Mayıs 2019 dergilerine genel bir bakış-1

Yıl:1; sayı:1; Âsî

Bir dergide en sevdiğim giriştir yıl: 1 sayı: 1. Umudun, heyecanın, direnmenin, başkaldırının adıdır yıl: 1 sayı: 1. Hâlâ içimizde yeşermeyi bekleyen tohumların gün yüzüne çıkmanın adıdır yıl: 1 sayı: 1.

Kilis’ten çıkageldi Âsî. Bir dost selamını da sayfalarını arasına alarak, ayağımızın altından her an kaymaya hazır dünyaya karşı duruşunu sert bir yüzle ve âsîce göstererek kapımıza dayandı Âsî.

Ben dergilere birçok anlam yüklerim ama benim için dergi demek dostluk demektir. Bu, bütün anlamların önüne geçer bende. Kilis’ten değerli dostum Fatih Budak arayıp da bir dergi çıkarmak istediğini ve beni de yanında görmek istediğini söyleyince tereddütsüz yanında olduğunu söyledim. İlk sayının kervanına katılanlardan olmanın mutluluğunu böylelikle yaşamış oldum.

Âsî’nin ilk sayısında birçok dost isim var. Fatih Budak’ın çıktığı bu yolda onu yalnız bırakmayan isimler Âsî duruşlarını dünyanın bozulan dengesine bir ok gibi saplamak isteyen isimler. Hikmet Kızıl, Behçet Gülenay, Bülent Akyürek, Mehmet Baş, Hasan Fahri Tan, Bayram Zıvalı bu isimlerin sadece birkaçı.

Ben Âsî’ye çıktığı bu yolda başarılar diliyorum. Duruşu daim olsun.

Tek çare: Yıldız Tilbe!

Hikmet Kızıl bir çay kıvamındaki içtenliği ile yer alıyor Âsî’de. Kızıl’ın üslubu, okuyucuyu rahatlatan ve okuyucunun ölmeye başlayan hücrelerine bir hayat aşısı sunan güce sahip. Kızıl’ın dünyaya âsîliği yeni bir şey değil. Onun sözü “Çay da mı içmeyek!” derkenki tazeliğini koruyor:

“Tek çare Yıldız Tilbe efendim. Neşet Ertaş da olur. Neşet Ertaş dinleyenler iyi insanlar olur; hatta, Neşet Ertaş dinlemeyen nesle aşina değiliz.

Yıldız Tilbe ve Neşet Ertaş dinleyip çay da içiyorsa hele; çok iyi olur, muazzam olur, dört başı mamur olur, harikulâde olur, hâsılı olur…”

“Kim ne diliyorsa, bizim muhalif iktidarımızda alacak!Daha müreffeh bir ülke için, gece gündüz demedençalışacağız! Hatta diğerleri gece çalışırsa, biz gündüzçalışacağız! Biz muhalifiz!

Her şeye muhalif olmaya devam edeceğiz.”

Şeytanca susmak

Bülent Akyürek, dünyaya yine herkesin baktığı pencereden değil kendi dünyasından bakarak ters köşe bir sesleniş ile yer alıyor Âsî’de. Susmak var susmak var. Akyürek yazısında şeytanca susmaktan dem vuruyor.

“Şeytanca susmak.” deyimi, anlatmak istediklerimizin çoğunu açıklığa kavuşturuyor. İki çift laf edilmeyen, yanındayken vakit geçirilmeyen insanları sevmeyiz. Bizi iten, uzak tutan kötü bir elektrik vardır onlarda. Çok güzel konuşan insanlar, profesörlerden daha fazla saygı görürler ve insanımızın bu huyuna bayılıyorum.

İstanbullu bazı tüccarlarla konuşmaktan nefret ederim. Seni kitap için ararlar. Biraz düşünme fırsatı bile bırakmadan iki ayağını bir pabuca sokmaya çalışırlar. İkinci telefonu sen açtığında da “Evet, buyrun sizi dinliyorum...”Burada hep çark etmişimdir. Ağzımdan cümle çıkmaz olur ve karşı taraftan hep aynı cümletekrarlanır. “Buyrun Bülent Bey, sizi dinliyorum…”

Âsî’den şiirler

Kaçırdığım bütün otobüslerde yoksun

diyerek teselli bulduğum günler

gözlerindeki hüzne takılıyor

hevesi kursağında gençliğimiz

film şeridi gibi geçiyor aramızdan

şu tıklım tıklım kalabalığın ortasında

dünyanın en saçma sorusu çınlıyor

‚nasıl gidiyor hayat?‛

bütün koltukları işgal altında içimin

ve ayaktayım, kendime yer vermek istiyorum

Arif Onur Solak

Ne çok doğuya benziyor sevdiğim
De hele kaçıncı kuşaktan akrabam oluyor gözlerin
Yaslan göğsüme sevdiğim
Benim göğsüm doğu gibidir
Doğu’da bir Kudüs
İnancından hiçbir şey kaybetmeyen
Tut ellerimi sevdiğim
Ellerim oğlunun sırtını sıvazlayan güven
Doğulu bir babanın elinde
Susma sevdiğim
Ben yeryüzü sen güneş
Ben de doğup ç’ağlar mısın?

