Mart 2021 dergilerine genel bir bakış-4

Seyyid Hüseyin Nasr Yolcu Dergisi’nde

Uzun bir aradan sonra 101. sayısı ile tekrar aramızda Yolcu Dergisi. Yenilenen yüzü ve varlığını hissettiren duruşuyla Yolcu; beklediğimize değdi denecek bir sayı hazırlamış. Yolcu’ya nice 100. sayılar diliyorum.

Derginin klâsikleşen söyleşilerinin bu sayıdaki konuğu Seyyid Hüseyin Nasr. Sorular; Ömer İdris Akdin’den.Yolcu Dergisi için özel olarak hazırlanan söyleşide Nasr; İslam düşüncesi, gelenek, İslam şehirleri gibi birçok soruya cevap veriyor.

“Öncelikle İslami düşünce geleneğinden bahsetmek mümkündür. İkincisi, gelenek, yalnızca 1000 yıl kadar öncesinden kalma şeyler değildir. İşin içinde olan fikirlerdir. İslami entelektüel gelenek, formüle edildiği zamana göre değil, İslâmî vahiy ile İslam hakikatine göre belirlenir. Evet, İbn-i Sina 1000 yıl önce yaşadı, 100 yıl önce yaşamadı. Farabi 1100 yıl önce yaşadı. Ve en büyük bilim adamlarından biri olan Şirazi 800 yıl önce yaşadı. Onları İslami kılan, yaşadıkları zaman değil, işledikleri fikirler, içerik ve dünya görüşleridir. Evren görüşünün bütünlüğü, İslami dünya görüşü tarafından belirlendi ve zamana bağlı değildi. Dolayısıyla İslami bir entelektüel gelenek hakkında düşünmek sadece mümkün değil, aynı zamanda gereklidir de. Bunlardan bazıları eski olsa bile. Ama İslam bu unsuru Hindistan'dan, Yunanistan'dan, eski Farsçadan vs. ödünç almıştır. Mesela önümde oturuyorsunuz. Farklı bir insansınız. Ama yüzünüzün derisindeki tüm bu unsurlar, yediğiniz yiyecekler sayesinde vücudunuz tarafından oluşturuldu, bir kısmı İstanbul'a gelen Hollanda peynirinden. Yani cildinizde bir rolü var. İkisinin karıştırılmaması gerekir. Yaşayan medeniyet, yaşayan bir beden gibidir. Evet, dışarıdan bir şeyler alır ama bunları kendiyle bütünleştirir ve bütünleştirmedikleri vücuttan çıkar.”

“Kendi ülkenizden kaç Türk İstanbul'u iyi tanıyor? Batı'yı tanımamız gerekmediğini söylemiyorum. Batıyı iyi tanımalıyız. On yıllar boyunca elimden geldiğince Batı felsefesi, bilimi, edebiyatı, şiiri okudum. Bir Müslüman olarak Batı üniversitelerinde Batı düşüncelerini öğrettim. Ancak bu, Batı'nın öğretileri tarafından yutulduğum anlamına gelmez. Onlara İslami bir düşünürün bakış açısından bakmaya çalıştım. Sonra kendimi yenilemeye çalıştım ve düşündüm. İslam dünyasına ekmek ve sudan daha çok ihtiyacımız var. Anahtar kelime düşünmektir. Sadece Kur’an'ı etkileyici bir şekilde tilavet etmek değil.”

“Ruhullah Humeyni bunu fark etti. O, modernleşmeye karşıydı. İran'da Humeyni'den sonra uzaklaşmaya başlayan insanlar olduğunu ve hükümetin belirli düşünce biçimlerinin belirli alanlarını kontrol ettiğini söyleyebilirsiniz. Ama geri kalanını tamamen başıboş bıraktı ve bazı insanlara laiklik cazip gelmeye başladı, oysaki, bunun kötü birşey olması gerekiyordu. Peygamberin bir hadisi vardır, "İnsanoğluna, haram olan cazip gelir." Kendilerine yasak olanı arayıp dururlar. Bu, insan fıtratının bir parçasıdır. Dolayısıyla, göz önünde bulundurmamız gereken tüm bu faktörler de var.”

