Mart 2022 dergilerine genel bir bakış-3

Edebiyat Ortamı, 85. Sayı

Edebiyat Ortamı dergisi, 85. sayısıyla gönüllere dokunacak bir selam gönderiyor. Derginin yanında bu sayı Sadık Yalsızuçanlar’ın hazırladığı Ahmet Tevfik İleri kitabı da okurlara ulaşıyor.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Ali K. Metin’e ait; “Severken Eleştiriyor, Eleştirirken Seviyoruz” yazısından olacak.

Ülkemizde; İsmet Özel hakkında konuşabilecek en yetkin isimlerdendir Metin. Şairliği üzerine onun düşünceleri yeni ufuklar açmaya oldukça müsait özgün fikirlerdir. Bu yazısında Metin, İsmet Özel şiirini ele almış. Özellikle Özel’in şiirindeki değişime değiniyor. Bir nevi karşılaştırma var yazıda.

“İsmet Özel şairdir, belki de sadece şairdir. Şiiri düşüncesini ve hayatını kuşatacak kadar yüksek bir mevkiye çıkararak, koyarak değil çıkararak, bütün var oluşun tabir caizse “amentüsü” haline getirmiştir. Bir bakıma gücü kadar zaafı da buradadır. Şiirin “ben”le özdeşleşmesi her ne kadar poetik ve fiili bir gereklilik olsa bile bunun bir hududu olmak zorunda. Şiir ben’dir hatta ben’le kaimdir ama gerçek “ben”imiz şiirden ibaret değildir. Şiirin gerçek ben’le özdeşleşmesi imkânsız değilse bile, bunun şiire dikte ettiği önemli bir şart var: Gerçekçilik. İsmet Özel, şiirinde de hayatında da gerçekçiliği bile isteye dıştalar. Onun salt ontolojik tavrı ile gerçekçilik arasındaki kalın duvarı ayırt etmeden, doğru bir İsmet Özel resmi elde edebileceğimizi sanmam.”

“Bir Yusuf Masalı’nda ve sonraki şiirlerde ontolojik ben geriye çekilmiş, söylem ve gerçeklik artık tam anlamıyla öne çıkmıştır. Bu yüzden İsmet Özel şiirini Erbain ve sonrası olarak iki döneme ayırmak sadece estetik değil muhteva açısından da doğru ve gereklidir. Fakat bunun gerçeklikle kurulan poetik ilişkiye rağmen, gerçekçilik yönünde bir adım, bir değişim olarak değerlendirilmesi o kadar kolay sayılmaz.”

İlhami Emin’e Dair

2020 yılında aramızdan ayrılan Makedonya Türk Edebiyatı’nın en önemli isimlerinden İlhami Emin için bir dosya boyutunda çalışmaya yer alıyor Edebiyat Ortamı’nda. Onu tanıyan dostlarının bir veda içtenliği ile kaleme aldığı yazılar var dergide.

İskender Muzbeg - İlhami Emin ya da Yarım Asırlık Tertemiz Bir Dostluk Örneği

“İlhami Emin’in şiir ve düzyazılarıyla, sanat dünyasıyla, kültürel birikimiyle ben yirminci yüzyılın altmışlı yıllarında tanışmaya başladım. O zamanlarda Üsküp’te haftada bir çıkan “Birlik” gazetesinin kültüre adanmış “Özel İlave”sinde, yine Üsküp’te çıkan aylık “Sevinç” ve “Tomurcuk” çocuk dergilerinin sayfalarında İlhami Emin imzasıyla yer alan şiir ve düzyazılarının hepsini dikkatle, ilgi ve sevgiyle okuduğumu hala hatırlıyorum. Daha geçlerde – 1965 yılı aralık ayında Üsküp’te yayın hayatına başlayan “Sesler” Aylık Kültür, Toplum ve Sanat Dergisi’nde Sorumlu Yazar görevini İlhami Emin’in üstlenmesiyle, onun bana gösterdiği ilgi ve destek sonucunda aramızda başlayan dostluk yarım yüzyılı aşan bir zaman diliminde günden güne ve her vakit sanat adına, hesapsız, çıkarsız, tertemiz bir dostluk biçiminde gelişiverdi.”

Gülçin Balat - Balkan Edebiyatına Nüfuz Eden Şahsiyetler: Feyyaz Sağlam’ın Gözünden Kuzey Makedonya’nın Türkçe Çınarı İlhami Emin

“Kuzey Makedonya Türklerinin abide isimlerinden olan İlhami Emin, Balkanlarda Türkler tarafından yaratılan edebiyatın önemli temsilcilerindendir. Edebî hayatı boyunca Türk diline, kültürüne ve edebiyatına dair önemli eserler yazdı ve Türkçesiyle vatanına/milletine/insanlığa hizmet etti. Türk dünyası edebiyatları/edebiyatçıları tarihinde Kuzey Makedonya Türklerini geçmişten günümüze temsil edecek eserler bıraktı ve fikirleriyle gelecek kuşaklara ilham oldu. Şahsında birden çok unvanı barındıran İlhami Emin, Türkiye ve Türkiye dışındaki şair ve yazarlarla çeşitli edebî ilişkiler kurdu. Bunlardan biri olan Feyyaz Sağlam, uzun yıllar İlhami Emin’le Türkçeye ve Türklük bilimine hizmet etmiştir.”

Mikail Türker Bal- Balkanların Gül Çınarı: İlhami Emin

“İlhami Emin, hayatı boyunca hep yeniden okuduğu üç dünya yazarını şu şekilde saymaktadır: Rusçasından okuduğu Dostoyevski, Thomas Mann ve Virginia Woolf’tur. Şairlerden ise Kaygusuz Abdal, Şeyh Galip ve kardeşim dediği Sezai Karakoç’tur. Manevi zenginlik ve hayatta mutluluk olarak önemsediği iki hayat mozaiğini Sezai Karakoç’la karşılaşmasıyla tamamlamış olduğundan bahsetmektedir.”

Leyla Şerif Emin - İlhami Emin, Gül İle Geldi Gül İle Gitti

“İlhami Emin, aslen Manisa Saruhanlı’dan gelen ailesinin Doğu Makedonya’da coğrafyanın vatanlaşmasını sağlayan Sarıgöl Yörüklerindendi. Annesi Şefiye ile babası Rifat Sipahi’nin dördüncü çocuğu olarak Makedonya’nın Radoviş kasabasında 1931 yılında doğdu. Balkan savaşlarından sonra Türkçe okulların kapanması zorlukları da beraberinde getirdiği o dönemde doğmuştu, bu nedenle Bulgarca ya da Sıprça okumak zorunda kalanlar olmuş tabii, özellikle zorunlu din dersi olarak Hristiyanlık dersi de müfredatta yer aldıktan sonra onun yaşadığı bölgede birçok öğrencinin okula gitmemesine sebep olsa da babası bu konuda oğluna şöyle bir tembihte bulunur “Korkma Hristiyan Dersini okumakla Hirstiyan olmazsın, din dindir sen yine Müslüman olarak kalacaksın” demiş”

Doç. Dr. Ertuğrul Karakuş - Balkan Türk Çocuklarının “Güldede”si: İlhami Emin

“Güldede”miz: İlhami EMİN… Hem “düşü” hem de “işi” “gül” olan bir “Güldede” idi o: İlhami Emin… Şu bahar günlerinde gülleri düşünün… Kırmızı, mavi, sarı, yeşil… Renk renk… İşte o kadar renkli idi “Güldede”miz… Tarih’in, insan sevgisi’nin, coğrafyanın, Radoviş’in, Yörük dağları’nın, Türkçe’nin rengi var idi onda… “Güldede”mizde… Birazcık onun sohbetini dinleyen, bütün bu gül kokularını alır idi…

Cihan Aktaş ile Söyleşi

Rukiye Aydın, Cihan Aktaş’ın Şair ve Gecekuşu kitabı çerçevesinde Aktaş ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Kendi adıma öyle bir durum oluştu ki nerede bu kitapla ilgili yazıya ya da söyleşiye rastlasam büyük bir merak ve heyecanla okuyorum yazılanları. Romanı okuduğum günden beri olayların akışı zihnimi sürekli yoklayıp durdu. Ayrıca, Aktaş’ın her söyleşisinde romana dair yeni kapılar açılıyor zihnimde.

Okunacaklar listenize Cihan Aktaş’ın Şair ve Gecekuşu romanını mutlaka ekleyin derim.

“Uzun yılları kapsayan bir hazırlığı var bu kitabın sevgili Rukiye. Nimet Gecekuşu, kardeşim Hamdi’nin eşi Seval’in babaannesi. Cumhuriyet’ten sonra üç kızının İstanbul’da yozlaşacağı endişesi taşıyan babası köye taşınma kararı alıyor. Rüştiye mezunu bir kızın seferberlikten kalma virane bir köyde nasıl bir hayatı olabilirdi? Nimet okumaya yazmaya düşkün, mesleki idealleri olan bir kız, babasının bu kararından diğer kardeşlerine göre daha çok etkileniyor. Cevriye Banu’yu ise, 2010 olmalı, Tahran’da bir üniversitede verdiğim Türkçe derslerinden biri için kadın şairlerimizi konu alan bir sunuma hazırlanırken tanıdım. Cevriye Banu Atkaracalar’da bir konakta yaşayan, bu konağı kız kardeşiyle idare eden bir şairimiz. Ölümünden iki yıl önce “İnsanlar yanlış anlar,” diyerek divanını yakma kararı alıyor. 2016’da kardeşim Çankırı’da çalışmaya başlamıştı. Onu ziyareti giderken Atkaracalar levhası önüme çıktı, kardeşime rica ettim, gidip şairin kardeşinin torunlarını bulduk. Bizi çok iyi karşıladılar. Şairi sormak üzere kapılarını çalan ilk kişi olduğumu öğrendim bu arada. Sonraları birkaç ziyarette daha bulundum, kardeşinin torunu Ayaş Öztürk’le sohbetlerimizi telefonla sürdürdük. Ailesiyle tanışınca, şairi divanını yakmaya götüren süreci yeteri kadar olmasa bile öğrenebildim.”

“Dönemleri karakteristik yönleri ve sarsıcı özellikleriyle göstermek istedim ama elbette bu karakteristik yönler kahramanlarımın hayatlarının akışı içinde bir yere oturmalıydı. Gerek Nimet gerekse Cevriye bir yandan taşra diye tabir edilen, ancak İpek Yolu üzerindeki, kervanların sağladığı bir bereketin hayatı ve dili etkilediği, bu nedenle bazen nahiye olup zaman içinde yeniden köyleşen yerlerde yaşıyorlar. Özellikle Cevriye Banu bir kez olsun gitmediği İstanbul’u yakından takip edebiliyor. Her ikisi de bir bakıma İstanbul’da olup bitenleri izleyerek yaşıyorlar. Her ikisi de onları ayakta tutan sebepleri yitirir gibi bir hisse kapıldıklarında, İstanbul’dan gelen gazete ve dergileri okumaktan uzak duruyorlar.”

“Roman konusu ilginçtir. Zafer Toprak’ın Türkiye’de Yeni Hayat’ında 20. yüzyılın başından itibaren kadınların ucuz veya ciddi, her türlü romana büyük rağbet gösterdiğini anlatan pek çok örnek var. Roman bir bakıma mevcut olmayan bir kamusallığın ortada bıraktığı bir tür eğitime karşılık geliyor, türünün nitelikli veya bayağı olmasını ise ailenin yaklaşımı belirliyor. Konunun akışı mekânları somutlaştırmayı gerektiriyordu. Bazen bir mektebin açılış haberini verirsiniz, böylelikle bir mekân ismi bizatihi zaman olur. Telefon ve benzeri ayrıntılarla, Nimet’in İstanbul’u en çok özlediği dönemlerde hissettiği yalıtılmışlık hissini vurgulamak istedim.”

Tarih, Tarihselcilik ve Tarih Felsefesi

Mehmet Atilla Maraş; Tarih, Tarihselcilik ve Tarih Felsefesi kavramlarına açılımlar getiriyor yazısında. Kavramsal yakınlaşmadan kültürel bütünleşmeye ulaşan bir düşünce yapısının altını çiziyor Maraş.

“Tarihsel ve toplumsal gelişimin, ilerlemeci ve doğrusal bir çizgi ile değil, her toplum için ayrı ayrı yükselen ve çöken safhalar şeklinde yorumlanmasıdır. Bu ana düşünce, ilhamını insanın “doğum, çocukluk, gençlik, olgunluk, yaşlılık ve ölüm” şeklindeki hayat evrelerinden alır. Bütün dünya varlıkları için (insan, hayvan, bitki) bu düşünce geçerlidir. Bu düşünce, ilkin antik Yunan’da Aristo tarafından kullanılmıştır.”

“Uygarlıklar, sanki birer millet gibi, birer devlet gibi örgütlenmiş guruplardır. Bu uygarlıklar tamamen yok olmazlar. İnişe geçerler ve fakat yok olmazlar. yeni bir uygarlık içinde parça olarak yer alırlar. Değişimle birlikte kültürel uygarlıklar da değişir. Eski uygarlıklar, yenilerine eklemlenerek varlıklarını devam ettirirler. Yani yok olmazlar ama yeni zamanlarda etkileri giderek azalır.”

“Maalesef gelişmiş toplumlar; mükemmele, iyiye, olumluya doğru gittiklerini iddia ederken içinden çıkılmaz bir bunalıma da sebep oluyorlar. Bu hal, insanlık adına utanılacak bir haldir.

Artık buna göre, karşılaştıkları olgulardan ötürü, doğrusal ilerlemeci tarih yorumları, 21.yy.da iflas etmiştir. Bu gün için, toplumlarda, savaşların azalması, akıl, ahlak ve adaletin yeniden yükselişe geçmesi gerekir.”

Şair Rüstem Aziz; Kuzey Bulgaristan’ın Kocakurdu

Fahri Tuna’nın bu sayıdaki konuğu Rüstem Aziz. Yolumuz Bulgaristan’a kadar uzanıyor. Bir şaire yoldaş oluyoruz. Hayatı, mücadelesi, sanatı ve şiiri ile Şair Rüstem Aziz karşımızda.

“Bulgaristan Türk şiirinin bozkurtu.

Yok, karakurtu. Yok yok, kocakurtu. Evet evet kocakurdu. En yakışanı bu ona.

Şair. Haza şair. Şairi maderzad. Doğuştan şair, kendiliğinden şair.

Şair bakışlı şair duruşlu şair yürüyüşlü adam.

