Mart 2022 dergilerine genel bir bakış-1

Hece, 303. Sayı

Baharı 303. sayısı ile karşıladı Hece dergisi. Şiir, şiir üzerine yazılar, Hece’nin klâsikleşen ve merakla beklenen bölümleri ile okuyucuları dopdolu bir içerik bekliyor.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Ali Göçer’e ait “Çevre Ahlâkı” yazısından olacak. Göçer yazısına Mevlana’nın bir sözü ile başlıyor; “Bir gün köyde kalanın bir ay aklı başına gelmez.” Günümüz şartları düşünülünce bu sözün içerdiği anlam derinliğine vâkıf olmak için köy-kent algısına kafa yormak gerekiyor. Göçer bizleri kentle köy arasındaki o keskin çizginin üzerine çağırıyor.

“Mevlânâ ‘Bir gün köyde kalanın bir ay aklı başına gelmez.’ (Mesnevi. B.520) der. Bugün hepimizin, betonlaşmış kentlerden, kalabalıkların uğultusundan, kahredici trafik karmaşasından uzaklaşıp köyde kendimizi dinlemeyi özlediğimiz bir gerçek. Mevlânâ köye neden bu denli olumsuz bakar? O, köylüye karşı da ondan mı böyle olumsuz bakar? Kameramızı köye doğru çevirip bir orta yaşlı köylü üstüne odaklayalım. Genel olarak şöyle bir tablo görürüz: Köylü güzeldir, saftır, yalındır. Elleri topraktadır. Alnı susuz kalan toprak gibi damar damardır. Hırsızlık yapmaz, ahlaksız değildir. Komşularını ve akrabalarını gözetir. Evi de temizdir, çevresini de temiz tutar. Çünkü oraya ait olmanın getirdiği sorumluluk içinde hareket eder. İnsandaki aidiyet duygusu sahip olduğu şeyi korumayı zorunlu kılar. Ancak, köylünün dünyası; tarlasının boyutu, yetiştirdiği ürünün değeri, hayvanlarının sağlığı kadardır.”

“Bir kentli birey köy ortamına girdiğinde o topluluğu değiştirme çabası yanında önce o toplum gibi düşünmeye, yaşamaya başlar. Kuşkusuz köylüyü de kendisine doğru çekme çabası vardır. Ne ki, artık kentli birey köylüye benzemeye, köylü gibi düşünmeye, kentli kimliğinden ödün vermeye başlamıştır. Aksi durumda bulunduğu ortama yaban kalıp dışlanır. Köylü topluluğunun yalın, sade basit yaşamı kentli bireyi dönüştürmeye başlar.

Böylesi daha kolaydır çünkü. Bundan mutsuz olursa kente döner. İşte kente döndüğünde de Mevlânâ’nın dediği gerçekleşir, bir süre aklı başına gelemez. Çünkü uçurum baş döndürücüdür. Kentli birey yaşadığı medeni koşullardan bir bakıma uçuruma düşmüştür köyde kalmakla.”

Dil ve Şiir Üstüne Gelgitli Düşünceler

Mehmet Narlı, Nurullah Ataç üzerinden dil ve eleştiri üzerine bir yazı kaleme almış. İlk olarak Ataç’ın dil ve eleştiri bakışını ele alıyor Narlı. Çünkü Ataç, bu iki kavram için de bir dönüm noktasıdır. Narlı’nın kendi düşüncelerini paylaştığı bölümler konuya getirdiği açılımlar ile bu yazı mutlaka dikkatle okunmalı. Yazıda, Ataç’ın Keziban ile olan söyleşisini merkeze alıyor Ataç. Bu söyleşinin muhayyel olduğunu da belirtiyor Narlı. Ataç’ın kendi ile hasbihali…

“Eğer dil ve edebiyat eleştirisi çerçevesinde bir kanon varsa bu kanonun “süper” isimlerinden biri Nurullah Ataç’tır. Türk eleştirisinin gelişmesinde ve bazı nitelikler kazanmasında, öznel/izlenimci eleştirinin kurulmasında, Türk edebiyatına şair ve yazarların kazandırılmasında adı anılan eleştirmenlerin en başında gelir. Sadece bu olumlu konumlandırmaların konusu değildir Ataç; öz Türkçecilik konusundaki aşırılığı, eleştirisinin nesnel temellerinin olmaması hatta yeni devlet ideolojisinin dilini kullanması bağlamlarında da en çok tartışılan isimdir.”

“Ataç, muhayyel görüşmelerinde bazen gazete ve dergilerde, edebiyat meclislerinde ileri sürdüğü bir görüşe, söylediği bir söze karşı gelenlere cevap verir. Bazen de daha önce paylaştığı bir görüşe aslında kimse bir şey dememiştir ama ileri sürdüğü görüşü ya değiştirmesi gerektiğini veya söylediği sözün anlaşılmadığını düşünüp kendi kendisiyle tartışır.”

“Keziban, Ataç’ın işi karıştırdığını düşünmesi üzerine Ataç, biçim ve anlam ilişkisinin dilde basit ve etkileyici bir ifadeye kavuşmamasının gerçek bir tespitini yapar: Düşüncenin dilsel biçimine kavuşması ancak düşüncenin netliği ve duruluğu ile mümkündür. Bu tespit Ataç’taki çelişkili olarak görülen görüşleri, aslında birinden diğerine geçme şeklinde anlamamamız gerektiğini tersine onları arayışların temas noktaları olarak değerlendirmemiz gerektiğini ortaya koyar.”

Edebiyatsız Edebiyat

Osman Özbahçe, günümüz edebiyatını perspektifi genişleterek edebiyatsız edebiyat olarak tanımlıyor yazısında. Örneklerle, keskin ifadelerle konuyu açıyor. Kurgusal bir düzlemde ömür süren dijital zamanlarda edebiyattan nelerin gittiğini de görmek gerek. Hem de sistemli bir şekilde, farkında olmadan ve yüzeysel bir tutarsızlık ile yapılan bu evrilme olan fe olacak her şeyi de içine katarak…

“Edebiyatsız Edebiyat kavramlaştırmasını edebiyatın önemini vurgulamak için yaptım. Günümüz edebiyatının sorunu Edebiyatsız Edebiyattır.

Edebiyatsız Edebiyatın en önemli nedeni klişe. Şiir yazmak da, hikâye yazmak da kolaylaştı. Çok az sanatçı bu kolaylığı kırmanın yollarını arıyor. Genel yaklaşım düz anlatım temelinde metin üretiyor. Şiir de hikâye de yaratıcılıktan uzak, derinlikten yoksun.”

“Şiirde sorun hikâyeye nazaran daha zor. İnsanlar şiire okuyucu olarak yaklaşmıyor. Yazmak amacıyla ilgi gösteriyorlar. Ortamdaki şiir kitaplarının çoğu bu denemelerin ürünü. Şairlerin bir kısmı bu kategoride. Okuyucu şiirle, modern şiirle, herhangi bir kişinin herhangi bir nedenle döktürdüğü herhangi bir manzumesini aynı bağlama yerleştiriyor. Bu da şiir, o da şiir yaklaşımında. Modern şiir karşısında yetersiz ve çaresiz. Kitapçı rafları da, internet satış noktaları da iki ürünü de aynı kategoride yan yana sergiliyor.”

“Sağlam şiir işi sanata dökmemelidir. Plâstik güzelliğe. Akrobasiye. Servet-i Fünûn’un süslü dili Tanzimat’ın retoriğine, açık anlamına, sade diline, giriş gelişme sonuç kompozisyonuna, didaktizmine karşı ne ölçüde başarılı bir hamleyse Edebiyatsız Edebiyat da bütün sadeliğiyle, açıklığıyla o ölçüde başarılı bir hamledir. Sanat, şiirde sanat göstergesi değildir. Fakat sanatsız şiir de şiir değildir. Bu paradoksu çözen Edebiyatsız Edebiyatın yoluna girer.”

Ethem Erdoğan ile Söyleşi

Nuray Alper, Ethem Erdoğan ile Şiirden Şaire kitabı vesilesi ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Şiir kadar değerli buluyorum bu tür kitapları. Çünkü şiir, üzerinde düşünülmeyi hak eden bir öneme ve ağırlığa sahip.

Ethem Erdoğan, şiirlerini severek okuduğum bir şair. Bu kitabı da şairliğini pekiştiren bir çalışma olmuş.

“Şiirden Şaire kitabımda ilk yazı hariç diğer yazılarımı, kitabın bir cüzü olarak yazdım. Yazıların giriş kısımlarında şiirin sorunlu alanlarından birini seçip bu alanla ilgili olarak hem kişisel hem de genel müktesebatı yansıtmaya çalıştım.”

“Şiirden Şuura kitabı, belirttiğiniz üzere daha genel bir bakış açısı sunmaya yönelikti. Değişik türlerde yazılmış kitaplar için örnek değerlendirmeler, eleştiriye giden yolu gösterme ve aktif okurun kitaba yaklaşımına örneklik gibi amaçlar taşıyordu. Şiirden Şaire kitabında ise; nitelikli okurun kendisiyle ve yazarla/şairle yüzleşmesi esas alındı. Bu yüzleşme bir inşa faaliyetiydi. Okurun metni içselleştirebilmesinin yolunun, yeniden değerlendirmeye, metnin kalbine nüfuz etmeye bağlı olduğu iddiasıydı. Şiir değerlendirmeleri; gelenek/birikim ve eleştiri imkânlarının içinde/ölçüsündedir. Esas olan o donanıma sahip olmaktır.”

“Eleştiri ihtiyacı esasen eseri, okuru ve yayıncıyı korumaya yöneliktir. Bu bir tür “kebîkeç” görevidir. Hele günümüzdeki teknolojik imkânların geldiği aşama ve imkânları toplumun çok büyük kısmı kullanabilir hale gelmişken, genel ağ üzerinde pek çok dijital platform varken, ortalık yazar ve kitap kaynarken, eleştiri kurumu daha önemli hale gelmiştir.”

“Şiirden Şuura daha genel bir bilinç halini, Şiirden Şaire ise şiire yönelik bir bilinç halini temel almaktadır. Cemil Meriç’in ifadesidir: Sosyal olgu edebiyatta yer alır, her eser sosyal olgudur. Sizin soruda ifade ettiğiniz “toplum ihtiyaçları ve var olan sancı” şeklindeki değerlendirmeniz de esasen “şiiri amaçları için kullanmak”tan imtina etmeyenlere yöneliktir. Başka bir söyleşide de ifade ettiğim üzere, ortam dün ne idiyse bugün de o.”

