunu tanımlarıyla açıklamış ve irfan ile Batı kültürü arasındaki farkları karşılaştırma yaparak gözler önüne sermiştir. Avrupa uygarlığına erişme adına kendi değerlerinden ve dininden taviz verebilen Türk aydının, gerilemenin sebebini yanlış yerde bulduğuna ve çözüm olarak kabullendiği Batı ideolojilerinin de birçok yönden bu topraklara ait olamayacağına dikkat çekmiştir. Sonuç olarak irfandan uzaklaşan ve Batı kültürünün tek boyutuna hapsolan Türk aydını için “izm”ler dini bir nitelik kazanmış ve halk kitlesiyle arasında bu bakımdan büyük bir fark yaratmıştır. Meriç’in kendi ifadesiyle “İslamiyet, halk tabakalarının ‘kültür’üdür. Bu sözde dünyevi kültür ise aydınların dini...”

Nazım Hikmet’e açık mektup

Peren Birsaygılı Mut’un Nazım Hikmet’e mektubuna dikkat çekmek isteme sebebim yazıda Nazım ile Çerkez Ethem’in birlikte bulunuyor olmasından dolayıdır. Ortak payda; “vatan hainliği.” İlginç noktaları olan bir yazı bu.

“Kuvay-i Milliye Destanı’nı okurken şu düşünceler üşüşmüştü zihnime o nedenle. Hayatının büyük kısmını kâh memleketin bilumum hapishane köşelerinde, kâh yurtdışında velhasıl memleket hasretiyle geçirmiş olan ve vatan hainliği suçlamasıyla karşı karşıya kalan siz, ömrünü tıpkı sizin gibi memleket hasreti ile geçirmiş olan Çerkez Ethem’e nasıl hain yakıştırması yapabilmiştiniz? Ve Çerkez Ethem konusundaki resmi tarih tezini nasıl bu kadar kolayca kabul edebilmiştiniz? Yunan kuvvetlerinin tüm uğraşına rağmen, söylendiğinin aksine onlarla dostluk kurmayı ve bilgi vermeyi reddeden bir adam hakkında böyle bir zanda nasıl bulunabilmiştiniz? Hain olduğuna dair elinizde hangi somut bilgiler vardı? Biliyorsunuz Mustafa Suphi ve arkadaşları da, tıpkı Ethem’in hain ilan edilmesi gibi bir oldubittiyle Karadeniz’in sularına gömülmüştü. Hatta siz de “Göğsümde 15 yara var! Saplandı göğsüme 15 kara saplı bıçak!.. Kalbim yine çarpıyor, kalbim yine çarpacak!!!” dizeleriyle isyan etmiştiniz bu kayba. Peki, Mustafa Suphi’nin ardından ağıt yakarken, Çerkez Ethem’e karşı nasıl bu denli sert olabildiniz?

Sizin ve onun yani yaşarken vatan haini ilan edilmiş, ortak bir ıstıraba sahip iki insanın öyküsü üzerine düşündüğümde böyle bir sürü soru düşüyor aklıma. “Vatan Haini!” Kolayca telaffuz edilmesinden inanılmaz rahatsızlık duyduğum bu ifadeyi bir türlü yakıştıramıyorum sizin kaleminize. Şiirlerinizin hiçbir mısrasına oturtamıyorum, nereye koysam çok eğreti duruyor. Neden biliyor musunuz? Yeni kurulmakta olan düzene karşı büyük bir güç olarak görülen Çerkez varlığının tasfiye edilmek istenmesi mi dersiniz, her şeyi kontrol altında tutma hastalığı mı yoksa farklı bir sürü kaprisin ve otorite arzusunun devreye girmesi mi dersiniz, ne derseniz deyin ama bu hikâyede kaleminizle kendinize biçtiğiniz rolde bir oturmamışlık ve büyük bir çelişki var çünkü. Bu nedenle hep şu soru takılıyor zihnime; o şiiri tekrar yazacak olsanız, aynı ifadeye yine yer verir miydiniz acaba? Ah keşke bunun cevabını bilebilseydim. Sizi işine geleni vatansever, işine gelmeyeni ise vatan haini olarak adlandıran ve bunu her önüne gelene yapan o basit, kendine her daim bir düşman arayan insanların içerisinde bir yere koyamıyorum. Benim Nazım Hikmet’im bu değil çünkü.”

