Mayıs 2020 dergilerine genel bir bakış-1

Küresel salgın ve edebiyat

Hece dergisi 281. sayısına dünyayı avcunun içine alan salgının ortasında ulaştı. Elbette dergide korona virüsün etkisi kendini hissettirdi. Yazılar, şiirler derken Hece dergisi tarihe not düşmüş oldu. Rasim Özdenören önyazısında da salgın ve edebiyat konusuna değiniyor. Türk ve dünya edebiyatından örneklerle sadece salgını değil insanları derinden etkileyen olayların edebiyata yansımasına değiniyor, yapılan çalışmalar ve ortaya çıkan eserler hakkında bilgi veriyor. Konunun merkezinde korona virüs var.

“Korona virüs insanlığın şimdiye kadar yaşadığı tüm travmalardan farklı bir özellik taşıyor. Dünya Savaşları da içinde olmak üzere yaşanan irili ufaklı bütün travmalar bu virüs salgınına oranla tekil düzlemde sayılır. Olayın kitlesel olması onun tekilliğini zedelemez. Bütün savaşlar, ister iki ulus arasında isterse ikiden çok uluslar arasında olsun, tekil düzlemde kalıyor. Yani o savaşa katılanlarla sınırlı… Sonuçları itibariyle yaygınlaşmış olması da onların tekil özelliğini ihlal etmiyor.”

Küresel çapta yaşanan karantina yaşantısının bireysel ve toplumsal hayattaki yansımalarının ne gibi dramatik etkiler yarattığını ve yaratacağını önümüzdeki zaman dilimlerinde edebiyat perspektifinden izlemiş olacağız. Bu etkiler salt tıbbi alanda sınırlı kalmayacak; hukuki, iktisadi, siyasi, dahası askerî alanlarda, kültürel boyutta ne gibi sarsıntılara ve değişimlere medar olacak göreceğiz, görülecektir…”

Necip Fazıl ve Çile

Necip Fazıl’ı anlama ve anlatmayı asli görev olarak kabul edip bu minvalde gayret göstermek gerek. Dava adamı tanımlamasına uyan isimler artık bir bir terk etti bu çağı. Bu sebepten, dergilerde dava adamı dediğimiz yol göstericilere rastlayınca içim açılıyor, atılan her adımın dava olarak görüldüğü zamanları hiç olmazsa okuyarak yaşamış oluyoruz. H. Ömer Özden, 20. Asır’da Bir Çile Adamı: Necip Fazıl isimli yazısında fikirleriyle, eserleriyle ve mücadelesiyle Necip Fazıl’ı anlatıyor.

“Necip Fazıl, Türk toplumunda gerçekleştirilmek istenen yenileşmede ortaya çıkan aksaklıkları dert etmiş ve bunların çözümü için kendisini milletine adamış, sadece şiir ve düşünce yolunda değil, davasının peşinde her türlü eza ve cefaya katlanmış, fakat haklı olduğunu bildiği hususta bir adım bile geri gitmemiş, hayatının her anı sıkıntılarla geçmiş bir çile adamıdır.”

“Necip Fazıl ömrünün her anında, bir halden bir başka hale geçişte, buhranlara, sıkıntılara girdiğini, yolunun hep çile sokağına çıktığını ifade etmektedir. O, sadece millî ve manevi konularda değil, aynı zamanda eserlerini oluştururken bile çile çektiğini, her geçiş döneminin, onun için bir buhran olduğunu, hatta çok değer verdiği Abdülhakim Arvasi hazretlerini tanıdıktan itibaren de bir yeni çileye girdiğini şu cümleleriyle ifade etmektedir. ‘Onu ilk tanıdığım zaman da büyük bir buhran geçirmiş ve sonunda ‘Çile’ şiiri ile Bir Adam Yaratmak piyesini yazmıştım. Şimdiki buhranımı eskisinden daha ağır görmeye başlıyordu. İlk buhran içinde, bana ettiği dua ve nasihatleri hatırlıyordum. Bir kere, derin bir vecd içinde, yüzüme bakmadan ağlamaklı bir sesle şöyle buyurmuştu: Sen hasta olma!.. Daha sonra şöyle –Keşke bu kadar zeki olmasaydın!.. Ve şöyle – Allah seni iki cihanda aziz etsin!.. demişti. Hayalimdeki bunlar kıbleye dönüyor, ellerimi açıyor ve yalvarıyorum: Allah’ım, sana açtığım bu eller, benim değil onun elleridir. Sana onun elleriyle yalvarıyorum. Beni hasta etme!.. Beni kâfir saflarına rezil etme!.. ‘Sen hasta olma!’ diyen efendimin duasını kabul et!.. Beni zeki yarattığın kadar ıstırabımı ver, fakat çaremi ve şifamı da lütfet!.. Beni iki cihanda aziz et!..”

“Necip Fazıl’a göre en büyük çile, fikir çilesidir. Çünkü fikir üretmek, insana verilmiş olan kendi benliğini, şahsiyetini, olduğu gibi kabullenmek değil, ilmek ilmek örerek yeniden biçimlendirmek ve kendi varoluşunu gerçekleştirmektir.”

Hece buluşmalarının konuğu Atasoy Müftüoğlu

Aynı çağda yaşıyor olmaktan mutluluk duyacağınız isimler vardır. Varlığı ile huzur ve güven veren, yol göstericiliği ile karmaşık zamanlara ışık tutan böyle kişiler, bir davanın sesi soluğu olarak içimizde iyi ki varlar ve onların varlığı genişleyen bir hale şeklinde üzerimizde koruyucu bir kalkan görevini üstlenmekte.

Atasoy Müftüoğlu; düşünce yapımıza şekil veren, sesinin değdiği herkese yol gösteren bir özelliğe sahip manevi dinamiklerimizden. Hece dergisinden Âtıf Bedir, Faruk Uysal, Ali K. Metin ve İbrahim Eryiğit Eskişehir’de gerçekleştirdikleri buluşmayı Hece okuyucularına 281. sayıda ulaştırmışlar. Ortaya ufuk açıcı bir sohbet çıkmış. Altını çizdiğim satırlardan paylaşmak istiyorum.

 “Bir medeniyet kesinlikle tek kültür, tek etnik aidiyet temelinde kurulmuyor. Mesela Türklerin İslam medeniyetine katkısı daha çok askerî etkinlikler yoluyladır. İran ise entelektüel katkılarla zenginleştirmiştir medeniyetimizi. Onun olumlu olumsuz etkileri ayrı tartışma konusudur ama yani İran’ın İslam medeniyetine olan entelektüel, felsefî katkıları ayrıca konuşulması gereken, üzerinde durulması gereken bir gerçekliktir. Keza Hint etkisi, ayrıca konuşulması gereken bir husustur.”

“Dünyanın en küçük ülkesi Hollanda’nın, dünyanın en büyük ülkesi Endonezya’yı, daha 1950’lere gelinceye kadar sömürmesi ne kadar korkunç, vahim bir durumun adı bu, biliyor musunuz? Bunları konuşmuyoruz. Küçücük bir Portekiz, bir avuç Portekiz, hiç de masum olmayan, bizim deniz seferleri gibi gördüğümüz seferlerle, sadece coğrafi fetihler değil, aynı zamanda ekonomik, birlikte siyasal ve birlikte entelektüel fetihler başlatıyor.”

“Mağrib’in Müslüman bilginleri, anlı şanlı mollaları, İbn Rüşd’ün ne menem birisi olduğunu merak ediyorlar. Ama İslam’ı tek boyuta hapsetmişler, sadece emir ve yasaklar var. Diyorlar ki, gidip bir görelim bakalım, kimdir bu İbn Rüşd, boyunun ölçüsünü alalım. Gidiyorlar gerçekten. Kurtuba ahalisi, aynen anlatıldığı gibi; Hristiyanlar, Yahudiler, deistler, ateistler, herkes var. Aynı zamanda müthiş bir entelektüel müsamaha ortamı… Herkes birbirini sonuna kadar dinliyor, farklı dinlerden olmalarına rağmen dinliyor ve dinlerken muhatabına saygıyı eksik etmiyor, yani böyle bir bilgelik ikliminde konuşuluyor her şey. Mesela şimdi biz, böyle bir iklime ne kadar yabancıyız, ne kadar uzak bir yerdeyiz, ama bir o kadar da muhtacız. Mağrib’den gelen bu çok maruf mollalar, kendi bağlamlarında maruf mollalar durumdan çok rahatsız oluyorlar. Çünkü müsamaha nedir, esneklik nedir bilmiyorlar. Daha doğrusu esnekliği bir sapıklık olarak yorumluyorlar. İbn Rüşd’e parmaklarını göstererek sen fazla aydınlanmışsın, diyorlar ve tutup bütün o ofisteki canım kitapları paramparça ediyorlar.”