Günümüz Başkurt Şiiri Dosyası

Hece, gönül birlikteliğimiz olan coğrafyaların şiiriyle bizleri tanıştırmaya devam ediyor. Ortak ses ve duyguyu yakalıyoruz bu şiirlerde. Önemli bir hizmet bu aslında. Sınırları ortadan kaldıran sesleri şiirle buluşturmak sadece edebiyat olarak değil gönül ve ülkü birliğini pekiştirmesi anlamında takdire şayandır. Dosyada şairlerin biyografileri ve şiirlerinden örnekler var.

Günümüz Başkurt Şiiri Dosyasının editörü Kübra Genç’in giriş yazısından;

“Geçmişten günümüze var olan Başkurt şiiri devamlılığını halen sürdürmektedir. Bu bağlamda “Günümüz Başkurt Şiiri” başlığı altında ele alınan şiirler tarih olarak en eskiden en yeniye şeklinde sıralanmıştır. Toplamda yirmi bir şairin birer şiiri ve hayatı Başkurt Türkçesinden Türkiye Türkçesine aktarılmıştır. Aktarılan şiirler genellikle serbest tarzdadır. Konu bakımından millî, sosyal ve doğa ile ilgili konular vardır. Şiirle iç içe olan şairlerin şiirlerinde kullandıkları dilin oldukça sade olduğu görülmektedir. Anlaşılır dil olmasının yanında söz sanatlarına da yer verilmiştir. Şiirlerde ağırlıklı olarak vatan sevgisi, anne, gökyüzü temaları dikkat çekmektedir.”

Kaz kanadı kat kat olur,

Er kanadı at olur…

Akboz’umu ben rüyamda gördüm:

Sıkılıp o kırların genişliğini

Coşup o, başını sallaya sallaya

Açıp şimdi odamın kapısını.

Mustay Kerim

Sızlanmalar yatıyor omuzlarımda

Sağlıklı heyecan lazım günlerime

Dikilmişim âlemin gözlerine

Gayret gelse Başkurt erlerine

İman döner duran yerlerime.

Bu dünyayı epeyce geçtim artık

Yardım lazım olsa işte Allah’ım

Danışma lazım olsa zeki zihnim

Memleket endişe eder kadının sözlerine

Kulak asın sadece dediğime.

Tamara Geniyeva

Ayın Söyleşisi Konuğu Mehmet Aycı

Mehmet Aycı’ya benzetirler bazen beni dergilere olan yakınlığımdan ve farklı türlerde yazmamdan dolayı. Bu, elbette ziyadesiyle memnun eder beni. Aycı’nın her çalışmasından mutluluk duyan biriyim. Çünkü her yazdığında yeni bir heyecanın sesini duyarım. Aycı’nın türkülere ne kadar vakıf olduğunu çok iyi bildiğim için ondan uzun yıllardır türkülerle bezeli bir kitap bekliyordum. Sonunda çıkageldi kitap.

Şeyma Subaşı, Aycı ile yeni kitabı Bir Fırtına Tuttu Bizi’den başlayıp birçok kitabın kulağını çınlatan bir söyleşi gerçekleştirmiş.

“Yahya Kemal musikimizin romanımız olduğunu söylüyor. Tanpınar da ustasının etkisiyle olacak insanımızın romanının türküler olduğunu söylüyor. Türkülerin ekseriyetini birinci sınıf sanat eseri olarak görüyorum aynı zamanda. Sanatın her dalı insanı inceltir. İyileştirir. İyilerden kılar. Türküler de öyle. Türkü yakılan bir şey. Onun için ezgisi ve sözü etle tırnak gibi. Nasıl derin bir yanık izi tende ömür boyu kalırsa, ruhumuzun teninde de türkülerin izi var. Bizim millet olarak var oluşumuzun izinin en fazla sürülebileceği kayıtlar türkülerimiz. Külliyat olarak türkü sözlerini de şiire dâhil görüyorum ayrıca.”

“Portre daha sıcak, daha insani bir şey. Resim sanatı için de öyle. Resim ve çizgi sanatındaki portreler gibi benim portrelerim de. Gönlümdeki galeride sergiliyordum onları. Sonra nasip oldu o galerinin kapılarını insanlara açtım. Edebiyat üzerinden kurulan dostluk daha sahih ve sahici olduğu için portelerde de bu sahicilik, sıcaklık, dostluk var.”

“Şiirin ne söylediğine baktığımızda tespitiniz doğru. Şiirin kendisine baktığımızda dersimiz şiir. Benim öyle kelimelerim yok. Her şiirden birden fazla anahtar kelime çıkarabiliriz ararsak. Yine de merak ettim: Şiirlerimde en çok hangi kelimeleri kullanmışım diye. Bu da istatistik olur sonuçta. Şiirin böyle istatistiki sonuçları kaldırmayacağını siz de biliyorsunuz. Kelime de şiirde kendini yeniden var ediyor çünkü.”

Yazarlık Kapısı: Atölyeler

Son zamanlarda daha bir hız kazandı edebiyat atölyeleri. Elbette atölyelerin sayısı artınca ortaya yetkinlik sorunu da çıkıyor. Yani bir nevi suyunu çıkarmak diyebiliriz atölyelerin son durumu için. Edebî olarak hiçbir varlık göstermeyen kişilerin atölye çalışmalarında öğretici olması da ayrı bir garabet. Diğer bir sorun da okumak mı yazmak mı arasındaki keskin çizginin sınırlarının karışmış olması. Bizim asıl derdimiz, meselemiz okumak olmalı. Okuma eyleminde bir seviye yakalandıktan sonra yazma uğraşına girişilebilir. Ben bu yüzden çalışmalarımın adını yazarlık atölyesi değil, Okur Yazar Mektebi olarak belirledim.

Mehmet Solak tam bu noktadan bakıyor meseleye. Atölyelerin durum değerlendirmesini yaparak olması gerekeni söylüyor Solak.

“Tartışmasız bir gerçek: Okumak, yazmanın öncülü bir edimdir. Okumadan yazılamaz. Her ne kadar iyi bir okur olmadığı rivayet edilen kimi yazarlarımız varsa da, doğrusu ben, okumadan yazmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Tek tük örnekler istisnadır. Onlar da velut değillerdir kanımca. Belli bir dönem yazmış, sonrasında sessiz sedasız köşelerine çekilmişlerdir. Yahut iyi niyetle uydurulmuş bir efsanenin kurbanı olmuşlardır. Kısacası okumadan yazmak, tam bir ham hayaldir.

Öyleyse atölyeler veya benzer yapılanmalar vasıtasıyla öncelikli yapılması gereken şey; yazma çalışmaları yapmak/yaptırmak değil okuma biçimlerini öğrenmek/öğretmektir. Okumayı bilmek yani.”

Hece’den Şiirler

toprak ısınmayacak dedi ağaç

köpeğin dilinin şiştiğini

deredeki sudan öğrendim

benden bahar beklemeyin

çiçek açmayacağım dedi ağaç

Arif Ay

fırtınalı bir günde doğurmuş annem beni

tarzım değil yeraltı sularına yoldaş olmak

bulanmadan kaynamadan köpürmeden akmak

onun için ringleri seçtim ben

bir ömür bir fırtına gibi esmek için

bisikleti çalınan, oyunu bozulan çocuklar

siyahlar, beyazlar, bütün siviller için.

adımı andımı değiştirdim ben kendimi

herkes Ali’yi sevsin diye

Muhammed’i Ali’de görsün diye

birleştirdim bir kimlikte Muhammed ile Ali’yi

iki elimi de havaya kaldırdım her maç bitiminde

cümle alem bir Muhammed Ali görsün diye.

Faruk Uysal

Ne desem geçiyor huuu hu diyerek

Saatlerin hiç acıması yok biliyorum

Bugün yarın derken bitmez işlerin

Ağırlığı kalkmıyor üzerimizden

Bir hayli kaygılı baş hüzünlü bakış

Bir hayli kırılmış gönül.

Nihayetinde her şey olacağına varır

Beklerken de geçiyor zaten

Tıpış tıpış yürüyen zaman.

Nurettin Durman

yine oturup yine ağlar yine dualar

bana üç ömür daha verseler

çünkü ya ağlar ya dua eder

elinden bir şey gelmeyenler

bir sokak gördüm bu sabah

tebessüm dilenen çocuklara ağlıyordu

burada ölmek istemem diyordu kaldırımlar

dağ başında, göl kenarında alsın canımı allah

Eyyüp Akyüz

melankoli diyor doktor bana kalırsa

dört arketipe sığmıyor bendeki ne oedipus

ne babamla bir derdim var ne de çocukluğum

başımı bağladı o bulanık zamanlarda

bir tek aysel’i hatırlıyorum o polisin kızı

sarışındı tığ gibi kasabada tek

ama ne önemi var bunca yıl sonra

kar yağdı yine bu sokak

neşelendi saklandı bulandı beyaz

arkada kuştepe bir görsen gelinliğiyle

fırlatıyor düğün çiçeğini tutan yok

gerisinden izlediğim kapısına vardığım

bir zamanların o yokuş halleri o ızdırap

zevk veren yaralar ki ah çağırır kurdu

Yunus Emre Altuntaş

Belki bir kadın gelir… O da hayat kaçkını

Hayal tabiri gibi çıkar merdivenleri

Sonra yüzüme iner bakışlarından canı

Soframıza bırakır küpe çiçeklerini

Süleyman Unutmaz

Soğuk doluyor içeriye susarak baktığım pencerelerden

Göz göze geliyoruz camın ardındaki tufanla

Allah’ım çok âciz yaratılmışız

Isınamıyoruz caffé mocha olmasa

Kahverengi süveter, ayazda açmış pembe güller

Yanağında donmuş bir tebessümün vebaliyle

Herkesin yanlışından örülmüş sabahlarda

Hayat mahsur kaldı açık yollarda

Herkese iyi seyirler

Ayşe Altıntaş

Huzursuz bir uykuya çağırıyorlar beni

Orada sloganlar ve bilinci yerinde olmayan Ortadoğu

Sırnaşık bir nefes yürüyor

Gururla yürüyor nefesi maaşına ritimli

Soytarı arıyor kendince kahraman

Heba edilmiş ömrü şimdi veba saçıyor

Bir vahşi gibi kaçıyorum onlardan

Bir şehirden kaçar gibi

Bir ölüye bakar gibi

Bankaların ve piyasaların putları koynunda

İçi nöbetçi öfke, dışı küfre gebe

Doğursa ölecek, konuşsa tükenecek

Dilleri tutulmuş bu halkın

Bunlar atalarım olamaz

Köşe başlarında korkuyla terbiye edilen

Akşamları cinayet, sabahları borsa bilen tuhaf yaratık

Ağâh Sayra

Treni kaçırma özgürlüğü adına

Adam asmaca oynuyoruz müezzinle

Sabah ezanı güzelliğinde boynum

Kırık imame olmuş sallanıyor minarelerden

Öfkelenmek için protestolara ihtiyaç duymamalıyım

Komedi filmlerinde kıyasıya ağlayabilmeli

Mevtanın yaşlısı genci olmaz deyip

Bebek cenazelerini bir stand up’a çevirmeliyim

Zehra Betül Bulat

Acısız Medeniyet

Mahalle Mektebi dergisi 64. sayısına ulaştı. Derginin olağan akışı devam ediyor. Öyküler, şiirler, söyleşiler, kitaplar üzerine yazılarla dopdolu bir içerik bekliyor okurları. Mahalle Mektebi gibi bir derginin yaşaması gerek. Bu bağlamda sadece okumak yetmiyor dergileri. Destek olmak da lazım.