“Ayrıca Koronavirüs, insanları içe dönmeye zorladı. Hoşlarına gitse de gitmese de iç boşluğa bir dönüş. Bunun hakkında zaten bir şeyler yazdım. Koronavirüs ortaya çıktığında, konuyla ilgili bir röportaj vermiştim. Çünkü bu önemli bir konu. Küreselleşme olarak da adlandırılan sekülerleşen tek dünya fikrine karşı, evin veya yerel kültürün yerelliğinin önemini hatırlamalıyız. Koronavirüs bir anlamda küreselleşmeye karşıdır. Küresel olarak yayılsa da kültürel olarak etkisi tam tersi olmuştur. Evet, enfeksiyonun Avustralya'ya veya onun gibi yerlere de gittiği doğrudur. Ancak psikolojik ve ruhsal etkiler tam tersidir. Bizi bulunduğumuz an ve mekân hakkında giderek daha fazla bilinçlendirdi. Ve ayrıca içimizdeki manzaraya dönmemizi sağladı.”

Maradona’nın Gözyaşları

Futbol yazıları yazmak ayrı bir maharet ister ama bunu edebiyat dünyasından bir isim yaparsa ortaya çıkan çalışma ayrı bir güzellikte olur. Futbolu şiir gibi anlatmak diyebiliriz buna. Edebiyat dünyamızdan birçok isim geniş anlamda spor yazıları yazmıştır. Günümüzde de bu işi büyük bir keyifle Nadir Aşçı yerine getiriyor. Keyifle diyorum çünkü sadece yazıları ile değil sosyal medya paylaşımları ile futbolun nabzını tutuyor Aşçı. Yaptığı bu çalışmaları bir kitapla da taçlandırdı. (Deniz Tarafındaki Kale- Çıra Yayınları)

Yolcu dergisinde; bir futbol efsanesi olan Maradona hakkında kaleme aldığı bir yazısı ile yer alıyor Nadir Aşçı.  80’li yılların sonlarındayız. Yani Maradona’nın efsane olduğu yıllar. Yaş itibariyle o yılları tüm heyecanıyla yaşamış biri olarak daha bir içtenlikle okudum yazıyı.  

“86’nın yaz akşamı… Yaz zaten sıcak. Üstüne bir de fazladan Antalya’nın sıcaklığı. İçimizi serinletecek bir şeyler arıyoruz. Su kesmiyor. Öğle güneşinin sıcağında oynanan bir maçı biz niye akşam evde naklen seyrediyoruz, bunu bile sorgulayacak yaşta değiliz. Eğer bunu sorgulayacak olsaydık zaten, İtalya ile Bulgaristan arasında oynanan ve 1-1 biten açılış maçında, maçı birlikte seyrettiğimiz arkadaşımla birlikte yapardık bunu. Açılış maçının üstünden epey zaman geçmiş, çeyrek final maçları oynanıyor şimdi. Biz Antalya’nın sıcağında buram buram terlerken, Maradona ve arkadaşları da yerini hiç bilmediğimiz Meksika’da terliyor buram buram. İngilizlerin de sıcağa çok alışık olmadığını sonraki yıllarda öğrenecektik tabi. Kimin safındayız? Elbette Maradona ve Arjantin’in… Arjantin ve Maradona’nın değil… Çünkü Maradona; Pumpido, Buruchaga, Valdano, Pasarella diye saymaya devam edeceğimiz Arjantin’den daha büyük… Karşıda sadece Lineker var bana kalırsa. Hâlâ da Lineker var sadece benim nazarımda. Bütün bir İngiltere tarihi boyunca hem kişiliği hem oyunculuğu bağlamında sevdiğim, hayran olduğum tek İngiliz… Tabi ki o da asla Maradona’nın büyüklüğüne yaklaşabilecek kadar bile büyük değil… İkinci yarı oynanıyor. Maçı anlatan İlker Yasin’i bile uyutacak kadar çabuklukla atılan bir hentbol golü. Farkına varamayan sadece İlker Yasin değil. Hakem triosu da işin farkında değil. Ve dakikalar sonra, birer ilkokul talebesi olan bizlere ritmik sayma idmanı yaptıran ikinci gol. 1 kişi, 2 kişi, 3 kişi, 4 kişi, 5kişi, 6 kişi…90 dakika sonunda Türkiye’deki istisnasız herkes çok mutlu.”