“Bir bir dönem hem bilgi hem bilim üretiyorduk ve fakat bu bilgi ve bilimi insanlığın hizmetine, sadece şu ya da bu halkın hizmetine değil, insanlığın hizmetine vermek üzere üretiyorduk. Bizim ürettiğimiz bu bilgi bizden alındı, araçsal bilgi ile tahakküm amacına yönelik olarak sistemleştirildi.”

“Kitab-ı Kerim bize en güzel dili kullanın buyuruyor, ben sanatın ve edebiyatın, bahsedilen bu en güzel dil olabileceğini düşünüyorum. Nitekim tarih boyunca bütün Müslüman medeniler estetiğe çok önem vermişlerdir.”

Ali Karaçalı’dan rehber niteliğinde günlükler

Ali Karaçalı’nın günlüklerini çok kıymetli buluyorum ve büyük bir merakla bekliyorum. Çünkü bu günlüklerde yaşanmış unutulmaz anlar, dostluklar ve kitaplar var. Bir not defteri eşliğinde okunacak günlükler bunlar. Çıkarılacak dersler öylesine derin ki adeta bir atölye hassasiyeti ile okunması gerekiyor her satır.

Bu sayıdaki günlükler 1996’nın Kasım ayından.

“Birkaç gün önceki arayışıma ve telefonumu bırakışıma karşılık olarak İrfan Çevik aradı. Konuştuk. Sonra da kalkıp ziyaretine gittik Hüseyin Su ile. Hazine’deki işyerine. Suriye yıllarından, geçen zamandan, sanatsal çalışmalar-a ne kadar uzak kaldığımız-dan söz ettik. Sonra da dergi çalışmasından. O da çok uzak kalmış. Uzun yıllar. Araya neler neler girmiş, kim bilir!

Rahmi Kaya’ya da uğradık. Bugün işyerine gelmemiş.”

“Az okudum: Van Gogh’un Teo’ya Mektuplar’ı. Oldukça ilgi çekici. Yoğun bit tat alıyorum okurken. Tat almadan, tam anlamıyla ruhuna nüfuz edemeden ısrarlı okuduğum kitaplara yazık. İnsan zihninde silik izler bırakarak bir süre sonra uçup gidiyorlar.”

Uzun süre dergi bürosunda oturduk bugün: Hüseyin Su, Abdurrahim, Murat Aslan sonra Ali Çınar ve Ayhan. Çıkaracağımız dergi, çalışmalar, arkadaşlarımızın ilgisizliği, kayıtsızlığı, geleceğe (ve şimdiye) değin umut vermeyişleri, bundan daha da can sıkıcı tarafı yazın dünyasına ilgisizlikleri vs. vs. Kaygılar, endişeler.”

“Masamda, yanımda, yöremde kitaplar, romanlar, öyküler, denemeler, masallar, anılar. Tomris Uyar’ın bende olan tüm kitaplarını masama koydum. Kim ne yazmışsa çorba yapmaktansa, birkaç isim belirleyip onlar üzerinde yoğunlaşmak ve kendi çizgimiz, kendi yolumuz, kendi biçim ve üslubumuz, yani kendi dünyamız üzerinde daha yoğun, daha çok, daha oylumlu çabalar göstermemiz gerekiyor sanırım.”

Hasibe Çerko söyleşinden

Eyüp Tekin, Hasibe Çerko ile yeni kitabı Kristal Kentler üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş. Söyleşide yeni kitap dışında da birçok konuya değinilmiş. Benim de beğeniyle okuduğum bir kitaptı Kristal Kentler. Özellikle özgün anlatımı ile şehir kitaplarına ve gezi yazılarına farklı bir bakış getirecek Kristal Kentler.

Söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşmak istiyorum.

“Kent, her türlü yenileşmeyi kabul etse bile toprağın bağrında şekillenir. Yalınlığı kendiliğinden bir güçle büyüler. O yalınlıktır, etkilendiğim mekânların aidiyetlerini her zaman aynı şekilde, aynı sadelikte çağırabilmeme yardım eder, kışkırtır. Kristal yüzeyleri içyapı ile doğrudan ilişkilidir. Bu adın inceliği, kırılganlığı altında donup kalmış biçimler, kelime yapıları mutlu akışa katılmanın sezgisiyle hüzünlenir, katılım gerçekleştiğinde sessiz ve dilsiz, konuşmanın çoğulluğunu teşkil ederler. Bunun için tabii, gerilim aralığındaki telin çekilmesiyle birlik müziğinin derinlerde kamaşıp devinmesine ihtiyaçları vardır. Uyarılmak, kurtarılmak ister. Uyum ve dengeye erişim arzusuyla halden hale bürünürler; yazıdaki kristaller, içimin derinlerini de kapsayan olgunlaşmanın sılaya en uç yakınsamasıdır. Dahası, anlatıyı oluşturan içeriklerin olabildiğince somutlaştırılmasını hedefler kristal ismi.”

“İç dünya ve dış dünyanın kesiştiği bir yer var. En içlere doğru sınırsızca açılan bir yer. Ruhun yeri. Dünyaların birbirine sızdıkları garip bir doku, anlaşılmaz bir töz. Bana imgenin ölüm anı olduğunu kavratan, simgeler bakımından çok zengin, bir ismin kapsamı içerisinde, idrak ettiğim canlılıklar diyarı. İşte bu yerdir benim kentlerimin kökünün dayandığı yarık.”

“Ritim kulağı ürkütücü biçimde yetersiz şairler ve öykücülerle; yapay, hatta çoğu zaman makineden çıktığı hissi uyandıran metinler dört bir yandan sarıyor etrafımızı.”

“Tazelik sevinci hayatî bir olaydır yazı evrenimde, ama böyle bir olay, insanüstü güç gerektiren eziyetleri çağırır. Tek başına Leyla öyküsünde algımın kemikleşmemesi için nasıl uğraş verdiğimi, melekût aydınlığını ve ahengini ne büyük bir tutkuyla ve hüzünle beklediğimi anlatmayacağım burada. Nasıl bir zulüm atmosferi içinde kaybolduğumu… Başlangıcın karanlığını… Bilinmezin un ufak eden cazibesini… Sevgimin katlanarak artmasını doluluğa.”

Mehmet Aycı’dan İsmail Kılıçarslan portresi

Mehmet Aycı’nın portre yazısına konu olmak ne büyük bahtiyarlık.  Büyük bir keyifle okuyorum bu yazıları. Bir bilmece tadında yazıyı soluk soluğa okuyoruz. Bu sayının konuğu İsmail Kılıçaraslan.

“Şiir okumuş mudur, okumuştur.
Şiir yazmış mıdır, yazmıştır.
Roman yazmış mıdır, yazmıştır.
Film çevirmiş midir, çevirmiştir.
Yayıncılık yapmış mıdır, yapmıştır.
Televizyonculuk yapmış mıdır, yapmıştır.
Köşe yazmış mıdır, eskilerin tabiriyle fıkra muharriri midir, yazmıştır, muharriridir.
Konferans vermiş midir, vermiştir.
Eşe, dosta yemek, çay, kahve ısmarlamış mıdır, ısmarlamıştır.

İsmail Kılıçarslan bu.
Şair. Dostumuz.
İyi biliriz.

Hece’den şiirler

Belki kuşlar döner bahçeye. İncir
yolları seher vaktini gözler.
Belki bir gün kapım çalınır,
Rahmaninov eşliğinde
saçlarını tararsın Dârü’laceze’de.