Mahalle Mektebi’nden yapacağım ilk paylaşım; Masahiro Morioka söyleşisinden olacak.  Sorular; Ali Tacar, Beyza Şen’den. Medeniyet kavramına özgün açılımlar getiren bir isim Morioka. Loras Yayınları arasında çıkan Acısız Medeniyet kitabı da onun hayat felsefesinin bir manifestosu mahiyetindeki bir kitabı. Medeniyetin getirdiklerinden çok götürdüklerine dikkat çeken bir bakış açısını ön plana çıkarmak istiyor Morioka. Söyleşi de bu minval üzerine ilerliyor.

“İlk sezim, modern medeniyetin ilerlemesinin bize her zaman arzuladığımız gerçek mutluluğu vermediğiydi. Modern medeniyetimizde, pişmanlık duymadan hayatımızı elde etmek için vazgeçilmez olan yaşam sevincini feda ederek de olsa haz, keyif ve rahatlığı yaşayabilir, acı ve ıstıraptan kaçınabiliriz. Elbette toplumumuzda çok fazla acı ve ıstırap var, bu yüzden hayatımız hiç de acısız değil, ancak modern bilimsel medeniyetimizin acı ve ıstırabı geri dönülmez şekilde ortadan kaldırma yönünde ilerlediğini hissetmekten kendimi alamıyorum. Bedensel ve psikolojik acılarımızı dindirmek için birçok ilaç icat ettik, şehirlerdeki yaşam koşullarımızı konforlu hale getirdik, büyük şehirlerdeki süpermarketlerde bol miktarda yiyecek ve içecek var, endişe ve kaygılarımızı gideren eğlence endüstrilerimiz var. Bunlar yüzeysel anlamda bizi mutlu eden şeyler gibi görünüyor, ancak bu daha derin seviyelerde, yeri doldurulamaz olan hayatımızı yaşamanın anlamı konusunda bizi hissizleştirir ve adeta yerimizde saydırır.”

“Acısız medeniyet dalgası ister Avrupa, ister İslam dünyası, ister dünyanın herhangi bir yeri olsun, sınırları kolayca aşıyor ve her yere yayılıyor. Birçoğumuz sadece acı ve ıstırabı ortadan kaldırmanın, zevk ve rahatlığın tadını çıkarmanın bizi anlamlı ve tatmin edici yaşamlara götürmediğini farkında olmadan anlamış olsak da daha acısız bir topluma doğru ilerleyen toplumumuzun dalgasından kolayca kaçamayız.”

“Acısız medeniyet evrensel bir olgudur. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, her medeniyetin evrenselleştirme ve özümleme gücü vardır. Dijital olanlar da dahil olmak üzere modern teknolojiler, modern medeniyette bu eğilimi teşvik etmiştir.”

Şirin Gün

Bu huzur veren başlıktan birçok anlam çıkarılabilir fakat gerçek anlam, Abdullah Harmancı’da karşılık buluyor. Başlıktaki şirin, hepimizin ağabeyi ve adını duymaktan mutlu olduğumuz Mustafa Ruhi Şirin. Harmancı’nın İstanbul programında Şirin ile hasbihâline ortak oluyoruz.

“Şimdi daha Mustafa Abi bekleniyor. Kapı her açıldığında onu girdi sanıyoruz. Odasında bekliyoruz. Sözleşmemizden önce gelmemizin avantajları bunlar. Odanın her noktasında kitaplar. Adeta bir dekor gibi, eşya gibi, tablo gibi, sedir gibi, masa gibi, sandalye gibi kitaplar. Her birinin bir anlamı var. Her biri başka bir sebep için ayrılmış. O belli. Örneğin Mustafa abi bir kitap öbeğine işaret ederek, “Son zamanlarda epeyce çocuk şiiri okudum Abdullah bey kardeşim.” diyecek. Benim de ilgimi çeken ve destesini bozmadan dokunduğum çocuk kitaplarını gösterecek. Demek böyle okunuyor. Tematik. Sistemli. Sıralı. Birikerek. Biriktirerek. Kitapların üzerine bir Nişantaşı ışığı sızıyor. Kış güneşi bu. Biraz solgun. Biraz kırık.”

“Odaya giren Mustafa Ruhi Şirin. Yıllardır yaptığımız espri ile söyleyelim: “Mustafa Ruhu Şirin”. Biraz daha ilerleteyim latifeyi: “Mustafa: Ruhu Şiirin”! Maskeli. Heyecanlı. Çok heyecanlı. Uykularını kaçıran birkaç yeni haber. İlgi çekici. Düşündürücü. Biz de irkiliyoruz. Titreyen bir ses. Ama bu bir karakter özelliği kazanmış. Titreyen ses, bu konuya veya bu âna ait bir titreme içinde değil. Ses hep böyle titreyerek çıkıyor. Birden anımsıyorum.”

“Akşam çöküyor. Kış akşamı. Nişantaşı akşamı. Vakfın odalarından odalarına geçiyoruz. Basamak basamak. Raf raf. Anı anı. Resim resim. Nota nota. Kitap kitap. Adım adım. Kelime kelime. Bu ışıklı ve gümrah binanın duvarlarına çarpıyor seslerimiz. Heybemiz, hediye kitaplarla dolu. Mahmut Yıldırım’la birlikte ne çok anı biriktirdik. Ne ışıklı, ne şiirli, ne şirin bir gün oldu. Fakat en büyük şaşkınlığımız henüz gerçekleşmedi: Şimdi birazdan… 465 roman yazmış o efsane parmakların piyanosuna dokunacağız! 465 kitap yazan parmaklarla aynı tuşlara dokunmak! Bir 465 kitap da bize nasip olsun o zaman.”

Tanımlamanın Zorluğu

Günlük hayatta çok sık kullanılan kavramlara yeni açılımlar getirmek çok da kolay değildir çünkü belirlenmiş kalıpların dışına çıkmayı gerektirir bu girişim. Emine Genç; özgürlük, sevgi ve adalet kavramlarının kendi dünyasındaki karşılıklarını ele almış yazısında. Ben, keyifle okuyacağınız bu yazıdan ilk maddeleri buraya alıyorum. Devamı Mahalle Mektebi’nde.

Özgürlük:
İlgililer: Öz. Bağ. İrade. Sınır. Kaçış. Kol. Kaynak. Çerçeve
1. İpi elinde bulundurmak. İpsiz sapsız olmak değil yani. Peki neyin ipi bu? Camın önünde duran bir poşetin aniden çıkan rüzgârla, evin sınırlarını aşıp gökyüzünde süzülmesi, savrulması. İlk bakışta özgürce gittiği düşünülen poşet, savruluyor. Nereye gideceğini bilmeden. Hem rüzgâra muhtaç. Yoksa düşecek. Ya istediği düşmekse? İstemek yani irade. O zaman ip iradedir, diyebiliriz. İpi elinde bulundurmak, öz irade. Özgürlük, öz iradeye sahip olmak.

Sevgi:
İlgililer: Sevmek. Kimi? Neyi? Nasıl? Neden? Nedeni olur mu? İsteyerek olur mu. Körlük. Muhtaç.
1. Ölçüsü kaçtığında yuları eline alan. Uğruna kendinden vazgeçtiğin. Taşıması zor ağırlık. Nasıl tanımlamalar bunlar? Pembe bir kelime gibi duruyor oysa “sevgi”. Ben düşündükçe korkuyorum. Bir bulantı oluşuyor. Zihnim düşünmekten kaçıyor. Yine de zorluyorum kendimi, zorladıkça kendimden tiksiniyor gibiyim. Sevgiden nefret ediyor gibiyim. Sevgiyle sarmaladıklarım neler? Hangi sevgiye tutunuyorum?

Adalet:
İlgililer: Adil. Zulüm. Kayıp. Kardeş.
1. Yerli yerince olan. Adalet için zulmün zıddı denir. Zulüm, bir şeyi yerine koymamak. Demek ki her şeyin bir yeri var. İyinin ve kötünün. Doğrunun ve yanlışın. Yanlışın yeri neresi? Yanlış olmadığı zaman adalet sağlanmış olur. Yanlış. Yanlışın adaleti, doğruyu fark ettirmektir. Yanlışın adaleti, a’nın adaleti, f ’nin adaleti… Böyle küçük adaletçikler mi var? Karar vermek güç. Adalet bir bütündür. Hangi açıdan? Şöyle desek; Yanlış, kendisinden doğru öğrenildiği vakit adaleti sağlamış olur. Vakit. Her şeyin bir vakti varsa adaletin de bir vakti var. Öyleyse adalet parçalara bölünebilir. Parçalar birleştiğinde ne olacak?

Ayşe Yalçın’ın İran Notları

Adına aşina olduğumuz coğrafyalar hakkında yazılan notlar bize bir gezi hazzı veriyorsa o zaman bir seyahate çıktığımızı söyleyebiliriz. Bir yeri gezmek de o yer hakkında yazmak da ayrı bir sanattır. Ayşe Yalçın’ın İran Notları’nı okurken yeni bir ülkenin sokaklarında adımlarken buldum kendimi. Devam edecek bu notlar. Devamını da heyecanla bekliyoruz.