Yunus’la akraba, Hacı Bayramla dost, Hacı Bektaş ile dildaş. Sabahattin Ali ile derttaş, Nazım ile yoldaş, Ömer Seyfettin ile kalpdaş.”

“Şairlik eder altmış yıldır biliriz. 1958 yılında, Kırcaali’nin Rodop Okulu’nda, yedinci sınıfta, sağda oturan sarı şelale saçlı, iki koca derya gözlü, şırıl şırıl akan ırmak sesli Ayten Ablamızın, soluna dönüp bizimkine gönderdiği o tatlı çocuksu ve kadınsı gülüşten bugüne, şairlik eder Rüstem Aga. Bihakkın da etmiştir. Sonra dernekçidir de o. Varna’da Türk edebiyatının, Türk kültürünün, Türkçenin, ezanın bayramın ramazanın yaşatıcısıdır.”

Bir Sohbetin Ardında

Nazım Payam, Metin Önal Mengüşoğlu’nu anlattığı yazısı ile Edebiyat Ortamı’nda.

“Metin Önal Mengüşoğlu, gençlik yıllarını Malatya’da geçirir, edebiyata eğilimi Malatya’da filizlenir. Yüksek tahsilini İstanbul’da bitirir ve uzun yıllar İstanbul’da kalır, şimdiler Bursa’da ikamet etmektedir. Aslında Elazığlıdır. Doğduğunda onun kulağına okunan ezan Harput makamı tınısıyladır. Bu makamla dünya aşısını yaptıranlar, sıla hüznünden kolay kolay kurtulamayacağını bilirler. Artık nereye gitseler iki cihan tınısı onların ardındadır. Hele aş, iş için sevdiğini terk etmişlerde; kulaktan kalbe, oradan hissiyata sinmiş o tını daha bir belirgin ve sarsıcıdır. Ama Harput makamının bir özelliği de yaşına başına bakmaksızın gurbetteki hemşehrisini her fırsatta sılayırahime çekmesi, her fırsatta onun hayrına neden olacak bir bahane bulmasıdır.”

“Ayrıca onun Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç okumaları kendisine sarraflık hakkı kazandırmıştır. Nitekim ele aldığı konularda karşılaştığı sanat kaygısını, güçlükleri onlarla savmıştır. Açılması gereken bir parantez de Müstesna Şair Mehmet Akif, Mağrur Öfke Necip Fazıl, “Felsefe Sıfır, Din Bir’di” Sezai Karakoç, çalışmalarına yayınevi her ne kadar biyografi diyerek yayımlasa da Mengüşoğlu onları monografi kitabı olarak tanımlar.”

Kütüphanesiz Edebiyat Günleri mi Olurmuş?

Erol Yılmaz, “Kütüphanesiz Edebiyat Günleri mi Olurmuş?” diye soruyor yazısında. Yapılan etkinliklerde kütüphanelerin göz ardı edilmesine dair önemli tespitlerin olduğu bu yazıda Yılmaz, kütüphanelere hak ettiği değerin verilmesini istiyor. Yani olması gerekeni. Hayatın içinde bir kütüphane arzuluyor Yılmaz. Birçok yazısında da bu noktanın altını çiziyor.

“Bilimin ön bahçesi, bilim insanlarının ikinci adresi (bir rahmetli profesörün ifadesiyle, birinci) olması gereken kütüphane kurumu, eğitim-bilim-araştırma ileri üçlüsünün birlikte ele alındığı bir ortamda akla gelmezse; şiir-edebiyat-kültür-sanat orta dörtlüsünün zemin olduğu etkinlikte bir tek oturumda dahi ele alınmazsa… Kısacası, çok çeşitli biçimlerde sunduğu bilgi, kültür, eğitim, sanat ve sosyalleşme odaklı hizmetleriyle bireyin ve toplumun çok yönlü gelişmesinde aktör olan kütüphane, nasıl olacak da ortalama yurdum insanının, mavi yakalıların ve beyaz yakalı profesyonellerin/ uzmanların hayatında yer alacak?”

“Yazarların, şairlerin ve eser sahibi bilcümle edebiyatçının, eserlerini en geniş halk kesimlerine sunarak daha geniş okur kitlesine ulaşmalarına aracılık eden kütüphanelere bakış açılarını ve olumlu-olumsuz değerlendirmelerini aktarabilecekleri panel, konferans vb. oturumlar düzenlenebilir bu tür etkinliklerde. Bu vesileyle, hem kütüphane kullanıcısı hem de eser sahibi olarak yazarların, kütüphanelerin gelişimi konusunda kütüphanecilik çevrelerine mesajlarını/önerilerini aktarmaları mümkün olabilecektir. Ayrıca, bu tür oturumlarda, takipçilerine/okurlarına kütüphanelerin değeri ve önemi üzerine iletecekleri görüşlerle daha geniş kesimlerin kütüphanelerle tanışmasına vesile olabilir yazarlar ve şairler.”

Boyun Bağı Edebiyatı

Günümüzde kravat nostaljik bir unsur olma yolunda hızla ilerliyor. Kendi adıma söyleyecek olursam, takabilecek tek kravatım bile kalmadı. Sivil itaatsizlik kararı ile önce rafa sonra belediyenin giysi kutusuna yollandı kravatlar. Erdal Noyan, kravata dair yazmış. Konuya edebiyat cephesinden bakıyor Noyan.

“Boyun bağı diye adlandırdığımız “kravat” memlekete bir girdi, tam girdi. Devlet kurumlarıyla, okullarla yetinmedi, edebiyata da yerleşti. Bir kesimimiz boyun bağı takmayı, bir de sakal tıraşı olmayı öyle içselleştiriyor ki emekliliklerinde bile vazgeçemiyorlar. Oysa bu eşya, uzak sayılmayan bir zamana dek Türkiye’de bilinmiyordu.”

“Attilâ İlhan’ın Bıçağın Ucu adlı romanına baktığımızda, İtalyan malı boyun bağlarının Türkiye’de de tutulduğunu görüyoruz. İlhan’ın Ne Kadar İzmir başlıklı şiirindeyse “saçını ‘erkek’ kestirmiş kravatı italyan” dizesini okunur. Bu kadarcık örnek boyun bağının edebiyatı ele geçirdiğini göstermeye yetmez denirse; Aziz Nesin’in İleri Gelen Adamlar, Ya bunlar Nereli ve Potinbağı Senfonisi başlıklı hikâyelerini; İhsan Oktay Anar’ın Efrasiyab’ın Hikayeleri, Galiz Kahraman, Yedinci Gün isimli kitaplarını; Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi, İstanbul Hatıralar ve Şehir, Sessiz Ev, Kara Kitap, Kar adlı yapıtlarını anarak konuyu süsleyebiliriz.”

Edebiyat Ortamı’ndan Öyküler

Özay Erdem – On Birinci Kat

“Alarmı yedi dakika sonrasına kurdu Muzaffer Bey. Tüylü terliklerini çıkarıp yatağına yavaşça uzandı. Yorganı tam üstüne çekecekken şüpheye düştü. Suyu bu sefer fazla koydum sanki diye mırıldandı. İçi rahat etmedi genç adamın, komodine uzanarak telefonu aldı ve dokuz dakika sonrasına kurdu alarmı bu kez. Sıcak yatağında bedeni bir kez daha kaybolurken oda henüz karanlıktı.”

“Bütünleme sınavı zordu fakat geçmeyi başarmıştı Buse. Mavi gözlerinin altındaki mor halkalar uykusuz geçen geceleri ve içilen kahveleri gösteriyordu. İnanamıyorum geçtiğime diyerek müjdeyi vermişti Muzaffer Bey’e. Genç adam bu başarının altında tatsız ziyaretinin de payı olduğunu hissetti. Olmuştu. Artık Buse’yi her sabah görecek, bununla kalmayacak beraber kahvaltı edip yine bayileri denetlemek için yan yana olacaklardı.”

Sıddıka Zeynep Bozkuş – Kızıl Köpükler

“Köpüklerin içine git gide gömülen, pembe bir yanak... Kulaklarında suyun nefesi, ensesinde ılık bir güven, başını yaslamanın sıcaklığı, sessizlik, duru ve dingin bir an, üstelik kendine ait... Daha ne isterdi ki bir kadın, ne isterdi ki kadın, bir kadın, ne, ki? Giderek silinmeliydi her şey. Giderek silinecekti her şey. Köpüklerin içinde kaybolacaktı kulaklar, saçlar, ense, boyun ve sonra, en sonra burun ve bir yüz. Ya sonra?... Bütün yüzsüzlerle yüzleşecek miydi ya orada? Üstelik kaçmayı planlıyorken büsbütün ya... Suyun dibinde, suyun en dibinde yine bir hayat, üstelik sonsuz, büsbütün, noksansız, fazlasız, yeni.”

Fatma Nur Uysal Pınar – Gördünüz mü?

Çok uzun yollardan geldiğini söyleyen meczup “Gördünüz mü?” Sorusunu sıkça sorardı. Kimi, neyi diye deşeleyecek olanlara “Sır söylenmez.” derdi, “Ev, sırdır. Evin sırrı açılmaz.” diye yinelerdi. Sonra yağlanmış yeniyle gözlerinin çapağını siler, yoluna giderdi.

Muhammed Çavdar – Ahlat Ağacı

Sahanda yumurta. En çok sevdiği, en çok yediği. Kahvaltıdan sonra koşarak çıkıyor bahçeden, yeni hem de yepyeni spor ayakkabılarıyla. Ayaklarındakiler en çok sevdiği amcasından. En küçük kardeşi, henüz beşinde, koşturuyor ve sesleniyor abisinin arkasından. Kardeşine aldırış ettiği yok. Yamaca tırmanıyor. Oraların tek sahibi ahlat ağacının tepesinde şimdi, şimdi o sahip ağaca. Sahip tepeye, yamaca ve köye. Köye bakıyor. Uzaktan gelen gürültülere aldırış ettiği yok. Varsın gök gürlesin, varsın ıslansın yağmurda. Bindiği dalda uyuyakalıyor. Ellerinde testereler, ağacını budayan askerleri görüyor. Avazı çıktığı kadar bağırıyor. Göğün homurtusunu bastırıyor haykırışı. Uyanıyor gözyaşlarıyla. Artık tırmanamadığı ahlat ağacının dibindeki mayınları sayıyor.

Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler

İnsan halinde bulundum bir harfin kalıntılarında

Kazındıkça kemiğimde bir peygamberlik ışıldıyordu

Âdem’e dönüyordum kovuldukça kelimelerimden

Cennetim aslına dönüyordu, döndükçe ilk suskunluğuma

Çok değildim, Havva yoktu, çokluğum iblisce aldatılmamıştı

Yasak ağaç henüz meyveye durmamıştı kalbimde

Toprağı benim ateşi İblis’indi, günahlarıma çırak olarak verildiğinde şeytan

Hiçbir şeyi bilmiyordum, insan halindeydim, kendime dönüşmemiştim henüz.

Erdal Çakır

Ben bu yorgun akşamlardan sıyrılıp

Nisanın, insanın ve yağmurun rengine kandım

Günleri bir çuvala sığdırmaktan eridi kollarım

Ayaklarımdan tırmanan ağrılar yorulmak bilmedi

Her testin sonunda Allah’a inandım

Bu toz bulutu inince üstüme, irkildim

Örtündüğüm kilimlerin hikâyesine kandım

Boş sokakları aydınlattı yağmur

Sokak direkleri kendine yaslanan delikanlıları özlerken

Her yağmurun sonunda bir bakışa inandım

Mücahid Ocakden

Ben bir gece nefsimle hayır hasenat için

Üstümüzde emanet duran bir hayat için

Beyoğlu’nda gezerken Safahat’i hatırladım

İstiklâle destan yazan ölümsüz bir Şairin

Bir gün sessizce yaşadığı şu gölge dünyaya

İstiklâl’de vedâını kim nereden bilecektir

Sıra sefahate gelir olaylar böylece gelişir

Yaşar Akgül

Yağmur taşa değince soluklanır ve uyur

Benimse kuş tüyünü inciten saçlarım var

Soba tüm evi okşar ninniler söyleyerek

Benim odalarımı boğazlıyor borular

Güneşin hatrı vardır ve dahi seherlerin

Hangi oda istemez kıpır kıpır dualar

Yıkılmadan tavanım kaymadan aşk-ı zemin

Rabbim bana lütfeyle yaş ertesi baharlar

Aziz Kağan Güneş

Küfrün saçı ağardı ve sorumlusu bizdik

Hâlik bize küsmüyorsa hala

Ilımlı zırvalıklardan kaçmalı.

Hayret etmeye yeni başlamıştım,

gökdelenlerden seyrediyordum gün batımını.

Hâlbuki ne buhrandır kafa kalabalığı

bu akşamdan sonra

veya boşluğa konuşmak ıssız mabetlerin korosuyla

Zeynep Sude Yılmaz

Çanakkale Cephesindeyiz

Karabatak dergisi 61. sayısını Çanakkale Zaferi’ne ayırmış. Geniş kapsamlı arşivlenecek bir dosya Karabatak okurlarını bekliyor. Söyleşi, yazılar, öyküler, şiirler ile bu unutulmaz zafer bir kez daha yüreklere işlenmiş oluyor. Dosyanın dışında; poetika, sanat ve dil yazıları da dergideki yerini almış.

A.Ali Ural’ın giriş yazısından

Manevi bir sevkle Atayurt’tan Anadolu’ya gelen bir millet var: Türkler. Sömürmek şöyle dursun fethettiği her yeri imar eden bir millet var: Türkler. Zulmedilmiş insanlara karşı duyarsız kalmayan, onların maddi manevi yardımına koşan bir millet var: Türkler… İşte Çanakkale’de bu milleti toprağa gömmeye çalıştı kötülük güçleri. Sadece bedenlerini değil zihinlerini de tarihten silmek istediler. Ray Bradbury’nin “Fahreneit 451”inde kitaplar yakılıyordu, Çanakkale’de binlerce beyin yakıldı. Boğaz’a getirdikleri demir yığınlarını örsümüzde kora çevirmeseydik hürriyetimizi kaybedecektik. Hürriyetimizi şehadet mertebesine eren dört yüz elli bin cana borçluyuz.

Mustafa Özel ile Söyleşi

Bu sayının söyleşisi Mustafa Özel ile yapılmış. Sorular; Şule Kala’dan. Özel’in hayatına, çalışmalarına geniş yer verilen söyleşide konu Çanakkale’ye de geliyor. Bu konuda da Özel’in ruha şifa cümleleri var.