“Maradonalı Arjantin ya da Maradonalı Napoli… Başarılar, şampiyonluklar… Bunlar hep Maradona’nın aydınlık yüzü… Kokain, uyuşturucu, gece hayatı ile görünür olan bir de karanlık yüzü var Maradona’nın malum… Onu Diego’ya mı, Armando’ya mı ihale etmeliyiz bilmiyorum ama ne söylersek söyleyelim bu gerçeği ters yüz edemeyeceğiz. Etmeyelim de zaten. Hayatın bir de kirli yüzü var zira. Çoğu zaman kaçırılan idmanlar ve hatta maçlar. Spartak Moskova maçı için özel jet kiralayıp Moskova’da takıma sonradan dâhil olmalar mesela. Bütün bunlar olmasaydı dünya futbolu ondan çok daha iyi bir verim mi alırdı? Hiç sanmıyorum.”

“Maradona’nın gözyaşları dedik. Onun İtalya 90’da akıttığı gözyaşlarının bilmem kaç katı, ölümünden sonra akıtıldı şüphesiz. Bu topraklardan olmayıp da ölümüne üzülebileceğim birkaç adamdan biriydi. Öyle de oldu. İçimde ona karşı sadece küçük bir keşke var. Dünya devlerinde top koşturmaması genetiğine aykırıydı evet. İyi ki de onu büyük takımlarda görmedik. Ama keşke günümüzle kıyaslandığında zaten çok da uzun sürmeyen futbol hayatının bir yerinde onu statta canlı olarak seyredebilme şansını ucundan kıyısından yakalayabilseydim. Olmadı. Bu da kadere dâhil bir şey nihâyetinde…”

Ülkücülerin Gözünden 12 Eylül

12 Eylül’ün ülkücüler bağlamında tam anlamıyla sinemaya aktarıldığına dair gönlümüzü hoşnut edecek bir çalışmaya ne yazık ki henüz rastlayamadık. Solcular 12 Eylül’ü ve birçok fırsatı kendilerine yontarak sanata dönüştürme konusunda daha aktifler. Tabi ki kendi pencerelerinden…

Kafes filmi 12 Eylül’e ülkücüler tarafından bakan bir film. Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun da canlandırıldığı film de birçok yönden eleştirilse de şimdilik yapılanların en iyisi denebilecek bir film. Selçuk Küpçük’ün dönem okumalarını çok önemsiyorum. Darbeleri, tarihin dönüm noktası sayılabilecek olaylarını sanat bağlamında ele aldığı yazılarını dikkatle okumakta fayda var. Yolcu’da Kafes filmi hakkında kaleme aldığı yazısı ile yer alıyor Küpçük.

“Kafes”, konusu itibariyle tipik bir 12 Eylül Filmi. Diğer 12 Eylül Filmlerinden ayrışan yanı ise, dönem içi yaşananları ülkücü hareketin gözü üzerinden tarihe not düşmesidir. Gerek 12 Eylül öncesi sokağa taşan şiddeti ve gerekse darbe sonrası cezaevi şartlarını, işkence muamelelerini ülkücü ideolojinin argümanlarından hareketle yanlı bir okumaya tabi tutmasıdır. Benzer yanlı okumanın sol geleneğe yaslanarak dönemi sinemaya aktaran hemen bütün örneklerde de görmek mümkün. Hem sol hem de ülkücü ideolojik mahfillerin süzgecinden geçmiş, propagandist bakış açıları ile ortaya konan 12 Eylül Filmlerinde gerçeği çarpıtma meselesi temel bir sorun olarak öne çıkar.

“Ülkücü hareketin 12 Eylül öncesi sola ilişkin belleğini belirleyen ve solun, tarihsel “Moskof” algısıyla beraber anılmasını besleyen, onun “insanlık dışı” karakter oluşturduğu, “dinsiz” ve dolayısı ile “merhametsiz” nitelik taşıdığına yönelik derin iz bırakan Dursun Önkuzu’nun öldürülüşünün işkence edilerek gerçekleşmesi de tıpkı Ümraniye Katliamı gibi bir başka romana konu edinilmiştir. 1970’liyıllardaki romanları ile ülkücü hareketin politik söylemlerini edebi metinlere taşıyan ve hareketin çıkmış en büyük romancısı biçiminde vasıflandırabileceğimiz Emine Işınsu 1974’te yayınladığı “Sancı”da Dursun Önkuzu’yu merkeze alarak dönemin karanlık atmosferini anlatır. 23 Kasım 1970’te solcular tarafından işkenceyle öldürülen Önkuzu’ya Devlet gazetesi 30.11.1970 tarihli sayısında geniş yer verir.”