“İran’a gidiyorum cümlesinin üzerine gerilen bir tedirginlik. Mesafeli bir önyargı. Otobüslerde şahit olduğum insan ilişkileri, kalp üzücü diyaloglar. Bense heyecanlıyım. Yeni yerler görecek olmanın heyecanı, telaşı. Yeniden yazıyor olmak da dahil buna. Bir de şu var: Her yeni yerle beraber keşfedilmemiş bir parçamızı keşfediyoruz, kendimize dair bir bilinmeyen daha gün yüzüne çıkıyor.”

“Tahran’daki serinlik yerini sıcağa bıraktı. Bir çöl havasının içine giriyoruz. Geniş yollar, yeni arabalar… İngilizce konuşmak… Konuşabiliyorum. Bunun anlamı bana açık. Onca yıl, karınca misali, kelime kelime gayretlerin sonucunu görmek. İngilizce konuşmak belki çok sıradan bir hadise başkaları için… Ben kendimi test ettiğim bir sınavdan daha kendime geçer not verdim.”

“-Ezan; La ilahe illallah, Muhammed Rasululullah, Ali Velliyyullah. Mescit olan kısımda halılar var, izinle girdik. Minber, mihrap, burada bir maneviyat var hissedilen. Ya da bildiğim camilerin havasıyla ilgi kurmamı sağlayan eşya bende bu hissi uyandırıyor. İstanbul’daki camilerde duyduğum o sessiz lisan, sekinet, vakar.”

Merve Çakır’la Söyleşi

Merve Çakır’ın “Üç Yüzlü Ejderhanın Anlamsız Hikâyesi” kitabını beğenerek okudum. Akıcı, sade ve berrak bir anlatımı var Çakır’ın. Öyküyü kurguya ve imgeye boğmuyor. Hayat gibi her şey. Yani olması gerektiği gibi bir dünyanın penceresini sunuyor öyküleri.

Merve Çakır’la, kitabı merkeze alan bir söyleşi var dergide. Sorular; Melek Tosun’dan.

“Kütüphanesi olan bir eve doğdum, dolayısıyla okuma alışkanlığı kazanmakta zorlanmadım. İlkokula giderken yazmak istiyorum, dediğimi hatırlıyorum. Neden böyle bir şey söyledim bilmiyorum, okuduğum yazarlara özendim galiba. Büyüdüm, istikrar göstermedim bu konuda. Pek çok kez vazgeçtim, berbat şeyler yazdım. Nadiren iyi şeyler yazdım. Ama bir şekilde yazdım. Sonra dergilerden haberdar oldum, bir sürü ret cevabı aldım. Zaman içinde olumlu cevaplar gelmeye başladı ve devam ettim. Bu süreçte ilk okurum ve eleştirmenim oldu babam. Tavsiyelerine bazen uydum bazen göz ardı ettim. Fakat her daim dinledim, dinliyorum.”

“Hiçbir şeyi dramatik yapmak için zorlamadan, ağdalı cümleler kurma çabasına girmeden anlatmak gerekiyor kanaatimce. Yani olduğu gibi. Hayat gibi aslında. Mesela bir kayıp yaşadığımızda gece ağlayıp sabah uyanınca bir şeyler yiyoruz, bir süre sonra tekrar gülüp eğlenmeye devam ediyoruz. Bazı anlar dışında kaybettiğimiz kişinin aklımıza bile gelmediği oluyor. Evet üzülüyoruz, çok üzülüyoruz ama hayat hakikaten devam ediyor. Anlattığımız hikâyeler de ne kadar “fantastik” olursa olsun gerçek aslında. Bu gerçeğin de özel bir çabaya ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum.”

“Yetenek ve gayret bir araya geldiğinde tadından yenmez zannımca. Diyelim dergiler bir kere görmedi, iki kere görmedi gelen metni; sebat edildiği takdirde üçüncüde görür. Seçilen yol kolay değil, pek çok şeyden feragat etmek gerek. Bol bol okumak, çalışmak, emek vermek gerek. Ancak işin nasip boyutunu da unutmamak gerek tabii.”

Mahalle Mektebi’nden Öyküler

Zeynep Sayman - Yol Boyu

“Hava hala karanlıktı. Onu fark edince fırlayıp kaçan kediden başka bir canlı görmemişti sokakta. Valide Sultan Hamamı ile külliye arasındaki yoldan çıkıp karşıya geçti. Bu saatlerde çok serin oluyordu hava. Üşüdü. Hafif bir titreme geldi. Ateşi eliyle çevreleyip sigarasını yaktı. İlk dumanı üflerken yolun sağına ve soluna baktı, gelen giden yoktu. Çeşmenin yakınına doğru yürüdü. Her zamanki küçük kalabalık oradaydı. Gün doğmadan önüne yanaşan arabalardaki, kamyonetlerdeki iş sahiplerinin dikkatini çekebilmek için itiş kakış öne çıkmaya çalışan, şekilden şekle girip gözlerinin içlerine bakan, omuzlarını kabartarak güçlü görünmek ve kendilerini beğendirmek isteyen çelimsiz, kara kuru amelelerin toplanma yeriydi burası. Onların birkaç metre uzağında durdu. Çeşmenin oradan alırım seni, demişti patronu. Hiçbir zaman verdiği saatte gelmezdi.”

“Çeşmenin önünden hareket edip hiçbir yere sapmadan Konya çevre yoluna çıktılar. “Abi şaşırdın herhalde, Adana’ya gitmiyor muyuz?” Birkaç saniye süren kocaman esnemesini tamamlayıp bir şeyler yiyormuş gibi boş ağzıyla bir iki kez şapırdadıktan sonra “O iş iptal. Ankara’ya gidiyoruz. Acil gelecek mal varmış” dedi. Sanki kalbinin üstüne kocaman bir balyoz indi. Üzülmeli mi, sevinmeli mi, korkmalı mı, heyecanlanmalı mı… tuhaf, tanımsız, bulanık bir duygu kalbinden bütün damarlarına yayıldı. Ankara dünyanın en uzak şehriydi. İstanbul yakındı, Hakkari, Şırnak, Ardahan yakındı. Her şehir, hatta her ülke yakındı Karapınar’a ama Ankara çok uzaktı. Yakın olsaydı…”

“Ankara’ya girdiklerinde tuhaf bir alemin kapısı aralanmış gibiydi. Onun için hem dünyanın en uzak, ulaşması en zor olan şehriydi hem de içine girenleri yutup kaybedecek kadar büyüktü. Aradığını bulmaya çalışırken kendisi de kaybolabilirdi. Yine de her şeye rağmen arayacaktı. Aynaya baktı. Uzadıkça incelen yol gökyüzü ile onu birbirine bağlıyordu. Önüne baktı, yine aynı. Yol hem gökyüzü hem de şehirle birleşerek devleşiyordu. İki sonsuzluk arasında belli belirsiz bir nokta gibi şehrin içine doğru yuvarlanıyordu.”

“Hiç susmayacak zannettiği patronu Ankara’nın silueti aynadan silindiğinde susmuştu. Adem nihayet kavuştuğu bu sessizliğe yumuşak bir yastıkmış gibi başını yasladı. Çekip durduğu burnunu son bir kez koluna sildi. Sonra gözlerini yumdu. Adını Yolların Şahı koyduğu son model beyaz tırıyla Ankara’ya gidiyordu.”

Fatma Nur Uysal Pınar - Radyocu Nagfel

“Dışarıya çıkacağımdan değil ama gözümü televizyondan alabilsem saate bakardım. Hiçbir şeyin saatle ilgisi yok. Kendimi bir dağ tepesinde tek başına hissedince, çaresizliğimden boğulacak gibi olduğumda, bilinmeze sürüklenmeme ramak kala saate bakarım. Zamanın her eyleme vereceği cevap sabittir, bilirim. Hava soğuk değildi. Ne rüzgâr vardı ne de yağmur. Cereyanda da kalmadım ama üşüdüm. Çok üşüdüm. Kımıldayamadım. Televizyonun karşısında, duyduklarıma inanamayarak dondum kaldım. Ekran karmakarışık oldu, birden gözlerime sis indi, sonra bulutlar gözlerime hükmetti, tükendim.”

“Hayat insanı eğiyor büküyordu, ince bir tel gibi evirip çeviriyor bazen de sivriltiyordu. Küçüktük, adımızdan başka çok az şey bilirdik birbirimiz hakkında. Küçüktük, dünyanın ne bucaklarının sayısını ne de altını üstünü öğrenmiştik. Küçüktük, haritada adını okuduğumuz yerlerden birine gitmek, oraya yerleşmek bile bizi heyecanlandırırken bencilliğimizi ardımızda bırakmazdık. En güzel yerlere herkes kendi gitsin isterdi, en güzel okullarda o okusun, büyüyünce en pahalı arabalara o binsin. Paylaşmayı öğretti Nail Öğretmen, yardımlaşmayı, kardeş gibi olmayı.”

“Şimdi karşımdaki karmaşanın içinde duruyordu. Hani insan çorabının tekini kaybeder de saatlerce arar bulamaz. Günler sonra umulmadık anda eline geçer ya. Hani küpesinin tekini kaybedenler aylar sonra bakar ki aynı kutunun içinde. Öyle oldu. Aranılanın tak diye televizyon ekranında olması, kalbimi tekletti. İki polisin kolunda, elleri kelepçeli vaziyette. Alt yazıyı okumaya mecalim yoktu. Ben bulutlarla boy ölçüşemez, onlara kafa tutamazdım. Şaşkınlık zihnin donması, o soğukluğun bütün vücuda yayılmasıydı sanırım. Üşüdüm. Çok üşüdüm. Sert geçen kışın birinde kartopu oynamaya çıkmıştık, eldivenim yoktu. Nagfel eldivenlerini vermişti. Kıpkırmızı olmuştu elleri de hiç yakınmamıştı üşüdüğünden. Şimdi elleri kelepçeli ve yine kıpkırmızı.”

Abdullah Kahhar – Dehşet

“Son iki haftadan beri göz açtırmayan hazan rüzgârı, çıplak ağaçların dallarında uğulduyor, damlarda ıslık çalıyor, kapalı kapı ve pencerelere şöyle bir başvururcasına çarpıyordu. Bu gecelerde insan, koyun gibi usul usul birbirine sokuluyor ve sanki bir şey bekliyormuş gibi sessizce oturmayı istiyordu.”

“Alimbek, aklından mezarlık sahnesini çıkarmak için tespihini bir kenara koyup havadan sudan konuşmaya başladı lakin hiç kimse lafının üstüne laf etmedi.

