Mayıs 2019 dergilerine genel bir bakış-2

Yarın’dan Durmuş Hocaoğlu sayısı

Yarın dergisi yine zihinlerde kalacak, kıymetli özel dosyalarla yoluna devam ediyor. 8. Sayının özel dosyası Durmuş Hocaoğlu’na ayrılmış. Dosyadan altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Hocaoğlu, siyasi tartışmaların, günlük deği­şen gündem maddelerinin içerisinden sıyrıla­rak, münevverliğin özbeöz anlamındaki aydın vazifesini yerine getirirdi. 2006 senesinde, Türk Yurdu'nda 2009'da yaşanacak sıkıntı­ları işaret ederken sözlerini aşırı kaygı dolu bulanlar, yıllar içerisinde O'na hak verdiler. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin üniter yapı­sı, AB müzakereleri, terör sorunu üçgeninde toplumun ve yönetimin imtihan performan­sı Hocaoğlu'nun tereddütlerini, endişelerini haklı çıkaran cinstendi. 2009 yılında şartla­rın içerisinde tarihi bir uyarıda bulunuyor, bugün artık yayın hayatında olmayan 2023 dergisinin yüzüncü sayısına verdiği demeçte, `2023'te Türkiye mevcut olmayabilir' sözüy­le, dost dilinin acılığını sunuyordu. Hocaoğ­lu'nun gösterdiği tehlikelerin izdüşümleri henüz o tarihte kendini net göstermemişti.”

Çağhan Sarı

“Bir garip Hocaoğlu geçti bu deni dünyadan. Garip derken hüzün veren, kimsesiz, zavallı ve acayip demeye çalıştığım' mı zannettin? Hayır! Durmuş Hocaoğlu, gerek ilmi gerek dini hayatıyla asla hüzün veren bir geçmişe sahip olmadı. O gurur duyulacak işler yaptı ve vuruşarak çekildi bu dünyadan. Alnının akıyla yaşadı ve ahirette iman sahibi Müslü­man bir Türkün onun gibi olmaktan ümit var olacağı bir kişi oldu. Kimsesiz olmadı keza Allah onunlaydı; Peygamber onunlaydı; belki yaşayan Türklere karşı muhabbetini yitirme­ye başlamıştı fakat dünyadan gelip göçmüş âlimler, mütefekkirler, filozoflar, kahraman­lar onunlaydı. Ona zavallı demek zavallılara yapılacak en büyük iltifat olur. Keza Hoca­oğlu'nu aciz görene rastlanmış mıdır? Bilin­mez. Yalnızlığı göze alan Durmuş Hocaoğlu gibi bir yiğide hiçbir güç galebe çalamazdı. Acayiplik ise Türk düşmanı küffara ancak Müslüman bir Türk entellekteli! (Kendi­si bilhassa çift -1 kullanırdı.) gibi tavır alışı acayiplik olarak görenlere yakışırdı. Hakikat noktainazarından bakıldığında acayibin zıd­dı ne ise o Durmuş Hocaoğlu idi. İnsandı el­bet senin gibi, benim gibi. Ama o, hiçbirimiz gibi küçük şeylerle mutlu olmayan, büyük ülkülerin adamıydı.”

Osman Berat Çelebi

“Türkülerimiz ve Biz”

Yarın’da Memduh Atalay türkülerin hayatımızdaki yerini acılar bağlamında ele alan bir yazı kaleme almış. Türkü ve acı kavramları içli bir türküyü mırıldanınca daha bir anlamlı oluyor.

“Müzik sanatlar içerisinde en milli olanıdır. Şiir başka dile tercümesi zor olan bir sanat olduğu gibi müziğin de coğrafyanın sesine doğduğu /coğrafyanın sesinden doğduğu için ancak kendi dilinde tadına varılabilen bir sanattır. Bizim tek sesli müziğimiz "tek Tanrı" inan­cımızla ilgili olduğu gibi Batı müziğinin çok sesli olması elbette "teslis" inancıyla ilgilidir.”