Bir kelime dostu D. Mehmet Doğan

Yusuf Alpaslan Özdemir, D. Mehmet Doğan ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Elbette konu dilimiz, kelimeler, sözlükler… Doğan’ın söylediği her sözün düşünce dünyamızda kıymetine paha biçilmez. Söyleşi, birçok konuyu değinilmesi bağlamında arşivlik bir özelliğe sahip.

“Sözlük tarzı müracaat kitapları okuryazarların, aydınların işini kolaylaştırır. Doğru ve sağlıklı bilgilerin toplanarak müracaat kitabı kimliği kazanması zor ve zahmetli bir süreçtir. Nice yıllar alır, yayınlandıktan sonra da iş bitmez. Yenilenmesi, geliştirilmesi gerekir. Bâzan insanlar elinin altındaki sözlüğün hazırlayıcısını merak bile etmezler. Kaynak olarak göstermek ihtiyacını duymazlar. Kısacası, zor ve hor bir iş!”

“Türkiye’de de sözlükler bu işe gönül ve emek vermiş, zaman harcamış kişiler tarafından hazırlanmıştır. Ahmed Vefik Paşa’dan, Salahî Bey’den, Muallim Naci’ye, Şemseddin Sami’ye ve Hüseyin Kâzım Kadri’ye kadar bu böyledir. Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğü de başlangıçta bir kişinin imzasını taşır: Mehmet Ali Ağakay. Elbette Kurum sözlüğünün künyesindeilk baskıdan itibaren başka isimler de zikredilmektedir, buna rağmen esas müellif bellidir. Bu Sözlüğün 1945’ten 1980’lere kadar yapılan baskıları bu Giritli tabibin imzasını taşır. Sözlük daha sonraki baskılarda yeni isimlerin ilavesiyle genişletilmiştir, esas metin yine de onundur. Şuna da kaydetmeliyiz, Türkçe Sözlüğün iki binli yıllardaki baskılarında bütünlük bozulmuş, ölçü kaçmış ve maalesef buna göre nitelik kaybı meydana gelmiştir.”

“Bugün ne mûsıkide ne edebiyatta yirminci yüzyılın başındaki noktadayız. Edebiyat iyi kötü devam ediyor, başarılı şairler yazarlar yetişiyor, güzel eserler veriliyor. Buna rağmen, bu dil ürünü eserlerde dil devriminin ortaya çıkardığı zaaflar açıkça hissediliyor. Dilin doğru ve güzel kullanılması, ifade genişliği ve zenginliğini sekteye uğratan kelime zayiatı yanında yeni uydurulan çoğu Türkçenin kurallarına aykırı, zevksiz, âhenksiz “sözcük”ler edebî metinleri zaafa uğratıyor.”

“Günümüzde ille de İstanbul’da veya büyük bir şehir merkezinde bulunmak, yaşamak gerekmiyor. Her an büyük veya küçük merkezlerle, oralarda bulunan kişilerle temas etmeniz, konuşup görüşmeniz mümkündür. Hatta bunu yüz yüze bile yapabilirsiniz, teknoloji sayesinde. Bu taşralılık havasını enikonu ortadan kaldırıyor. Yine de büyükşehirlerde yaşama tecrübesinin hiç de önemsiz olmadığını hatırlamamız gerekiyor. İstanbul’u taşraya açmak, taşrayı İstanbul’a ulaştırmak… Bunun üzerinde ciddi şekilde düşünmemiz gerekiyor. İstanbulaşmış (bunu İstanbulabulaş+mış diye okuyabiliriz, çünkü devrimizde İstanbululaşmak mümkün değil), ilim, fikir vesanat adamlarının öncelikle ülkemizin İstanbul dışını ve oralarda olup bitenleri bilmeye ihtiyacı var. Bu sağlanabilirse, taşrada yazıp çizen ilim, fikir ve edebiyat adamlarının İstanbul’u keşfetmesi yönünde de adımlar atılabilir.”