Behçet Gülenay

Kör testiyi doldurmanın telaşı

Dünyanın dönüşü kendi içine

Hayatı su gibi yaşayan bilir

Kuyuların dipsiz olmadığını

Yeter Yusuf’a inansın dağlar

Fatih Budak

yitirdim mevsimlerimi
bir rastlantı gitmek bana
hiçbir şairin atmadığı bir çığlık
ceylan ürkekliğinde
yaptığım her hamleden
pişmanım artık

Bayram Zıvalı

Gençliğim Eyvah’ı yeniden okumak

Aydos dergisinin 19. sayısında Celal Fedai, Tarık Buğra’nın Gençliğim Eyvah romanı üzerine kaleme aldığı bir yazı ile yer alıyor. Tarık Buğra romanları içerisinde önem sırasına göre ilk sırayı almayı hak eden bir eser Gençliğim Eyvah. Bunu Tarık Buğra da “En önemli romanım.” diyerek ifade ediyor. Ben Gençliğim Eyvah’ı günümüz şartlarını düşünerek okuduğumda bugün yaşadığımız paralel yapılanmanın tohumlarının ne zaman ve hangi şartlarda atıldığına dair ipuçlarını da yakalayarak birçok tespitin altını çizmiştim.

Celal Fedai, Gençliğim Eyvah’taki şiir üzerine notlarını paylaşırken aynı zamanda roman üzerine de önemli noktalara değiniyor.

“Buğra, Gençliğim Eyvah'ta, 1970'li yılların öğrenci olaylarını resmetmez. Olayların niceliğini sayıp dökmez. Sağ-sol çatışmasının görüntülerinden yola çıkarak o ya da bu grubu haklı çıkaracak bir yönelim içinde de değildir. Onun amacı, çok daha derinlerdeki bir durumu, bir zihniyeti ortaya koymaktır. Anarşist kişiliğin otopsisini yapabilmek olayları sayıp dökmekle kıyaslanmayacak derecede bir edebi çabadır. Buğranın romanını, bir tarih dilimini kendine konu maddesi seçen romanlarından ayıran husus buradadır.”

“Şiir, İhtiyar için de Kropotkin'in söz ettiği yıkılması gereken kurum ve önyargılardan biridir. Nazım Hikmet'in 1928'de "Putları Yıkıyoruz!." sloganıyla giriştiği "yıkma süreci"nin, 1960 Kuşağı Sosyalist Gerçekçileri ile kat ettiği süreç düşünülecek olursa, Türkiye'de solun anarşist bakışı da kafamızda netleşmiş olacaktır. Gençliğim Eyvah'ın İhtiyar'ı da bu nedenle şiire karşıdır. Onda kişinin kendi varoluşunu ara­ması için bir imkân görür. Delikanlıyı şiirleriyle etüt eder. Şairlerin şişen egoları da onun işine gelmekte­dir. Tarık Buğra ise romanda kendini konumlandırdığı her anda, kişinin "ben" diyebilmesini çatışmanın diğer yanına koyar. Buna "gençlik türküsü" der. Bilindiği şiir, türkü, kişiselleşip "ben"ini arayanlar için bir varoluş alanıdır. Gençliğim Eyvah'ta bu duruma ilişkin, çizmeye çalıştığımız çerçeve dışında açık bir anlatıma rastlanmaz. Buğra, meselenin bu yanını ele aldığı anarşist düşüncenin psikolojisini vermeye eğildiği için olsa gerek örtük bırakır.”

“Balkanların Şiir Şehirleri”

Mehmet Mazak, Aydos’ta “Balkanların Şiir Şehirleri” adlı yazısında gezi yazısını şiirlerle süsleyerek sunuyor okuyucuya. Sürprizlere açık yazılarına devam ediyor Mazak.

“Şehir ve kültür birbirini besleyen, destekleyen, gelişim ve medeniyeti çağrıştıran
kavramlardır benim için. Şehir ve şiir ise ince­lik, zarafet, derinlik, edebi ve medeni incelikleri içerisinde barındıran bir olgudur. Şiir ve şehir ilişkisini kadın üzerinden değerlendirecek olur­sak şiir gibi kadın; uğruna şiir yazılabilecek narinlikte, güzellikte, gözleri, saçları, boyu ve endamı olan hanımefendiye denir. Şiir gibi şe­hirler ise o şehrin neresine bakarsanız bakın sizi kendine meftun eden, bağlayan güzellikler barındırır üzerinde.”