“Kendi sesimiz Çanakkale'den Yemen'e, Rume­li'den Asya'ya bu coğrafyanın çağrısında yani yürek sesimizde toplayacaktır bizi. Bu coğraf­yanın malı olmayan ithal fikirler nasıl perişan olmamıza neden olduysa bize ait olmayan kutsal hüzünlerimizi ifade etmeyen karışık sesler anaforunda kendi sesimiz sanarak bir uğultuda siyasi kavgalarla ve kamplaşmalarla yem olmak zorunda kalacağız!

Bizim sesimizde hasret var, aşk var, birlik var, ölümlülük düşüncesi var, dostluk var, dil ya­rası= dinmeyen acısı var, dostun attığı gü­lün yarası var, Ali var, Muhammet var bin yıllık maceramız ve hüzünlü bakiyemiz var! Coğ­rafyanın sesi coğrafyanın kaderidir! Sesimize dönelim medeniyet bir yorgan gibi üstümüze örtülmeden!”

Cahşların savaşı

Selçuk Küpçük, Hakkın Öznur’un Ortadoğu’nun Cahşları kitabı üzerine yazdığı bir değerlendirme Yarın’da yer alıyor. Öznur, titiz bir araştırmacı. Ele aldığı her konuyu tüm detaylarıyla inceleyen ve yarınlara kalacak hacimli çalışmalarıyla adından söz ettirecek bir değerli kalem. Küpçük’ün kitap ile ilgili bir değerlendirmesini almak istiyorum.

“Kitap her ne kadar Barzani ailesi ve onun siyasal manevraları üzerine otursa da aslında Orta Doğu’nun modern tarihini zemin yapan bir mekân üzerinden okuma gerçekleştiriyor. Dolayısı ile “Cahşların Savaşı” bize sadece bu Kürt hareketine ilişkin bilgiler sunmuyor. Onu da içine alacak biçimde bölgenin tarihsel, politik, etnik, dinsel haritasını açıyor adeta önümüze.

Yarın’dan iki şiir

Paçalarımız çorludur bakma ütülü şimdi
iri kıyım bezirgan türedi gövdemizde
ne orada kaldık ne de buralıyız
modern betonlar arasında boğulmaya ramak kala
gök mavisi bir nefes ararız.

Süreyya Altunkara

Asya’nın o kızıl akşamlarında
Yokluğun aralarında zulmetin demir kapısını
Ve taşların ağırlığıyla ezilirdi şehirler.
Benimse,
Yumruğum çözülürken göğün avuçlarında
Kırkikindi yağardı içimin şehirlerine,
Dilimde, yüreğimde en aziz kelimeler.

Mücahit Acar

Ramazan ve edebiyat

Dergilerin ait olduğu zamandan izler taşımasını önemsiyorum. Suni gündemlere kapılmadan yaşanan vakti sayfalarına taşıyarak dergiler, canlılıklarını da okuyucu ile paylaşmış oluyorlar. Mahalle Mektebi dergisinin 47. sayısında Sema Bayar’ın Ramazan ve Edebiyat yazısı işte tam da bahsettiğim yazılardan. Ramazan ikliminin köşe bucak hissedildiği bir zamanda böyle bir yazı ile karşılaşmak Mahalle Mektebi’nden ramazana bir selam babında hoş bir incelik olmuş.

Sema Bayar bir öykücü. Öykücülerden nesirler okumak bana büyük keyif veriyor. Çünkü öykücülerin anlatımındaki sıcaklık yazdıkları yazılara da sirayet ediyor. Kendimden biliyorum J

Sema Bayar, yazısında edebiyatçıların ramazana dair eserlerine değiniyor. Ben Bayar’ın yazısından birkaç paylaşım yapacağım.

“Divan edebiyatında ramazana özgü kaleme alınan eserlere ramazaniyye denilir. Ramazanın gelişi gönülleri coşturarak satırlara da sirayet eder. Üftâde mahlasıyla tanınan 16. yüzyıl mutasavvıf şairlerinden Mehmet Muhyiddin’nin ramazan ayını karşılamak için hece ölçüsüyle söylediği şiir, berrak ve sade diliyle bu türün en kıymetli örneklerindendir:

“Âşıklara edin salâ / Oruç ayı geldi yine / Rahmet denizi cûş edip / Âlemlere doldu yine”  

“Kandil geceleri ve mübarek ramazan ayında camiler bir başka ışıldar. Bir renk cümbüşü ile göğe yükselen minareler mahyalarla bezenir. Nazım Yahya’nın ifadesiyle “Bir sütûn-ı nûrdur kim her minâre, tâ seher Şu’le-i kandîl-i berk-efşân ile rahşân” olur. Her bir minare âdeta nur saçan birer sütuna dönüşür.”