İhsan Deniz

oğlum kuyuya atacaklar bizi kitapları yakalım
kendi ahırımıza gömülsek faydasız
herkesi birbirine şahit tutmuştur
muhannetin dili kangren olmuş
zor tutuyor jandarma mektebin orada

Mehmet Narlı

koronadan kaçıp vebaya yakalananlar
asansörde gökyüzü çıkıyordu geç kaldım
yetişemedim cenaze törenine samanyolunda rastladım
ölü gömleği giymekti amacım
tabutun içindeki ölüyü çıkardım kendimi koydum
kimse görmedi beni
ben ölümü gördüm

Şakir Kurtulmuş  

kırık oyuncaklarım emanetçide, kim ne yapsın?
öfkeli bir şimendifer gibi yeni çıktım rüyadan
seninle kayboldu yıkıcı imgelem, öteki şeyler
palet, fırça müştemilat gölgemizi sürüyor, sürsün
seninle erken veda çanları, paslı silistreler

Yaşar Bedri

Kocaman adamlarsınız artık, sizi yormaz bu kocaman adımlar
Gerilmiş bir yay gibisin taş avlularda, sizi kim tutar
Uçan taylar gibi süzülüp gidiyorsunuz işte çayırlarda
Baktıkça bakın dünyaya; dönüp bir daha, dönüp bir daha!

Adem Turan

yaz tehlikeli bir mevsim midir bilmezsin
bahar ona benzer mi güneş kendini
başladığında göstermeye
bu meşe ağaçları
güzün çağrısını mı taşır tomurcuklanırken dağlar

ihanete mahkûm etmek isterler seni
meşe yapraklarının üstündeyken ellerin
oysa yarayı çağırmaya mahkûm olur insan
bu dalgınlıklarıyla hafızanın
harfin duyamaz da kokusunu sesini yıldızların

Ali Sali

Kanadı yırtık bir yarasa çığlığı
Sarıyor dünyanın her yanını
Ertelenmiş kitaplara kapanış
Dost yüzüne ekli özlem bir de
Ekran görüntüsünde donuyor

İbrahim Eryiğit


Yağmuru beklerken böyle uzun ince
Dalgınlığım dağılmış dünyaya
Gülhatmi, erguvani, peygamber çiçeği
Annem böyle görmesin bu bahçeyi

İbrahim Gökburun

kim hangi tarihte takılı kaldı böyle uzun uzun
kim kime sefer düzenledi ebcet hesabıyla
can kaybı, sınav kaygısı, senkron kayması
fırtına mıydı kopan kıyamet mi, basümadelmevt

Eyyüp Akyüz

Kırk zincire bağladılar kırk yerimizden obamızın yanında
Tütüyordu dumanı çadırların kara gök küskün nehir
Acısını öğrettiler ölümünü zulmünü bayağılığını insanın
Tekmili birden işte o gün büyüdü taze fideler

Yunus Emre Altuntaş

bana tevekkülün ilmini öğret
kardelen sabrını
ve sukûtunu serçenin
yaprağı incitmeyen ırmağı

bir şiire mi bohçalanır
bir türküye mi sarılır mahcubiyet
bana özre giden yolları tarif et

Aziz Kağan Güneş

insanlar birikiyor büyük takvimin yaprağına
günlerle birlikte toplanıyor ay başları
insanlar insanlar şehrin sıra bekleyenleri
çivisi çıkmışları fırsatçıları
yalancısı kapıçalıcılarının
boyunlarını uzatanları marka tutkunları

büyük takvimin yaprağı-
çevrildikçe sıkışıyor insanlar arasına

Cihan Adıman

Sevin Okyay Ihlamur dergisinde

Yaptığı işler isimlerinin önüne geçen kişiler vardır. İsmine aşina olmazsınız ama yolunuz birçok yerde kesişmiştir böyle kişilerle. Her şeyin hızla tüketildiği ve değerlerin bir bir elimizden yittiği bu çağda en önemli adım, kıymet bilmek ve kıymet vermektir.

Ihlamur dergisi 90. sayısında Sevin Okyay ile buluşturuyor okurlarını.

“Ayların en vefalısı Mayıs ayı, getirdiği yağmurlarla yeryüzünü yıkayıp yaza hazırlarken ve dezenfektan kokuları yerini çiçek kokularına bırakırken, sırlanmış nice güzellikler ve karıncalar gün yüzü görmeye hazırlanıyor. Bir karınca misali, övgü beklentisi olmayan, âdeta yaşarken sırlanmış olan bir değerimize, Sevin Okyay’a vefa göstermek de çok yakışacaktır bize. Sevin Okyay’ı hangi meziyetiyle tarif etsek diğeri eksik kalır. Sevin Abla’nın on parmağında on marifet. En bilindiği yönü olan çevirmenliğini anlatıp, Harry Potter desek, polisiye romanlar üzerine yaptığı radyo programlarına haksızlık olur, deneme yazarlığını anlatsak, spor yazarlığı eksik kalır, sinema eleştirmenliği, caz müziğe olan ilgisi, köşe yazarlığı... Hangi birini anlatalım. Artık okurlarımızın aşina olduğu yaşayan ustalarımıza saygı sayılarına Sevin Okyay ile devam ediyoruz.”

Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

“Bu yazıya Sevin Okyay’a iki kere teşekkür etmekle başlamak gerek. Öncelikle; kendisine, yaptığı çevirileri ve sinema görüşünü bizlerle paylaştığı için teşekkür ederim. İkinci teşekkür ise; Kutlukhan Kutlu gibi kendisinin izinden giden bir oğul yetiştirdiği için. Bunlar benim şahsi teşekkürlerim. İki yazar, çevirmen, eleştirmen (Artık hangi unvanı kendilerine en çok yakıştırıyorlarsa…) onların sayesinde Harry Potter kitapları ile tanıştım. Benim için o zamanlar ikisi de tıpkı Harry Potter dünyası gibi ulaşılamazdı. Yıllar sonra ikisinin de paneline veya söyleşisine katılma şansım oldu ve ellerini sıkarak kendilerine teşekkür ettim.” Mehmet Fatih Balkı

“1942 yılında dünyaya gelen Sevin Okyay, 1964’ten beri çevirmenlik, 1975’ten beri gazetecilik yapmaktadır. Çocuk kitapları da yazan Okyay, Türkiye’nin ilk kadın sinema eleştirmenidir. “Masal Pınarı, Merhaba, Bernarda Alba’nın Evi, Üç Kişilik Gezegen, Eski Günler, Othello gibi önemli tiyatro eserlerini Türkçeye kazandırmıştır. 2014’te Çeviri Derneği Onur Ödülü’ne değer görülen Okyay, Harry Potter dizisi ve Hayali Yerler Sözlüğü gibi önemli eserlerin de çevirisini yapmıştır. Çok sayıda çeviri eseri bulunmakta olup benim size bahsetmek istediğim çevirisi ise Elizabeth Lunday’dan yaptığı “Büyük Sanatçıların Gizli Hayatları” adlı eserdir. Sanat tarihinde önemli yer edinmiş isimlerin birbirinden ilginç anılarından oluşan eser, insana delilik ve dâhilik arasındaki ince çizgiyi bir kez daha hatırlatıyor.” Bünyamin Tan

“Sevin Okyay’ın bir tarafı onu tanımadan önce, Uğur için de hep bir boşluktu. Sonra hocası Seval Şahin’in aracılığıyla tanıştılar Sevin Okyay’la. Osmanlıca öğrenmek istiyormuş. Uzunca içi içini yemişti, kabul edip etmemeyi, becerip beceremeyeceğini düşünmüştü Uğur. İnsan, karşısındaki Sevin Okyay olduğunda en bildiğinden bile şüphe edebiliyor ilk anda. Sonra hocasının da yüreklendirmesiyle tamam demişti. Sevin Okyay o kadar yoğundu ki ancak bir ay sonrasına ayarlayabilmişlerdi ilk görüşmeyi. Eve girdi. İlk gördüğü tüm duvarları kitaplarla kaplı bir daire oldu. Bu anda biraz korktuğunu söyleyebilirim Uğur’un. Sonra Sevin Okyay’ı yahut o andan itibaren kendisi için öyle kalacak olan Sevin Hanımı gördü Uğur. Bir anda düşündü: Benim gibi bir insanmış. Hâlâ dönüp dönüp gülüyor bu düşünceye. Sevin Hanım o kadar cana yakın, o kadar sevecen, gösterişten o kadar uzaktı ki gerçekten çok şaşırmıştı Uğur. Biraz lafladıktan sonra ne yapacaklarını anlayabilmek için neden Osmanlıca öğrenmek istediğini sordu Sevin Hanıma. Osmanlıca polisiyeler var, dedi Sevin Hanım, okuyamıyorum. Uğur o kadar şaşkın bakmış olmalı ki ekledi hemen: Merak ediyorum, hepsini çevirmiyorlar.” Uğur Erden