“Filmin öyküsü ülkücü camianın önemli isimlerinden Lütfi Şehsuvaroğlu’na aittir. Her ne kadar Şehsuvaroğlu’nun çok daha önceki bir tarihte, dönemi bir ülkücünün gözüyle anlatan “Kafes” (1983) isimli bir romanı yayınlanmış olsa da filmde daha farklı bir öyküye rastlanır. “Kafes” filminde aslında hemen her karakter gerçek bir kişiliği temsil etmektedir. İhsan, dönemin Ülkü Ocakları Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nu, Murat isimli karakter ülkücü hareketi provoke etmek için yapı içerisine sızmış derin devleti, başroldeki Mehmet Sipahi ise filmin öyküsünü yazan, dönemin bizatihi tanığı ve aktörlerinden birisi olan Lütfi Şehsuvaroğlu’nu anlatmaktadır. Sipahi’nin matbaada paketlemeye çalıştığı Genç Arkadaş dergisi de yine ülkücü hareketin o dönem çıkmış ve yapı içerisindeki İslami söylemin yoğunluğunu anlayabileceğimiz çok önemli bir yayındır. Daha evvel İstanbul’da hazırlanmış iken, 1 Ağustos 1976 tarihli 25.sayısından itibaren Ankara’ya Ülkü Ocakları Genel Merkezi bünyesine taşınan, Muhsin Yazıcıoğlu yönetiminde tasarımı değiştirilip, içeriği zenginleştirilerek daha yaygın bir gençlik dergisi haline getirilen dergide bugün akademik, politik ve kültürel hayatımızda saygın yerleri mevcut birçok isim yazıları ile bulunmuşlardır.”

Salgın Günlerinde Yaşama Sanatı

Salgın günlerine dair birçok yazı var dergide. Tarihe düşülen not anlamında elbette önemli bu tür yazılar. Ben Bilal Can’ın Tuhaf Zamanlarda Mekâna Kaçan İnsan yazısından paylaşım yapacağım.

“Dünya çapında sağlık sektörünün ve siyasi otoritelerin insanları bu beladan korumak için geliştirdiği politikalar çok farklı acayiplikleri de barındırdı, barındırmaya da devam etmektedir. Kimi yerler doğal yayılımı savunup hiçbir koruyucu önlem almazken kimi yerler de aşırı önlemlerle toplumsal bir tepkisellik oluşmasına sebep oldu. Türkiye, önlemler noktasında aklıselim davranışlarla bu durumda önemli başarılar elde etti fakat covit belası tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yayılımına ve ölümlere neden olmaya devam etti.”

“Evimiz, makro mekân içerisinde bir mikro mekân. Kendi hayat biçimimize göre kurguladığımız bu evler, covit belasıyla bir anlamsal aşınmaya uğrayarak hem iş yeri hem eğlence mekânı, hem dinlence hem eğitim alanına dönüşmüş durumdadır. Tüketici odaklı kent insanları olan modern insan, bütün bahsedilen bu olgular için ayrı mekânlar kurgulayarak bir nevi işi bürokratikleştirip sistematikleştirmiştir. Bir nevi de kategorize etmiştir. Fakat covit ile birlikte birçok değişim ve dönüşüm yaşanmış, mekânlar da bundan ziyadesiyle etkilenmiştir. Farklı bir ülkede alışveriş merkezinin hastaneye dönüştürülmesi gibi büyük yapılar da bundan nasibini almış, çoğu büyük yapının kritik durumlarda nasıl hastaneye çevrileceğinin planları konuşulmaya başlanmıştır.”

Tehdit Algısı ve Birlik Ruhu

Bülent Sönmez, tehdit algısı ve birlik duygusu isimli yazısı ile Yolcu’da. Özellikle birlik olma konusunda doğru bilinen yanlışlar üzerine tespitleri var Sönmez’in. Birlik mi tehdit mi gibi keskin uçlu bir soru çıkıyor karşımıza. Cevabı yazıda.

“Geçmişte büyük devletler yüzlerce etnik unsuru, yüzlerce farklı düşünceyi bir arada yaşatmışlarsa, ortak değer olarak evrenselliği, ötekine saygıyı esas almışlardır Ahmet Cevdet Paşa Osmanlının çözülüş sebeplerini irdelerken bu hususları uzun uzun anlatır.