Halit Fahri Ozansoy’un şimdilerde yeniden canlandırılmaya çalışılan bir geleneği anlattığı “Ramazan Davuluna Hasret”de “Hey zaferlerin, şenliklerin davulu!” diyerek başlar sözlerine. Mahallelerde bekçi babanın tokmağı davulu gümbürdetmeye başlayınca ramazan hilalinin görüldüğü müjdesinin İstanbul’a dalga dalga yayıldığını anlatır. Davulcu manileri ise Ruşen Eşref Günaydın’ın kaleminden ses verir. “Abani sarıklı ve poturcu bekçi, elinde muşamba fener, kapıya dikildi. Sopasını taşa vurdu. Manici, bugünlere pek uygun düşen titrek ve solgun bir sesle dedi ki: Besmeleyle çıktım yola/ Selam verdim sağa sola/ a benim devletli beyim/ Vakt-i şerif hayır ola!”

“Ramazan ve edebiyat sarkacında es geçilmemesi gereken bir diğer isim Refik Halit Karay’dır. O, arı Türkçesi ve eşsiz anlatımlarıyla ramazana ses vermiş, Üç Nesil Üç Hayat’ta eski zamanlar hazırlıklarını, iftar sofralarını anlatmıştır. Kış ve yaz ramazanlarını kıyas eden yazar, her ikisini de tattığı için bahtiyar olduğunu söyler.”

“Ramazan hilalinin görülmesiyle başlayan kutlu mevsim, sahura kadar açık dükkânlarıyla, ilahilerle bezeli teravihleriyle, direkler arası eğlenceleriyle, türlü ikramların sunulduğu iftar sofralarıyla, kandil ve mahyalarla donatılmış camileriyle, diş kiralarıyla, davulcu manileriyle şiirlerde, nesirlerde yahut hatıratlarda kısacası edebiyatın içinde hep var olmuştur.”

Selvigül Kandoğmuş Şahin söyleşisi

Mahalle Mektebi’nin klâsikleri arasına girdi söyleşiler. 47. sayının söyleşi yapılan isimlerinden Selvigül Kandoğmuş Şahin’e soruları ben yönelttim. Öyküye, yazmaya, yazma sorumluluğuna, resimden denemeye uzanan uzun soluklu bir söyleşi ortaya çıktı. Birkaç not paylaşacağım.

“Anadolu topraklarında asırlardır, Tanpınar’ın dediği gibi türküler bu milletin romanı olmuş adeta. Anlatmaya çalıştığımda, hikâyenin tam orta yerine yanık bir türkü, ya da hüzün yüklü bir şarkı düşüyor bunu bile isteye yapmıyorum. Örneğin bir okurum, ‘Kırık Aynalar’ adlı öykümü okurken arkadan Sezen Aksu’ nun, ‘Firuze’ şarkısı akıp durdu sanki demişti. Öyküde yaşayan, hayatın içinden süzülüp gelmiş diri bir hikâye olsun istiyorum. Ve anlatının ritmi, ahengi benim için önemli, bazen bunun için şiirselliğe de yükleniyorum, bazen müziğin tınısına… Belki de bu türküler meramımı anlatma telaşında iken yardıma geliyorlar. Çok değerli benim için türkülerimiz. Samimi her daim yürekten geliyor. Acılar yaşanıyor, yokluklar, nice ayrılıklar ve arkasından türküler yakılıyor. Yakılmak diye bir ifade ile anlatılıyor. Yüreğin derinlerinden yanarak, yakarak çıkan melâl değil de nedir o zaman Üstad Karcı’nın da ifade ettiği gibi.”