Rüzgâr, bir hücum eyledi ki bir şeyleri getirip pencereye vurdu. O şey pencereyi tırmaladıktan sonra süzüldü ve öylece yere düştü. Herkes oturduğu yerden bir karış yere çömeldi ve nefes almadan birbirlerine baktılar. Alimbek; hanımlarını, onlardan ziyade kendini teskin etmek için yerinden kalktı. Pencerenin bir tarafını açtı. Pencereden giren rüzgâr, asma kandili titretti. Alimbek aşağıya baktığında sevinircesine:

 ─ Tahtaymış, tahta! Dedi ve elinde tuttuğu pencereyi sertçe kapadı ve yerine oturdu.”

“Ünsin, odasına girdi. Feracesini ve yaşmağını giyindi. Güğüme su doldurdu. Demliğe çay koydu. Ardından yola koyuldu. Ay, bulutların arasında ışıyor ve etrafa soluk bir ışık huzmesi yayıyordu. Gökyüzünün kıyıları sarımtırak kir bir kumaş parçasına benziyordu. Bu kir ışık huzmesinin koynunda irili ufaklı evler, rüzgârda eğilmiş ve depreşen ağaçlar kapkara görünüyordu. Sert esen rüzgâr her uğuldadığında Ünsin’i yalpalatıyor, öteye beriye fırlatıyordu. Ünsin, feracesinin fazlalıklarını toplayıp eline aldıktan sonra yol almak daha kolay olmuştu.”

“Ana kapıdan başında yazmasıyla kolunda bohçayla Nadirmahbegim çıktı. O kapıya yüzünü çevirip yere dizleriyle çöktü. İki elini açıp Fatiha okudu. Bir şeyler dedi. Alimbekle birlikte bu avluyu yerin yedi kat dibine gönderircesine iki yumruğunu üç defa yere vurdu. Sonra, “Bu dergâh yerin dibine girsin,” dercesine bir hareketle keskin şekilde döndü ve arabaya bindi. Merhumenin baş kısmına oturdu.

Araba hareket etti. Şehirden çıkarken Nadirmahbegim’in gönderdiği ulağın Gencirevan’dan döndüğünü gördü.”

Mahalle Mektebi’nden Şiirler

saatler vurdu

sanki kuru dallara bir kıvılcım atılmış da

kepenkleri kaldırılmış gibi dünyanın

bu en aydınlık sabah bu irade mahmur

benin farkına varıldı

gayrı yadsınmaya mahkum otlar, nehir ve boynuz

Hüseyin Dikmen

seni kuklalara, seni ankastre manzaralara

sana bağışlanan küçük bir çalkantıdır, eski bir dip

eremezsin onlara yüz çevirmeden muradına

ben bekleyemem karar vermeni, geçiyor vakit

geçiyor vakit ve bu seferlik vurkaç yapmadan git

reformdan korkmuyor olabilirsin ya da kösnül adamlardan

kar altında nefes yarıştırmıyoruz, sen suçlusun

Kemal S. Sayar

Katil yok maktul ihmal edilmiş şahitler yorgun ve aslında cinayet de işlenmemiş

Kandırılmışım cinayetlerle

Soframa kurulanlar enseme sevecenlikle dokundu diye

Hey gidi çağlardan soluksuz kalıp gelen yaralanmış başkaları

İçmemeliyim fıkıh fıkıh diye can veren akademiklerden kalan suyu

Kim ne derse dersin su vardır ıslak su vardır kupkuru

Bende öyle bir hesap öyle bir göz yok ki sürümden ayrı kalayım

Hangi sürüden ayrılmışım sürüm mü varmış?

Skandal arıyorlar o gizli ya da açık kameralara bakarak

Oh bizim yufka yürekli eşkıyalarımızın mülevves tırnakları

Tırnakla çatılmayan kaşları zonklamayan kafayı

Kimlik sor ama bakma yüzümüze

Tükür çetelerimize kahr u perişandır felsefe

Otobana ekmişler bizi ve yürüyen bir şeyler aranmışız

Yol yürüsün! Merdiven çıksın! Balkon kendisi düşsün!

M. Burak Çelik

Aklım şimdi ihtiyar

Tesbihini düşürmüş eğildiği son kuyuya

O zamandan beri sayamaz derdini

Söyler, bir daha söyler, bir daha...

Kurutulmuş günlerin sertliği var yüzümde

Yağsa da ıslanmıyor gönlümüzdeki taşlar

Bulutlar unutacak beni de bu gidişle

Bundandır ki omzumda korkulu bir telaş var

Uğur Ataş

Bir Nokta, 242. Sayı

“… hakikatin nisyana, gerçeğin karartmaya kurban gitmemesi için direnen; azda çoğu, içtenlikte gücü bulan ve insanın hakikatine yaslanan, alınteri ve emeğe bel bağlayan düşünür ve sanatçılar da işlerini yapıyorlar. Bu sayımızda ve şimdiye kadar inançla, ısrarla yapmaya çalıştığımız bu. Yirmi iki yıl ve iki yüz kırk iki sayıdır bam telimiz bu sesi çıkarıyor.” diyor bir Nokta dergisinin 242. sayısının giriş yazısında Mürsel Sönmez.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Erol Yılmaz’ın “Kütüphane: Herkesin Bildiği Kimsenin Bilmediği” yazısından olacak. Kütüphane dendiğinde akla ilk gelen isimlerdendir Erol Yılmaz. Yaptığı çalışmalarla kütüphanelerin daha işlevsel hale gelmesi için gösterdiği gayret takdire şayan.  Bu yazısında da sıradanlıktan kurtulmaya ve farkına varmaya dair notlar paylaşıyor bizimle. Bu “gariplikler çağında” kütüphanelere bir davet yazısı gibi okunabilir Yılmaz’ın yazısı.

“Bilhassa son çeyrek yüzyıldaki iletişim, teknoloji ve sosyoloji merkezli gelişmelere bağlı olarak kapsamı genişleyen ve bu anlamda işlevleri çeşitlenmiş olan kütüphane kurumunu, klasik yaklaşımla, “çok farklı tür ve formattaki bilgi kaynaklarını çeşitli yöntemlerle sağlayarak, uluslararası standart ve kurallar çerçevesinde düzenleyen ve gereksinim duyanlara etkin biçimde sunan bilgi sistemi” şeklinde tanımlamak mümkündür.”

“Başka alanlardan yaklaşalım konuya… Hemşirenin başhekim olduğu hastaneden söz edemezken ve/veya yeterli sayıda hâkim, savcı ve avukatın içerisinde aktör olarak yer almadığı bir sisteme hukuk sistemi veya adlî sistem diyemezken… Bazıları dört yıllık lisans öğrenimlerinin üzerine yüksek lisans ve dahi doktora yapmış kütüphanecilerin üstüne, bambaşka alanlarda (edebiyat, tarih, eğitim vs.) üniversite öğrenimi görmüş kişileri yönetici olarak atamaktan en küçük bir rahatsızlık duyulmadığı görülmekte, bilinmektedir.”

“Durumun devlet odaklı yansıması, başta okul kütüphaneleri olmak üzere yüzlerce kütüphanede bir (rakamla, “1”) tane bile BBY mezunu kütüphanecinin görev yapmıyor olması… Toplum merkezli izdüşümü ise, üç-beş raftaki 300-500-1000 kitap, çoğu miadı dolmuş ansiklopedi takımı ve dahi birkaç devamsız derginin olduğu yerleri (evde, kurumda vs.) “kütüphane” olarak niteleme ve hiç sıkılmadan gerçek kütüphanelerin yönetimine talepkârlık biçiminde olmaktadır.”

Mustafa Özçelik ile Yunus’a Dair

Mehmet Pektaş, Mustafa Özçelik ile Yunus Emre üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş. Özçelik’in, Yunus Emre’nin Şehirleri kitabı söyleşinin merkezinde yer alıyor.

“Bizim Yunus, 124-1320 tarihleri arasında yaşamış bir Anadolu bilgesi ve çok büyük bir şair. Tabii asıl kimliği dervişliği. Kadim kaynaklar, onu Sakarya havzasında yaşamış gösterirler. Burası şeyhi Tapduk Emre’nin dergâhına çok yakın bir yerde olan Eskişehir’in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy’dür. Fakat bütün bir Anadolu’yu gezen bir isim olarak onun bugün makamı bulunan şehirlerle de bir ilgisinin, irtibatının olduğunu düşünüyorum.”

“Adına Anadolu değimiz bu kutlu coğrafya bir toprak parçası olmaktan çıkıp her manada Yunus ile vatan oldu. Dilimiz bir din ve tasavvuf diline dönüştü. Yunus Emre sayesinden bu topraklara sevgi, iman, kardeşlik mayası çalındı. Hayat anlayışımız, zihniyet dünyamız ona göre şekillendi. Anadolu ise konumu, tarihi, coğrafi vb. özellikleriyle çok müstesna bir coğrafya. Bu yüzden buradaki her şey Yunus Emre şiirinin inşasında ona ilham kaynağı oldu.”

“Yunus makamının olduğu şehirlerde şüphesiz daha özel bir hava var. Diğer şehirlerde aynı ölçüde olmasa bile bunu hissetmek mümkün. Zira Yunus Emre buralara kendisi gelmese bile şiirleri, ilahileri ve menkıbeleri ile geldi. Bu yüzden Yunus bütün Anadolu’dadır. Diğer yandan o şehirlerde de başka maneviyat büyükleri var. Onların buralara kattığı hava Yunus Emre’ninki ile aynı havadır. Bu yüzden Anadolu’yu baştan sona bir maneviyat coğrafyası olarak görmek mümkün.”

Armut deyip Geçmeyin

Armut işte. Bildiğin meyve. Bir meyveye ne kadar derin anlam yüklenirse odur elimizdeki armut. Yeter ki isteyelim. Armut, armut olmaktan o vakit çıkar işte.

Zekeriya Şimşek, Armutnâme isimli yazısında farklı yönleriyle ele alıyor armudu.

“Armutnâme öncesi armudun bu kadar geniş bir çevreye sahip olduğundan bîhaberdim. Tarih 2018 yazı. Armut Dünyası’nı takibe aldım. İlişkimizin sonu -dahası sonum- ne olur hiçbir fikrim yok. Bir “armut bilgesi” olarak anılmaktır hayattaki tek derdim-tasam.