“NTV Radyo’da yayımlanan programında onlarca polisiye kitaba değinen Sevin Okyay’ın bir de 27 Ekim 2019’da bir Poe klasiği olan Morgue Sokağı Cinayeti üzerine yaptığı programına bir göz atalım. İncelenen kitap Can Yayınları’ndan çıkmıştır ve konuğu oğlu Kutlukhan Kutlu’dur. Edgar Allen Poe’nun herkesin ilgisini çekecek bir edebiyatçı olmasının sebebinin bir taraftan romantik, imgelerle dolu, gotik şiirleri ve korku öyküleri ile bir taraftan da tamamen akılcı, modern dedektif öykülerini başlatan Dupin öyküleriyle mantıklı davranmaya iten, muteber vatandaşın aslında akılcı olan, romantik olmayan, akılcı kişilere yer verip onların hamurunu alıp onlardan bir edebiyat yapan bir yazar/şair olmasında saklı olduğunu söyler oğlu Kutlukhan Kutlu. Sevin Okyay, Kuzgun’un çevirisini yapan oğlunun iyi bir cesaret gösterdiğini söyleyip kendisinin çevirinin formundan korkup yanaşmadığını ekler. Yine Kutlukhan Kutlu Morgue Sokağı Cinayeti’ndeki karakter Dupin’in Sherlock Holmes’un öncüsü olabileceğini söyler. Çünkü ilk önce vaka sunulur, eldeki verilerden yola çıkarak tanıklar sunulur. Eserde nelere dikkat ettikleri vardır, bir muamma, kilitli oda vardır ve kahramanın çok tıkanmış gibi gözüken bir hikâyeyi açtığı görülür. Akıl çağının öne çıkardığı bir dedektif olarak karşımıza çıkar. Kısa bir öykü olmasına karşın bilinen polisiyenin bütün bir formunu içerir ve bu bağlamda bir ilk örnektir. Kutlu ayrıca bu kitabın, kilitli kapı öykülerinin de başlangıcı olduğunu söyler.” Esin Hamamcı

“Kuzum Sevin Okyay, Çiçek Dürbünü neden yeniden basılmaz? Biz zavallı faniler; karşılaştırmalı edebiyattı, metinlerarasıydı, estekti köstekti -zorumuz neyse- dirsek çürütürken; karşılaştırmanın da metinler alışverişinin de edebiyatın da ala vü ranası bu denemelerde değil mi? (Retorik sorudur, celallenme; ama müsaade buyur da bendeniz de okur olarak mingayrihaddin iki kelam edeyim.) “Adaların Issız Tenha Yolları” örneğin, Ahmed Rasim’den alınan bayrağı kendi zamanının gönderine çekmemiş midir? Rasim’den Okyay’a uzanan bakış, Edebiyat Göz’ünden doğmuyor mu yani? Zat-ı şahaneleri medih sevmiyorsunuz diye ya ben öleyim mi söylemeyince?” Orçun Üçer

“Sevin Okyay ismi hayatıma Harry Potter çevirileriyle birlikte girdi. Rahmetli Ayşe Şasa’nın cenazesinde bir kez görme ve tanışma fırsatım da olmuştu. Fatih Camii avlusunda kendisine, çocukluğumun babaannemden kalma yorganının altında gecelerce onun çevirilerinden Harry Potter evrenine yol aldığımı belirtmiştim. Bütün o çeviriler için kendisine teşekkür edebilme fırsatım olmuştu. O günden birkaç yıl sonra, Kazan’da Kolhoznıy Rınok denen kapalı pazar yerinin ardındaki bitpazarında bir kar birikintisinin hafifçe kürenmiş kısmına serilen kitaplar arasından seçtiğim Rusça Felsefe Taşı’nı okurken aklıma gelmişti. Bir gün Rusça çevirmeni ile de tanışabilir miydim? Tanışamadım.” Ahmet Balcı

“Sevin Okyay’ın, günümüzde “herkesleşen” sinema yazarlığı ile ilgili bir kıstas olabilir mi sorusuna verdiği yanıt aslında kendi sinema yazarlığını da özetler nitelikte. Okyay, “Buna karşılık, kıstas ne olmalı, bilemiyorum. Eğitim olabilir tabii de ne eğitimi? Sinema eğitimi görmenin mutlaka faydası vardır. Gene de sinema eğitimi görmüş bir eleştirmen, görmemiş birinden ille de daha iyi yazar diyebilir miyiz? Bence sinemaya aşinalık, başka disiplinlerden de habersiz olmamak, mukayese yapabilecek düzeyde film görmüş olmak, yönetmen tanımak, sinema tarihini bir ölçüde bilmek gerekli. Bir de yazdığın şeyin okununca anlaşılmasında fayda var tabii.” ifadeleriyle özetlemiş kendi açısından beklentilerini.

Sevin Okyay, gazeteci, yazar, çevirmen ve eleştirmen sıfatlarıyla geniş bir yelpazeye yayıyor bilgi kaynaklarını. Tüm dünyada büyük bir hayran kitlesine sahip olan Harry Potter kitap serisinin çevirmeni olması Okyay’ın farklı konulara olan ilgisinin de beyanatı gibi.” Muhammed Tarhan

Uğur Erden’in Sevin Okyay söyleşisinden

“Tevazunun ana kural olduğuna, şart olduğuna inanarak büyüdüm. Aslında ikide-bir “ben” demek bile ayıptı. Ondan olsa gerek, ‘ben’ yerine ‘biz’le konuşur, yazarım. Zaman zaman başıma ne geldiyse aile terbiyesinden geldiğini düşünsem de bugün bize öğretilenin zıddı davranışlarda bulunanları gördükçe bu terbiyeye şükrediyorum. Kendi işini kendi yapmak, sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapmamak, yalan söylememek (beyaz yalanlar hariç olabilir), insanları kırmamak, vs. Bütün Beşiktaş halkının “Kambur’un Bahçesi” diye bildiği yere “Basri Bey’in Bahçesi” ya da “Beşiktaş Bahçesi” diyenler bir tek biz miydik diye merak ediyorum. Böyle dediğimiz için çok da memnunum.”

“Annem de babam da spor severdi. İkisi de koyu Beşiktaşlıydı. Ben de öyleyim. Takımımın maçlarına ikisiyle de gittim, ama annemle daha çok. Annemle basketbola, voleybola, güreşe, tenise, konkurhipiklere de gittik. Basketbol ve voleybol oynadım. Okulda tenis, çim hokeyi, ping pong, badminton da oynardık. Lisedeyken hem okulun basketbol ve voleybol takımlarında, hem de İstanbul Üniversitesi Spor Kulübü’nün basketbol ve voleybol takımlarında oynadığım için, hayatımın geri kalan yıllarında yaşama stili olup çıkacak koşuşturmaya o zaman başladım denebilir.”

“Ama asıl ilgilendiğim cazdır. Açık Radyo açıldıktan sonra uzun süre orada caz programı yaptım. Yirmi küsur yıldır da NTV Radyo’da yapıyorum. Çok parlak olmasa da orta karar bir CD koleksiyonum var. Doğru dürüst kayıt tutmadığım, bir CD’yi radyoda ya da başka bir yerde mi, yoksa evde mi dinlediğimi de hatırlamadığım için bazen aynısından üç tane de aldığım oluyor. Brad Mehldau Trio Cemal Reşit Rey’deki bir konsere kendi albümlerini getirdiğinde, birini almak istedim ama emin de olamadım. Yanımdaki Barış’a (Kaya) bende var mıydı diye sordum. Fazla (çift anlamına) kitaplarımla CD’lerimi Barış’a verirdim çünkü. Sakin sakin, “Bak Sevin Okyaycığım,” dedi. “Şu kadarını söyleyeyim ki, bundan bende üç tane var.” Buna karşılık genç radyolara, cazı seven arkadaşlarıma çift olmayanlarından da vermişimdir.

Bunca yıldır caz seven, dinleyen, programını yapan biri olarak elbette sık sık dinliyorum, dergiler alıyorum, caz kitapları okuyorum. Caz konseri ile film gösterimi çakışırsa, cazı tercih ederim. Çünkü ötekini nasıl olsa bir şekilde izlersin. ‘Live’ caz o akşam vardır, ertesi akşam gene konseri olsa bile, o konser değildir. Tutucu değilim, öncüleri genelde severek dinlerim, ama beni en çok 1950’ler cazcılarının hikâyeleri etkiler.”

