Mayıs 2019 dergilerine genel bir bakış-4

Her yönüyle hikâye

Ay Vakti dergisinin 180. sayısı hikâye dosyası ile çıktı. Her yönüyle hikâye ele alınmış dosyada. Teorik yazıların yanında hikâye incelemeleri, soruşturma, söyleşi derken dopdolu bir sayı var karşımızda.

“Hikâyenin gücü metaforun gücünden gelir. Çünkü hikâye, anlattığı şeyi bütün boyutlarıyla aktarır. Bir olguyu bütün boyutlarıyla yaşamak ya da kavramak ise “tecrübedir.” Bu açıdan bakılınca hikâyenin tecrübe demek olduğunu anlarız. Tecrübe, insana empati duygusunu tattırır. Yani insan hikâye aracılığı ile dinlediği ya da öğrendiği olguyu tıpkı kendisi yaşamış gibi olur. Bu yönüyle hikâyenin “empati” olduğunu söylemiş oluyoruz.”

Şaban Sağlık

“Başkası üzerinden kendimizi, kendi hayatımız üzerinden başka hayatları anlamışızdır. Bu örtüştürmeler, yaklaştırmalar veya ayrışmalar sonrasında benliğimiz, korkunun, ümidin, heyecanın tesiriyle silkinir, ürperir, arınır. Aristo’nun Poetikası’nda sanatın amacına ilişkin olarak belirlediği son dönemde Tolstoy gibi ahlakçıların sürdürdüğü ‘Katarsis’ teorisinin özü, ruhun arınması, temizlenmesidir. Bana göre de sanatı var ve anlamlı kılan ana sebeplerden biri budur, bu olmalıdır. Esasen daha önceleri yazıya dayanmaksızın sözlü anlatıyla süren hikâyeleme geleneği, kiliselerde renklerin ve figürlerin dilini kullanarak resimleme yolunu seçmiştir. O resimlerin her biri bir hikâye anlatıyordu. Üstelik o hikâyeleri insanlar inançlarının samimiyeti veya derinliği ölçüsünde okuyor, etkileniyorlardı. Asırlar sonra ünlü sinema üstadı Tarkovsky, bu gerçeği kendi faaliyet alanı için ‘Sinema herkesin okuyacağı bir kitaptır.” diye ifade edecektir.”

Necmettin Evci

Dergideki soruşturma sorularından “Niçin yazıyorsunuz?” sorusuna öykücülerin verdiği cevaplardan paylaşımlar yapacağım.

“…Ben bu toprağın insanının hikâyesini anlatmalıydım; İstanbul’dan dışarı, Bursa’dan ötenin hikâyesi… Bu hikâyenin içinde türkü, halk hikâyesi, ninni, ağıt gibi Anadolu ve Türk kültürünün mayalanan bütün unsurları barınmalıydı. Henüz bunu başarabilmiş değilim. Fakat kim bilir, belki bir gün bunu başarabilirim.”

Ercan Köksal

“Eskiden bu soruya ‘derdimi anlatmak için yazıyorum.’ derdim. Şimdi ise kendim ile dertleşmek için yazıyorum gibiyim. Geriye dönüp baktığımda meğer yazdıklarım değişen ve yıpranan yönlerimi açığa çıkarmak için birer gösterge olmuş, beni kendi zamanlarına çağırıyorlar. O yüzden artık yazarken kendimi mektuplar yazıyormuş gibi hissediyorum.”

Emrah Bilge Merdivan

“Yazma gerekçesi metnin türüne göre değişir. Şiir, öykü yazmaktan amaç ile deneme, makale yazmanın amacı aynı olmasa gerek. Ben bunun her metin için bile küçük değişiklikler gösterebileceğini düşünüyorum. Büyük amaç değişmez tabii. Hakikate işaret, yazmazsam sorumlu olurum düşüncesi bu büyük amaç. Ancak her metin kendini kaleme aldırmaya zorlayan ikincil derecede gözettiği amaçlar var ki onlar değişkendir. Mesela, bir de ben anlatayım, öyle değil böyle anlatılır gibi. “

Kamil Yeşil

“… Zulüm varsa haliyle mazlum da vardır. Sanırım kıyamete kadar da bu imtihan sürecek. Yazmaya ilk başladığımda ‘Ben bunun neresindeyim?’ diye düşünmüştüm. Olup bitenler karşısında söyleyecek sözlerimi belli bir disiplin içinde ve kıymetli kılacak bir mecra aramıştım. Şimdi dönüp bakınca iyi ki buna talip olmuşum diyorum.”