“1970’lerden beri gazetelerde yazıyorum. Gazetede yazmak, aktüel olanla yakın ilişki gerektiriyor. Gününüzü bilmek, bu bilginizi dününüzle birlikte düşünmek ve düşündüğünü kâğıda dökmek, gazete yazarlığının esası. Gazete yazısı ekseriya dünde kalır. Biz mümkün olduğu kadar yarına kalabilecek şekilde yazmaya çalışıyoruz. Günlük yazmanın çok güçlü bir yazı pratiği oluşturduğu tahmin edilebilir. Bizim neredeyse bütün önemli yazarlarımız gazete yazarlığı ile ilişkili olmuşlardır. Bazı yazarlarımızın okuyucuyu yakalayan bir üslup geliştirmelerinde bu tecrübenin önemli rolü vardır.

Gazete yazılarından çok azı kitaplaştırılabiliyor.”

İnsanın üç mağarası

Mehmet Mortaş, insanlık tarihinin üç mağarasını anlatmış yazısında. Üç mağaradan da tadımlık paylaşımlar yapacağım.

Eshab-ı Kehf Mağarası: “Kaç yüzyıl geçti tenlerinin üzerinde bilinmez, kaç bahar yazın sıcak kucağında eridi gitti. Kaç nesil yer değiştirdi dünya denen gölgeler aleminde. Bir kaç saniyelik zamanda yüzyıllık yaşamlar yaşandı. Yüzyıllık yaşamlar bir dakikanın içine sığdı. Kuzey karları kaç yüzyıl sessizlik içti bilinmez. Zulümden kaçmanın ve zulmü bitirmenin tarihinin üzerinden menkıbeler aktı, çöller sarımtırak sıcağının üzerinde debelendi durdu. Yüzyıllarca biriktirilen uykunun darası tartıldı, ciltlerce kitabın arasına saklanmış efsaneler kulaktan kulağa aktı aktı. Tozlanmış kitapların arasından uyandılar, korkularını bir tutam ekmek içine sakladılar. Hayat ve ölüm, an ve zaman mağaranın sabır duvarlarında ruhun özgürlüğe uyanması, insanların iç mağaralarında yeniden ruhen ve bedenen dirilmenin tarihçesini çağlardan çağlara yeryüzünün bağrına yaydılar.”