“Gerçekten son dönemde kadın yazarlarımızın öyküye yönelmeleri ve bu alanda bereketli bir yazın serüvenlerinin olması sevindirici. Genelde şiir erkek yazarların egemenliğinde ilerliyor. Öykü türünde de kadın yazarlar başı çekiyorlar. Genç yazarların eserleri bizleri sevindiriyor. Okumaya çalışıyorum tabi yayınlanan eserleri, gerçekten dil de, anlatımda, tahkiye ve genel olarak öykü alanında yenilikleri denemekten çekinmiyorlar ve başarılı da oluyorlar. Tüm yazarların yolu açık olsun, hepsini takdirle takip etmekteyim.”

“Ben mizaç olarak çok yönlü çalışmalar ortaya koyan bir insanım. Her daim üretmeyi seviyorum. İnşirah Suresi’nde Rabbimiz bir işten yorulduğunuzda başka bir işe yönelin diye bir ifade kullanır. Benim halim de bunun gibi. Dört çocuk annesi olarak, onlara yetmeye iyi bir anne ve eş olmaya çalışıyorum. Yeri geldiğinde onlar için kazaklar örüyorum, elbiseler dikiyorum. Bu beni derecesiz mutlu ediyor. Yeri geldiğinde mutfakta onlara lezzetli yemekler yapmak da benim için sanat gibi, beni tatmin ediyor.

Bu arada uzun zamandır resimle uğraşmak istiyordum. Zaten çalışmalarım vardı ama özel bir zaman ayıramıyordum. Cemal Toy hocam ve İlhami Atalay Hocamla çalışmak, onların tedrisatından geçmek resimle daha profesyonel olarak ilgilenmeme vesile oldu. Son iki yıldır özlem duyduğum renklerin dünyasındayım. Sanırım yazıyla resim paralel devam edecek, inşallah yakın bir zamanda sergi düşüncem de var. Nasip tabi, kısmet diyelim. Söyleşi ve böylesine anlamlı ve konusuna vakıf, derinlikli sorular için şükranlarımı sunuyorum…”

Sadık Yalsızuçanlar dosyası

Mahalle Mektebi’nin bu ayki dosya konusu Sadık Yalsızuçanlar. Emeğine, üretkenliğine, duruşuna  yakışan bir dosya olmuş Yalsızuçanlar’ın.

“Yazarın öykülerinde öne çıkan yoğun imge kullanımı, şiirsel söyleyiş ve alegorik anlatım tercihi bize onun gelenekten beslendiğini düşündürüyor. Bu tutumuyla da seksen kuşağından ayrılıyor. Sek- 80 mahalle mektebi sen kuşağı kapalı, içe dönük, kendi içinde mırıldanan ve sonunda neredeyse anlamsızlığa evrilen bir kurgunun içinde ilerleyen metinlerle anılırlar. Seksen kuşağını bu tutuma sürükleyen saikler arasında dönemin siyasal yapısının baskıcı, topluma tek tip birey modelini dayatıcı, özgür düşünceyi yasaklayan bir anlayışa sahip olmasından kaynaklandığı da söylenebilir. Bu bağlamda Yalsızuçanlar’ın metinlerinde kuşağının etkisi pek gözlenmez.”

Yunus Nadir Eraslan

Yalsızuçanlar öykücüdür.
Roman, deneme, masal da yazmıştır.
Ama esasında öykücüdür.
Şöhretini de öyküyle yapmıştır.
Öyküleri bir bulamaç gibidir.
Buhran vardır, felsefe vardır, tasavvuf vardır, modern ve postmodern vardır, mecaz vardır, “yeraltı hayatı” vardır, “göküstü” hayatı vardır…
Yerlerde sürünen bitirim tiplere de, göklere süzülen güzelim bilgelere de rastlanır.
Öykü sanatının ön kabullerini yıkar.
Pervasızdır derken bunu mu kast ediyoruz acaba?
Zaman, mekân, olay anlatımı filan gibi zorunlulukları bir celsede harcar.
Kelime hazinesi de hayata bakışının bir neticesidir.