Şemseddin Sâmi (1850-1904) birçok sözlük çalışmasına kaynaklık eden bugünkü anlamda ilk modern sözlüğümüz olan 1901 tarihli Kamus-ı Türkî’sinin armut maddesinde şöyle diyor: Maruf meyve, Arabîde kümesrâ denir. Envaı çoktur: Akça, beğ, bozdoğan, kavsara, kış, Mustafa Beğ armudu.”

“Çinliler, armudun “ölümsüzlük simgesi” olduğuna inanırlar. Çince’de “li” sözcüğü hem armut hem de ayrılık anlamına gelmektedir ve bu nedenle dostların/sevgililerin armudu aralarında paylaşarak “yememesi” gerekir. Armudun bölünmesi ayrılık getirdiği için uğursuzluktur.”

“Viyana’da Elmalı Turta efsanedir. Ya armutlu turtayı bilen gören var mıdır? Tık yoksa da ezeli rekabet sürüp gidecektir.

Elin armut mu topluyor? Neden elma değil de armut, bilinmez.”

Mangan Mangan

Şair Adem Turan’ın TYB ödüllü şiir kitabı Mangan Mangan sıradan bir şiir kitabı değil. Bizlere, uzak coğrafyalardan kalbi bizimle çarpan bir yüreği tanıtması anlamında da bir dünya kitabı olacak nadide eseri Turan’ın. Şiir, bir işaret fişeğidir bazen. Yeter ki görmesini bilelim.

Ercan Ata, Turan’ın Mangan Mangan kitabı hakkında yazmış. Çok incelikli ve derinlemesine bir tahlil yazısı bu. Söz Ercan Ata’da.

“Mangan Mangan” Adem Turan’ın Hece yayınlarından çıkan son şiir kitabı. Adem Turan pek çok şiir kitabı yayınladıktan sonra yeni ve farklı serinin ilk kitabı olan “Borges Borges”i yayımlamış, bu kitapla haklı övgülere mazhar olmuştu. Eser edebiyat dünyasında çok ses getirmişti.

“Kitaptaki ilk şiir “Ben Yukarı Çıktım” başlığını taşıyor. Şair, -büyük ihtimalle Mangan’ın ruhu- “Ben yokuşun üstünde durdum, her şeyi gördüm” dizesiyle başlıyor anlatıya. Ve bizler bu başlangıç cümlesinden ilerleyen sayfalarda Mangan’ın hayat sahnesinde gördüklerini anlatacağını anlıyoruz. Fakat şairin o tepeden gördükleri fazla da iç açıcı şeyler değildir. Şair orada; yıkıntılar, molozlar arasında acı bir düşten başka bir şey olmayan çürümeyi görmektedir. Ve de ihanetin tozuna, kölelik beratlarına şahit olmaktadır. Şairin her şeyi görmesine rağmen hem yöneticiler hem de halk uyanamaz bir türlü. Son kertede ise hem şair hem da diğer İrlandalılar tarafından görülecek olan şey kandan başka bir şey değildir.”

“Buradaki şiirlerin çok azında umuda rastlanır. Bu da daha çok yaşanılan dönemin zorluğundan kaynaklanır. “Yürü sevgilim, eve dönelim/Ateşle kanın düğünüdür bu” dizelerinde sanki umudun titrek ışığı çok uzaktan sezinlenir. Şair, sevgilisiyle konuştuğunda rahatlar sadece: ‘Hayatın yükü ağırdır Rosaelen/ Biz buradan hiç ayrılmayalım.” Özgürlük şarkıları gerçek hayattan ziyade şairin dilindedir. Ve şairin ön gördüğü, tahmin ettiği üzere İrlanda gerçek özgürlüğüne birkaç yüz yıl sonra ulaşabilecektir ancak.”

“Adem Turan, özellikle “Borges Borges” ve “Mangan Mangan” adlı kitaplarında anlatacağı kahramanın ruh dünyasına nüfuz etmeyi çok iyi başarıyor. Ve neredeyse onun ruh ikizi oluyor bir bakıma. Anlatıcının Adem Turan değil de Borges veya Mangan olduğunu düşünüyorsunuz çoğu yerde. Bu durum bence onun en büyük başarısıdır.”

“Dili pırıl pırıl, duru ve akıcı. Ayrıca Adem Turan, şiirin tüm imkanlarından sonuna kadar yararlanmayı deniyor.”

Bir Nokta’dan Öyküler

Recep Seyhan - Elma Hikâyeleri

“Bölgeye alüvyonlu, kumullu bereketli topraklar armağan eden İris; Haraşna vadisinde, iki dağın arasında kıvrılarak, kavisler çizerek yüzyıllardır sessiz ve dingin öyle akardı. Irmağın hemen kıyısında dalları köpürmüş söğütler, göğü delen kavlağan ağaçları, bir yarış içinde bunlara eşlik eden hasır otu, nilüfer, su makası, kamış gibi saz bitkileri yükselirdi. Bahara doğru buralarda çalı çapak sesleri eksik olmaz, ırmak kıyısı; bahçesini yabani bitkilerden, börtü böcekten korumak için yırtınırcasına çalışan, ırmağın delirdiği bahar günlerinde ise kıyılara savurduğu odunları, yakıt olabilecek atıkları kotarıp eşeklerle, katırlarla evine taşıyan köylülerle kaynardı.”

“O günün akşamı elmalar durumu kendi aralarında değerlendirdiler:
Genç elma ağaçlarından Misket söz aldı:
- Birkaç gündür süren hazırlıkların buraya geleceği belliydi. Uygun yerlerde açılmış evleklere fidelenen kiraz ve şeftalilerin yerimizi alacakları anlaşılıyor.”

“Yaşlı Sınap dedi:
-Biz değil insanlar kaybedecek. O yırtıcı hızarlar, sadece bizi değil, bize kıyanların geçmişlerini de doğrayacak. Üstelik sadece bizi kaybetmeyecekler, bizimle ünsiyeti olan kuş türlerinden bazı dostlarımız da gelmeyecekler buralara. Daha vahimi şu: Biz bu yörenin tescillenmiş kültür mirası idik. Bu miras yok olacak. Gerisini onlar düşünsün.”

Ahmet Yılmaz - Denizyıldızları

“Hasan’ın teknesinin güvertesinde istiflenmiş uskumruların arasında dikkatimi çekmişti. ‘Al senin olsun’ dedi emektar denizci, bir pişimlik balıkla beraber. ‘Arada çıkar böylesi, balığa ağ sereriz; içinden ya kestane toplarız ya denizatı. Mübarek hayvanlar hep beni bulur nedense!’

İki elimin baş ve işaret parmaklarıyla itinayla indirdim büyük akvaryumun zeminindeki renkli kumların üstüne. Kahverengiye çalar kirli sarı renkte avuç içi kadar bir denizyıldızıydı. Beti benzi atmış, kolları iki yana düşmüş. Örselemeden, yerini değiştirdim arada bir; çakıl taşları, deniz kabukları, şeytanminareleri arasında tatsız neşesiz somurttu durdu bütün gün. Kılını kıpırdatmadı. Ben odadan odaya gittim geldim, yoruldum; bizimki bıraktığım yerde arpa boyu yol almadı. Süs balıklarına burun kıvırdı, çöpçülerin ayağına dolandı, midye dolmasına sırtını döndü. Aç susuz akşamı etti.”

“Yaşasın istedim, yaşatmaya yetecek imkânım vardır dedim kibirle. Oysaki kibirdir kuyu kazdıran, mezar açtıran, kişiye bindiği dalı kestiren, dosttan dosta gidecek yolu atılan gülle solduran. Bir denizyıldızı kadar hürriyet sevdalısı değilmişim, kendi akvaryumumda nefes alıp vermekle bir tutmuşum yıllar yılı adına yaşamak denen mücadeleyi. Kavgadan kaçmışım, el kadar hayvancağızı bir avuç suya hapsetmeyi marifet sanmışım.”

“Kahvede Balıkçı Hasan’la karşılaştım bir akşam üstü. El etti, sobanın yanına çağırdı beni. Çizmelerini çıkarmış, çoraplarını sandalyenin arkalığında kurumaya bırakmış, ayaklarını ısıtıyordu. Etrafa yaydığı kokudan rahatsız olmuşa benzemiyordu.

-Bizim kızdan ne haber?

 -Sorma, sizlere ömür.”

Engin K. Demir - Cümbüş

“Yanımda oturan genç kıpır kıpır. Hareket etmeden duramıyor. Yolcuların ekseriyeti ellerindeki cep telefonlarıyla alâkadar. Bir kişi yanındakiyle fısıltıyla konuşuyor. Arkamdan kulaklıktan gelen müziğe yoldan geçen arabaların neşesi karışıyor. Yanımızdan geçen bazı araçlar çok daha şen şakrak.

Otobüsten inip hızlı hızlı yürümeye başladım. Başım eğik, kulaklarım kapalı hızla işyerine vardım. Odama çıktım. Havalandırmadan gelen fanın hırıltısına, kapalı pencerenin ardından değişik araçların hırlamaları karışıyor. Bazen motosikletin, bazen kamyonun bağırtılarını duyarsın. Sık olmasa da ambulansın haykırışlarını da.

Masama oturdum. Bilgisayarımı açtım. Bazen telefon çıngır çıngır ötecek, bazen arkadaşların çınlamaları. Bazen koridorda yürüyenlerin tınlamaları bilgisayarın kasasından rüzgâr türbini gibi çıkan sese karışacak.”

Bir Nokta’dan Şiirler

devrim bitti çocuklar

zemherinin kırık camından ok gibi fırlayan

ve üç sokak sonra kendisinden haber alınamayan

ilkyazdı

bitti

şimdi

güzel şiirler kadar güzel

içli türküler kadar içli

göğe dalan bakışlar kadar derin

bir selâm geldi

Mürsel Sönmez

Çok oyalandık gibi oluyor, haydi gidelim gibi sanki

Çektiğimiz kahırlar, attığımız kahkahalar

Tüm yaşanmışlıklar, bir yorgunluğu biriktiriyor

Ev çok uzaklarda mı, değil, nefesin yettiği yere kadar.

En çok kime özendim, biliyor musun

Dertsiz ve tasasız görünen ihtiyarlar misali

Evden camiye, camiden eve, telaşesiz ve dingin

Bir köşesinde hayatın, dilinde ayetlerle

Usul usul hazırlanırcasına o büyük dönüşe.