Bu yüzden ülkemiz adına ırk, din, mezhep, aşiret, kabile gibi değerleri bir ortak değer olarak ortaya koyma çabaları çöküşümüzü hızlandırmaktan ve bizi egemen dünya düzeninin sahiplerine yem etmekten başka işe yaramaz. Ortadoğu’nun yüz yıllık hazin hikâyesi bunun eseridir.

Kuşatıcı, ötekine saygıyı esas alıcı bir anlayış dışında güçlü olmak ve ayakta durmak mümkün değildir.”

Yalınlıkla Doğallığın Dansı: Gökhan Akçiçek Şiiri

Hüseyin Alemdar, Gökhan Akçiçek için kullanıyor yalınlığın ve doğallığın dansı ifadesini. Tam isabet denir ya; Alemdar tam da bunu yapıyor. Gıyabi olarak 1995’ten bu yana vicahi olarak da 1997’den bugüne tanışırız Akçiçek ile. Gönlüyle konuşan, seven, yazan bir muhabbet insanıdır o. Alemdar’ın yazısından paylaşımlar yapacağım.

“Değil mi ki vefa ve incelik taşı ilk kitabım Toplanmış Sevgi Ölüleri’ne daha ilk günden yakınlık gösterip sonraki yıllarda da hiç eksilmeyen dostlukla en özel insan şairlerimden biri olarak bendeki ayrıcalıklı yerini almıştır. Bu ayrıcalıklığın kardeşlik bağı hem insan hem şair kalabilmeyi sonuna kadar başarmış olmakla açıklanabilir ancak. Toplu şiirlerine Adını Andığım Günler deme inceliğini gösteren bir şair için yaşanmışlıklar, günler ve ân’ların önemi ve kıymeti o şairin yaşam ve şiir gerçeği olsa gerek. Bir yanıyla içtenlik ve adanmışlıkların, bir yanıyla da lirizmin ve dokunuşların şairi olan Gökhan Akçiçek’in şiirine alınlık yapılacak incelikli söz şu olsa gerek: Yalınlıkla doğallığın dansı, işte Gökhan Akçiçek şiiri!”

“Gökhan Akçiçek ve şiiri hayatın mangalında hem kömür hem köz olma hâli. Külü de künhü gibi kendi; yalınlıktaki doğallık, doğallıktaki yalınlık. Felsefi anlamda da yalın kalpten gelen sesle kâğıda söyledikleri, çocuksu duyarlılıkla derinlikli şiirler de pekâlâ kurulabilirin ispatı yazdıkları. İyi ki de şiirlerine benzer, iyidir şairin kendine benzemesi.

Yaradan’a, çocuklara ve kendine inanmak için şiir yazan şairlere hep gıptayla baktım: Gökhan Akçiçek onlardan biri, biriciği!”

Yolcu’dan Bir Öykü

Faik Öcal – Siyah Tespih

“Saat gecenin son çeyreğidir, Hizran. Cennet ya da cehennem hiç bu kadar yakın ve gerçek olmamıştır. Sağıma dönüyorum, yüzüme cennet kuşlarının kanat sesleri çarpıyor. Soluma dönüyorum, yüzüme cehennem ateşinin alevleri vuruyor. Kanat sesleri ve ateşin alevleri arasında Amman’a bakıyorum.”

“Düşmanını iyi tanı Amman. Görünen sağ eliyle sırtını sıvazlarken, görünmeyen sol eliyle boğazını sıkmaktadır, kanını emmektedir. Bu ellerden kurtulmadıkça eskiye dönemez, şirazesi kopmamış tespih taneli günleri hatırlayamaz, önünü göremezsin Amman. Bu eller hep kırmak ister imameyi, koparmak ister şirazeyi, savurmak ister taneleri. Bu eller içinde olduğu müddetçe iflah olamazsın Amman. Su uyur, batıdan eser gizli İngiliz rüzgârları, doğudan gelir aşikâr Vahhabi gölgeler.”

“Amman akşamlarında kaderine ve kederine terk edilmiş kaldırımlarda imamesi kırılmış, şirazesi kopmuş, taneleri dağılmış siyah tespihimle kalakalırım bir başıma. Kimseler dönüp bakmaz bana, kimseler görmez beni, Hizran.”