“Osmanlıca öğrenmemde biraz da (iki ayrı sistemle öğrenip şimdi tamamen unuttuğum steno gibi) bulmacalı şeyleri sevmemin de payı var. Ama öğrenmek istedim, çünkü dili bana yabancı gelmiyordu, yaş icabı şimdi kimsenin bilmediği kelimeleri ilkokulda kullanırdık. Orta 1’de çok iyi bir hocadan, Halis beyden aruz öğrendik. Onu da çok sevdim. Müziğini, şiirin içeriğiyle bütünleşmesini, kalıpları bulmayı… Sahafları dolaşırken bazı konularda sadece Osmanlıca (Eski Türkçe) kitap bulunca kendime kızardım, niye bilmiyorum diye. Kutlukhan da öğrenmek istiyormuş meğer. YKY’nin kursunda hocamız Yücel Demirel ile başladık, ben birkaç yıldır da seninle devam ediyorum. Ders aralarında çalışabilsem daha da çabuk ilerlerdi. Tam anlamıyla yabancı bir dil sayılmaz ama onu da kendi dilleriyle, kendi kurallarıyla öğrenmek, esrarını çözmek istedim. Divan Edebiyatı’nı hep severdim. Zaten şimdi de mensur yerine manzum eserleri okumayı tercih ediyorum. Hocam da memnun gibi görünüyor.”

Modern şiirin kurucusu Ahmet Haşim

Birçok vasfı vardır Ahmet Haşim’in Türk Edebiyatı’nda ama ben onu hep modern şiirimizin kurucusu olarak anmayı yeğliyorum. Bugün yazılan şiirin de temelini Haşim atmıştır diyebiliriz. Mustafa Özsarı  Ihlamur’da Ahmet Haşim’in Şiirinde Belirsizlik Ve Öte Alem temalarına değiniyor. Özsarı da yazısında Haşim’in dikkat çekici noktalarına ışık tutuyor.

“Ahmet Haşim’in avangard (öncü) bir şair kabul edilmesinin geri planında bazı sebepler vardır. Her şeyden önce o, üslûp yaratmayı başarmış bir edibimizdir. Başka bir ifadeyle, Haşim, Türk şiirinde belirgin bir üslûp oluşturmuştur. Biz bu üslûbu hâşimâne üslûp diye adlandırıyoruz. Haşimâne üslûbun en belirgin özellikleri ise kapalılık, belirsizlik, çok anlamlı göstergelerin kullanılması, çok seslilik, phonocentrisme/sesmerkezcilik ve Doğu şiiriyle Batı şiirinde kullanılan mazmunların entegrasyonudur. Bunların yanından hâşimâne üslûbun diğer bir niteliği de sınırsızlık, sınırları aşma, daimî dönüş (eternal return) ve öte duygusun farklı bir şekilde işlenmiş olmasıdır. Bu makalede amacımız Ahmet Haşim’in şiir üslûbunu oluşturan kapalılık, belirsizlik kavramlarına paralel olarak gelişen sınırları aşma ve öte duygusu kavramlarının Haşim’in şiirlerinde nasıl ele alındığını ortaya koymaktadır. Ahmet Haşim’in bazı şiirlerinde yer alan öte âlem fikrine bakıldığında, Haşim’in geleneksel Türk şiirindeki öte alem anlayışının dışında bir anlayışa sahip olduğu rahatlıkla görülür. Bu durumu geleneksel şiir üslubundan bir sapma (contrast) olarak değerlendirmek mümkündür. Haşim’in şiirindeki belirsizlik ve öte alem düşüncesine geçmeden önce, şairin biyografik hayatının ana hatlarına dair kısa bilgi vermekte yarar vardır.”

Her şeyden önce şunu belirtelim ki, Ahmet Haşim, şiirde belirgin bir mana aranmasına ve şiirin açık olmasına veya açık bir şekilde anlaşılmasına kesinlikle karşıdır. Şair, açıklıktan şiirdeki fikrî “muhtevanın, yani muhteva düzeyinin belirgin olmasını anlar. Şair, bu düşüncesini, “Fikir dedikleri bayağı mütalaalar yığını mı, hikâye mi, mazmun mu ve vuzûh (açıklık) bunların âdî idrâke göre anlaşılması mı demektir” cümlesiyle açıklar1. Dikkat edilirse, bu cümle bir soru cümlesidir; fakat sorunun cevabı beklenmez, aslında soru gramatik değil, retorik bir sorudur. Sorunun cevabı da cümlede ifade edilen yargının içindedir. Ahmet Haşim’in buradaki temel düşüncesi şiirde fikirden kastın, mütalaa, hikâye ve mazmunlar olduğudur ve bu unsurları Haşim küçümsemektedir. Fikre yönelik bu küçümseyici tutum makalenin neredeyse tamamına nüfuz etmiştir. Ahmet Haşim, şiirde “kapalılık”ın karşıtı olan “açıklık” özelliğini âdî idrak sahiplerinin anlayacağı bir özellik kabul ederek, bu düşünceyi daha baştan mahkûm etmektedir.”

“Ahmet Haşim, Türk şiirinde sadece şiiriyet yönüyle üzerinde tartışılan bir isimdir. Şair hakkında gerek hayattayken gerekse ölümünden sonra pek çok değerlendirme yapılmıştır. Bütün bu değerlendirmelerde genel olarak onun şiirinde mana aranmış, şairin şiirde ne demek istediği veya neyi anlatmak istediği sorgulanmıştır. Fakat yukarıda özetlendiği gibi, Ahmet Haşim’in şiir üslubunun en önemli özellikleri belirsizlik, kapalılık, çok anlamlılık ve çok sesliliktir. Bu özellikler şiirde mananın ne olduğu, şairin neyi anlatmak istediği sorularını sorarak açıklığa kavuşturulabilecek özellikler değildir. Ahmet Haşim’in şiir üslubunu anlamak için nasıl sorusunu sormak ve bu sorunun cevabını aramak gerekir.”

Fahri Tuna’dan Sündüs Arslan Akça portresi

Fahri Tuna’nın eşsiz anlatımlarıyla portre yazıları devam ediyor. Sıradan yazılar değil bunlar. Anlatılan kişinin gönlüne dokunan, okuyucuları da bu samimiyete davet eden bir içtenlik var Fahri Tuna portrelerinde. Ihlamur’da şair Sündüs Arslan Akça’yı yazmış Tuna. Yazısında Ahmet Berkay Uçurum’u unutmaması da ayrı bir incelik. Ahmet Berkay adına teşekkür ediyorum.

“Şiir kız.
Türkü kız.
Önce şiir sonra türkü kız. Yok yahu, önce türkü sonra şiir kız. Nihayet; türkü - şiir kız.
Keban’ın kızı. Kebanlı kız. En çok Fırat’ın kızı.
Fırat gibi hüzünlü, Fırat gibi coşkulu, Fırat gibi Türk. Türk ve Müslüman kız.”

“Bakmayın ortalıkta bol göründüğüne, şen şakrak pozlar, her gittiği şehirden ahbap fotoğrafı paylaştığına, hemen her gün birilerini misafiri ettiğine; el-hak bunlar da doğrudur, ve dahi gerçektir, itirazımız yoktur; ama onun yakası dokuz boğumlu yalnızlığın ellerindedir bir ömür. Şiirleri dokuz boğumdan üçünün yansımasıdır daha, altı boğum alacağı var okurlarının ondan .”

“Tokat’ta yaşıyor uzunca süredir. Tokatlılaştırılanlardan şairimiz. Memnun da görünüyor bundan. Onun Fırat’n kızı, Yeşilırmak’ın geliniyim sözünden anladığımız da bu. E, ne de olsa biz Türklerin, Anadolu’daki ilk Dar’ül-hadis’i inşa ettiğimiz şehir, on altı yaşındaki nişanlılarını Çanakkale’ye bir daha dönmemek üzere uğurlarken gözleri yaşlı kalpleri hüzünlü kızların diyarı Tokat; Sündüs Arslan Akça anlamayacakta kim anlayacak, sevecek, övecek Tokat’ı.