“Filozoflar da peygamberler de başlangıçta hep birer meczup olarak görülmüşlerdir. Tolstoy da felsefeyi, dini, her türlü “hikmeti” bu kahramanla sembolize ediyor romanında. Realist bir ruhçudur. Realist (gerçekçi) yanıyla Braudel’i önceliyor; (Eşya peşinde sürüklenen.) kitleler liderleri değil, doğru pozisyon belirlemiş liderler aslında kitleleri takip eder, diyor. Fakat (bedensel) ölüm gerçeği karşısında ruhun ölümsüzlüğü bu realizmin ötesine geçmemizi gerektiriyor.”

“Cemil Meriç, Antakya Lisesi yıllarını anlatırken, “Lisem, üniversitemdir!” diyor. Ağrı Lisesi’nin üniversitem olmasını iki hocama borçluyum ben de: Çanakkaleli matematik öğretmenimiz Necati Ünsal ve ağabeyim (Prof.) Ahmet Özel. Ortaokul ve lisede sayısız dersimiz boş geçerdi; ya öğretmen bulunmamıştır ya Eylülde gelen öğretmen kışın soğuğuna dayanamayıp ikinci dönem ya tayinini istemiş yahut istifa etmiştir. Necati hoca, üniversitede profesör olabilecek kıratta bir matematikçiydi.”

Ayak bastığım ilk “yabancı ülke” olan Boğaziçi’ne 1974 Eylül ortalarında geldim. Adresi Bebek olarak aklımda tuttuğumdan, Eminönü’nden bindiğim Sarıyer otobüsünden Bebek’te indim ve Bebek Kapı’ya kadar yürüdüm. Kapıya geldiğimde, aşırı yorgunluk deyin, taşralının hayat acemiliği deyin, ilk şoku yaşadım: “Üniversite dedikleri bu küçücük bina mıydı? Oraya kaç kişi sığardı ki?”

“Sizi bilmem ama bizim nesil Çanakkale’nin “asıl istiklal harbimiz” olduğunu çok geç anladı! Benim çocukluğumda Kurtuluş Savaşı’nın gölgesindeydi, bu iki harbin tarih kitaplarında tuttukları yer miktarı bunu iyi yansıtıyordu. Oysa yedi düvele karşı çarpıştığımız ve birkaç yüz bin şehit vererek sömürgecileri geri püskürttüğümüz, tarihte belki eşi benzeri olmayan efsanevî bir savunmadır Çanakkale. Başaramasaydık, ya büsbütün devletsiz kalırdık yahut olsa olsa Anadolu’da küçücük bir devletimiz olurdu. Kemal Tahir’i okudukça, kurtuluş savaşının elbette önemli olmakla beraber, aslında Çanakkale’ye nispetle küçük çaplı bir Türk-Yunan muharebesi olduğunu kavrıyoruz. “

Çanakkale Cephesindeyiz Dosyasından

Prof. Dr. Ahmet Nedım Serinsu - Şühedâ-i Çanakkale Şâhittir!

“Türk askeri bütün cihanda saygı ile anılan, gerek düşmanlarımız ve gerek dostlarımız tarafından olsun daima takdir edilen eşi emsâli bulunmaz bir varlıktır. Onun mert tabiatı, en korkunç ve tehlikeli anlarda daima muhafaza edebildiği soğukkanlılığı ve ince zekâsıyla, yaratıcı kudretiyle, Mehmet bir harikadır.”

D. Mehmet Doğan - Mehmed Âkif’in İnşa Ettiği Çanakkale Âbidesi: “Çanakkale Şehidlerine” Şiiri

“İstiklâl Marşı’nı bir tarafa bırakalım. Mehmet Âkif ’in “millî marş” mahiyetinde bir şiiri daha var ki resmî koruma olmadan, hiç bir mecburiyet yokken sürekli okunmaya devam ediyor. Bu “Çanakkale şehidleri”ne diye bilinen muhteşem şiirdir. Biz Çanakkale’nin ruhunu ondan öğreniriz. O olmasa Çanakkale zaferi önemsiz sayılmazdı elbette. Fakat bu edebî metnin Çanakkale muharebelerinin ve muzafferiyetinin öneminin kavranmasında nasıl büyük bir rolü olduğunu görmemek mümkün değildir.

“Bildik kelimelerle yazılmış bu şiirin vazgeçilmezlik sırrı belki de şairin “ruhunun vahyini” duyarak yazmasından kaynaklanır. Bazı kelimeleri bugün gençler tarafından bilinmemektedir ama bu onun tesirini azaltmaz. Millî günlerde, Çanakkale ile ilgili toplantılarda onun okunması âdettendir. Sunucular ondan mısralar aktarır, konuşmacılar sözlerini bu şiirle takviye eder ve nihayet güzel şiir okuyan birisi baştan sona okur. Hiçbir şiir, hiçbir metin onun yerini tutamaz.”

Ubeydullah İşler - Çanakkale Muharebe Türküleri Üzerine Kısa Bir Bahis

“Çanakkale Muharebeleri üzerine kaleme alınan ve seslendirilen birçok şiir bulunmaktadır. Bu şiirler içerisinden hafızalarda en fazla yer edineni şüphesiz “Çanakkale içinde vurdular beni, Ölmeden mezara koydular beni” mısraları ile başlayan Çanakkale Türküsü olmuştur. Eser halk arasında o kadar yaygınlaşmıştır ki hem ezgisel açıdan hem sözsel açıdan farklı varyantlarının oluşması kaçınılmaz olmuştur. Bu türkünün ilk olarak halk şiiri geleneğine uygun hazır söz kalıplarından istifade ile askere giderken söylenen bir ayrılık türküsü olduğu ve Çanakkale muharebeleri boyunca söylendiği ifade edilmekle birlikte harp sonunda memleketlerine dönen askerlerin dilinde başta Anadolu olmak üzere çok geniş bir coğrafyaya yayıldığına dair bir düşünce bulunmaktadır. Ayrıca Türkünün Çanakkale Harbi neticesinde kazanılan kutlu zaferde şehit düşen askerlerimiz için yakıldığına dair düşünce ise genel olarak kabul görmektedir.”

Hümeyra Yabar - Bir Milletin Ahını Duymak

“I. Dünya Savaşı’ndaki Türk esirlerin ahı, yerin ve göğün derinliklerinde saklı duruyor hâlâ. Bu ahın belge ve bilgiye bürünerek ortaya konması gerekiyor. Şehit ve gazilerimizin kimlikleriyle ilgili yapılan araştırmaların yanında Türk esirlerle alakalı bilgiler, üstünde çalışılmayı bekleyen bir konu olarak önemini koruyor. Bu eksiği fark edip sorumluluk bilinci içerisinde “Ana Ben Ölmedim” isimli eseri kaleme alan Cemalettin Taşkıran’a minnettarız. “Ana Ben Ölmedim” I. Dünya Savaşı’nda esir düşen Türk askerlerine vefa borcumuzu ödemek için atılan önemli bir adım. Bu çalışmaya kadar Türk esirleriyle alakalı bilgiler, ne yazık ki anılar ve sınırlı sayıdaki akademik tezden ibaret.”

Bünyamin Demirci - Çanakkale Çekilmez mi?

“Popüler sinemadan daha çok sanat filmlerinin bu görevi üstlenmesi gerekmektedir. Çünkü insana kamerayı çevirmeye en çok onlar müsait. Sessizliğe, az diyaloğa en çok onlar müsait. Çünkü çok konuşmak bütün etkiyi öldürecektir. Kurgulamak, çarpıtmak, yalanlamak değildir. Kurgulamak gerçeğin içinden bakılmamış, görülmemiş bir gerçeği yakalamak demektir. Bunu fark edemeyen sanatçı, bütünü anlatırken sıkışıyor. Oysa zerreye, küçüğe, hisse, insana odaklanmak hem sanatın gücünü hem de etkiyi daha sağlam bir şekilde yerleştirecektir zihinlere.”

Kadim İnanç ve Geleneğin Sanatla Kristalleşmesi

Ömer Lekesiz, İslam’ın değer katma özelliğinden hareketle kaleme almış yazısını. İslam’ın sanata verdiği değerin örneklerini zamanlara ve mekânlara göre yorumluyor Lekesiz yazısında. İslam bir değerdir ve dokunduğu her şeye değerinden değer katar. Sanatın kristalleşmesi de bu bağlamda sonsuz bir lütuf olarak görülebilir.

“Müslüman zihniyetinin karakterini ve mahiyetini belirleyen bu hususların doğru anlaşılması ve çözümlenmesi de ancak aynı istikamette, aynı inanış içinde durmakla mümkün olabilir. Bu bakımdan, Müslim olanlar hakkında söylenilebilecek her söz, ileri sürülebilecek her kadim İnanç ve Geleneğin Sanatla Kristalleşmesi naat, zihniyet çözümlemesi esasında, Allah’ın kelâmının (Kur’ân’ın) ve Peygamberinin bu kelâmı yorumlayış ve uygulayışının (Hadislerinin ve sünnetinin.) kendi içinden yerli yerine oturtulabilir. Hz. Muhammed hicreti sırasında, kendisinden önceki muhacirlerin Kubâ’da mescid hâline getirdikleri bir hurma kurutma yerine ulaştığında, burayı genişletmek suretiyle müstakil bir mescit olarak tekrar bina etti. Medine’ye eriştikten hemen sonra da Mescid-i Nebevî’nin yapılacağı arsayı temin ederek, mescit-ev-mektep ve merkezi bünyesinde toplayan bir mekânın inşasını başlattı.”

“Neticede sanat da kalemle yapılır, insan kalem sayesinde sanatkâr olur.

Yukarıdan beri Tanrı, yaratma, okuma/iman/ inanma, dünya/hayat, insan, Peygamber, eddin, din, yeryüzünün tanzimi, kalem/yaz(g)ı, sünnet ve Nebevî geleneğin kristalleşmesi... terim ve terkiplerini üretebildiğimize göre, insan yaratımı ya da yapımı olarak sanatı da bunların oluşturduğu zihniyet/anlayış üzerinden temellendirmemiz gerekir.”

Sıfır Elde Var Sıfır

Sonu bilinmez bir vadide ilerliyoruz. İnsan hayatın meçhul yanını sahiplenerek kendisine edindiği gizemi daha çok soyut bir etki ile özgün bir zemine taşır. Bilinmezin neticesi bir boşluk olsa da ardına düşülen yol bilinmiyorsa insanın içini kurcalamaya yeter. Şiir de insanın içinin dehlizindeki bu kurcalanmış ruh halinin bir eseridir.

Ali Ömer Akbulut’un yazısını okuduktan sonra zihnimdeki çağrışımlar bunlar. Bir sıfırın ardında koşup duran fanilerdir şairler. Bilinmez güç her şeyi şiire çevirebilir. Sonuç sıfır olsa da.

“Bilinmeyen, yok yer olarak sayısal sonsuzdur, boşluğun sıfırı. Sonsuza ulaşmak sıfıra varmaktır. Sıfır giderek derinleşen akışta sonsuzca bulunur; baştan başka bir baş[langıç], sondan sonraki son olarak. Arapça sıfr kelimesinden gelen şifre [chiffre] olarak hep gizli kalandır bilinmeyen. Hem bir başlangıç hem bir son olarak sıfır bilinmeyendir. Sanskritçede sunya “boş yer, çöl ve hiç” anlamlarına geliyor. Bilinmeyenin çölünde bir hiç’likteyiz. Bundandır, “sıfırı tüketmek”, “sıfırdan başlamak” gibi ifadeleri doğru kullanmak gerekir. Sıfırı tüketmek imkânsızdır, sıfır yok sayıdır çünkü ve sıfırın tekrarlanmaları sonsuzudur. Sıfır tüketilemez, sıfırla hep derinleşilir; dipsiz yokluklarda. Sıfır ve sonsuz, sonsuz ve bilinmeyen aynı şeyin ayrıksılığıdır. Varlığın gecesi, yokluğun sabahıdır bilinmeyen.”

“Şiirin yapacağı en iyi şey, insanın kendi insanlık macerası içerisinde kalmasına katkılı olmasıdır. Böyle bir durumda insana ait basitten mürekkebe her duygu şiirde yer alabilir. Şiirle bir kez gerçek bir karşılaşma mümkün olduğunda, şiir şairi de dili de özgür bırakır. Şiir bireysel özgürlük ve mutlulukların ahengidir. Seferi şiire doğrudur önce şairin, ardından şiirde sürer seyri, sonra şiirden yolculuk başlar. Bu sonsuz sonrasız, mecrası ve macerası hiç bilinemeyecek bir yolculuktur.”

Karabatak’tan Öyküler

Merve Büyükçapar – Mektuptan Önce

“Uyku ile uyanıklık arasında geçen istirahat vakitlerinde onu günlerdir görmemiş olmanın endişesi yokluyor içimi. Parkamı omuzlarıma atıp siperin sokaklarında yürümeye başlıyorum. Gece vakti bulamam, biliyorum. Kum torbalarla ve kazıklarla desteklenen duvarlar boyunca rastladığım yüzlere Mustafa’yı soruyorum yine de. Bütün cevaplar muğlak. Kimi dün görmüş oluyor kimi evvelsi gün. Bugünlerde gelemez diyordu bazısı. Mustafa’yı bulmak savaşı kazanmak kadar elzem oluyordu o an bu yüzden yürümeye devam ediyor sormaktan vazgeçmiyordum.”

“Zaferle mağlubiyet arasında gidip gelen bir sarkacı kendi tarafımızda yakalayabilmek için açıyorduk avuçlarımızı. Sarkaç, düşmanın ummadığı kadar uzun bir zaman gidip geldi iki taraf arasında. Bizim ellerimiz azalırken onlarınki çoğaldı. Çoğaldı. Mustafa’nın getirdiği haberler de. Yalnız mektup değildi taşıdığı; geçmişten ve gelecekten dualar, müjdeler, ümitler, şiirler, hikâyeler vardı çantasında. İşte bizim azalan ellerimiz bunları dinledikçe bir top mermisini sırtlayacak gücü buluyordu kendinde.”

Ali Murat Binark – Siyah Kapılar

“Boş lisenin koridorlarında ziller çalıyordu. Eskiden olsa, kapılar hızla açılır, zil sesini pür dikkat bekleyen sultani talebeleri, bu sesi bir yarışın başlangıç düdüğü olarak algılar ve süvari birliğinden kaçan başıboş atlar gibi önce koridora sonra merdivenlere yayılırlardı. Birbirlerini geçmek için çeşitli hilelere başvururlar, kimi bir diğerini itip kakar, kimi yangın merdiveni gibi gizli çıkışlara yönelir, kimi nöbetçi talebe olmanın avantajını kullanarak çoktan herkesin önüne geçtiği için sinsi sinsi sırıtırdı. Bu kovalamaca ve başıboş karmaşa, bahçeden yan binaya, oradan da yemekhanenin önüne geldiğinde nihayet nizami bir yemekhane sırasında noktalanırdı. Eğer bundan bir yıl önce zil çalsa, böyle olurdu.”