Akif Hasan Kaya

Âlim Kahraman ile Türk hikâyesi üzerine

Edebiyatımızda hikâye üzerine yoğun çalışmalar yürüten bir isim Âlim Kahraman. Edebiyat tarihimizin hikâye haritasını çıkarmış bir isim Kahraman. Özellikle modern Türk hikâyesi üzerine çalışmaları önem arz ediyor. Hüseyin Ahmet Çelik’in Âlim Kahraman ile yaptığı söyleşiden paylaşımlar yapacağım.

“Hikâye romana yakın bir tür kabul edilir. Halbuki bazı özellikleriyle şiire de aynı derecede yakındır o. Hikâyede ‘ayrıntı’nın önemi bilinir. Bu ayrıntılar çoğu zaman şiirdeki imgeye karşılık gelebilecek değerler taşır. Tahkiye şiirde de vardır ama şiirin ana karakterine dahil değildir. Hikâye, tahkiyeli oluşuyla romana yaklaşır. Ancak modern hikâyede tahkiye de -neredeyse- hikâyenin vazgeçilmezleri arasından çıkmıştır.”

“Kısa hikâye dediğimiz tür, hacim bakımından, kendine dergilerde her zaman yer bulabilmiştir. Romanlar daha çok gazetelerde tefrika edilmiştir ya da doğrudan kitap halinde yayımlanmıştır.

Hikâyenin dergilerde kendine yer bulabilmesi birçok bakımdan onun lehine bir durumdur. Bu sebeple dergiler öykülerin nefes aldığı yerlerdir, sözü doğrudur.”  

 Ay Vakti’nden şiirler

Ne kadar kırılgan
Hayatım dediğim kavisli cam
Akisler vuruyor üstüne yeri göğü sarsıcı bir notadan

Resimler yapıyorum turunçla geçerek göz kesilmiş acıdan
Bir ülkeye: Koşmayı sürdürür orada atlar
Uçurumda bile
Tayı kaybolmuş bir kısrak koşusuyla delice

Fatma Şengil Süzer

yaraların beyazsa kar sür suluysa yağmur
kanlı ise gül yârin gülüşüne usulca düşen
yâremi bulur mu dersin yâr emi

Selami Şimşek

Derinim; içimde devinen denizden,
Gölgeden, güneşten ve geceden,
Ve kendimden gidince kendime,
Geç kalırım her an düşünce / den…

Ferhat Öksüz

Arif Ay’dan veda

Edebiyat Ortamı dergisi 68. sayısına bir veda haberi ile ulaştı. Derginin genel yayın yönetmeni Arif Ay dergiden ayrıldığını bildiren bir Veda yazısı ile okuyuculara bu haberi veriyor. manifesto gibi bir yazı bu. Günümüz dergiciliğine dair önemli göndermelerin olduğu bir yazı bu. Arif Ay’ın Edebiyat Ortamı’na katkısı tartışılamaz. Edebiyat dünyamıza etkisi düşünülünce, derginin de bundan payını aldığını dergini her sayısında gördük. Özellikle Edebiyat Ortamı’nın bir mektep dergi olması için önemli çalışmalar içine girdi Arif Ay.

Elbette yazdığı genel gerekçelerin dışında özel gerekçeleri de vardır Arif Ay’ın. Veda kolay bir sözcük olsa da ağırlığını kaldırmak bazen çok da kolay olmuyor. Ben Arif Ay hocamıza bundan sonraki çalışmalarında başarılar diliyorum. Hocamızı takip etmeye devam edeceğiz.

Veda başlıklı giriş yazısından birkaç önemli noktayı paylaşacağım.

“Eskiden dergiler okurlarıyla, aboneleriyle ayakta dururdu. Dolayısıyla daha özgün ve daha özgürdüler. Günümüzde holdinglerin, şirketlerin desteğiyle ya da kurum ve kuruluşların reklamlarıyla yayınlarını sürdürüyorlar. Geçmişle kıyaslandığında okur sayısında da büyük bir düşüş yaşanmaktadır. Dergiye ürün gönderenler bile dergiyi okumuyorlar. Hiç unutmam, geçmişte bir dergi yayınına son verirken şu notu düşmüştü: “Dergimize şiir gönderenler dergimizi okumuş olsalardı, dergimiz kapanmayacaktı.”

Bunları dile getirmemin nedeni, dergilerin yaşadığı sorunları ortaya koymaktan ziyade, bende bıraktığı heyecan yitikliğine vurgu yapmaktır.

Dünden bugüne Edebiyat Ortamı’na emek vermiş, ürün göndermiş herkese ve okurlarımıza teşekkür ediyorum.”

Klâsik şiir ve gençlik

Şakir Diclehan Divan edebiyatının serencamını anlatıyor yazısında. Özellikle Tanzimat’la birlikte etkisini yitirmeye başlayan divan şiirinin gençler üzerindeki etkisi üzerine tespitlerde bulunuyor. Batı hayranlığının şiirimiz üzerine etkisini dile getirirken; “Batıya hayranlıkları, ruhlarını esir almış şair ve yazarlar eliyle bu imkân sonuna kadar kullanılmış ve toplumun en hassas olduğu bir noktadan vurulduğu görülmüştür.”  diyerek yitirilişin adresini gösteriyor.