Bir de bizim Berkay’ın has öğretmenidir Sündüs Hoca. Hangi Berkay’ın mı? Cimbomlu Berkay Uçurum’un yahu. Sıkı, çalışkan, becerikli sınıf öğretmenidir Sündüs Arslan Akça.”

Taht ve baht

Naci Yengin tarihten bir kesit ile Ihlamur’da. II. Murat’ın Tahtı Oğlu Şehzade Mehmet’e Bırakması hadisesini tüm ayrıntısıyla anlatıyor Yeğin. Bilinen tarihin dışında önemli notlar da yer alıyor yazıda.

“II. Murat’ın 1443’te Saruhan Sancağına gönderdiği Şehzade Mehmet (II)’in maiyeti bir hayli kalabalıktır. Bu uygulama sancağa çıkarılan her şehzade için geçerlidir. Öncelikle annesi Hüma Hatun, süt annesi Daye Hatun, lalası Kasabzade Mahmut ve Nişancı İbrahim Bey, II. Mehmet’le Saruhan Sancağına gelmiş olmalıdır.

Şehzade Mehmet (II)’in Saruhan Sancağına gönderilmesinden kısa bir süre sonra Amasya Sancak Beyi Şehzade Alaeddin’in vefatı (1443) bütün dengeleri değiştirmiş görünmektedir. II.Murat’ın hükümdar namzedi olarak gördüğü Şehzade Alaeddin’in ölüm haberi II. Murat’a ulaştığında II. Murat yıkılmış ve günlerce matem tutmuştur. Bu elim olaydan sonra dengeler değişmiş ve hükümdar namzedi olarak tek kalan Şehzade Mehmet (II)’in eğitim, devlet tecrübesi kazanması için daha fazla gayret gösterilmiştir.”

“II. Murat’ın tahtı oğluna bırakmasının ardında yatan nedenler üzerine epey yazı yazılmış ve değerlendirmeler yapılmıştır. Osmanlı tahtını bırakmak her babayiğidin harcı değildir. Dünyayı ayaklarının altına seren tahtı terk etmek için insan hayatını derinden etkileyen bir olayın gerçekleşmiş olması ya da mecburiyetin hasıl olması gerekmektedir. Böylesine radikal bir kararın alınması yalnız hükümdarı değil devlet içinde kuruluştan itibaren devem ede gelen tüm dengelerin değişmesi anlamına gelmektedir. Bazı çevreler II. Murat’ın bu kararını desteklerken özellikle Türk devlet geleneği içinde yoğrularak Osmanlı’yı ayakta tutan köklü ailelere temsilen Çandarlı ailesi ve çevresi bu karara karşı çıkmış ve Şehzade Mehmet (II)’in hükümdar olmaması için direnmişlerdir. Ancak II. Murat kararından dönmemiş ve Saruhan sancak merkezi Manisa’ya çekilmeyi uygun görmüştür.”

“II. Murat Fetret döneminden sonra tahta çıkan babası Çelebi Mehmet (I.) döneminde yaşanan olaylara tanık olmuş, 1421’de tahta çıkmasıyla birlikte önce Düzmece Mustafa isyanlarıyla uğraşmış ve batının tazyiklerine göğüs germiş bir hükümdardır. Şehzade Alaeddin’in ölümü ve Macarlarla imzalanan Edirne-Segedin anlaşmasında sağlanana on yıllık barış ortamının getirmiş olduğu rahatlıkla 12 yaşındaki oğlu Şehzade Mehmet (II)’i tahta çıkararak tecrübe kazanmasını amaçlamış olmalıdır.”

Kardelen’de Doğu Türkistan var

Doğu Türkistan’ı kapağına taşıyarak baharı selamladı Kardelen dergisi. Hiçbir kuru gürültüye heba edilecek bir mevzu değil Doğu Türkistan. Sürekli gündemde tutmakta fayda var. Sözümüzle, safımızla, duamızla kardeşlerimizin yanında olduğumuzu göstermemiz gerek. Bu hassas duruşundan dolayı Kardelen dergisini kutluyorum.

Karıncanın gücü

Ali Erdal, İsa Yusuf Alptekin’den hareketle Doğu Türkistan davasını tarihe süreç içinde ele alıyor. Bir mücadelenin, zorluklarla ayakta durmanın, dünyanın duyarsızlığının sesi var yazıda.

“İsa Yusuf Alptekin (1901- 1995)… “Asıl vatan”, hattâ “Anavatan” denmek hakkı iken, “Unutulmuş vatan” haline gelen, getirilen Doğu Türkistan’ın çilekeş ve mahzun devlet adamı… Bir zamanların, unutturulmuş vatanı Doğu Türkistan dâvâsının sembol ismi… Teşkilâtlı ve güçlü, imkânlı ve kalabalık, Türk’ün ilk düşmanı Çin karşısında dâvânın fikirle, görüşmelerle, anlatmakla, uzun vâdede kazanılabileceğini söyleyen ve bunun için bir ömür, dünya çapında gayret sarfeden mücahit… Kendisi 5 kıtada 35 ülkede dâvâsını anlattığını söylüyor. Dâvâyı, Türk dünyasının ve İslâm âleminin, hattâ dünya kamuoyunun meselesi haline getirmeli... Daha doğrusu, onların da meselesi olduğunu fark ettirmeli. Zulüm, ilelebet devam edemez. İnsanlık haysiyeti, eninde sonunda haklıdan yana, mazlumdan yana olur. Zalimin akıbeti, eninde sonunda küçük düşmektir. “Hakikat şudur ki zalimler asla felâh bulmazlar” (Kasas, 37)”

“Unutulmuş vatan” yerine, “gözardı edilmiş vatan” diyelim… Bir zaman için gözümüzden kaçırtılmış… Gözardı edilmiş vatan Doğu Türkistan ve orada yaşayan Uygur Türkleri ile o kadar çok ortak yanımız var ki… Birkaç mevzudan birer misal yetecektir… Ortak halk hikâyeleri (Tahirle Zühre); ortak destanlar (Emir Göroğli) ortak tipler (Nasreddin Efendi), sadece onlarla bizi değil bütün Türklük dünyasını ilgilendirecek eserler (Divan-ı Lügat-it-Türk)… Kıbrıs Türkleri ve Türkmenlerle renk ortaklığı, Türk dünyası ile Ayyıldız ortaklığı olan bayrak…”

“Mahmud’un ve eseri Divan-ı Lügat-it-Türk’ün memleketi Doğu Türkistan! Yusuf Has Hacib’in ve eseri Kutadgu Bilig’in (Kutluluk Bilgisi) memleketi Doğu Türkistan ve aynı hikâyeler, aynı destanlar, aynı kahramanlar, aynı şiir ve nesir eserler... Bâtıl birkaç dinden sonra İslâm’da karar kılan, bin yıldır da müslüman olan Uygur Türkleri ile aynı değilsek, başka kiminle aynıyız? Uygur tarihi ve edebiyatı ortada… Aynı din ve dil, haliyle aynı kültür ve medeniyet… Aynı duygu… Haliyle aynı sevgi, aynı nefret… Hem de dünyanın en kalabalık ve muannit bâtılı içinde; vahşi hayvanları, fareleri, yılanları, çıyanları yiyenlerin, yani onların tıynetine teşne olanların baskılarına, işkencelerine, hilelerine, sinsiliklerine, soykırımlarına rağmen… Ülke, bir zindan haline getirilmişken…”

“Çin, Rus ve Hint bâtılları ve mengeneleri arasında, denize kıyısı olmayan, çetin tabiat şartlarına sahip, yer altı zenginliklerine göz dikilmiş bir ülkede, Müslüman Uygur Türkleri; 3 asırdır, dünya nüfusunun beşte birinin; gittikçe artan bir soykırımına direniyor. Onlara direnme gücü veren haklı olmak ve Hak’ta olmak! Doğru fikirden üstün güç yoktur! İçerde ve dışarda kendine, inancına ve milletine güven! İşkenceler ve baskılar insana maddî zarar verebilir; insan, zalimin dediklerine inanmış görünebilir. Onların istediği ruhsuz ve inançsız kelimeleri seslendirebilir. Kuvvet, istediğini yaptırabilir ama mazlumun; bunların zulüm olduğunu düşünmesine engel olamaz. Zulmü duyan herkesin, “Haksızlık karşısında dilsiz şeytan olması” sağlanamaz. Bu acz, zalimi çıldırtır. Haksız olmanın ezikliği, haklı olma hakikati karşısında eninde sonunda mağlûp olur. Doğu Türkistan atasözü “Fil karıncayı ezebilir ama karınca onun hortumuna girerse, fil, acz içinde kalır ve çıldırarak ölür” der. Haklı olmak ve hakkı söylemek, haksızın hortumuna giren karıncadır. Zulmü anlatmak, zalimin hortumuna giren karıncadır. Zulmünün; değil yüzüne karşı, bilmediği görmediği yerlerde, bilmediği, tanımadığı kişiler tarafından devamlı söyleneceğini bilmek, zalimi çıldırtır. Dünyanın neresinde olursa olsun, ejderhanın haksız olduğu na, zalim olduğuna inanan; bunu bir şekilde –değil onun menhus suratını ve zihniyetini ifşa eden kitap yazmak– yakasına taktığı, maddede sinek kadarcık rozetle, masasına koyduğu bayrakla, mazlumun bir atasözünü söylemekle, türküsünü dinlemekle, ehemmiyetsiz görünen ufacık bir alâmetle ifade etmek bile; filin hortumuna giren bir karıncadır.”