Eflatun'un Mağarası: Mağaranın içinde sağa sola kaçan gölgeler duvarları bir tortu gibi sarmış, ışık hayal dünyasının arasında erimiş mağaraya girememişti. Fakat Mağaranın önü güneşten yayılan ışık tanecikleri serpiştirmeleriyle anlaşılmaz gölge oyunları oluşturmuştu. Karanlığa bulanmış hayatın en kuytu ve koyu yerinde ışık taneciklerinin oluşturduğu gölgelerden oyunlar üretiliyordu. Gölgeler gölgelerin iç dünyasına girmiş, birbirlerine gerçeğin sahnesinde oyunlar oynuyordu. Ses dahi yere gölge şeklinde düşüyor, mağaranın içinde binlerce yılın suratsız renksizliklerini taşıyordu. Felsefenin rengi gölge yüzleri üzerinde tartışılıyor, insanlığın buhran günlerinin nedenlerinin tarihi duvarlara çiziliyor, her çizilen buhran günleri saati felsefenin müjdecisi gibi görünüyordu. Duvarlara çizilen ve felsefeyi müjdeleyen saatler bir müddet sonra gölgeden şekillerle düşüncenin mantıksal gelgitlerini oluşturuyordu. Mağaranın zaman mefhumu insan bedenininin içinden süzülmüş gölge zamanla ölçülüyor ve ışık mağaranın önüne her geldiğinde gölge zaman yaşandığı zannedilen hayallere dönüşüyordu. Hayat mağaranın önünde ışık oyunları ile bir gidip bir geliyor gölge, ışığın frekansını soluyunca da düş mankurtlarına dönüşüyor ve bu nedenle mağaranın kapısına yaklaşmak bir yüzyıl yol gerektiriyordu. İnsan teninin üzeri, mağaranın karanlığının içinde belli belirsiz gölgeler ile boyanmış ve bu nedenle günler ve aylar ışık hüzmeleri ile oksitlenmişti. Gölge oyunlarının zaman aşırı yollarında insan teninden bir parça olan akıl yanlışlıkla mağaranın dışına doğru yol aldı. Akıl mağaranın dışına doğru yürüdükçe gölge şekiller canhıraş intihar rubailerini mırıldanmaya başladı. Gölge oyunları akla karşı büyük oyunlar sahneledi, gölge gerçeklikler hüzünlerden anlaşılmaz ağıtlar mırıldandı, gerçek hayat zanedilen gölge yaşam dipsiz bir kuyu gibi büyüdü büyüdü, buna rağmen akıl geriye dönüp bakmadı.

Hira Mağarası: Dağların tepesinde kaosun eritilerek sessizliğe dönüştüğü mağara Hira. Dünyanın keşmekeşliği, ruhun anlamını yitirmiş kelimelerden kaçışın ve cümlelerin kafamızın içinde yeşerdiği mağara. Mağaranın içi insanın anlaşılmaz ruhunun derinliklerinin anlamını barındırıyordu. Yaşamın zehirli okları bu mağaranın içinde bir mum gibi eriyor, düşüncenin derinliğine doğru yeni yollar açıyordu. Felsefeden de önce, yaşanmamış tarihten de önce, verilemeyen cevapların ağırlığından önce Hira Mağarası insanlığın onulmaz yarasının cevap veremediği cevapların verildiği hüküm sürdüğü yer. Dünyayı toplasan mağaranın içinde yer tutmuyordu. Tutunacak dalları kalmayan nefsin çırpınışları gölgelerin içine saklanıyor, insanlığa anlam kazandıran sadece bir kelime yeryüzünün bütün dağlarını perişan etmeye yetecek kelimeler Hira’nın kalbinde debeleniyordu. Mağaranın duvarlarını boydan boya kaplamış kımıl kımıl eden kelimelerde ilk insanın ruhu sızlıyordu. Bütün okyanusları toplasan bir damla gözyaşı etmiyor, gözyaşının derinliği okyanusun derinliğinden kat kat derindi. İnsanın ruhu bedeninde esir bir kuş gibi gariplik duygusuyla anlamsızlık arasında gidiyor geliyordu. Tarih ve insanlığın çıkmaz sokaklarda başıboş dolaşan ruhunun istikameti Hira’da yazılıyordu. Sessizliğin renkleri dünyayı bir uçtan uca dolandığı vakitlerde saatler saniyeleri yiyor ve zaman yeniden doğuyordu. Zamanüstü deruni harfler nakş ediliyordu insanlığın kalbine. Yürekler ilk insanın kalp çarpıntısını taşıyor, varlık mağaranın bir köşesinde deruni sessizliğini koruyordu. Hayalle gerçek arasında duanın özgül ağırlığı kalp atışlarının yanına konuyor, gözlerin ferini dağlayacak bilinmezlik anlamın içinde karanlığın ışıktan kaçması gibi dağılıp gidiyordu. Gökyüzünden merhamet bulutları sağnak sağnak anlamsız cümlelerin içine yağıyor, sözcüklerin içinde harfler tomurcuklanıyordu. Yeryüzünün anlamsızlıktan kıvranan acılarının üzerinde, sözcüklerin içinde tomurcuklanan harfler insanın yaşadıklarının ve yaşayacaklarının can suyu oluyor ve çağlardan çağlara büyük bir nehir gibi akıyordu.