“Divan Edebiyatı’nın temel eserlerinden yaralanarak yeni bir dil inşa etmek zorundayız. Edebiyatı, her yerde ve her kesimde, yeniden lâyık olduğu yere ve kaideye oturtmak, artık toplumumuzda en kesin bir ihtiyaç haline gelmiştir. Bilgisizlik karanlığından ve cehalet girdabından kültür ve medeniyet aydınlığına ancak böyle çıkabilir.”

Yunus Emre’nin çağrısı  

Hayrettin Durmuş, Yunus Emre’nin çağrısına kulak vermeye çağırıyor herkesi. Evrensel bir ses bu… Aradan ne kadar zaman geçse de tazeliğini koruyan bir kuşatıcı ses.

“Yunus Emre kendinden sonra gelen bütün şairleri etkilenmiştir. Mevlana’nın “Hangi makama vardımsa önümde Türkmen kocası Yunus’u gördüm.” demesi boşuna değildir. Her çağda öğrencileri vardır onun. Şiire kanat çırpan herkesin yolu mutlaka Yunus’a uğrar.

“Yunus’un önemli bir özelliği de birlik sevdalısı olmasıydı. Yunus bundan yedi yüzyıl önce Anadolu’yu kasıp kavuran Moğol istilası karşısında insanları uyarmıştır. Onları kardeşliğe ve birlik olmaya çağırmış, Anadolu beyliklerini birleştirmek için çaba harcamıştır.”

Kendi adıma da bir teşekkürü buraya almak istiyorum. Günümüz edebiyatın en usta portre yazarlarından olan Fahri Tuna’nın cümlelerine konuk olmak bu ay da bana nasip oldu. Irmaklarca Çağıldayan Şair diyerek anlatmış beni şehirlerden, şiirlerden, kitaplardan geçerek. Binlerce teşekkür Fahri Tuna Hocam’a. Kalemi dert görmesin.

Edebiyat Ortamı’ndan şiirler

silinmiş kan rengi parmak izleri
duvarlarında, büyüdükçe daralan sokakların
örneğin, iltica deneyen çocukların;
hoş geldiniz, yeryüzünün ülkesizleri

okunmuş kitaplar ve hayatlardan
birer küçük alıntı, gün kalıntısı

Şadi Kocabaş

aşk için,
semah döndüler
iki turna
bir ali

Yunus Karakoyun

Topraksız saksıların dilini
Buruşuk sesimle çözmek
Kalbimin zarına eziyet
Sen yokken çalılara takılan
Kuru bir öksürüktür zaman
Yetim ve öksüz lokmam
Perdesi açılmamış evlerin
Sıvası düşmüş duvarında
Sararmış takvim yaprakları
Hepsi sensizlikten parça
Varlığında yumuşuyor taşları

Eda Tosun

Vefa Taşdelen ile söyleşi

Hece dergisinin 269. sayısında Ali Necip Erdoğan, Vefa Taşdelen ile bir söyleşi gerçekleştirmiş.  Ufuk açıcı dediğim türden, içi dolu bir söyleşi bu. Taşdelen’in Hece Yayınları arasında çıkan Edebiyatın Dili kitabı merkezli bu söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Edebiyat dili, dünyayı ve hayatı sanatın dilinde, belirli ölçütleri ve değeri olan, bir dilde yeniden üretmenin adıdır. Bu dil, insan dünyasını, ruhu ve hislerin dünyasını dile getirmek için geniş imkânlara, söyleyiş güzelliklerine sahip bir dildir. İnsanı insana anlatan, insanı insana gösteren, insanı insana yaklaştıran, empati ve anlayış oluşturan bir dildir.”

“İnsanın yeryüzündeki var oluş sorunu, tüm gerçekliği ve derinliğiyle edebiyatın meselesidir; evet, bu doğru. İnsanın sosyal ve politik bir varlık olduğu da doğru. Dilin, bir kültürün mantalitesini dışa vurduğu; insanların davranış ve düşünme biçimlerinde tezahür ettiği de çok doğru. Ama sırf bu böyle diye, edebiyatın ve felsefenin gündelik dilin akıntısına kapılması da gerekmez; eğer böyle olsa o zaman edebiyat ve felsefe olmaz.”

“Tekrar ve taklit, özgünlüğün ve sahihliğin en büyük düşmanıdır. Orijinal işler, tekrarlayan değil, yeniden üretebilen işlerdir.”