Abdullah Harmancı

“2019’un başlarında bir rüya görüyorum. (Çok sık rüya görürüm ama neredeyse hiçbirini hatırlamam. Bunu cam gibi hatırlıyorum.) Akşamında Yunus ağabeyi arıyorum heyecanla. Anlatıyorum rüyamı. Sadık ağabey, Yunus ağabey ve ben bizim sokaktayız. Koyu mavi bir atmosferi var rüyanın. Sadık ağabey oturduğumuz apartmanla karşı apartmanın kapısı arasında telaşla gidip geliyor. Sanki bir şeyler arıyor. Ben ve Yunus ağabey dikkatle onu izliyoruz. (Vefa Apartmanı olabilir mi orası?) Sonra sahne değişiyor. Evdeki kitaplığımızın önündeyiz şimdi de. Yüzlerce kitap ve dergi var. Ben Yunus ağabey’e çok kıymetli bazı dergi ve kitaplar gösteriyorum. Sadık ağabey telaşla bir şeyler aramaya devam ediyor. Arada bir şeyler soruyoruz, cevaplıyor. Bizimle çok ilgili değil konuşurken. Sonra ben yüzlerce dergi arasından, tomar halinde birbirinin aynı dergiler çıkarıp Sadık ağabeye uzatıyorum. Aradığı şey o dergilermiş. Yüzünde güller açıyor adeta. Dergilerin içinde benim ve birçok ismin yazıları var. Yazılar Sadık Yalsızuçanlar’a ithaf edilmiş.

Yunus ağabey’den bir ay sonra bir telefon geliyor. Mahalle Mektebi dergisi Sadık ağabey için bir özel sayı hazırlıyormuş. Benden yazı istiyor. Oturup bu günlüğü yazıyorum.”

Cahid Efgan Akgül

“Sadık benim kuşağımdan sinema üzerine düşünen ve yazan ilk yazarlardan biri. Mimarlık, ilgi alanımızda olan bir diğer konu. Mimarlık ve edebiyat bağlamında bir yazı için Karatani’nin “Metafor Olarak Mimarisi’ni yeniden okurken aklıma düşmüştü “Sırlı Tuğlalar.” Yazmak yapımızda var, konuşmak gibi; öykü ise, insana verilmiş yetenekleri açığa çıkarma çabası kadar “emanet”in sorumluluğunun üstlenişini de içeren aşama.

Çalışarak üslubunuzu olduğu gibi kendi sanat ve edebiyat tanımınızı da oluşturuyorsunuz. Sanatta başarının veya atıl haldeki yeteneği ortaya çıkarmaktaki başarının onda dokuzunu çalışmaya bağlar, Mehmet Akif. Bu tespit Sadık Yalsızuçanlar’ın çalışma tarzında da kendini gösteriyor. Aşk, ölüm, hastalık, göç, gurbet, hasret, adanma… İlgisi geniş bir coğrafyaya uzanırken kültürün yeniden düşünmekle mükellef olduğu konuları açmayı sürdürüyor. İsminin gösterdiği gibi, yola çıktığı kelimeleri açarak belirliyor imgelerini. “Şehirleri Süsleyen Yolcu” için yorgunluk durup oturmakla aynı şey ne de olsa…”

Cihan Aktaş

“Bakmayın her gün bir şehirde ders verdiğine, her hafta bir kanalda program yaptığıne, her yıl birkaç kitap yayımladığına; vallahi de billahi de onun bilinmek tanınmak kazanmak diye bir derdi yoktur. Aksine nereye çağrılsa gider, aranan yerde bulunur, dinlenen yerde konuşur: Derdi ‘hakk’ı, ‘hakikat’i söylemektir, yumuşacık bir ses, derviş bir bakış, yalın bir üslupla.”

Fahri Tuna

“Benim kanaatim, bugün ismi bilinen ve kendisinden yaşça büyük birçok hikâyeciden daha iyi bir hikâyecidir Sadık Yalsızuçanlar. Kendisinin de bunun farkında olduğunu sanıyorum. Bu nedenledir ki, hiçbir zaman hikâyelerinin geleceğine ilişkin ümitsizlik içinde görmedim onu. Tanıştığımızda, kendinden emin, yazdıklarından kuşkusu olmayan, korkusuz ve özgüveni yüksek bir yazar olarak buldum.”