Siyah kapının ardından gelen sesler burada kesiliyor. Sonrasını duymak için içeriye girmek gerek. Cesur bir el, o tokmağı sıkıca tutar ve vazgeçmeden çevirirse eğer, sınıfın içinde olanları görür: Hiçbir şey... Boş sınıf, boş sıralar ve boş bir kara tahta... Geçmişi, şimdiyi ve geleceği yutan bir çöl. Bu ıssızlığın ortasında, duvara asılmış siyah beyaz bir fotoğraf yer almaktadır. Talebelerin öğretmenleriyle çekildikleri bir hatıra karesi. O gençlerin yüzlerinde beyaz, umut dolu bir gülümseme kol gezmekte, kulaklarında ise marşın devamı çınlamaktadır.

 “Yas-tıı-ğıı-mız mee-zar taa-şı, yor-gaa-nıı-mız kaan olsun,”
 “Biiz bu yool-dan döö-ner ii-sek naa-mus bii-ze ar ol-sun.”

Şule Köklü – Bana Hep Mektup Yaz

Postacı elindeki dolgun zarfı uzatırken, “Mektup mu,” diye cırladı kadın. Zarfı elinde evirip çevirirken soru yağmuruna tutuyordu genç adamı. “Bundan başka mektup var mı çantanızda?” Postacı bu heyecan karşısında oldukça soğukkanlı bir cevap verdi. “Yok, abla ne mektubu, tebligat dağıtırız biz. Yılbaşında bir iki kartpostal ya düşer ya düşmez. Asker mektubu olur arada bir. En sık mektup hapishanelerden gelir. Babam da postacıydı. Hele o eski günleri bir anlatsın dinle, mektup için müjde verenler mi dersin eline eteğine düşenler mi! Şimdi biz kapıları çalmaya korkuyoruz, tebligatı alan sararıyor. Üzülüyoruz ama elden ne gelir.”

O günden sonra onlarca mektubu günlere bölerek okumayı sürdürdüler. Yine bir ikindi vakti kapı çaldı. Aynı postacı kapıdaydı. Gülümseyerek zarfı uzatırken, “Çay var mı abla,” diye sordu. Kapıyı aralık bırakan kadın zarfı almadan çayı eline tutuşturup kaptı mektubu. Edirneli arkadaşı olamazdı çünkü mektuplar için teşekkür ettiği kartı ve dostluklarının hatırası olacak bir hediyeyi ona daha yeni postalamıştı. Postacının uzattığı mektubun gönderen bölümü boştu. Ama yazıdan tanımıştı. Zarfı itinayla açıp kâğıdı içinden aldı. Söze şöyle başlamıştı yazan. “Mah-i nurum, sultanım, bilirim her çağda kadın aynı kadındır, mektup bekler, sevgi bekler ama şunu da bilirim, sevginin cinsiyeti yoktur. Bizim ecdadımız bize bir vatan değil latif bir gönül de miras bırakmış. Bize düşen bu cevhere sahip çıkmak değil midir? Bu güzide mektup arşivinin içinde benim mektubumu da saklamayı kabul eder misin acaba?” Kadın mektubu bağrına basarken mırıldandı, “Ruhum, sevgili beyim.” Postacı, “Bana mı dedin abla,” diye sorunca, “Yok yok kendi kendime konuşuyorum,” diye cevap verdi kadın. Postacı çayını yudumlarken “Hııım,” deyip sustu.”

Esra Tandoğan – Gönüllü Bombacılar

Siperlere yaklaştıkça bomba ve silah sesleri de artıyordu. Belemir korkmaya başlamıştı. Ali Reşat, Belemir’e baktı, ilerlememeye karar verdi. “Biraz dinlenelim isterseniz,” dedi.

Burada sohbet eden, gülüşüp şakalaşan, türkü söyleyen askerler vardı. Bir er mektup okuyordu. Belemir ve Yağız şaşırdılar. Sanki kimse savaş seslerini duymuyor gibiydi.

“Size de bomba atmayı öğretiyim mi? Gerçekten işe yarıyo. Bir gece gizlice düşman hattına yaklaşıp birkaç düşman subayına bu bombalardan attım. Bu İngiliz dürbünü ve browning tabanca ilk ganimetim. Birkaç şeker, karamela bile buldum.”

“İkisi de diyecek bir söz bulamadılar. Bir müddet sessizce oturdular. “Bu bomba nasıl kullanılıyor,” diye sordu Yağız. Ali Reşat, bombayı anlattı. O gün boyu atış çalıştılar. Akşam yemeği zamanında Yağız durgundu. Ali Reşat, “Neyin var,” diye sordu. Yağız cevap veremedi. Aklına annesi geldi, buna benzer bir hoşaf yapardı. Kendisi nazlanır, içmezdi. Şimdi bir tas hoşaf ve kuru ekmekle karnını doyurmalıydı. Tok değildi ama yiyemiyordu sadece. Yutamıyordu. Boğazından inmedi bir türlü ekmek. Anlayamadı sebebini.”

Karabatak’tan Şiirler

vur dizini toprağa anlaşılsın dağ gibi evlerden geldiğin

deniz çakalı vinstın boyun eğsin dalgalarına

gerçeksin sen sayılarla oynayanların düşleri yerle yeksan

nerden baksan aynı manzara aynı terli uçurum

kalemine mürekkep çek lacivert gök al deniz

sağdan sola soldan sağa aynı hat aynı levha

sağdan sola soldan sağa dalgalanıyor kaderin

melekler selamlar melekler selamlar melekler selamlar

Arıburnu, Conkbayırı, Kanlısırt, Anafarta

rakamla 450.000

yazıyla dört yüz elli bin

kanla dörtyüzellibin

A.Ali Ural

filistin’den gelmiştik

ahmet cevher oğlu himis

basıp toprağa yükselmek

topraktan yükseltmek için

göğe bir yol miraç

yeniden yükselsin için

mübarek toprakta sesimiz

kudüs’ten gelmişti

şam, halep, ırak, kırım,

kosova, makedon’dan gelmiştik

dirilmesi için yeniden

yeniden güçlü ve bayındır

huzur içinde parlasın diye güneş

tunus, libya, mısır, yemen,

afganistan, sudan, arabistan’dan

gelmiştik akın akın

Şafak Çelik

Ne solo şarkılar ne kısa filmler

Bir fısıltıyız biz kimseler duymaz

Toprağın altında saklanan bir sır

Hayat bilginiz de hiç buna uymaz

Bu öyle bir hayat, mezarı hazır

Biz ki mektepte bunu öğrendik
İnsan yaşar, yaşadığı görülmez

Bilek güreşinde ezilen sinek

Götürür su, zaman, rüzgâr her şeyi

Dört yanlış bir doğruyu götürmez!

Hüseyin Akın

er sözün erlere yaraștığı gün

yere de göğe de erişince şavk

yetmez gölge gayrı tüne bulansın düşman

bulansın bulansın köpüren dalgalara

o deniz benimdir, benimdir kayıktaki

boy ölçüşen dalgaların sivri kıymıklarıyla

etimin toprakla denk oluşu ben

deniz gibi dağlara erişen de ben

Ali Seyyah

bizim askerlerimiz üstlerine bizim

toprağımız örtülüyor

bizim siperler toprağa kalkan vatan toprağına

yazılıyor siliniyor yazılıyor siliniyor

sözlerimin kolları güçlü

sözlerim dağdan mermiyi tek başına

Allah’ım bunu diliyorum

onlar da vatan toprağına

Meryem Kılıç

Coğrafya kaderdir Conkbayırı

Deli çocuk Anafartalar

Saçlarında o deli mi deli rüzgâr

Kurumuş ekmek kokuları, üzüm hoşafı

Aşk gururdur der Gelibolu sırtları

Bir ilkbahar, sabah saatleri

Küçük bir kızı ağırlar çamlar ve köknar

Şehitliğe doğru, başı hep yukarı

Keyfinden yaratılmamış her şeyi

Anlamak için baktı derinden

Bıraktı altın nefesini içinden

Kanları kuru topraklara bütün mevsimleri

Adem Yazıcı

barut siper kan sargı

gittikçe büyüyor mercekte karanlık ordu

bekleyin ey kadınlar

bekleyin ey ihtiyarlar

bekleyin ey yetimler

bırakın aksın seyrinde çağlayan

kemirsin tırtıl yeşil yaprağı

insan bu yumuşak sert

atsa elini üşür atsa elini öldürür

matarada üç delik

düştü işlemeli mendil al al

toprak farkında yeni gelenlerin

özsuyudur bu göğün kaldırdığı

Yasemin Zengin

soğuk rüzgâr dövüyor kapımızı

kırılacak zincirimiz kalmadı

dalganın çarptığı kıyılar

ötesine geçemeyeceği sınırların

sanki çöküvermiş kalabalık onun ezgisine

var gücüyle bir çocuk oturur gözbebeğine

tellerine basıyor eğilip

aldım öptüm âdettendir, oracıkta

kaç şehir düştü kaç ırmak kaç ses

onca yıldız kayarken ah demeden

gökyüzüdür gördüğüm suskun ve dilsiz

burada kuşların var, henüz uçmayı bilmeyen

ebabil kuşlar kadar hırçın

Rabbim neden uçmuyorlar

yağarken tüyler üstümüze

bir dilencinin iki büklüm erimesi gibi

kor ağıtlar büyür içimde

feryadım kısıktır, hep ağlamaklı

Filiz Eneç

Gün doğduğunda açıldı yer

Gün doğduğunda gök

Yer mavi, gök mavi, arasında sen

Seyrek ağaçlar, taşlı, tümsekli

Yamaçlarla göründü

Sahnede vatan

Kalpak, matara, tüfek

Ceketlerine dikili sargı bezleri

Asker!

Sıraya dizildiler

Cennet İmata

Yeni Yüzüyle Cins

Cins dergisinin edebiyat, düşünce ve gönül dünyamıza girişinin üzerinden yedi yıl geçmiş. Artık bir okur kitlesi olan, özgün duruşu ile isminin hakkını veren dergi şimdi yeni yüzü ile yoluna sıkı adımlarla devam ediyor.

Benim dergiler için kendime özgü bir tanımlamam vardır; okumaktan ve yazmaktan mutluluk duyduğum dergiler… İşte Cins tam da bu tanımlamaya uyan dergilerden. Nice yedi yıllara ulaşmasını diliyorum Cins’in.

Giriş yazısından;

Aslında denk düşürmek için planlamadık ama denk düştü.

Elinizde tuttuğunuz bu sayıya kadar 7 kez döndü dünya güneşin etrafında. 7 yıl geçti. 77 sayı, 377 farklı yazar, 137 yerli söyleşi, 57 yabancı söyleşi ve 47 çeviri eser yayınlayarak geçti bu 7 yıl.

 “Evladım Onlar Put!” diyerek başladığımız yolculuğumuza bu ay, Fîhi mâ Fîh’ten büyük bir cümle ile devam ediyoruz: “Mademki süslenmiş, demek ki güzel değil”

İlk Dizenin Serüveni

Cins’in yeni bölümü “Başlama Vuruşu.” Cins, şiirimizin ustalarını ‘Başlama Vuruşu’na davet ediyor ve bir şiirin nasıl kurulacağı gibi şiirin temel meselelerine cevap arıyor. Başlama Vuruşu’nun ilk konuğu ise Arif Ay...”

Şiirde ilk dize önemlidir. Yani iyi bir başlangıcın ilk adımıdır ilk dize şiirde. Rahmanidir diyen oluyor, asıl ilham ilk dizedir, sonrası şairin kendi şiirsel gücüne bakar diyenler var. Arif Ay, tarihsel süreç içerisinde ele aldığı konuyu kendi şiirine getiriyor. İlk dizeye yüklenen anlamlar oldukça ruha hoş gelecek incelikte.

“Ne söylersek söyleyelim ilk dizenin bir esin sonucu ortaya çıktığı gerçeğini göz ardı edemeyiz. Bütün mesele esin dediğimiz bu büyülü şeyin nasıl ortaya çıktığıdır. Esin olayını ruhun bir vecd hali olarak değerlendirebiliriz. Somut gerçeklikten bunalan ruhun soyut gerçekliğe açtığı bir pencere diyebiliriz esin için. Muhayyilemiz somut gerçeklikle dolu bir malzeme deposudur. Esin dediğimiz hadise bu somut malzemeden soyut dilsel yapının ortaya çıkmasıdır. İlk dize dediğimiz bu dilsel yapı çoğu kez aklımızın mantığımızın ölçütleriyle çelişebilir. Biz yine de onu şiirin kapısını açacak bir anahtar olarak görürüz.”

Pazar Sabah Erkenden Kalkmamın Sebebi

Mustafa Çiftci, öykü tadında anılarını yazdıkça eski zamanların siyah beyaz fotoğraflarına imreniyor insan. İçtenlik, masumiyet, kendi toprağının sesi olmak gibi birçok güzellik gelip konuyor modern zamanların hırpalanmış kalbine. Pazar Sabah Erkenden Kalkmamın Sebebi diyerek bir çocukluk hayalini yaşıyoruz birlikte.

“Pazar yerinde bir köşeyi tutarsınız. Sabahın er vaktinde kalkmanız lazım. Uykulu gözlerle elinizde bir peynirli ekmek. Hem yer hem köşeyi tutarsınız. Pazar yavaş yavaş dolmaya başlar. Büyük pazarcıların oğlu, çalışanı artık kimi varsa tezgâhları kurar. Onlardaki çalışma aşkına hep hayran kalırdım. Biz haftada bir kere yer tutmak için erken kalkarız ama bu adamlar pazar pazar gezerler her sabah aynı çile.”

“Parayla ilgili ne çok şey belledim ben o yaz. İstanbul’a gitme hayalim de kalmadı. Zaten hayal bir kere boşa çıkınca köpük gibi kayboluyor. Ben artık İstanbul’a gitmeye hayal etmedim. Bisikletim de vardı. O zaman yine biriktireyim dedim ve biriktirdim. Ama bu sefer temizleyerek biriktirdim. Ve hepsini aynı yere saklamadım. Sonra o parayla ne yaptık şimdi hatrımdan çıkmış. Ama parayla ilgili bellediklerim aklımdan hiç çıkmaz...”