Süleyman Çelik

Sesimi azıcık verdim

Uzun sürmedi

Alıp bir kuş sesi gibi

Toparlayıp geri verdi

Öyle olsun dedim

Ben gene bir durayım

Bu hal ne haldir düşüneyim

Dizlerim gücüm kuvvetim

Halsizlik halim

Su şişesine uzanan yorgun elim

Böylesi bir ağırlığın içinden

Güç kuvvet bulup

Çıkabilirsem

Bu ırzı kırık virüs

Çekip gidecek üzerimden.

Nurettin Durman

toprak ve toz

yürüdükçe siliniyor aidiyet

cevap veremeyeceğim bir soru

yürürlüğe giriyor

“nerelerdeydin?” büyüyor

gırtlağımda bir düğün oluyor

toprak ve toz

Suavi Kemal Yazgıç

Sen de bugün gökyüzünü telaşsız sevdin mi Şehriyar?

Karıncanın alnını okşayıp af diledin mi turnalardan?

Yüreğin kör olmamışsa kuşlara bak ince boşlukta, kördüğüm.

Sen hep yaz diyor ilhamım, kar yağarken dur biraz ve dinle beni.

Kadınlar şiir yazmaz, onlara şiir yazar ancak yağmurdan sonra toprak.

Çamuru ve tufanı unutur çadırlarda bir çizmeye sığan gülüşler.

Kediler masallarda, sen uzaklarda, Şehrazat nar tanesi sedef aynalarda.

Mikail’in gözyaşlarında Azrail’in nefesi, İsrafil’in son dediği.

Düdüklü bir tren, kehribarın imamesinde zaman, mavi kelimeler.

Tanktan, tüfekten, şairlerden emanet, yüzü suyu hürmetine kâinatın.

Yasemin Kapusuz

üstüüstüne

kudüs’de cuma seçmeniz durumunda namaz sonrası

yeterli bitcoin yüklemeniz durumunda

taş ata bileceksiniz

inançlar arası eşitlik ilkemiz gereği

cumartesi karşı taş talimatı alınması durumunda

pazar saat 00:01 de karşı ateş gelebilecektir

eğlence kaçınılmazdır

bluemeta governmentda

Resul Tamgüç

Başımda dolaşan bu bulut nedir

Yağmuru çağırsam kar olur gelir

Külümden yapılmış bütün heykeller

Yandığım ateşte yar olur gelir

Demek böyleymiş artık yaşamak

Su değse boğulurum parmak ucuma

Birikir her akşam bir derin efkar

Anılar ansızın geçer hücuma

Mehmet Baş

Şeyh Cerrah Dersleri

Temmuz dergisi 62. sayısının giriş yazısında “Öyle Bir Dil Hayal Ediyorum ki, Sözcükleri Yumruk Gibi Çeneyi Dağıtacak” diye sesleniyor okurlara. Sözün tesiri önemli. Yoksa kurduğu cümlelerin altında ezilir söz sahibi. Temmuz dergisi ilk sayısından bu yana hassasiyetini ön planda tutarak devam ediyor yoluna. Gür bir ses ve ümmeti kollayan bir duyarlılık hep ön safta.

“Bizler eylemin usta olamayacak çıraklarıyız. O çıraklıktır bizi değerli kılan. Felaketler ve musibetler gözlerimiz önünde resmigeçit yaparken, şah damarlarımız kabarmıyor ve varoluşun rayihası olan ölüm düşüncesi bir ayin çellosu gibi zihnimizde deprem gongları çaldırmıyor ise buğday ambarlarına dadanmış tıka basa ilaçlı buğdaylar yiyen farelerden ne farkımız kalır.”

Süleyman Ceran, Şeyh Cerrah Dersleri isimli yazısında Kudüs’e ve Şeyh Cerrah’a yol açıyor gür bir sesle. Yıkılan, yok olan bir tarih ve insanlık var orda. Hem de dünyanın görmediği ve görmeyeceği bir yok oluş bu. Şeyh Cerrah Mahallesi bir derstir evet, sağır ve dilsiz dünyaya ağır bir ders.

“Son bir haftadır işgalci İsrail ablukasında yer alan Şeyh Cerrah Mahallesi, Kudüs’ün doğusunda, Eski Şehir Şam Kapısı’ndan hemen birkaç yüz metre uzakta yer alan ve kuşkusuz Filistin’in en meşhur olan mahallesidir. İsmini mahallede medfun bulunan Selahaddin Eyyubi’nin doktoru Husameddin bin Şerafeddin İsa el-Cerrahi’den alır. 808 dönümlük arazi üzerine kurulu mahallenin nüfusu 3.000 bile değil. Günlerce bu mahalledeki onlarca eve hukuka aykırı olarak el koymaya çalışan ve mahallenin batı kısmını kışlaya çevirerek konuşlanan işgalci İsrail, elindeki tüm kozları kullanıyor. İşgalci, polis marifetiyle hemen her gün evlere baskın yapıp yıldırma politikası izliyor.”

“Şeyh Cerrah Mahallesi böylesine hassas bir konumda dururken geçtiğimiz haftadan beri bölgede yeni gerilimler yaşanmaya başladı. Nablus’ta 3 direnişçi, araçlarının içinde infaz edilirken, Cenin’de 17 yaşındaki bir genç işgalciler tarafından katledildi. Hemen akabinde Salim ailesine ait mülke Siyonist yerleşimciler saldırmaya başladı. Knesset üyesi bağnaz milletvekili Itamar Ben Gvir üst üste üç gün boyunca mahalleye taraftarlarıyla birlikte baskın düzenledi. Tahrik had safhada. Tahliye tehdidine direnişle karşılık veren Salim ailesi dik durmaya devam ediyor.”

Sultan Abdulhamid'in Mûsikî Dünyası

Abdulhamid, çok yönlülüğü ile bilinen bir padişah. Siyasi ve askeri yaşantısının dışındaki uğraşları da onu özel kılan ayrıntılar arasında. Mehmet Ali Aslan, yazısında Sultan Abdulhamid'in Mûsikî Dünyası ile tanıştırıyor bizleri. Yazıda Aslan daha yoğun olarak Türk müziği ve batı müziği kavramlarına yer veriyor. Abdulhamid’in batı müziğine karşı ilgisine dair vurgular var.

“Payitaht Abdülhamid” adlı TRT yapımı dizi filmde Sultan Abdülhamid ile İsmail Hakkı Bey arasında oldukça etkileyici diyaloglar vardır. Sultan Abdülhamid, Balat’ta, doğup büyüdüğü mahallesindeki camilerde okuduğu ezanlarla dikkat çektikten sonra Mûsika-i Hümayun’a alınan, sarayda serhanendeliğe ve müezzinbaşılığa terfi eden; daha sonra Darülelhan’da “Tertip ve Tasnif Heyeti” üyeliği ve “fasıl şefliği” yapacak olan İsmail Hakkı Bey ile mûsikî üzerine sohbet etmeyi pek sevmektedir. Türk mûsikîsinin gücü ve sırlarına ilişkin vurgular öne çıkar bu sohbetlerde. Bir defasında Sultan Abdülhamid sorar: “Türk mûsikîsi Batı mûsikîsine yetişebilir mi?” Yani bir Mozart, Beethoven, Bach, Wagner gibi büyük müzik adamları da yetişmiş midir Türklerde? İsmail Hakkı Bey, cevaben, büyük deha Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırma” operasının uvertüründeki Türk motifleri ve “Türk Marşı” olarak da bilinen “La Minör Piyano Sonatı”ndaki mehteri anımsatan detaylardan, Dede Efendi’nin vals türünde verdiği eserlerden bahseder.

“19. yüzyılı 20. yüzyıla bağlayan dönem içinde 33 yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin 2 Bilen Işıktaş, Peygamber’in Dahi Torunu Şerif Muhiddin Targan / Modernleşme, Bireyselleşme, Virtüozite, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2018, s. 67. sultanı olan II. Abdülhamid’in mûsikî anlayışı kimileri için şaşırtıcı olabilir. Çünkü Abdülhamid, dönemi boyunca izlediği siyaset üzerinden muhafazakâr bir konuma oturtulmuş bir kişilik olarak aslında Batı müziği hayranıdır. Elbette zevk anlayışı görecelidir. Muhafazakâr bir insanın Batı müziğinden keyif alması da olasıdır ve yadırgatıcı bir durum değildir. Ancak şaşırtıcı olan, Sultan Abdülhamid’deki hayranlığın oldukça ileri düzeyde karşımıza çıkmasıdır.”

İç Dünyanın Dış Dünyadaki İletişim İpi

Mehmet Mortaş, kalp üzerine yazmış. Yani her şeyimiz olan kalp. Yaşamımızı sağlayan ama bunun yanında bizi yöneten kalp. Bir de akıl ve kalp birlikte hareket ederse insanın hayatı daha bir anlamlı hale gelir. Dengeyi iyi kurmakta fayda var.

“Akıl ve kalp arasındaki iletişimin sağlam temeller üzerine atılması dış ve iç dünyanın kaosa girmemesini, yaşamsal yaraların daha bir anlam kazanması, dünyayı fiziksel imar ile ayağa kaldırılamayacağını hatta dünyanın kalbinin mutmain olmamasının daha çok yıkımlara yol açacağını öğretir. Akıl kalp arasındaki iletişim ipini sağlam, anlamlı, tutarlı bir şekilde kuramaz inşa edemez ve iletişim üzerinde gidip gelen kelimeler, cümleler, sözcükler parazitli ya da iç boş bilgilerle donatılmışsa sorunları, dünyanın kaos yaşamsal alanı içinde Ben’in anlaması çok zordur. Post modern dönem hayatı, kelimeleri, düşünceleri yapı bozumuna uğratarak dış dünyanın hakikat bakış açısını değişikliğe uğrattı. İç dünyaya dış dünyadan çelişkili, parçalı iletişim sağlanmaktadır. Sağlam bir iç dünya kurulamamışsa, Ben’in iç dünyası, dış dünya ile iletişiminde dünyevileşme atraksiyonlarına girmektedir. İç Dünyadan dış dünyaya modern zamanlarda iletişim ipini atmak ve bunu daimî olarak koparmamak zor görünmektedir. İnsanın; kalp, tarih, kültürle medeniyetten kopmaz bir iletişim ipi yapması gerekiyor vicdanında, merhameti adaleti kaybolmuş şu bir nefeslik yeryüzünde.”