Mustafa Aydoğan

“Yalsızuçanlar’ın masalları zengin içeriği ve derinliği ile dikkat çekiyor. Düş Bahçesi ve Mavi Kanatlı Bir Kuş kitaplarındaki masallar hayal kurmayı, çocukların kendisini, çevresini, Allah’ı tanımaya ve onlarla ilişkisini anlamlandırmaya yardımcı olacak nitelikte. Masalların çoğu Mevlâna, Sadi Şirazî ve Bediüzzaman’ın eserlerinden ilhamla yazılmıştır.”

Gülzariye Demirci

Mahalle Mektebi’nden şiirler

Farz et bunları, bütün mikrofonlar açık
dünyanın gözleri önünde ve canlı yayındayız
adımız yaşarken utananlar listesinden çıkarılacak
ve bir daha gülersen birlikte havaya uçacağız
aynı yerden aldanıp kaçıncı kez hem de
ama artık şu gereksiz soruyu sormamalıyız:
ebuzer kimdi, kaç kişi yaşadı, nerede rebeze?

Mustafa Könecoğlu

Öfkem benim sağ tarafım
Duvar dibim, boş nasibim, kin gribim
Bir sürü şarkıdan sonra aklıma gelmeyen yanım
Kapağını kaybetmiş bir tentürdiyot
Nasıl ararsa kendi şifasını
Aramakla bulunmaz benim dermanım

Hüseyin Akın

Mevsimler toptan satıldı
Hayale yer yok nerede dursak
Perdede sahipsiz gölgeler
Mumdan günlerimiz bir de
Yakıp seyrine mi baksak

İyi gramer öğrensek ne çare
Lisanımız hep sürçer
Doğrusunu unuttuk nice
Dünya nasıl bir gölge
İçinden kötüler mi geçer

Cengizhan Orakçı

uzun bir sıkıcılık geziniyor parmaklarımın ucunda
sırtımda kendime ait olmayan bir yorgunluk
yeni yıla eğreti girenler gibiyim oturduğum koltukta
üzerimde yarım bıraktığım bir filme mahçupluk

Bahar Emre

Ihlamur’dan Mehmet Nuri Yardım özel sayısı

78. sayısına ulaştı Ihlamur dergisi. Ele aldığı her konunun hakkını veren bir ciddiyeti var Ihlamur’un. Hazırladığı özel sayılarda gösterdiği özen bunun en önemli kanıtı. Birçok derginin konu edindiği, hakkında defalarca özel sayı hazırlanmış isimlerden daha çok, hakkı tam anlamıyla verilmemiş değerleri ön plana çıkardığına şahit oluyoruz derginin. Bu, takdire şayan bir duruş. Daha birçok özel sayı var sırada bekleyen.

 Mehmet Nuri Yardım dosyası ile çıktı 78. sayı. Edebiyatımızın hafızası bir yazar için hakkıyla hazırlanmış bir dergi var elimizde. Ben Yardım ile ilgili kaleme alınan yazılardan paylaşımlar yapacağım. Devamı, Ihlamur dergisinde.

Yazar.
Üretken yazar.
Çalışkan ve üretken yazar.
Kucaklayıcı çalışkan ve üretken yazar.
Mütebessim kucaklayıcı çalışkan ve üretken yazarımız o
bizim.
Bu beş özelliği aynı şahısta bulabilmek neredeyse imkânsızdır ülkemizde. İşte Mehmet Nuri Yardım, bizim
istisnalarımızdan birisidir.
Yüzünde gözünde sesinde daima ‘umut’ olan adam.
Hep mütebessim, hep olumlu, hep umutlu.
Hep kuşatıcı, hep büyütücü, hep genişletici.

Fahri Tuna

“Edebiyat dünyasının her aşamasında görev alan Mehmet Nuri Yardım’ın en çok sevdiği yazar ve şairler; M. Akif Ersoy, Yahya Kemal, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Samiha Ayverdi, Tarık Buğra ve Mehmet Niyazi idi. Edebi eserleri yönünden birbirinden kıymetli olan bu üstatlar onun kültür dünyasına rehberlik etmişlerdi. Onlardan edindiği bu feyz ve bereketi uygun bulduğu her ortamda genç yazarlara aşılamaya çalıştı. “Her eserin bir kaderi vardır.” diyerek yapıcı ve teşvik edici bir üslupla onları sabırlı, kararlı ve mütevekkil olmaya davet etti.”