Temmuz dergisinden şiirler

Aşk kibre dönüşüyor göklerden toprağa inince
Bunu anlamalı ilkin ve sonrasında her şeyi
İyilik ve kötülüğün kanatlarında varsa eğer
Nereye doğru esiyorsa rüzgâr?
Sorulmalı tene ürperti veren kuşku nedir?
Çünkü sorulardır şiirin gölgesi
Hani bilsek de söylesek labirentin ilk kapısı nerede?
Ölüm mü kuşku mu karanlığa adını veren yağmur
Evet evet, avucumuzda tuttuğumuz yağmurdur deriz
Oysa soğumuş ateştir gururu incinmiş akşam
Sayamayacağımız kadar zaman var
Boşluk evet yalnızca boşluk
Ateşi kollayan bu yolculuk

Hayrettin Orhanoğlu

İsteyemeyiz Allah’ım senden ister gibi kimseden
Ağır gelir babam da isteyemez kuldan
İstememenin kralını bilir eziyet vermemek için
Oğuldan isteyeceğine mesela ayaklarından ister
Burdan şehir merkezine yürüyerek
Bir şiire hayat verebilir babam

Ya da
Doğum ünitesinin penceresinden mezarlığa bakarken
Şu toprağın altı oğlum deyip susabilir
İçini şimdi bir Fatiha dolaşır belki
Gözlerinde bir köy dolaşır belkisiz
Serendilerin altı kimsesizdir gözlerinde
Serendilerin altında seyre doyulmaz bereketli yağmurlar
Bizim için yağmıyordur artık
Meyveler dalında çürüyordur

Sadık Koç

Nerede yanılgın ey nas?
Kaç yangın bir doğruyu götürür ki bu kasırga
Ciğerlerini aldı alacak bu
Evrenin nefesini kusuyor kafes/ten


Değil mi ki kuşlar, börtüler bana emanet
Dünyayı sırtından bıçaklayan şu özgürlük
Bunca keşmekeş bunca uğultu bir yana ümitvârız ve dahi
Dudağımızda sonsuz kıpırtı dua
Panjura dökülen gün/ah tıpırdayıp sekmekte
Âlemin yunmuş yüzü dökülen bu
Penceremde gün aysın, yine eşinsin bahar.

Sıddıka Zeynep Bozkuş

Mavi kadar berrak yolu açan bize Allah
Bilmek işaretini, yırtarak perdesini ve kâinat
Aynı anda, aynı tarzda ve aynı dikkat
Ya bir aha dokunuyor, ya bir insan
Sonra ki yıllar boyunca
Havada sallanan duygularının dalı
Dehşetle izliyor yaşadığın hayatı.

Gerilir ruhu iyice çöktüğünde gece
Kanardı rüzgârın dudak altları gülünce hüzünlü kadın
İçine bakar, gözleri göğe bakan çocuk gibi
Bu kadın her vakte “Allah” diye bağırarak, diyorum
Düşün ne söylemek istiyor Allah sana?
Düşse sessizlik bir çukura.

Ahmet Tepe

canı pahasına bütün yasak şeyleri özler insan
eylemin neresinden dönülse zarardır
çok bahar birikir ikimize her makamda
bu lanet çağda tek kişiliktir yalnızlığımız

taşın soğuk yüzüdür baktığımız her yer
kimin hediyesidir temize çekilmiş bu kara leke
hangi ölü yıkanmakla arınmaz günahından
deli yeşillere bulanırken baharımız

Arif Mete

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar Akgül
Yaşar Akgül - 3 ay Önce

Güzeldi teşekkürler Mustafa kardeşim selamlar muhabbetler...