Temsili Resim

Sık rastladığımız bir tabirdir temsili resim. Sosyal medya bunu çok yapıyor. Geçmişi hayalinde canlandırmak istemenin ekrana yansıyan yüzü bu. Bilinmeyen bir yüzün başka bir yüzde tezahür etmesi gibi. Örneğin; Yunus Emre, Mevlana, Fuzuli gibi şahsiyetlerin resimlerini görüyoruz, elbette temsili resimlerini. Savaş Ş. Barçkin bu konu hakkında yazmış Cins’te. Dede Efendi’den, Mevlana’dan, Barbaros, Şeyh Galib gibi şahsiyetlerden bahisler açıyor Barkçin. Elbette temsili resimleriyle konuya dahil oluyor hepsi de.

“Her alanda olduğu gibi resimler, canlandırmalar ve işaretlemeler konusunda da tarihi, geleneği, kendimizi kaybetmemizin pek çok örneğini görüyoruz. İşin endazesini sık sık kaçırıyoruz. Meselâ Google’da “Dede Efendi” diye arama yaptığınızda karşınıza gerçek bir insan fotoğrafı çıkıyor. 1846’da vefat eden Dede Efendi hazretlerinin zamanında fotoğraf henüz bulunmadığı için elbette bu onun fotoğrafı olamaz. O zaman bu fotoğraftaki kişi kim? Bilenler bilir, bu fotoğraf son Mevlevî dedelerinden birine aittir. “O da dede, bu da dede” mantığıyla konmuştur belki de! Dede Efendi’nin fotoğrafı olamayacak kadar eskiden yaşamış bir insan olduğu bilinmeden, araştırılmadan bir fotoğraf ona hamledilmiş. Benzeri bir skandal Osmanlı bestekâr resimlerinde vardır. Bunları kim çizdiyse sanki alayı Bektâşî imiş gibi palabıyıklı herifler resmedilmiştir.”

“Bir şeyin resmi o şeyin cismi değildir. Bunu herkes bilir. Ama yakıştırma bir süre sonra gerçek gibi algılanmaya başlanır. Hayâl idrâki, idrâk tasavvuru, tasavvur tefekkürü, tefekkür de işi şekillendirir. Millet tasvir, temsil ve gerçek arasındaki ilişkiyi bilmediği ve umursamadığı için bu yanlış yakıştırmalar maalesef çoğalıp duruyor. O yüzden bazı insanların tasvirinin yapılmaması daha iyidir.”

Necip Fazıl ve Ötesi

Necip Fazıl’ın hayatının en önemli dönüm noktasında yer alır Arvasi ile tanışması. Bir de fotoğraf vardır Necip Fazıl ve Arvasi’nin. Güven Adıgüzel bu fotoğraftan hareketle Necip Fazıl portresi kaleme almış. Ben’in ve Ötesi’nin bulunduğu hassas noktaya dokunan bir yazı bu.

“Necip Fazıl otuzlarında olmalı. “Ben ve Ötesi” ile gelen şöhret omuzlarında. Bohem Paris yıllarının ertesi. Necip Fazıl dalgın duruyor ama değil, hayran. Huzur içinde ve dingin. Ümit dolu gözlerle bakıyor Arvâsî’ye. Limana yanaşmayı başarmış bir fırtına gemisi gibi, hep o cemali arıyormuş gibi bakıyor. Kalbini yokluyor sanki o anda şair ve kalbinin yerinde olduğunu fark ediyor. Evet, tam yerinde. Annesine verdiği sözü, bir şiirden başka büyük bir şiire taşınarak tutmuş oluyor böylece. Ahmet Haşim, Necip Fazıl’ın bu halini görseydi eğer, Yeni Mecmua’nın idarehanesinde karşılaştıklarında ona; “Çocuk, bu sesi nerden buldun?” diye sormazdı muhtemelen. O sesin içinde yaşıyordu çünkü Necip Fazıl. Bize teklif ettiği ses de bundan başkası değildi elbette.”

Günler Çözüldükçe

İnsanın hayallerinde yaşattığı bir şairle tanışma anı çok değerlidir ve özeldir. Çünkü her şey farklılaşabilir bu tanışmadan sonra. Ömer Erdem, böyle bir tanışmayı anlatıyor yazısında. İsmet Özel’le, Attila İlhan’la başlayıp Sezai Karakoç’la devam eden bir tanışıklık bu.  

Ver elini Üretmen Han. Çaldık bir öğle sırası kapıyı. İçeriden derin, çok derin bir sessizlikten başka bir şey duyulmadı. Hala o koyu ve derin sessizlik yayılır bazen içimde. Israrlı çalmış olmalıyız ki, yandan bir genç adam çıktı. Tabelasında ‘Stüdyo İmge’ yazıyordu. (Sanırım İsmet Özel’in Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Resmin Altındaki Satırlar kitabını da basan onlardı). ‘Gelmez daha o, sonradan gelir. Ama bir şairle görüşmek istiyorsanız tam karşıda Risale Yayınları var, oraya İsmet Özel uğrar. Bir şansınızı deneyin, dedi.’ Bir taşla iki kuş. Tereddütsüz kapıya dayandık. Kapıyı Mustafa Armağan açtı. Hüseyin Yorulmaz da oradaydı. ‘Burada, İsmet Özel var. Buyurun’ dediler. İsmet Özel heyecanla bir şeyler anlatıyordu. Bize nereli olduğumuzu ve ne okuduğumuzu sordu. Bana dönüp ‘Bozkır türkülerini söylemeyi biliyor musun?’ dedi. ‘Aslan Mustafa’yı biliyorum’ dedim. ‘Biz dedik, yazar ve şairlerle tanışmak istiyoruz. O yüzden en az haftanın bir günü böyle dolaşıyoruz.’ İsmet Özel de cevap verdi: ‘O halde bu katta Türkiye’nin en büyük şairi Sezai Karakoç’un bürosu var, onu da ziyaret etmelisiniz’ deyince, biz tedbirsiz gülüştük, ‘aslında biz onunla görüşmek için gelmiştik bulamayınca bizi buraya yönlendirdiler...’

Palto’dan Çıkanlar

Kim ne derse desin Palto’nun asıl sahibidir Gogol. Onsan sonra derin bir imgeye bürünmüştür omzumuzda taşıdığımız palto. Paltosundan çıkmak da Dostoyevski’nin bir armağanıdır edebiyat dünyasına. Birileri bir yerlere tutunmayı sevdiğinden paltodan çıkmayı maharet sayar. O da ayrı bir konu. Genç bir öykücü gittiği her yerde “Ben Mustafa Kutlu’nun paltosundan çıktım.” diyor. Bundan acaba paltonun ve Kutlu’nun haberi var mı? Hiç sanmam. Çünkü bu genç arkadaş şimdilerde o paltonun içinde çoktan kayboldu bile. Bu da ayrı mesele.

Turgay Anar, Gogol’dan başlayıp paltosunu omzuna atan edebiyatçıları konuk ediyor yazısına. Kimler çıkıyor paltodan, Anar’ın yazısında bekliyor hepsi. Ben yazının bir bölümünü buraya alıyorum. Devamı Cins 78’de.

“Paltodan ne çıkar peki? Son derece katı düşünen zihinler için astar, iplik; ceplerinden cüzdan veya anahtarlık çıkar olsa olsa. Ama sahiden sadece bunlar mı çıkar paltodan? Gogol ve Dostoyevski tarafından dokunan bu simgesel paltodan, içine doldurulanları “dışarı” çıkardığımızda karşımıza yepyeni bir edebî evren, efsaneler ve incelikle dokunmuş bir anlatı, gerçeklikle sımsıkı örülmüş satırlar, okurların çok da dikkatini çekmeyen ama gerçekte inanılmaz değerli ipuçları, bir yazarın dünyayı nasıl anlamlandırdığını gösteren kelimelerden imal edilmiş bir kurmaca sistem de çıkar.”

Selahattin Yusuf ile Leyla’ya Dair

Samed Karataş, Selahattin Yusuf ile aşka, Leyla’ya, modernizmin üstümüze çöken heyulasına dair söyleşmiş.

“Fuzûlî ‘Leyla’ ile aşkı daha görünür, geçici ve daha anlaşılabilir bir forma ulaştırmak istemiştir muhtemelen. Yukarıda dile getirmeye çalıştığım perspektiften baktığımızda, o bir ilk çağrıdır. Davettir. Yolun başıdır ve ilk adımdır. İnsana yolu da nasıl yürüneceğini de gösteren bir haritadır.”

“Uygarlıkların en belirleyici özelliği, bütün birikimlerini bir güzellik ilkesinin üzerine bina etmeleridir. Bizim güzellik ilkemiz üzerine düşünme alışkanlığımız; dolayısıyla kültürü baştan başa düşünme eğilimimiz yok. Bu yeteneğimizin sekteye uğradığı açıktır. Bu mesele genel anlamda yeniden ele alınmalıdır.”

Gerçeği Artık Evde Üretiyoruz

Samed Karataş, yaşanan aymazlıkları; gerçeği artık evde üretiyoruz diyerek adlandırmış. İnsanın kendi yalanına kendini inandırmasının kaçak yolları da diyebiliriz buna. Hızla yayılan bir virüs gibi bu. Kaynaksız ve mesnetsiz ne varsa kendi işine geliyorsa inanmanın sahte huzuru. Sonuçta; insan aldanmaya devam ediyor gerçeğin üstünü örterek. Yalanı kimin söylediği önemli değil. Benim hoşuma gidip işime geliyorsa güzeldir o.

“Gerçeği artık evde üretiyoruz. Neden? Gerçeğin emeksizliğini, otoriteden sıyırarak kendi içimizde tartıp karar vermeyle var kılıyoruz. Referans olarak kendimiz varız. Otorite sarsılmış. Otoritenin asgari düzeyleri, kendimizle veya grubumuzla baş başa kaldığımıza törpülenmiş. Mesela bugün birisi, faizin şartlarını oluştursa bile o bankacılık işlemine faiz değil diyebilir. Evindedir yani kendisinde. En güvendiği yerde otorite ve ittifaktan kurtulan insan, adeta iz sürücü gibidir. Evinde olmasına rağmen otoriteden yoksun olan insan, yine de ikna için kendisini arar da durur. Yani o güvenli ve mağrur evini arar her yerde. Ve kendi düşüncesini, yani yapılan eylemin faiz olmadığını belirten bir parça metin, laedri bir görüş bile kendisini ikna etmeye yeter.”

 Dijital Dünya

Ne derin anlamları var artık dijital dünyanın hayatımızda. Nereye çeksek oraya gidecek bir dipsiz kuyu adeta. Ahmet Melih Karauğuz, oyunlar bağlamında ele alıyor dijital dünyayı. Bilgisayar başında geçen vakitlerde hayatımızın bir döneminde kendimizi kaptırdığımız birçok oyununun kulağını çınlatıyor Karauğuz.

“Oyun kültürü ve daha sonra dönüşen üretim biçimleri neticesinde oyun sektörü, 1970 sonrası arkasına aldığı rüzgârı teknolojik alanda yaşanan büyük atılımlara borçludur. Kişisel bilgisayarların üretimi, televizyon teknolojisi ve buna bağlı olarak konsolların güçlenmesi oyunu ve oyun mantığını dönüştürse de bugün yaşadığımız dünyayı kuran ve aslında içerisindeki herkesi oyuncu konumuna getirip, bitimsiz bir oyun sahasına bizleri sokan internet teknolojisi ve Web 2.0 yapısını da göz ardı etmemek gerekiyor.”

Huizinga’nın bahsettiği “homo ludens” bugün, her şeyin başına geldiği gibi, değişime uğramış bir şekildedir ancak, oyun hâlâ kültürün kurucusu, taşıyıcısı ve medeniyetin ilerletici gücü olarak karşımızda durmaktadır. Değişen yapısı, anlamı ve piyasanın önemli bir elemanı olması itibariyle oyun, üzerine düşünülecek ciddi bir konu olarak karşımızda durmaktadır. Bir oyun ve eğlence mekânı olarak dünyanın yanına artık dijital dünya da eklenmiştir.

Oktay Taftalı ile Şiire, Medeniyete, Küreselleşmeye Dair

Oktay Taftalı’dan ilk okuduğum kitap;  Ahlak, Estetik ve Şiir’di. O gün bu gündür takip ederim Taftalı’yı. Şiir, gelenek ve modernite üzerine tespitlerini oldukça yerinde ve yerli bulduğum bir isimdir Taftalı.

Cins’te Samed Karataş ve Eray Sarıçam’ın sorularını cevaplandırmış Taftalı.

“İnsanlığa karşı yürütülen bir savaştan söz etmek gerekir. Bu savaşın bir cephesi biyolojik, diğer cephesi dijital, kültürel ve etiktir. İnsanı, toplumu ve sosyolojiyi dönüştürme hamleleri dalga dalga çarpıyor bize. Albert Camus denemelerinde, “korku, çağımızda bir tekniğe dönüşmüştür” diyor. Korku insani durumdur, insanın yaşama içgüdüsü ile bağlantı kuran reflekslerden biridir. 18. yüzyıl teknoloji yüzyılıydı, 19 yüzyıl bilim yüzyılıydı 20. yüzyıl ise korku yüzyıldır. Bu çağda korku insani bir refleks olmaktan çıkmış, bir tekniğe dönüşmüştür. Korku tekniği ile bireyleri, kitleleri dilediğiniz gibi denetleyebiliyorsunuz.”

“İçine ve içinde doğduğumuz kültürel unsurlar bizim gerçekliğimiz ve biz kendi mevcudiyetimizin meşruiyetini bu gerçeklikten alıyoruz. Yani, “sen bu dünyada niye varsın, ne olarak varsın” dendiğinde, “ben tek başına değil, bir ailenin, bir kültürün, bir dilin, bir inanç sisteminin, bir coğrafyanın unsuru olarak varım; ben bunların içine doğdum” demek durumundayız. Bu senin varoluş gerçekliğin ve bu gerçeklik senin varoluşuna meşrutiyet kazandırıyor. Bu gerçekliği yitirirseniz, yani Türk kahvesinin yerini Starbucks alırsa, kebabın yerini McDonald’s alırsa varoluş meşruiyetini, dahası o meşruiyeti sana sunan gerçekliği yitirdin demektir.”

Söğüt dergisinden Sezai Karakoç Dosyası

Söğüt dergisinin Ocak-Şubat 2022 sayısı elime geç ulaştı. Derginin bu sayısından mutlaka bahsetmek gerekiyor. Oldukça özenli hazırlanmış ve zengin bir içerik sunulmuş okuyuculara. Dergilerimiz adına yüz ağartan bir dergi konumuna geldi Söğüt.