Sencer Olgun

“Sefertası’nın yazarı Mehmet Nuri Yardım her daim edebi seferberlik halindedir. Birlikte çalıştığınız süre içinde dahi rûberû sohbet edebilme imkânınız kısıtlıdır. Gün boyu birlikte çalışırsınız, istişare edemediğiniz konuları gece e-mektup yolu ile paylaştığınız durumlar olur. Bir öğrencinin röportaj ödevini kırmaz, vapur seyahatine denk getirir. Yetişmesi gereken bir yazı, okunması gereken bir eser, koşulması gereken bir toplantı, verilmesi gereken bir ders, konferans, planlanması gereken bir fuar… Hep bir telaş, hep bir meşguliyet vardır.”

Hülya Günay

“Yakın zamanda güzel bir çocuk romanı çıktı. Bu sitenin (www.sanatalemi.net) kurucularından ve mihmandarlarından olan biri, Mehmet Nuri Yardım’ın… Mehmet Nuri Yardım’ın çocukluğuna bakışı ve çocukluğu hakkında bilgi almak için okudum ve çocukluğumuzun nerede olduğunu görebilme adına okudum. Küçük okurların anlayacağı dille yazılmış. Küçük bir çocuk dilinden çıkmış adeta... Eski gelenek, görenek ve yaşam tarzını görebilirsiniz. Yaşamın zorlukları girmiş satırlar arasına… Hele Ramazan’ın gelişini dört gözle beklemesi… Mübarek Ramazan ayını, bir insan görünümünde zanneden Kerem, masumane içtenliğiyle olanlara aklınca yorum getiriyor. Kitapta dikkatimi çeken en büyük nokta ise, hatalar karşısında verilen cezalar… Kitapta geçen Osman dede ile ilgili bir ayrıntı var. Bir gün Kerem ile arkadaşları top oynarken, top Osman dedenin başına isabet eder ve gözlüğü kırılır. Osman dedenin bağırıp çağıracağını beklerken, Osman dede: “Üzülme yavrum, zaten bir camı çatlaktı. Yenisini alırız.” şeklinde tesellide bulunur. Burası çok önemli! Sert bir tepki verildiğini düşünürsek bu olay, Kerem’in hafızasında sürekli yer edinecek ve ilerde Osman dedeyi hatırladığında kötü bir insan olarak yâd edecekti.”

Erol Afşin

“Mehmet Nuri Yardım üstadım bir ön açıcıdır. Yol göstericidir. Hedef işaretleyicisi çerağ uyandırıcısıdır. Yaptığı işler bunun delilleridir. Kültür, sanat, edebiyat, medeniyet konusunda aktif duyarlılık sahibi ne kadar insan kaldı dersiniz çevremizde? Onlardan birisidir.

Bir medeniyet dervişidir o. Köklerimizle beslenir. Bu beslenme onda bir enerjiye dönüşür ve çevresine yansır. Yeteneklerine göre yönlendirmeler yapar. Sonuçlar alınması için teşviklerini sürdürür.”

Uğur Canbolat

“Bâki kalan bu kubbede hoş bir sâdâ” bırakan “Kalem Efendileri”yle bizleri buluşturan dâvâ, fikir, sanat ve medeniyet insanı, inandığı değerleri yazan ve yaşayan aziz dost edebiyatçı yazar Mehmet Nuri Yardım beyefendi tükenmez kalemiyle bir güzel imza daha atmış. Yaklaşık 2 yıldır her Pazartesi sabahı dualaşmayı âdet haline getirdiğim Mehmet Nuri beyefendinin “Kalem Efendileri”nin sadece bir kısmını gönül kalemimle ifade etmeye çalıştım. Çağrı Yayınları arasında çıkan 266 sayfalık biyografik ağırlıklı eser, medeniyetimizin ruh coğrafyasını oluşturan yüzlerce “kutup yıldızı”yla âdeta “dün”ün ışığında “gün”ü değerlendirme fırsatı veriyor.”