Ah Türkistan Ah Türkeli!

Muhsin Hamdi Alkış’ın Ah Türkistan Ah Türkeli! İsimli yazısından;

“Doğu Türkistan, Türk varlığı tek bir vücud olarak kabul edilse maneviyatımız, kalbimiz gibi.. Orada meydana gelen her zulüm kalbimizi acıtıyor. Uygurlar medeniyetimizin inkişafını sağlayıcı, mücerred eserler vermek ve tarihin ilk devirlerinde dahi meydana getirdikleri mühendislik ve ilmî kabiliyetleriyle şehircilik ve medeniyetleriyle canımız ve Türk tarihindeki temel taşları. O temelin sağlamlığı ve oluşan medenî birikim sayesinde Karahanlı, Selçuklu. Osmanlı, Memlük, Babür, Timur hülâsa tüm Türk devletleri kabile federasyonlarından ibaret kalmayıp devletleşmeye, medeniyet inşasına geçebildiler.

Bugün Uygurlar Doğu Türkistan Türkü kardeşlerimiz tarihte emsali görülmemiş bir Çin zulmü altında inliyor. Canları, malları, tarihleri, eserleri, namus şeref ve haysiyetleri ayaklar altına alınıyor. Yüzlerce yıllık camiler, tarihî eserler yıkılıyor, 2 milyon Türk toplama kamplarına alınıyor ve evlerine namus bilmez Çin Komunist Partisi görevlisi daimî ikamete gönderiliyor. Kızları zorla han çinlileriyle evlendiriliyor. Her türlü dinî faaliyetlerine engel çıkarılıyor. Saymakla bitmeyecek kahreden zulümler yapılıyor.”

“Eliyle diliyle kalbiyle engel olmalı insan bu zulme. Maddî manevî yardımlarla, her fırsatta yetkililere ve tüm dünyaya duyurmakla vazifemizin en azından bir kısmını yapabiliriz. Tüm Türk devletleri ve halklarını bilinçlendirip Çin’e bu zulmün bedelini ekonomik olarak ödetmek için kararlar ve ambargolara muhatap olmasını sağlayabiliriz. Aynı minvalde diğer tüm dünya milletlerine bunun için diplomatik, kültürel sosyal medya ve internet üzerinden kampanyalar yapabiliriz. Dünyaya ettikleri büyük kötülük korona virüsünün en başında gizleyerek yayılmasına neden olmak sebebiyle zaten halihazırda bir nefrete muhatap komünist Çin devleti Türklerin ve hür dünyanın bir ambargosunu kaldıramaz ve rejimi yıkılır gider inşallah.

Yıkılsın Çin! Varolsun Doğu Türkistan Türkeli!”

Tokat

Sinan Ayhan, Tokat isimli yazısında ince bir ironi ile zalim Çin’e göndermeler yapıyor.

“Çin, varlığını Allah yoluna bağlasaydı kalabalığı bir zenginlik diye görülecekken, millî iradesi Allah yolundan uzak kalmış bir böcek sürüsü manzarası çizmekte… Ve her kişi dünya üzerinde, Çin’in karakterini “çin işkencesi” keyfiyetiyle aynı tutmakta…

Ne barut, ne kâğıt, ne de (Konfiçyus) bâtıl olmaktan onu kurtarabilmiş… Var mı ötesi…

Çin, elindeki potansiyele rağmen kuru bir kalabalıktan öteye geçememiş ve küfrün gaddarlık cihazı olmaktan başka bir görev de ifa etmemiş…

Peki Türk… Türk, sayısı az görünse de, kalabalık olandan daha kalabalık bir keyfiyette, hak ve bâtıl savaşını meydan yerine dökmüş, yalnız Allah iradesi ve sözüne bağlı, O’nun ordusu olmak için ışığa uçan pervaneler gibi kendini zulmün karşısında durmaya adayan, biricik harlı kalp…”

Doğu Türkistan uzak değil

Ne güzel ve içten bir temennide bulunuyor İlkay Coşkun. Buluştuğumuz ortak noktaları, gönül birlikteliklerini içten bir anlatımla sıralıyor Coşkun. Gönül bağlarımızın neden bu kadar güçlü olduğunu hissettiren birliktelikler bunlar.

“Doğu Türkistan, Divan-ı Lügat it Türk de de geçen Hakâniye lehçesini kullanmaktadır. Kaşgarlı Mahmud, Doğu Türkistan’ın Kaşgar vilayetinden, Yusuf Has Hacip, Balasagun şehrinde doğup büyümüştür. Doğu Türkistan’ın büyük değerlerindendirler. Doğu Türkistanlı bir Türk’le, Türkiyeli bir Türk’ün dili, değişik lehçe farkları olsa da aynıdır. Rahatlıkla anlaşabilirler. Bunu örnekleyecek olursak Türk’ün Nasreddin Hoca’sı, Doğu Türkistan’da Nesriddin Ependi olmuş hatta Azerbaycan’da Molla Nasreddin olarak bilinir. Doğu Türkistan’da Nesriddin Ependi hikâyeleri anlatıla gelmektedir. Dilimizle alakalı başka bir tespitte bulunacak olursak, bizdeki İstanbul şivesi neyse Doğu Türkistan için Kaşgar şivesi odur.”

“Doğu Türkistan tarihinde yer etmiş öyle çok kıymetli isimler var ki. Bazılarını sıralayacak olursam; Kaşgarlı Mahmud (1008-1105)
Yusuf Has Hacib (1017-1077)
Dilşah Hatun (18. yüz yıl)
Yakup Han (1827-1877)
Sabit Damolla (1883-1941)
Alihan Töre Saguni (1885-1976)
Ahmet Can Kasimi (1914-1949)
Osman Batur İslamoğlu (1899-1951)
Canımhan Hacı (1893-1951)
Mehmet Emin Buğra (1901-1965)
Dr. Mesut Sabri Baykozi (1887-1952)
Hoca Niyaz Hacı (1911-1949)
Alibey Hakim (1908-1985)
İsa Yusuf Alptekin (1901-1995)
Rabia kadir (1947-)”

Doğu Türkistan Milli Meclis Başkanı Seyit Tümtürk ile söyleşi

Ahmet Değirmenci’nin Seyit Tümtürk ile gerçekleştirdiği söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşıyorum.

“1989 yılında kurucular kurulunda yer aldığımız Doğu Türkistan Kültür ve Dayanışma Derneği Kayseri’de kuruluyor. Her kademesinde görev aldık, genel başkanlığına kadar yükseldik. Bu faaliyet çerçevesinde, Dünya Uygur Kongresi olarak görev yapan teşkilatımızın kuruluşundan önce 1992’de Doğu Türkistan Millî Merkezi diye İstanbul’da o zaman rahmetli Alpaslan Türkeş’in de, rahmetli İsa Yusuf Alptekin’in de, Kazakistan’dan Oşur Vahidi gibi Doğu Türkistan Cumhuriyetlerinde kurucu üye olarak görev alan büyüklerimiz, aksakallılarımızın da katıldıkları kurultayda hazır bulunduk. Güzel faaliyetler yaptık. 1998 yılında Mesut Yılmaz’ın bir genelgesi ile Türkiye’de Doğu Türkistan davası tamamen yasaklandı. İsmi yasaklandı, Sincan ismi tavsiye edildi. Ay yıldızlı gök bayrağımız yasaklandı. Siyasî faaliyetlerimiz engellendi. Ciddi sıkıntılar yaşadık. Müslüman Türk beldesinde, Doğu Türkistan davası Anavatan iktidarında Mesut Yılmaz’ın yanlış kararıyla yasaklarla mücadele ettik. Ak Parti iktidarında 2009 Urumçi katliamından sonra şimdiki Cumhurbaşkanımız o zaman başbakandı, birebir görüştüğümüzde “biz ne yapabiliriz” dediğinde, öncelikle bizim ayağımızdaki prangaları açın, bahsettiğim genelge bu milletin alnına yapışmış bir kara lekedir, bunu ortada kaldırırsanız engeller kalkar biz de daha rahat hareket edebiliriz dedik. Yeni bir genelge ile Sayın Başbakanımızın iradeleri ile bu engelden kurtulduk.”