Sezai Karakoç dosyasından altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Özlem Fedai- Sezai Karakoç’un Şiir Dünyası Ve Emaneti

“Sezai Karakoç’un şiirin ve şairin kudreti hakkındaki görüşlerinden yola çıkarak çizdiğimiz bu çerçeveyle onun şiirini anlamaya çalışmak yerinde olabilir gibi geliyor bana. Karakoç, her şeyden evvel Necip Fâzıl’ın, “yüz üstü çok sürün”müş nesle, “ayağa kalk”ma azmi aşılayan, onun Çile’sini doldurarak emanetini devralan sanatçılar içinde, yaşayışı ve sanatıyla belki de en sahih olanıdır. Çocukluğundan, gençliğinden itibaren bu sorumluluğu hisseder. Antep’te bir lise talebesiyken “M. L.” (Mehmed Levendoğlu) mahlasıyla mensur şiir türünde yayınladığı ilk eseri Ana-Oğul’da, emaneti devralan Anadolulu bir delikanlının cür’eti görülür. Genç Karakoç şiirde “Anne, nine, dede ve baba” üzerinden tarihi, kültürü ve medeniyeti, modern şiirinden imkânlarından da istifade ederek nasıl kucaklayacağını müjdelemiştir.”

Mustafa Kirenci – Bir Gülü Yetiştirmek İçin

“Üstad Sezai Karakoç’un yaşarken eserleri ve hayatıyla, itinayla anbean meydana getirdiği portre, artık başka şekilde, çok başka şartların kaideleriyle devam edecek. Öncelikle sanat, edebiyat, düşünce ve genel olarak sosyal bilimlerin çeşitli alanları bu portreyi anlamaya kavramaya çalışacaklar. Üstad’ın eserlerinde çizdiği coğrafyanın düşünürleri ve sanatçıları onu keşfedecek, onun portresini bir millet aydını olarak tescil edeceklerdir. Geçmişte Nizami, Molla Cami, Sadi, Mevlâna, Gazzâlî…ve daha yakın zamanlardan Muhammed İkbal, Mehmed Âkif, Muhammed Hamidullah... gibi. İsimleriyle, medeniyetimizin yapı taşı olma vasfını eşsiz eserleriyle daima berkiten; anlatabilmek için ancak birkaçından söz ettiğim bu kutlu listede yerini alacaktır Üstad.”

A.Ali Ural - Sezai Karakoç Nereye Atım Atsa Yeşeriyor

“Sezai Karakoç mısralarıdır abıhayatı modern Türk şiirinin. On üç sağanak yağmurla toprağa toprak olduğunu hatırlatmıştır, şiire şiir olduğunu. Bahar sağanağı, ateş sağanağı, gölge sağanağı, geometri sağanağı, akış sağanağı ki bu sağanak “Geceleyin abıhayat için millet yolculuğu”dur aynı zamanda. Dirilişi hayatın bütün alanlarına ark ark taşımaktır. Sağanaklar böyle devam eder on üç şiir kitabı boyunca. “Dosta düşmana karşı bir iyi konuş”muştur. Tutunacağı yeri bilmiştir çünkü. Dahası tutunsun diye şairler maziye, yeniler alıp satmıştır söz çarşısında. “Yenici” demeden kendisine yapmıştır bunu. Siz kaçıncı yenisiniz ey şairler, onun sağanak yağmurları hiç kesilmedi. Bir damla karışsaydı kanınıza abıhayattan, bütün mısralarınız yenilenirdi. Adı diriliş olurdu belki de yeninin.”

Popüler Bir Meta Olarak Şiir

Şiirin artık popüler bir yüzü de var. Belki de olması gereken bu. Şiir de hayatın bir parçası. Hayattan şiiri soyutlamak çok da doğru değil. Önemli olan dozunu iyi ayarlamak gerek. Şiire ulaşımı kolay hale getirerek ya da bulunduğu yerin çok da farkında olmadan bunu yapmak mümkün değil.  Şair deliliğine vurmak da bir yere kadar.

Bir şiir gecesinde masanın etrafını çevreleyen şairlerin konuştuğu; şiir gecelerinin gereksizliği, boş olduğu, şiire bir faydasının olmadığı gibi konular üzerinde dönüp dururken mesele programa neden katıldıklarını sordum. Dostlarla buluşmak, yeni bir şehir görmek, telif gibi bir sürü cevap geldi. Kimsenin şiir üzerine tek cümlesi olmadı. Çünkü şölenlerde Türk şiirinin kurtulmayacağının hepsi de farkındaydı. Çelişkiler dünyasında da payını alan bir şiirimiz var.

Söğüt dergisi bu ayın teması olarak; popüler bir meta olarak şiir konusunu belirlemiş.

Cengizhan Orakçı – Şiir Festivalde Ne Arar?

“Belediyelerin bu yarım heves yaptıkları, şiirin değerini de yere düşüren festivalleri acilen terk etmesi şiirimiz adına hayırlı bir iş olacaktır. Yapılacak iş Türkiye’nin büyüklüğüne yaraşır bir şiir festivalini hayata geçirmektir. Yunus Emre adına uluslararası bir şiir festivalini gerçekleştirmek Türkiye için bu kadar zor bir iş olmamalı.

Şiir bir haysiyet meselesidir ve o herhangi bir endüstriyel meta değildir, olmasına da izin verilmemelidir. Yahya Kemal’in “mısra haysiyetimdir” dediği gibi, bütün şairler, “şiir haysiyetimizdir” diyerek, şiire gelebilecek her türlü müdahaleye karşı bir duruş sergilemelidir. Çünkü şiirin tavizi olmaz.”

M. Sadi Karademir - Kapitalizme Karşı Şiir

“Dünyada ilk roman ne zaman yazılmıştır, diye sorulacak olursa, kısa bir fikir teatisiyle yahut araştırmayla bu sorunun cevabına kolayca varılabilir. Fakat aynı soru şiir için sorulacak olursa bu soruya doğru cevabı bulabilmek olanaksızdır. Çünkü şiir, insanlık tarihi kadar eski ve kadimdir. Hafızası olan toplumlar, şiirle yaşar, şiirle konuşur, şiirle düşünür, şiirle inanır, şiirle öfkelenir, şiirle över, şiirle eleştirir, şiirle ağlar, şiirle güler, şiirle şarkı söyler, şiirle isyan eder, şiirle coşar, şiirle dinginliğe, ulviliğe ulaşır. İnsanlıktan şiiri çekip çıkardığınız zaman, aslında ondan medeniyetini de insanlığını da çıkarmış olursunuz. Bu bakımdan şiir, insanca varoluşun en önemli ve zarif şartlarından biridir. Kapitalizme karşı insanca yaşamayı arzuluyorsak, şiir geçmişte olduğu gibi, bugün de en mühim kurtarıcılarımızdan birisi olacaktır.”

Külkedisi Sıcağı mı Sever?

Prof. Dr. Mustafa Sarı, Hüseyin Rahmi’nin Can Pazarı romanından hareketle külkedisi sözünün anlam ilişkilerinin ardına düşüyor.

Türk Dil Kurumu'nun internet üzerinden hizmete sunduğu Güncel Türkçe Sözlük’te kayıtlıymış, sözcüğün beni şaşırtan bu anlamı: “Çok üşüyen, ateşin başından ayrılmayan kimse.” Yazık ki açıklamanın yanında örnek cümle yok. Oysa bilindiği gibi sözlüklerde açıklamalardan sonra edebî eserlerden örnek cümleler vermek bir gelenektir. Geleneğin atlanmış olmasına mı yoksa Hüseyin Rahmi gibi bir yazarın ıskalanmış olmasına mı üzüleyim, bilemedim. Peki ya daha eski kayıtlar?

Ahmet Vefik Paşa’nın 1876 tarihli Lehçe-i Osmani adlı sözlüğünde de geçiyor, sözcüğün bu anlamı: “Kül: remad, hakister. Külkedisi: Çok üşür, ateş sever adam tembel. Ateşin oğlu kül olur. Kül pidesi. Kül yakısı muska. Kül rengi kır, sincabı, şehpa kül rengi manasına benzi kül olmak, müflis, harap olmak. Külünü savurmak, kam. Küllü su, sodalı çamaşır suyu, ma-i kaly.”

Hüseyin Rahmi’nin cümlesindeki anlamıyla “külkedisi” sözcüğü, binlerce yıllık bir tecrübeye işaret etmektedir, tıpkı o meşhur Kızılderili öğretisinde belirtildiği gibi: “Atın su içtiği yerden iç, at pis su içmez. Döşeğini kedinin yattığı yere ser. İçinde kurt olan meyveyi ye...” Eski ocaklı evlerde ateşe en yakın yeri kendine mesken tutarmış kediler. Yine, evinde kedi besleyenlerin tecrübesiyle sabittir ki evdeki en sıcak köşeyi bulmakta doğal bir yeteneğe sahiptir kedi.

Zeynep Arkan ile Söyleşi

Günümüz kadın şairlerinin içinde ilk beşte yer alır benim için Zeynep Arkan. Adapazarı torpiliyle değil şiiriyle bu listemde yer alan has bir şairdir Arkan. M. Tuğrul Çolak’ın sorularını cevaplandırmış Arkan.

“Mesleğim sebebiyle çocuklarla çok vakit geçiriyorum. Bir insan yavrusunun, bilimsel veya ahlaki bir meseleyi öğrenmesi, bu öğrenme etkisiyle değişmesi süreci, ona yapılan yatırımın, emeğin meyvelerinin uzun yıllarda alınması gibi sabır dolu tecrübelerimiz var. Bunu şahsi tecrübelerimizle de tanımlayabiliriz. İnsan karmaşık yapısıyla, çok zor olgunlaşır. Bazı acılarla hiç tanışmayan insanlar birçok soruna kendini uzak hissederken, aynı acılar yüzünden derin travmalar geçiren insanlar çeşitli seçenekleri gözden geçirmenin yorgunluğunu taşırlar. Diğer taraftan, insan ne öğrenirse öğrensin kolay unutan bir varlık. Kendini tanımayı, kendiyle yüzleşmeyi ihmal ettiğinde çoğu şey sıfır noktasında yaşanmamış gibi oluyor.”

“Şiirde kadınların sesine daha sık rastlar olduk çünkü kendi hareket alanımızı yazarak kazanacağımızı ve genişleteceğimizi görerek bu günlere geldik. Yine de ortak bir kadın dili yok. Olmaması da doğal, çünkü beden ve doğa ilişkisi, beden ve yaşam ilişkisi gibi konularda tecrübelerin ortaklığı kadar dünyayı algılayıştaki farklar da açığa çıkıyor. Ben sadece kadınların adına sözü almış durumda değilim, kadın varlığımı yok saymadan birey olmanın önemiyle konuşuyorum. Yazan, üreten her kadını çok içten bir sevgi ve saygıyla destekliyorum.”

Söğüt’ten Hikâyeler

Ayşe Yazıcı Yavuz - Beni Burada Bekle Hemen Gelmeyeceğim

“Önceleri hep gelecek dedim, diyerek başka tarafa üfledi dumanı. Önceleri bana hep teselli oldular. Aklıma kötü fikirler sokmadılar. Hem zaten öyle güzel gelmiyordun ki bir zaman sonra gelmeyişlerini beklemeye başladım. Beklemekten doğmuş kuşlar üşüştü parktaki ağaçlara. Gidecek olduğumda kırılan umutlarımı bırakıyordum ağaçların diplerine. Ben uzaklaşınca konfeti gibi yağıyorlardı kırıntıların üzerine. Bekleyişimin kendime değil ama kuşlara faydası oluyordu muhakkak. Hatta bir gün gelmeyişlerinden biri tuttu “Ne bekliyorsun burada?” dedi. Seni, dedim; o da bir daha hiç gelmedi. Sonra başka bir gün başka bir gelmeyişin geldi. O da sordu. Ona da aynı şeyi söyledim, o da bir daha gelmedi. Başka gün bir diğeri, sonra bir başkası…”

Ayşe Ünüvar - Sanmak Ne Ağır Kelime

“Cevizler bile dalında üzgündü. Hazan her yeri kasıp kavurmuş, sabahları düşen kırağı, yeşil kalan dal nebatın canına okumuştu. Uzaktan çok uzaktan bir köpek uluyordu. Canı acımış gibi, terkedilmiş gibi, kimsesizliği cümle aleme duyurmaya çalışır gibi… Ne çok severdi kedi köpeği. Aklımda en çok böyle kalmış. Yer sofrasında bir lokma kendi ağzına, iki lokma onlara. Sağında bekleyen uzun tüylü şişman, annemin Hırsız Hasan dediği sarı kediyle sağ tarafında Kore Gazisi erin ava götürdüğü İngiliz Pointer kuş köpeği. Bu kadın, yenge dediğimiz, sabahları gün ağarmadan kalkan, konu komşu hısım akraba herkesin evini kendi evi bildiğinden hiçbir kapıyı çalmadan içeri dalan, her çocuğa karışma hakkı olduğunu düşünen ve karışan kadın mahallenin Eşe Yenge’si. Babaannemin de uzaktan bir yerlerden bir akrabası. Dedim ya. Gördüğü, iki çift laf ettiği, pazarda selamlaştığı, ekmek alıp verdiği, camide aynı safta namaza duruverdiği, çocuklarının aynı sınıfta okuduğu, çeşme başında su sırası beklediği… vs her insanı kendine akraba sayar, kanından beller ve karışma, bulaşma, dalaşma hakkını elde ederdi.”