“Türk ve dünya edebiyatında şehir imge­sinin şiirde, en az aşk kavramı kadar çok zengin bir yer oluşturduğunu görürüz. Şehir ve şiir iç içe geçmiş bir bütün oluşturmaktadır. Divan şiirimiz özünde şehirli bir şiirdir. Şehir, Divan şiirimizde medeniyetin sembolü olarak şekillen­miştir. Bugüne kadar tanıma ve tanışma fırsatım olan yüzlerce şair dostlarda gördüğüm şudur; şairler, şehirlerden derinlemesine etkileniyor ve şehri şiirle birlikte yaşıyorlar.”

Daha sonra Üsküp, Saraybosna, Ohri, Struga, Mostar, İşkodra, Ülgün gibi Balkan şehirlerinin kulağını şiirin nefesi ile çınlatıyor Mazak.

Yaşar Kemal ve roman

Mehmet Poyraz, Yaşar Kemal’in romanlarını nasıl yazdığına dair bir yazı ile yer alıyor Aydos’ta. Bir bölümü paylaşıyorum.

“Yaşar Kemal romanın yazılışını tarif eder; "Kendime has yeni bir roman dili kurmam başlı­ca başarımdır. Roman dille, yeni bir dille yazılır. Romancı, her gün, her romanda dilini yeniden yarat­mak zorundadır. Eğer yeni bir dil kullanmıyorsam, derhal bırakırım romanı. Dil üzerine çok düşünüyo­rum. Sait, Nazım, Karacaoğlan dile sonsuz nüanslar getirmişler, büyüklük getirmişler. Nüans, dil tadıdır, dili zenginleştirir... İmgelerimiz de dilimizi zengin­leştirir. Deniz üzerine, doğa üzerine, yaşam üzerine sonsuz imgeler kurarak, düşünce düzenim zengin­leşmeseydi roman dilini bulamazdım... Hızlı giden treni, düz ovayı anlatır gibi anlatamazsın. Anlat­tığın öge de senin dilini tayin eder... Roman biçimdir. Her şey biçimdir. Düşünce bile. Sanat yeni biçimdir. Biçim taklit edilemez. Kendi biçimini yarattığın an romancı oluyorsun.”

Aydos’tan şiirler

Evet, bir kambura benziyorum
Evet deyişim bir kamburun evet deyişi
Kabullenişimden hayır gelir mi sanıyorsun kimseye
Seni önemsemesem umursamasam seni
Art niyetli bulacak topa tutacağım kendimi

İlginç ama sen daha değerlisin şu dünyayla benden
o ayla o güneşi o ırmakları tepeleri
bırak ait oldukları o boşluğa
o boşluğu bırak sen iyisi mi
Dünyayı ve beni kendi halimize bırak uğraşalım

Ellerinin kavisler çizen uyumuyla
Elmacık kemiğin diz bağın saçlarının tıraşıyla aynısın onlarla
Bana değmeyeceğini baştan söylüyorum işte
Buna ve hiçbir şeye değmeyeceğini
İlan ediyorum şimdiden

Hasan Yurtoğlu

Kar havada kapıyor tüm gürültüyü,
Hayallerimi yalıtıyorlar hocam!
Bacalardan doğruca dualar yükseliyor,
Şehrin buz bıyıkları sarkıyor çatılardan
Donakalmış her şey; "Sus!" bile sessiz...
Herkes beni derste sanırken
Çık dolaş istersen, der misin biraz?

Bu kadar kısacık ve paytak paytak
En son, ne zaman adımlamıştım?
Her halde, kar tanesi kadar çocuktum
Bundan erimiş olmalı tüm hülyalarım.

Ulaş Konuk

yekpare üflenen bin pare de olurmuş
yağmurelma ruh hayvan
da ne ki
ne ki devlet sahi
yer gök matemde iken konuşulan bir şeydir o

şükür ki kıyamet bugün daha yakın dünden

Resul Tamgüç

Bûtimar bildiğimiz gibi

Kısa süreli bir aradan sonra tekrar okuyucuları ile buluştu Bûtimar. Sayfalarındaki samimiyet ile çıkageldi. Yani Bûtimar bildiğimiz gibi.

Naime Erkovan ile yapılan bir söyleşi var dergide. Elbette ana konu öykü. Günümüz öyküsünün önemli isimlerinden Erkovan. Onun öyküye, yazmaya dair düşüncelerine ulaşıyoruz söyleşide. Kitaplarına dair dikkat çekici göndermeler de yer buluyor kendine bu söyleşide.