Fevvaz Haddad ile Söyleşi

Fevvaz Haddad, Suriyeli romancı. Kendi toprağının sesi olan bir yazar Haddad. Roman dalında ödül sahibi olan ve yazdığı romanlarla dünyanın yüzünü Suriye’ye çevirmek isteyen bir hassasiyete sahip. Temmuz dergisinde Peren Birsaygılı Mut’un soruları cevaplamış Haddad, Soner Akdağ’ın Arapça’dan çevirisi ile.  Mut’un özenli ve içten soruları ile oldukça faydalı bir söyleşi dergi okurlarını bekliyor.

“Suriyeliler yıllardır, yokluktan mustarip iç kültürün büyük zulmüne, daha doğrusu, baskıdan mustarip iç kültürün büyük adaletsizliğine rağmen, tek bir kültür oldukları söylenebilecek ölçüde ama birbirine karşıt olmayan ve biri ülkede diğeriyse ülke dışında iki Suriye kültürünü paylaşıyorlar. Bununla birlikte, dışarıdaki Suriye kültürü rejimin propagandalarına kapılmadan çıkış yolları oluşturmaya devam ediyor.”

“Merhum romancı Hani er-Râhib, yeni Suriye romanı için hâlâ en büyük ilham kaynaklarından biridir. Hayri ez-Zehebi, Memduh Azzam ve Halil er-Rizz’in içerik ve biçimdeki parlak maceralarını koruyan yenilik ve atılımlarla ayırt edilen; ister kurgusal sorunlar ve ufuklar bakımından isterse gerçekliğe, iç dünyasına ve tarihe yaptığı kazılar bakımından olsun, kurgusal sanat üzerine açık göstergeleri olan bir yol haritası oluşturan önemli deneyimleri de dikkate değer yeni serüvenler sunuyor. Ayrıca, mevcut nesilde Abdunnasır el-Âyid, Heysem Huseyn, Fadi Azzam ve Sumer Şahhade’nin ürünleri arasında yer alan ince ustalıkla yoğrulmuş mükemmel roman denemeleri de göz ardı edilemez.”

“Hayır, ben ne tekim ne de eşsiz. Şam ferah ve dostane bir şehirdir. İnsanlar Suriye’nin farklı bölgelerinden gelip Şamlı olurlar, şehirlerine ve köylerine aidiyetlerinin yanında her birinde Şam’a özel güzide bir yön bulabilirsiniz. Hayır, Şam sadece benim şehrim değil, sadece Şamlıların şehri de değil, herkesin şehri ve bunda hiçbir yalan iddia ya da romantizm de yok. Çevresindeki marjinal bölgelerde yaşayanların bile ona dokunduğu bir gerçek.”

“İlk kitabımın yayınlanmasıyla birlikte on yıl içinde kendimi yazmaya adamak ve minimum düzeyde yaşamak kararı aldım. Sansür duvarını aşan iki kitabın yayınlanmasından sonra, kültür alanını işgal eden küçük “yetkililerin” çabasıyla Suriye basınında iyi bir kabul görmedi. Yasağın rutin bir seyir izlemeye başlaması uzun sürmedi ve her romanı etkiledi, ben de Lübnan’da yayımlamaya yöneldim ve kitaplarım okuyucuların çabalarıyla Suriye›ye girdi. Tabii ki Lübnan›da romanlarım, Suriye gazetelerindeki bazı eli uzun yazarlar marifetiyle saldırıya da uğradı.”

“Ne yazık ki dünya okumuyor ve istemiyor. Bu dönemde dünyanın bilmesi ümidiyle yüzbinlerce makale, araştırma ve çalışma yazıldı; onlarca kitap yayımlandı. Suriye trajedisi medyada günlük haber oldu; bombalamanın, yerinden edilmenin ve ölümün ritmiyle her an yenilendi. Ayrıca bazıları anlatısal tanıklıkları aşmayan, bazıları belgesel olan beş yüz kadar kurmaca ve kısa öykü yayınlandı. Yazarlar, başlarına gelenleri veya tanık olduklarını, acı verici ve yakıcı kişisel deneyimlerini anlatıyorlar.”

“Türk dostlarımıza söylenmesi gereken bir şey var. Ölümden kaçarak size sığınanların evleri, arazileri, tarlaları, işleri ve görevleri var. Sadece canlarını kurtarmak için bütün bunları terk etmek zorunda bırakıldılar. Uluslararası adaleti bekliyorlar. Onlara olanlar; Rusların, hizipçi İran rejimi ve onun mezhepçi milislerinin yardımıyla da suçlu bir rejimin sonucuydu. İzin verin insanlıkta sizin kardeşimiz olduğunuzu hissedelim ve aramızdaki bağları yeniden kuralım. Bu, öylesine söylenen bir söz değil; bizi birleştiren bu toprakların ve insanlığın gerçekliği kadar gerçektir.”

Temmuz’dan Öyküler

Deniz Burak - Huş Ağacının Yerli Yersiz Dökülen Yaprakları

“Geceler boyu düşündüm, kendim için neyin iyi neyin kötü olduğunu bir türlü bulamadım. Deli gibi okumanın insana inanılmaz dertler açtığını senden öğrendim. Hayatta öğrendiğim diğer acı tecrübeler gibi… Oysa okumak bize farklı dünyaların kapılarını açmamış mıydı? Biz kitap okumayı yarış haline getiren insanlar değil miydik? Hangimiz daha iyi kitaplar okuyor diye haset dolu bakışlarla birbirini süzen ancak hasetliği yalnızca iyiliğe dönüştüren nadide insanlar. Şimdi ne oldu peki?”

“Ya her sayfasını özenle kopardığın o takvim. Artık onu da eskilerin arasına koydular. Şimdilerde nostalji diyorlar adına. Hâlbuki bir neslin ismini kazandığı, onca bilgi yüklü sayfalarında insanların mutluluk bulduğu, üst üste yığılı zamansız varlıklara nasıl kıydılar. Sayfalarını kopardıkça çocuklar gibi isim tahminin de bulunduğumuz o nadide günlerin anılarına ne demeli peki. Gün geçip de sayfasını koparmayı unuttuğum da senden yediğim onca azarları kime anlatmalı. Ben kâğıt olan hiçbir şeye kıyamıyordum. Sen gibi değildim işte. Ben Dostoyevski de çok severim.”

“Huş ağacı yapraklarını döküyor, biliyor musun? Ancak sen yoksun. Ne oldu Dostoyevski mi yoksa Kafka mı kazandı bu kavgayı. Huş ağacının yapraklarını hangisi ilk önce gördü. Sen görebildin mi? Hayır. Ben de görmemiş gibi yapıyorum artık. O da küstü bana. Küssün. Ne önemi var. Şu sıralar Huş ağacı görecek keyfim de yok. Dostoyevski’ye de küstüm Kafka’ya da. Senin için dost ya da bir hiçim, bilemedim, bu yalnızlık çok uzun sürdü, bilesin.”

Muhsin Küllüoğlu – Gülümsemek

“Kimsenin kimseye hatta kendine yetişemediği bu şehri göğün değişmeyen yazından ağır beyaz bir örtü kapladı adeta dur der gibi. Şehrin insanları insanların şehri yorduğu bir iklim yaşanır oldu artık. Yorgun ama boş sahifeler biriktiriyoruz tutamadığımız zamanın şeffaf aynasında. Belki bu yüzden hep bir özlem duyuyoruz içimizde.”

“Bıraktığım hengamenin içine tekrar dahil olmam çok uzun sürmedi. Yüzümdeki geceden kalma tebessümün kaybolarak yorgun sayfalara dalmış olduğumu Bahar hatırıma düşünce fark ettim. Bir ara laf arasında: “Gülümsemek sadakadır. Sadaka sadakat ile aynı kökten gelir. İnsanın özüne olan sadakatinin bir yansımasıdır gülümsemek” dediği aklıma geldi. Gülümsedim...”

Temmuz’dan Şiirler

Küskün acılara düşkün kardeşin senden alacağı var

Kaç adım saymış kaç zarf açmış bir bir aklında

Unutmuyor varacağı adresi yahut

Kaç dalga saydıysan denizden

Kimbilir belki de inat etmeyi öğreniyor

Alışkanlığın cebinden aşırdığı günlerde

Her gece sessiz bir ırmağa iç çekiyor

Sakalından çekili duvara astığı resme

Yanlışların galip geldiği savaşa hep yek diyor

Yenilen hangisi hatalar mı merhamet mi?

İşte budur belki kırılan pencereden dışa taşan gölge

Yine karşılığını buluyor çıkmaz sokaktan

Aynı tabaktan yenilen aştan

Gölgenden bir tutam sıcaklık devşir desen

Elinde evvelden kalan bir surat

Ne eksem biçilmiyor kardeşin kardeşe ettiği hasat

Hayrettin Orhanoğlu

Kabzettim ey kavmim, tüm yalnızlığınızı

Vardığım denizler suratımda kırbaçlandı

Styks nehriymiş meğerse geçtiğim tüm ırmaklar

Kâmus sandım gayya çukurlarını

Ülkesinden geçtim Semud’un vaveylalar içinde

Gördüm ki serapa bir sahraymış masiva

Durun ve dinleyin

Çelikten hırslar takıldı peşime

Sırtımda ezinç bir gürültü

On bir ay gördüm başaksız buğdaylarda

Yusuf’un yasını tuttuğunu söylediler kurtların

Taşların uğultusunu duydum, göğün yırtılmasını

Bir kelimeyle batışını izledim putların

Serdar Bülent Yılmaz

Bana az görünmemiştir

Dalların fetretinde hüzün

Sarıca yaprakların ılık

Ve görklü hurucunu

Anlatmak için güzün

Cevrini ala bir poyrazla

Sulusepken severmiş güz

Harami toprakların mühletsiz

Ve cümle alevinden bir nazla

Ulu urganlara düşermiş her yüz

Mustafa Yılmaz

elmacık kemikleri yüzüme batıyor

akrep kıllarından urgan eğirmiş dedemin

ben çözemedim o sırrı

sakallarında asılı kuş iskeletlerinin

mülküm tahta bir kirmendir

ipil damarlarımdan yolluk kilimler ören kısır kadınların

yarım türkülerinde tarçın ve ağu

ağıyor zaman kemik bir ıstardan

çinko tepsilerde yüreği yarıp kurutmanın

bir faydası yok

Tuncay Yerlikaya

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar Akgül
Yaşar Akgül - 10 ay Önce

Teşekkürler kardeşim..kaleminize bereket..selamlar..dualarımla

banner19

banner36