Özay Erdem – Mum Kutusu

Yemekten sonra müsaade isteyip odama çekildim. Yeni aldığım romanı okumak istiyordum. Çayı komodine bırakıp sayfayı çevirdim. Yarım saat boyunca bu saadetli pozisyonumu korumayı başardım. Gerçi kasvetli aydınlatma yüzünden gözlerim zorlanıyordu ama olsun. Birazdan çayımı tazeleyip romanın başına bir kez daha oturmuştum ki aniden odanın ışığı söndü. Herhâlde elektrikler gitti diye düşündüm. Tam yerimden kalkıyordum ki düşünceli ev sahibim Mecit Bey çay tabağına yapıştırılmış iki mumla çıkıp geldi. “Al,” deyip birini uzattı, “bununla idare et şimdilik. Sonra sana da bir kutu alırız.” Ne demek istediğini anlamamıştım fakat komodine bıraktım mumu. “Zaten vakit de geç oldu,” dedi Mecit Bey, “uyursun herhâlde birazdan.” Ardından bir şey sormama fırsat vermeden çıkıp gitti. Perdeden zayıf bir aydınlık geliyordu. Sıyırıp dışarıya bakınca sokak lambalarıyla beraber civardaki evlerin aydınlık çehrelerini gördüm. Pencereyi açıp yan daireye ve alt katlara baktım, çoğunda ışıklar yanıktı. Anlamıyordum, sadece bizim evde mi elektrik yoktu? Belki de sigorta atmıştı. Gidip bakmak istedim ama o garip cesaretsizliğe yenilip vazgeçtim. Mum ışığında sayfayı çevirdim…

Sinan Terzi – Bilmece Bildirmece

Bildiğimiz hepi topu birer bilmeceydi. Saatlerdir birbirimize aynı bilmeceyi sorup her seferinde cevabı mahsus bilemiyorduk. Gülmekten bir hâl olmuştuk. O kadar çok güldük ki gözlerimizden yaş geldi. Gülmeyi en az birbirimizi sevdiğimiz kadar çok seviyorduk. Son seferinde o birdenbire cevabı bildi. Hiç tereddüt etmeden ben de. Gülümsemelerimizin yüzlerimizde bıraktığı çizgilerle kös kös oturup kalmıştık. Dalında kararmış birer zeytin tanesi gibi duran simsiyah gözbebeklerini yüzüme dikti. Baktı baktı. “Bilmek hiç eğlenceli değil” dedi.

Söğüt’ten Şiirler

Saat iki sularında bir çocuğu yıkadık

İğnesi unutulmuş içinde, bir yorganda yatıyor.

Vay ki gülüyorum, temizlendik say ki

Oysa iki suları hep dikenli, batıyor.

Nemli, karanlık bir mağara ağzım

Dişlerim içimde çakıl taşları

Ebru Özden Güroğulları

tekniğin ve konforun uğultusunda

tüm yabancılar bir durakta binerken

sana ipince kristal olan ancak

iki hançer gibi bakıp yolculara

ağlayan bir çocuk arıyor ellerim

allı pullu bir aşk değil bizimkisi

boşluğa fırlayan taş, yırtık mesnevi

körfeze akışan kirli sular da değil

sana demini almış karlar getirdim

demir soğukluğundan tırman uykuma

M. Tuğrul Çolak

Loreena biz dünyanın kısık sesleri biz kalbinin içinde dönen dervişler

Kalbinin atlarıyla kardeş olan biz bütün geceler içinde dörtnala

Atlarını mahmuzlayan zaman kaçakları biz yıldız nöbetçileri

Karanlığı toprak gibi sürenler gün doğumlarına

Geceler boyu Loreena tırnak dipleri kan revan içinde

Bir ses olup geçen ülkeleri bir seste eriyip yıkayan şehirleri

Bir ses içre yelken açıp yüzen kendi iç denizlerini bata çıka

Cengizhan Orakçı

Çâre 12

Mevsimler tadında yoluna devam ediyor Çâre dergisi. Derginin her sayısında yeni isimler karşılıyor bizi. Bu, bir dergi için iyiye işarettir. Her yeni isim yeni bir gönle dokunmak anlamına geliyor.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Hasan Yücel’in Memduh Şevket’ten Aldığım Ders yazısından olacak. Memduh Şevket, Türk Edebiyatının en nevi şahsına münhasır kişilerindendir. Halkın içinden biridir. Halk adamıdır. Yazdıklarındaki içtenliğinin tümünü kendinde toplamıştır. Hasan Yücel, Memduh Şevket’le yapılan bir söyleşiden hareketle, yazarı bize daha yakından tanıtıyor. Kendinden başlayan bir etkilenmeye okuyucuyu da ortak ediyor Yücel.

“Memduh Şevket Esendal’a ilk defa M.Ş.E imzasıyla ortaokul kitaplarında rastladım. Türkçe öğretmenimiz Mustafa Alemdar Güngör, bunun Memduh Şevket Esendal olduğunu söylemişti. Hangi öyküsünü okuduğumuzu, üzerine neler konuşulduğunu hatırlamıyorum. Fakat M.Ş.E imzasından dolayı aklımda kalmış, bir de zamanına göre sade, duru Türkçe'sinin ne kadar önemli olduğu belleğimde belli belirsiz bir yer etmişti.”

“Gözlerimi kapatıp güldüğüm yere geliyorum. Nasıl yazarsınız? “İşte, oturur yazarım…” Verdiği cevabın devamını okumaya gerek var mı? Ben burada olağanüstü bir güzellik buluyorum, o insanın yüzünü, kişiliğini, yaşadığı ortamı düşünüyorum. Hele bir yere iki sayfa bir şeyler karaladı diye kendini ortaya atıp “edebi hayatını” anlatan gösteri toplumu insanlarını göz önüne getirince... Kendi payıma utanmakta haksız mıyım?”

“Bir süre yüzümü yere yıkıyorum, düşünüyorum. Sanatı, edebiyatı, insanı nerde arayıp, nerde bulmalıyız? Dilimizi nasıl yitiriyoruz, dilimizi yitirirken neleri yitiriyoruz? Bu kısacık görüşmede Memduh Şevket’in kişiliğini buluyorum, bir devrin terbiyesini, anlayışını buluyorum ve ne yalan söyleyeyim, utanıyorum…”

Onlar Kimlerdi?

M. Burak Çelik, İsmet Özel’in Ils Sont Eux şiirinden hareketle bir yazı kaleme almış. Şiirin tahlilini yaparken “Onlar onlardılar” ifadesindeki “onlar”ın işaret edildiği noktayı arıyor Çelik.

“ls Sont Eux kitabı (ilk yayımlanma 1981 yılında), Özel’in 1984’te basılan Celladıma Gülümserken kitabının 18. sayfasında yer alıyor. “Ils sont eux”, Nahl suresinin 20. ayetinin Fransızca meâlinden alınmış. “Onlar onlardılar” veya “onlar onlarındı” gibi anlamlara geliyor.”

“İsmet Özel, şiirini boğucu bir atmosfere yayıyor ve kullandığı kelimelerle karakterlerin tedirginliğini, mekânların hastalığını, sistemin korkutuculuğunu okura hissettiriyor. “Kelebek ölülerinden bir ırmakta sürüklenmektedir lisebirdeki oğlan.” dizesindeki “ölü kelebekler” bu kasvetli atmosferin kurulmasındaki unsurlarından birisi.”

“Sistem, somut bir varlığa tekabül etmez, görünmeden varlığını hissettirir. “Yargıcın yakasına yapışan safir göz” dizesinde de Özel, insandaki gözetleyici organa, göze dikkat çekiyor. Dolayısıyla “Yargıcı” denetleyen göz kendisini göstermiyor ama yargıçta sürekli izlendiği hissini yaratıyor.”

Usul Bilgisi

Usul bilmek önemli. Yol yordam bilenin yolu da hep açık olur. Eski ile yeni arasında değişen tavırlar insanlar arasındaki iletişimi de engellemeye başladı. Farklı tavırlar farklı davranış biçimlerine döndü. Mustafa Çiftci, anılar eşliğinde usul üzerine yazmış.

“İnsan yavrusuna ne çok şey bırakır. Alışkanlıklar, öncelikler, itirazlar ve kabuller ve burada sayamayacağımız nice şey...

İnsanın gelecek nesle bıraktıkları arasında bir kıymet sırası yapacak olsak herhalde en kıymetli şeylerden biri usul bilgisidir.

İş yapma bilgisidir.

Bunu yapabilen ebeveyn çok azdır. İnsan genelde eş dost ve akranından “nasıl yapılır” bilgisini öğrenir.”

“Yaşlılar gençlerin iş yapma becerisine pek itimat etmiyorlar. Gençlerin elindeki telefonlarla becerdiği işler karşısında şaşkınlar. Tamam teknolojiye bağımlı olmak kötü ama kabul edelim iş ve işlemlerin hızında ve kalitesinde artış var.

Peki yaşlılar eski alışkanlıklarından vazgeçmiyorsa, gençler de yaşlıların hızıyla yaşamaya razı değillerse orta yol nasıl bulunacak?”

Hüseyin Hilmi Arslan ile Ali Tavşancıoğlu Kitapları Üzerine…

Ali Tavşancıoğlu’nun kitapları dostlarının gayretleri ile çıktı. Gönül isterdi ki Tavşancıoğlu da görseydi kitaplarını ama her şey nasipten ibaret. Hüseyin Hilmi Arslan bu anlamda en fazla gayret gösteren isim. Çare’de Arslan ile Tavşancıoğlu’nun kitapları üzerine bir söyleşi yer alıyor.

“Ali ağabeyin şiirlerinde daha çok da hece şiirlerinde ağır bir melankoli vardır. Yaşadığı/tercih ettiği hayatın yansımaları şiirini belirgin bir şekilde etkilemiştir. Dil ve üslup olarak Abdurrahim Karakoç’tan biçim Necip Fazıl’ın ilk dönem şiirlerinden içerik yönünden etkilenmekle beraber kendi üslubunu ilerleyen zamanda belirginleştirmiştir. Serbest şiirleri modern mesnevi diye isimlendirebileceğimiz bir özellik gösterir.”

“Mualla’nın kelime anlamı yüce, yüksek makamlı anlamına geliyor. Ama Ali ağabeyin Muallası hiç de öyle yüksek makamda, yüce kişilikli değildir. İroni yapıyor sevgili şair. Mualla Roma ile Yozgat arasında mekik dokur şiirlerde, Diyarbakır’a gider, Mardin’e gider. Başkent’e seğirtir, Trabzon’u da teklif eder şair ona.”

“Ali ağabeyin özelde Yozgat genelde taşra için çok güzel projeleri ve çalışmaları vardı. Şehirde bulunan tüm eski yazmaların, belgelerin ve diğer arşivlerin okunması için hazırladığı proje, belki çok makam sahibinin koltukta kalma süresini geçeceğinden kabul görmemişti. Kurduğu yayınevi ile de başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. İsmini vermeyim bir hayırsever hemşehrimizin kültür hizmeti olarak bastırdığı; muhterem bir zatı anlatan kitabın baştan sona yazılmasını ve hazırlanmasını editör olarak sağladığı halde isminin kitabın hiçbir yerine yazdırılmaması da ayrı bir konudur.”

Deniz ve Bozkır

İnsan nerde bulunursa gidemediği yerin hasretiyle tutuşur. Bu, insanın fıtratında vardır. Denizin kıyısındaki bozkır düşleri kurarken, bozkır sabahına uyananın da düşlerini deniz süsler. İhsan Kurt, denizi ve bozkırı işlemiş yazısında. Eşsiz bir türkü tadında bir yanımız bozkır bir yanımız deniz, yol alıyoruz durmadan.

“Bozkır ve deniz her yağan yağmurla yeniden doğarlar. Bunu her ikisinin de tebessüm eden yüzlerinden tanırsınız. İkisine de candır, ikisine de kandır yağan yağmurlar. Bozkırda börtü böcek can bulur, denizde her bir yağmur tanesi yıldız yıldız olur. Yağmur kokusu bozkırda toprakla, denizde iyotla sarılır. Günlerin başından ve güneşin batışının ardından gözlere ve gönüllere bahşedilen gurup gelir.

Deniz ufkunda batan güneş, bozkır ufkunda doğan güneş hep asırlarca yaşayacağını umut eden insan hayallerine bin bir renkleri katar. Görkemli neşeler, yürek burkan tutkular sarar hatıraları, zamandan sıyrılan bu manzara yitik hüzünleri yeniden canlandırır.”

Derdim Bana Derman İmiş

Derdin de derman olanını dilemek gerek Yaradan’dan. İşte o zaman şifa bulur cümle dertler. Gönül ferahlar, içi aydınlanır insanın. Gülümser Erol, dert güzellemesi denebilecek içtenlikte bir yazı kaleme almış. Dünyanın dertlilerini ve dermanlarını yazmış.

“Herkesin bir derdi olmalı şu kâinatta. Ve bu öyle bir dert olmalı ki sahibini Rahman’a yakınlaştıracak, varlığının sebebini anlatacak. Yoksa herkes gelişigüzel dert(!) sahibi. Pervane misali yandım yakıldım derman aramakta. Bilmiyor ki aranacak olan şey dert değil; bulunması gereken derdin ta kendisi.”

“Şimdi soracaksınız: “Bre gafil, dert dedin durdun da peki senin derdin nedir?” benim derdim ki Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hadisini yaşatabilmek, ayna olabilmektir: “Mümin müminin aynasıdır.” buyurur iki cihan serveri. Şimdi bu hadis ile bakın etrafa, baktığınızda gördüğünüz kusura bakın, beğenmediklerinize, şikâyet ettiklerinize bakın…kim kimin kusurunu bulmakta, kim kimden şikâyet etmekte…kim kime veya neye teveccüh etmekte…İşte budur benim derdim.”

Çâre’den Öyküler

Dilara Ayşe Akdeniz- Uçurtma

“Direkler Mansur'un uçurtmaları ile doluydu. Bir uçurtma mezarlığı inşa etmiş olacak ki mahallede ona Çıtalı lakabını takmışlardı. Çıtalı Mansur aşağı çıtalı Mansur yukarı. Uçurtma hevesi bu çukurdan baraj köyünün kasveti yüzünden içinde yer etmişti. Ne zaman ki göğe gerilmiş, ipini zorlayan, kuyruğunu dalgalandıran bir uçurtmanın ucundan tutsa işte şu ötesini bilmediği dağların ardını görecek gibi oluyordu. Dağların ardında muhakkak koyun sürüleri yoktu. Kar kış demeden o sürünün peşinden gitmek yoktu.”

“Rüzgâr başlamıştı. Çınar ağacının dallarına baktı, dallar sola doğru yatmıştı. Demek ki sağa doğru koşması gerekiyordu. Doğruldu, var gücüyle koşmaya başladı. Koştu, koştu. Düşündeki uçurumdan kaçar gibi koştu. Uçurtma hızla yükseldi, Mefharet Hala’nın lanetli çınarı çoktan geride kalmıştı. İp gerildikçe gerildi, bir uzun yol oldu göğe. İpi saldıkça uçurtma bir uzak nokta olup daha da küçüldü. Yan bahçede ip atlayan kızlar heyecanla koşturup yanına geldiler Mansur'un. İpin ucundan tutup uçurtmanın gücünü, gerginliğini ölçüyorlardı çocuklar.”