“Çin seddinin evvelinden günümüze kadar devam eden bir mücadele... Doğu Türkistan Çin mücadelesi değil hakla bâtılın mücadelesi. Doğu Türkistanlılar hep tek tanrılı dine inanmışlardır. Hiçbir zaman sapık saplantılara bulaşmamış saf, temiz bir millettir. Türk milletinin mayası temizdir. Türk kimliğinin ilk mührünün vurulduğu coğrafyadır, Doğu Türkistan. Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lûgat-it Türk’ünde zikredilen Türk kelimesi de Orhun Âbideleri’nde binlerce yıl önce ecdadımızın vasiyet bıraktığı o taşa mühür vururlar. Türk milleti yüce dinimiz İslâm’la Abdülkerim Saltuk Buğra Han’la Karahanlıların hükümdarlığı devrinde bu coğrafyada tanıştı. Birilerinin dediği gibi kılıç zoruyla değil.”

“Doğu Türkistan dünyanın en zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarına sahip. Petrol, doğalgaz, uranyum, kömür, altın, gümüş gibi 118 çeşit yer altı zenginliği var. Çin’in tükettiği hidrokarbonun, enerjinin neredeyse yarısına yakını Doğu Türkistan’dan tedarik edilmekte. Yıllık % 8-10-12’lik kalkınmayı Doğu Türkistan’dan tedarik ettiği bu zenginlikle sağlamakta. Cezaevindeki milyonlarca mahkûmu, köle işçi olarak bir kuruş ücret ödemeden açlık seviyesinde çalıştırarak, dünyada hiçbir ülkenin rekabet edemeyeceği bir ticarî avantajı elde ediyor. Uluslararası işçi (İLO) sözleşmelerini ihlâl etmekte. İşçiler belli bir saat, ücret karşılığı çalışmalı. Cezaevine atılan milyonlarca Doğu Türkistanlı ve sadece Doğu Türkistanlı değil, milyonlarca Çinli, Çin’in köle işçileri. İnsanların kanı, canı, her türlü hakları ellerinden alınarak üretilen mallar Batı’ya pazarlanmakta.”

“Türkiye’mizde de, Türk dünyasında, İslâm coğrafyasında Amerika başta Batı’nın bazı yanlış politikalarından dolayı bir Çin hayranlığı, Çin sevicilik, Çin beklentisi var. Arabistan’a gittim Hacc’a, İslâm dünyasından gelen hacılarla karşılaşıyorum, nerelisin diyor, Türkiye’de yaşıyorum ama Doğu Türkistan asıllıyım, Uygur Türk’üyüm diyorum, neresi diyor, Çin işgalinde diyorum, Sin diyor, “ahseni nas” diyor, “ahseni nas” demek insanların hayırlısı, hayırlı olarak yad edeceğimiz bir tek Çin mi kaldı. İnsanların hayırlısı değil, vebalısı, belâlısı bu Çin. Şimdi umut bekledikleri Çin ne hale geldi bakın.”

Sinsi ve pasif siyâset

Siyasetin kirli bir yüzü vardır. Aslında herkesin rahatsız olduğu ama olumlu adım atma noktasında çok da yaprak oynamayan bir alandır bu. Kubilay Ertekin siyasetin sinsi ve pasif yüzünü yazmış.

“Kâbede atılan o taşlar sembolik ve temsîlîdir. Şeytanların ete kemiğe bürünerek ülkeler dolaşanları var. Ülkemiz için en tehlikeli olanlar ise; kökü ve beyni dışarıda, kendisi içeride olan tüm şerirlerle; FETO, PKK, GEZİ olayları ve onlara destek veren, yardım-yataklık yapan darbe, cunta benzeri şeklindeki hâinâne kalkışmalar ile ülkemizi boğmaya çalışan din kisvesi altındakilerle, sözde siyâsî olarak muhâlif görünüp inanç ve millî irâde düşmanlığı yapan iffetsizlerdir...

Düşmanlık duygusunu ve ülkemize karşı siyâsi bir kin ve nefret faaliyetlerini en ileri seviyeye götürenlerden birisi de Suud devletiyle BAE denilen uydu ve Batının kuklası olanlardır.”

“Evet günümüzde şeytan, ete kemiğe bürünmüş fert, âile, toplum ve devlet-millet şeklinde, politikacı, siyâsetçi tarzında, gazeteci, diplomat kılığında ve her alanda cirit atmaktadır. Eğer Müslümanlar bu habislerin peşinde gitmez ve her birine lâyık olduğu taşı atmaz- boykot gibi, tel’in, târiz ve takbih etmek şeklindeki pasif ve aktif hareketlerde bulunmaz ve maddî, mânevî onlardan yana olur ve üstelik o müfsitleri destekleme gaflet ve dalâletinde bulunurlarsa, mevcut durumdaki zillet, meskenet ve zulümlerin, mahrûmiyetlerin devam etmesi kaçınılmazdır. Kâfirler, fâsıklar ve bozguncular bellidir. Onlarla kavlî, fikrî, fiilî maddî, mânevî her tür mücâdelede bulunmak ve o konuda atılan her taş, (karşı tavır ve duruş) büyük bir erdemdir ve yapılacak en büyük cihattır.”

“Bugün Batı, sözde İslâm ülkelerini paramparça etmiş durumdadır. En hazin olan da bu devletçiklerin bâzılarının kefereye yardım ve yataklık yapma zilletidir. Yâni kaleyi içten fethetmektedirler. Zerre kadar vicdânı, irfânı ve iz’ânı olanların bu durumlardan elem ve ıstırap duymamaları imkânsızdır.

Sonuç olarak Şeytanın asıl görevi nedir!? Allâh’a (CC) isyân ve insanları hak yoldan ve tüm hakîkatlerden saptırıp, azdırarak kendine kul ve köle etmek, onun uşağı olanların şeytânî plan ve projeleriyle isyan ve tuğyanlarını artırmaktır. O yüzden şeytanlaşmış olan günümüzün sözde insanlarının ve ona bağlı olan ideolojilerinin, müntesiplerine payanda olan bir kısım Müslümanların (!) yaptıkları da aynı şeylerdir…”

Kardelen’den iki şiir

Yürekler yangın yeri, minareler ezansız
Vicdanlar yağmalanmış, idrakler kör, izansız

Dar’a çekilmiş bülbül, yastadır gonca güller
Zifiri karanlıkta söndürülmüş kandiller…

Ölüm kusuyor gökler, boyunlar satırlarda
Gökbayrak dalgalanır imanlı sadırlarda

Uygur günde beş vakit hakikate yaslanır
Kanlı gözyaşlarından seccadeler ıslanır

Çin’de günün özeti: işkence, zulüm, talan…
Mimsiz medenilerin her söylediği yalan…

Çalınmış nevbaharın, mahkûmsun zemheriye
Mâziden kuvvet alıp bakmalı ileriye…

M. Nihat Malkoç

Ey ruhumun ikizi, ey çilenin toprağı
Yüreğimden dilime taşan sözümsün Kaşgar
Kadim Türklük yurdunun savrulan son yaprağı
 Çaresizlik içinde solan yüzümsün Kaşgar

Yıllardır zulümlerle kan tükürür her seher
Kışlarını yitirdik baharı kıştan beter
Uygur’un uygar yolu kalbim senle beraber
Çilen kalbimde saklı iki gözümsün Kaşgar

Mahmut Topbaşlı

YORUM EKLE