“Edebiyat denilince elbette önce öykü gelir aklıma fakat yazmasından çok, okuması keyiflidir. Çünkü öykü yazmanın, daha doğrusu kurma­nın zorluğunu biliyorsunuz. Temiz bir kesik gibidir öykü. Acısını unu­tup estetiğinin büyüsüne kapılırsınız bir yerden sonra.”

“Düşsel olarak yorumlanan taraf, bana göre gerçeğin alternatiflerinden. Dünya bizi tek boyutluluğa alıştırıyor veya o alıştırmıyor da bu bizim kolayımıza geliyor diyelim. Gerçeğin farklı boyutlarını görmek, hayat benim için. Bulduğumla kalmayıp elimdekini yonttukça sınırsız gerçek varyantları ortaya çıkarıyorum. Siz buna düş dersiniz, ben keşif.”

“Fantastik, gerçekten başka bir şey değildir. Biz onu göremiyoruz diye onu gerçek dışı olarak niteleyemeyiz. Yüce Rabbimiz bize sırlarla dolu bir kâinat bahşetti çünkü O'nun sana­tı, bütün sanatların üstündedir. Biz bu evreni tek boyutlu ya da yansımasız algıladığımızda ona zarar vermiş oluruz. Gerçeğin binbir ola­sılığından belki sadece bir iki tanesini yakala­yabiliyorum. O kadarıyla bile ortaya fantastik çıkıyor.”

“Kurgulanan şehrin gerçek Berlin olduğunu düşünmek pek sağlıklı olmaz. Sokaklarında yürüdüğüm, okullarında okuduğum, evle­rinde yaşadığım hakiki bir Berlin mevcut ama onunla benim aramdan uzun yıllar geçti. Geçerken de sildikleri kadar inşa ettikleri oldu. Bugünkü gözle, çocuklukta filizlenmiş bir şehri seyrettim. Okuru bu seyre davet ettim aslında. Görülmesini is­tediğim kadarını gösterdim sadece. Elbette daha çokça bilinmeyen hâli mevcut.”

A’mak-ı Hayal’e dair

Hatice Algın Hatipoğlu, A’mak-ı Hayali incelediği bir yazısı ile yer alıyor dergide. Yazar Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi ve kitap hakkında genel bilgiler verildikten sonra bölüm bölüm ele alınıyor kitap. Hatipoğlu özellikle seyr u sülûk üzerinde duruyor.

“Ahmet Hilmi; A’mak-ı Hayal adlı eseriyle neşredildiği dönemin ve tarihimizin etkileyici tasavvufî romanlarından birisi olarak farklı bir çığır açmıştır. Ayrıca yazarın roman boyunca Konfüçyüs, Buda, Zerdüşt, Eflatun, Aristo gibi şahsiyetleri felsefi ve mistik özelliklerine göre ele alması da dikkate değerdir.”

“Eserdeki seyr u sülûk sahneleri; sohbet, riyazet, çile, rüya gibi unsurları itibariyle tasavvufî pratikte benzerlikler ihtiva etmektedir. Tabii yıllarca etkisini sürdürebilen, tasavvufî imgelerle örülmüş bir edebî roman olarak A’mak-ı Hayal’in; pek çok yönüyle daha kapsamlı incelenmesi gerektiğini belirtmekte fayda var”.

Bûtimar’dan şiirler

bu kan ne kadar soğuk
bu iblis ne kadar albenili
sararmış yapraklara bassam
içim kan ağlar
basmasam hüznümde deve dikenleri
hangi pazar ölsem dirilmemek üzere
hangi pazar uyusam bir yar kucağında
bu anılar çok yordu
çok yağmur yağdırdı üstümüze
çok diken çok sizi çok arapkızı

Müştehir Karakaya

gözleri parlak bir sabah süvarisi gibi
yeşili giyindim üzerime çekilin yolumdan
titreyen dudaklarım denizin kulağında
kırlangıcın sesi kısık bir avrupa parodisi
ölümü kuşanıyorum sessizce içimden

Zeki Altın

hızını azalttıkça yolundan şaşmayacaksın
hızını azalttıkça anlayacaksın yaşadığını ki anlamak dinginlik ister.
herkes yaşar fakat anlamaz yaşadığını
anlamanın yolunu bulduk mu sevdiğim?
herkes ölür ve anlar öldüğünü
köprüden geçene kadardır yaşamak.

yollar çok kavisli sürat yapmayalım bükülmesin hedefimiz sevdiğim.

Tuğba Çelikkaya Şeker