Sıddıka Zeynep Bozkuş –Geçiş

“Dıt dıt! Girdiğiniz para geri verildi. Eee beğenmezsin tabii gıcır gıcır para istersin. Fikirsiz makine seni...

 Düzeltti, elleriyle ütüledi parayı, yeniden yerleştirdi. Arkada, sırada bekleyen sabırsız, telaşlı ayakların kıpırtısını ensesinde hissediyordu. Tekrar aynı ses; dı dıt! "Girdiğiniz para geri verildi." Sinirlendi, dizine bastırdı yirmi TL’yi. İyice presledi, ileri geri sıvazladı banknotun sırtını. Yeniden denedi. Arkadan homurtular geliyor, genç kadının alnından boynuna, boynundan koynuna doğru terler boşanıyordu. Tekrar. Dıt dıt! "Girdiğiniz para geri verildi." O artık başka türlü duyuyordu bunu: “Senin parana kalmadık, sana bilet milet yok. Adam gibi uzat şunu. Bak herkes seni bekliyor, senden başka işimiz yok mu bizim?” Üç, beş, altı, yedi deneme derken sonunda talebi kabul edilmiş, pek sayın akbil dolum cihazı insafa gelmişti.”

“Sırtındaki soğuk, ıslak bir yılan gibi beline değen o iç gıdıklayıcı kımıltıyla ürperiyor, titriyordu genç kadın. Ardını, sağını, solunu kaygıyla kolaçan ediyordu şimdi. “Güvenli, güvenli, güvenli ” diye çırpınan kuşun kanatları alçalarak teğet geçti Yelda’nın üstünden. İstasyonun yeli, trenin uzaklaşmasıyla sakinlemişti. Ürperti dinmiş, teni aynı hızla ısınmaya başlamıştı yalnız kadının. Sıcak bir havlu değip değip yükselmiş yahut anneciğinin elleri sıcacık sıvazlamıştı sanki belini. Gözlerini kısarak aklının sağına, soluna… Sağına, soluna… Kavşağa gelip yolunu şaşırmış olmaktı bu.”

Gülnaz Eliaçık Yıldız - Bu Sabah Olmak İstediğim Kadın Uyandırmadı Beni

“Bugün olmak istediğim kadın uyandırmadı beni. İçimden kulağıma bağıran ses Necla teyzenindi. Kalk çabuk, yatağı topla, camı aç havalansın oda. Çayı koy, kahvaltıyı hazırla bir yandan da. Çocuklar okula gidecek, kocan çoktan işe gitmiş bile, adama kahvaltı vermez Müzeyyen derler zaten mahallede sana, namının hakkını veriyorsun Müzeyyen, kalk çabuk! Hayır; iki bardak çay içsen, bir yumurta kırsan, beş dakika az uyusan Müzeyyen ne olur sanki. Hem adamın gönlü ayrı hoş olur; bak yediğin önünde yemediğin arkanda, araban altında. Basıyorsun gaza hoop annene, basıyorsun gaza hooop çocukların okuluna…”

“Bu sabah olmak istediğim kadın olarak uyanmadım yine, olduğum kadına sahip çıksam iyi olacaktı.”

Çâre’den Şiirler

Bir mucize gerçekleşir umuduyla

Gözümüz ayda

Gönendikçe gece

İz bırakıyor bakışlarda

Gökte yeri yok

Arzular, ihtiraslar...

Oysa karanlık

Bir ses bölünce heyecanımızı

Kırılan dalın hüznü kaplar

Yaralı kalplerimizi

Kırılan gece miydi yoksa?

Mustafa Mete

yüzüğüne yüzünü koymuş muktedir bir sultan

bunun için zehirliyor sanırım beni

aramıza girsin diye güzeller çarşısı

taşlara yontturuyor en yakışıklı küheylanını

sana bakıyor her gece sarayının balkonundan

hasbahçeler süsletiyor, güller suluyor

sefersiz diyecekler ona, sefersiz sultan

çünkü kimseler bilmez gayrılık olmayınca neler olur

Eray Yıldız

Sokak lambalarından buğulu silik

Yarım bir tortu yorgun

Ve başlar yağmur yeniden

Değil mi ki bir saatin ritimleri çıplak

Sabahın eksik soluğunu büken

İlhan Kayhan

Maaile Mart 2022 Sayısı

Maaile dergisi baharın ilk ayını yine dopdolu bir içerikle karşıladı. Hayata, mücadeleye, gündeme dair konular bekliyor dergi okurlarını.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Fatmanur Tekke’nin Meşguliyet Çağı yazısından olacak. Benim de muzdarip olduğum bir konu bu. Herkes çok meşgul. Herkesin işi başından aşkın. Fakat bu kadar meşguliyete rağmen ortaya çıkan hiçbir şey yok. Bir söyleşiye davet ediyorsun ayda bir yapılan ve bir saat süren. Herkes meşgul. Günde 15 dakika kitap okuyun diyorsun, meşguliyetler o kadar çok ki değil on beş, bir dakika bile vakit yok. Peki bunları ihmal edince ortaya çıkan sonuç nedir; kocaman bir hiç.

Tekke de aynı vurguyu yapıyor yazısında. İnsana fayda sağlayacak meşguliyetleri olmalı kurtulmayı isteyen herkesin.

“İçinde bulunduğumuz çağa yeni bir isim verilmesi gerekse herhalde ismi “Meşguliyet Çağı” olurdu. Herkesin, hepimizin pek çok meşguliyetinin olduğu şu günlerde, hatırlamamız gereken hususlar olduğu inancından yola çıkarak bir derdi dile getirmek gerekliliği haiz oldu. Nedir bu hatırlanması gereken hususlar? İşe, “Meşguliyetlerin ardındaki genel kabul nedir?” sorusuyla başlarsak yanıtı bulmamız da kolaylaşacaktır. Genel kabul; meşgul olma fiilinin, toplumsal bakış açısında iyi hissetmenin ve saygıyı hak etmenin öncelikli kıstaslarından biri haline geldiği gerçeğidir.”

“Kişinin kendisini söylem, davranış ve belki paylaşımları ile bu duygu ve düşüncelere çekmeye çalışan kişileri fark edip bizzat kendilerinden onlara bir fayda dokunmayacak ise onlardan uzaklaşmayı tercih etmeleri gerekir. “Şüpheli olanı bırak, şüphe vermeyene bak” hadis-i şerifinin istikametinde ilerlersek şahsımız, ailemiz, dünyamız ve ahiretimiz için en faydalısını yapmış oluruz.”

Yol da Olmak

Yol kelimesinin insanı cezbeden tarifsiz bir cazibesi var. Yol varsa yolcu da vardır. Önemli olan yola düşmek. Dilek Dumangöz, yolda olmak hakkında yazmış.  Elbette önemli olan bir yere varmak için yolda olmak.

“Yolculuğa çıkan insanlar yolculuklarına önce kendilerinden başlarlar. Dünyayı değiştirmek değildir ilk hedefleri. Amaçları önce kendilerini değiştirmek ve geliştirmektir. Kendilerine şu soruları sorarlar. Ben kimim? Bu dünyada oluş amacım ne? Bu dünyaya katkı sağlamak için ne yapmalıyım? Bu insanlar maddi şeyleri her zaman araç olarak görürler. Manevi değerlerine ulaşmak için maddiyatı kullanırlar. Amacı belirli olan insan için zorluklarda bile yol almak pek mümkündür.”

“Hayretlerini hiç kaybetmeyenlerin, kendi yollarında olanların, öğrenmeyi ömür boyu amaç edinenlerin, hayata karşı kulaklarını dört açanların, başına gelen olaylar karşısında sebat gösterenlerin, ilerlemeyi ilke edinenlerin, eleştirilere takılmayanların, söylenenlere kulak asmayanların, ‘-e rağmen’ yaşayanların dünyası olur bu dünya… Ahiretini de kazanmanın yolu; daima yolda olmak…”

Emperyalizmin Hedefindeki Kadın

Kadının tüm kutsallığından arındırılmaya çalışıldığı ve bir meta olarak kullanılmaya çalışıldığı bir çağdayız. Bunu emperyal güçler özellikle kapitalizmin kıskancında gerçekleştirmeye çalışıyor. Reklâm malzemesi ya da kullanılan kadın imajını hayatın bir parçası gibi sunma yarışına giriyor güç odakları. Elif Örs bu konuya açıklık getiriyor. Kadının evden uzaklaştırılmasıyla ilgili isabetli tespitler var yazıda.

“Kapitalizm ve emperyalizm bazı sloganlar üreterek kadını ailesinden ve evinden kopararak fabrikaların montaj hattına çekti. Kadın, kapitalistler ve emperyalistler için her zaman daha kolay sömürülen emek olarak görüldü. Fabrikaların ürettiği ürünlerin topluma reklâm edilmesinde kadın bedeni ile reklâmların başrol oyuncusu oldu. Erkekler için üretilen çok basit bir ihtiyaç olan tıraş bıçakları reklâmında bile pervasızca kadının kullanıldığına hepimiz şahitlik ettik. Kapitalizm sömürü sisteminin devam etmesi için kadının yükünü artırdı. Kadın ev-çocuk-aile-iş çemberinde deyim yerindeyse feleğin çemberinden geçti. Kadın yaratılışın asli fıtratı olan annelik vasfını yerine getirebilmek için yirmi dört saat içinde çocuklarına zaman bulabilmek için kendini yıprattı da yıprattı.”

“Tarihe yön vermesi gereken Müslümanların yaşadığı hayatı sorgulamaları şüphesiz her Müslüman’ın boynunda duruyor. Son yüz yılda kapitalizme, emperyalizme karşı çalışmalar yapılmıştır. Fakat tüm Müslümanlar burada üzerlerine düşeni yapmamıştır/ yapamamıştır.”

Anime Çizgi Filmler

Birsen Bağcı, bir virüs gibi hayatımıza giren anime çizgi filmler hakkında yazmış. Sinsice evlerin başköşesine kurulan ve çocukları dinden, aileden, toplumun hassas çizgilerinden uzaklaştıran bir tehlike bu filmler. Masum bakış açısı ne yazık ki onların sinsi planlarının da üstünü örtüyor. İşin daha vahimi, bu tehlikenin sadece çocukları hedef almamış olması.

“Anime çizgi filmler deyince hiç duymadığımız, bilmediğimiz bir kavram gibi geliyor ama yıllar öncesinde bile anime kavramını bilmeden Captain Tsubasa, Voltron, Saber Rider, Sailor Moon, Pokemon, Cobra Space Adventure, Şeker Kız Candy gibi çizgi filmleri izledik. Anime sadece Japonya menşeli animasyonlar olarak kabul edilir. Elbette Amerikan ve Avrupa şirketleriyle ortak projeler vardır, ancak işin çıkışı tamamen Japonya’dır.”

“Animeyi, çizgi filmden farklı kılan en büyük özelliklerden biri ise çocuklara değil yetişkinlere de yönelik unsurlar içermesidir. Bunların içinde o kadar komplike olanları vardır ki izlerken anlamlandırmakta güçlük çekersiniz. Hâl böyle iken çocuk yaştaki izleyicilerin dimağlarının nasıl bulandırıldığını varın siz düşünün.”

Gündüz Kuşağının Karanlık Yüzü

Sedanur Eşitti’nin yazısına taşıdığı gündüz kuşağı programlarını ben sadece programların alt yazılarını okuduğumda gündüz kuşağının karanlık yüzü diye adlandırmıştım çünkü bazen o yazıları bile okurken midemin kalktığını hissettim.

“Bu programlar özünde kurgu olan birçok olayı gerçek kimliğe büründürerek yansıtarak toplumsal güven sarsılmasına, aile mefhumunun derin yaralar almasına sebep olmaktadır. Kimi zaman, işin özü ve kişiler tamamen kurgu olmadığı durumlarda ise meseleyi çok büyük bir hale getirip insanların hayatlarını reyting malzemesi yapmaktadırlar. Bu insanlar üzerinden insanın tabiatı gereği var olan merak duygusunu kamçılayarak yine reyting elde etmeyi amaçlamaktadırlar. Daha büyük ahlâksızlıkların daha büyük reyting demek olduğunu gördükçe hep daha kötüsünü, olduğundan da kötü bir halde gösterme gayretine girmektedirler. Bunu da ailelere “yardım” adı altında yaparak ahlaksızlıklara karşı kurdukları köprüleri meşru hale getirmeye çalışmaktadırlar. İlaveten ekrana çıkardıkları, “aldatan” kişileri kınar görünüp kendilerini aklama çabasına girmektedirler. Elbette bu beyhude bir çabadır. Yapılmak istenen net bir şekilde ortadadır.”

Mahşer Meydanı Çanakkale

Maaile dergisi, Çanakkale Zaferi’ni de sayfalarına taşımış. Bir zaferden daha öte anlamlar da barındırıyor çünkü bu mücadelemiz. Belki de hâlâ devam eden bir mücadelenin fitilinin ateşlendiği yerdir Çanakkale. Şenay Şeker, Mahşer Meydanı olarak tanımlamış Çanakkale’yi. Çok yerinde bir ifade. Yazının kuşatıcı ve gönüllere dokunan mesajları var. Derinlemesine bir inceleme yazısı bekliyor okurları.  

“Mahşer günü, hak ile batılın, iyi ile kötünün, iman ile küfrün birbirinden ayrılacağı büyük bir gün olacaktır. İşte tarihimizde önemli bir dönüm noktası olan Çanakkale, yeryüzünü ıslah edenlerle, ifsat edenlerin karşı karşıya geldiği bir mahşer meydanı olmuştur. Bir tarafta tüm insanlığı kendisine köle yapmak isteyen batıl güçler, diğer yanda insanlığın saadeti için, dinini, vatanını, devletini savunmak adına şehadete koşan İslam mücahitleri. Çanakkale’de verilen bu mücadele sadece İslam âlemi için değil tüm sömürülen insanlık adına da verilmiştir.”

“Çanakkale savaşlarında yaşanan sahneleri bir insanın tahayyül etmesi ve hakikatini tam manasıyla anlaması çok zordur. Zira Çanakkale’yi anlamak için önce Bedir’i, Malazgirt’i, İstanbul’un Fethi’ni, Niğbolu’yu, Mohaç’ı anlamak gerekir.”

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar AKGÜL
Yaşar AKGÜL - 2 ay Önce

Teşekkürler aziz kardeşim ...kaleminize bereket..yüreğinize sağlık..Selamlarımı muhabbetlerimi gönderiyorum...

Rukiye Aydın
Rukiye Aydın - 2 ay Önce

Teşekkürler. Makaleleriniz ufuk açıcı.

banner19

banner26