“Dil varlığın evi ama edebiyatın da evi. Edebiyat ve felsefe dilden çıkıyor, dille birlikte var oluyor, sonunda yine dile dönüyor: edebiyat ve felsefe de dilin evi.”

Şiir buluşmalarında Yücel Kayıran var

Hece’nin bu sayı Şiir Buluşmalarının konuğu Yücel Kayıran. Hayriye Ünal, Faruk Uysal, Burak Ş. Çelik, Mehmet Solak ve birçok şair var söyleşiye katılan. Kayıran’ın cümlelerinden paylaşımlar yapacağım.

“İdeoloji kafamızda bir baskı oluşturuyor bize. Şiir kendi hikâyemizden kendi derdimizden hareketle yazılan bir şey. İdeolojiye uygun yanlar şiirin içine giriyor, uymayan yanları devre dışı bırakıyoruz.”

“Varlık durumunda bir keyif hali de vardır. Bir zevk hali de vardır var olduğumuzu hissettiğimizde.”

“Metafizik kavramının farklı anlamları var. Ben metafizik kavramını, Türkiye’deki yaygın kullanılışının dışında, aşkın varlık ayrımında değil, insanın var olma durumuyla ilgili bir bağlamda içkinlik anlamında kullanıyorum. Anlam bağlamları bakımından çetrefil bir kavram ama metafizik ifadesini telaffuz etmeden de bir şey yapmak zor geliyor bana.”

“Memleket şiirinde tasavvufa yapılan vurgu, gerçekliği dile getirmekten çok, ideolojik bir tasarımı anlatır.”

“İnanç. Bir bağlanma durumudur ve üç biçimi vardır. İlki aşk. Aşk bir inanç biçimidir. İkincisi fanatizm. Hem ideolojik fanatizm hem de sporla ilgili olan fanatizm. Üçüncüsü de din. Ama din gelişen, değişen, ilerleyen bir kurum. Devlet nasıl bir kurumsa, eğitim nasıl bir kurumsa onun gibi bir kurum.”

“Bugün, günümüz şiirinde bir başka ana damar var. İkinci Yeni ile 60’lı yıllar şiirinin imkânları bitti, bugün önemli bir çoğunluk buradan beslenmede. Ben, değişimin dilde ortaya çıktığı kanısındayım. Bugün başka bir dil gelişti ve farklı bir şiir cümlesi ortaya çıktı. Atomik bir yapı içermeyen, ültimatom vermeyen bir cümle yapısı söz konusu. Şiirsel olan, cümleden, cümlenin taşıdığı tinselliğe kaydı. Lirikten epiğe bir yayılım söz konusu.”

“Hakikati dile getirmek eleştiri için yeterli. Gerçeği söylemek, gerçek olan ne ise. Çünkü şöyle bir şey var, her şair kendisine bir yer yakıştırıyor, kendisini olmak istediği bir fotoğrafın içinde gösteriyor. Bir çevrenin içinde yer alıyor. Bir partiden milletvekili adayı oluyor. Yani kendisiyle ilgili olarak kurmaya çalıştığı imge aslında şiirinde mevcut değil. O nedenle metin analizinde gerçeği söylemek ağır eleştiri haline geliyor.”

Hece’den şiirler

Kimi zaman perdeden kente bir Hızır gelir
Kuyu dilim tutulan uçurtmadan yoklanan
Ateşli sayıklama Türkmen kadın seslenir
Bir çile serinliyor Tozanlı’da bey yaman

Şenol Korkut

kimseye söylemez yerimi yağmur
bütün kaçakları gök saklar çünkü
bir balık, bir serçe, bir çocuk olur
teninde çırpınan o sessiz türkü

Mustafa Muharrem

göğe ve rengine
ve tırnaklarını körelten toza bakıp
yurdun en ücrası bildiği yerde
kabaran çillerine basıp basıp
bir kadın
acı sulardan yükselen dumanda
kay-bol-du

Adam Hurst
elinde çello elinde şaşkınlık ile
kalakaldı öylece
sırlanmak ağır geldi
kalkıp yanına geldi
usulca dokundu
sesin / körfezinde biriken / şeye

İbrahim Yolalan

Huyuna gittim rüzgârın nice yüz yıl
Bir çölün içini oydum iç içe içimi oydum

Zorluğun günleri yakamda uzun pazar

İsmail Karakurt

O tepeden aşağı
Savrulurken atlar, savaşçılar
Biz kazdıkça kazdık
Nihayet ölü bir profesörün cesedine ulaştık

Davut Güner

bağışla bir tabuttan çıktı kelimelerim
bir kalbe girdi kelimelerin
anne gönderdiğin yerdeyim
“çindeyim maçindeyim”

ibrahim elimde balta
ha vurdum ha vuracağım

Kemalettin Bal