Sabri Gültekin

“Divan Yolu’nun kalabalığında, Babıali Yokuşunda Mehmet Nuri Hocaya rastlarsanız mutlaka davet edeceği bir program, koltuğunun altında size hediye edeceği bir kitap vardır. Etrafına kümelenmiş dostlarıyla gençlere kalıcı dokunuşlar yaparak, yollar açar, ümit aşılar, onlara değer vererek yazının dostluğa ve adanmışlığa yol olduğunu gösterir. Rabbim yolunu açık eylesin, hayırlı, esenlik kuşanmış bereketli bir ömür diliyorum üstada.”

Selvigül Kandoğmuş Şahin

Bir şairin yeşil saha izlenimleri

Şairliği kadar futbol bilgisine, görgüsüne, ilgisine itimat ettiğim bir isim Nadir Aşçı. Son zamanlarda edebiyattan daha fazla futbol üzerine düşündüğüne de şahidim. Mevzu derin. Bu düşünme sadece maçları takip bağlamında kalmıyor elbette. Futbolu her yönüyle ele alan önemli tespitleri var Aşçı’nın.  Elbette günü geldiğinde bu yazıların bir kitap halini almasını merakla bekleyenlerdenim.

Ihlamur dergisinde Nadir Aşçı, Endüstriyel Futbol:1 Güzel Oyun:0 isimli bir yazı kaleme almış. Dikkat çekici birkaç noktayı paylaşmak istiyorum.

“Bizler güzel oyun’un peşinde olan insanlarız. Bir avuç muyuz, yoksa sesi çıkmayan büyük bir yığın mıyız, sayım döküm cetveli tutmadığımız için bilmiyorum fakat çoğunlukta olmadığımız kesin. Güzel oyun’un peşindeyiz dediysek de muhakkak ki taraftarı olduğumuz bir takım var. Galibiyetine sevindiğimiz, yenilgisine üzüldüğümüz ama sadece üzüldüğümüz... İsteğimiz her şeyden evvel iki takımın da saha içinde bizlere güzel bir oyun seyrettirebilmeleri. Skoru öncelemiyoruz. Vur, kır, parçala bu maçı kazan tezahüratıyla uzaktan yakından alâkamız yok. Sanırım şimdi kaç kişi olduğumuz tam manasıyla anlaşılmıştır. Bir elin parmaklarını geçemeyecek kadar kişiyiz. Ya da bir avuç insan… Her hâlükârda el hesabını bir türlü geçemeyen, hiçbir istatistikte görünme bahtiyarlığına erişemeyen insanlarız.”

“Futbol, dünya ölçeğinde sanayileşmesini, endüstrinin bir kolu olması hamlesini nihayete erdirdi. Buradan eskiye dönüş olmaz artık. Fakat oyun daha birçok yenilik ve gelişmeye (!) açık bir seyir hâlinde. Kapitalizm’in hükümran olduğu, paranın tek hâkim güç olduğu bir düzende yeniliklerin ve gelişmelerin (!) önü açıktır.”

“Gol çizgisi teknolojisi veya video hakem uygulaması ile daha belirgin bir hâl alan endüstriyel futbolun bize bıraktığı tek şey, ardımıza yaslanıp öyle ya da böyle dört çizgi arasında oynanan bu oyunu ve izdüşümlerini seyretmek. En azından güzel oyun varlığını hâlâ sürdürüyor. Ne zamanki ekonomik göstergeler ve istatistikler ile oyunun tümden yok olmasına kapı aralar, o zaman biz de işimize bakarız.”

Ihlamur’dan bir şiir

Oysa
çoğul yalnızlıklar rıhtımındaydım ben hep
gün sıyrılırken şehrin koynundan usul usul
melâl denizlerine asude gemiler uğurladığım
ve senin her sefer/e geç kaldığın

gün gelip hesap sorulduğunda
aleyhime birer ayet / gibi / düştü
adıma yazdığın her mısra
yokluğun ölüme nazireydi zaten
varlığın soluksuz üç nokta…

Songül Doğan