Yolcu’dan Şiirler

Gâvurun sıpası, ardını unutan mıyım gene yanında

Eteğinden tutunup döşünde soluklansam

Simurg’un ülkesinde yalınayak gezerdim

Kainatın özünü bir kucağa sığdıran

Ak etmez mi yüzümü ayağındaki nurdan

Acemi parmaklarım anasız iklimlerde üşür

Karı erimeyen dağların başıdır vatanım

Dünyaya kanmayaydım, yunus beni yutaydı

Tutmayan bedduanın ahı harekesiz yüzümde

Yanmayaydım, çıkınım gül kokaydı

Ufalansa kemiğim, kafeslense gözlerim

Cennetin kapısında bir el beni tutaydı

Ahmet Şevki Şakalar

sonra

…tavşan dağın eteklerine kapanıp der ki

hayli vakit hüzünlü şiirlerde adı geçmeyen çiçek

ne var ne yok getirip koysam önüne

diz vurup bağır bassam / esselâm…

esen yele vermediğim kederden gülüşüne

köprüsüne vuslatın yol açar mı koca dağ

yanlışlar kitabında hakikat hep örtüktür

öyle tashîhe muhtâç şöyle sahîh böyle tam

berelendi sancımız / teşneyiz dermândeyiz

şeceresi yaprak dökmüş ayna taşında

koptu aşk silsilemiz / eşiğimiz çöküktüR

inancı akîde şekerine bağlı cemâât dağılıyor

anasayfada incinmişliği kusura bakmış dünyanın

Mehmet Şamil

Yaralarımı kaşıyor dalgalar

rüzgâr ittirdikçe denizi

sıyrıklarıma,

ortasında duruyorum dünyanın

ve kalbim canlı.

Yakılmış gemileri seyrediyorum

yangınıyla bulutları öpmüş gemileri.

Adamlar

gemilerinden geriye kalan

gülleri vermişler rüzgâra

küller güller olmuş

bir anda,

muhabir dalgalar

ekliyor denizi

yama yerinden

o anda.

Fatih Tezce

burası dünya… kime sorsak zifiri karanlık, kime sokulsak

yusuf iyi bilir kuyu ve zindan, yunus çok iyi… deniz, gece ve balıktan

dualar öğreniriz iki güzel nebiden, ruhumuza aydınlık sızar

havarileriyle isa girer, meclisi selamlayıp habibullah’ın gelişini muştular

ve fahri kainat efendimiz… yürürken rahmet yağmaya başlar

yer, gök, deniz ve kainat… herkes ve her şey aynı anda ayağa kalkar

bismillah deriz hep birlikte, büyük ziyafet başlar.

Eyyüp Akyüz

Kayıp Kayıt 2. Sayı

İkinci sayısı ile karşımızda Kayıp Kayıt Dergisi. Ne çok dergi var sözü tekrarlanıp duruyor. Ben bunda bir beis görmüyorum. Söyleyecek sözü olan artık kolaylıkla dergisini çıkarıyor. Fakat şunu da ifade etmeden geçemem; bir emek sarf ediliyorsa maddi ve manevi olarak ortaya çıkacak ürünün de bunların karşılığı olacak bir estetiğe, içeriğe sahip olması gerekir. Yoksa sadece çıkmış olur dergi.

Kayıp Kayıt, ilk sayı için de söylediğim gibi hem içerik olarak hem de estetik olarak; iyi ki çıkmış dedirten bir seviyede okuyucuya ulaşıyor. İşinin ehli ve edebiyatın ne olduğunu bilen isimlerin varlığı günümüz edebiyat dünyası adına umut edeceğimiz bir dergi kazandırdı bizlere. Kayıp Kayıt, hafızalarda yer edecek kayıtları tutarak çıkmaya devam etsin. Çünkü bu türden gönül ferahlatan dergilere ihtiyacımız var.

Her sayısı bir öncekilerin tekrarı olarak çıkan ve sadece kendine çevre yapmak için dergi çıkarmaya ısrar edenleri de önce Allah’a daha sonra da edebiyatın kıymet bilen insafına emanet ediyorum.

Şiirin Yapısı

Mehmet Can Doğan’ın varlığı bir dergi için önemlidir. Hem şair olarak hem de yazar olarak. Özellikle “Şiirin Yapısı” yazısını okuyanlar bana daha çok hak verecektir. Doğan; şiirin olmazsa olmazları üzerine yazmış. Yani şiiri oluşturan yapıyı tarif ediyor. Biçim ve anlam özellikleriyle şiirin hücresine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Şiir yapmak, şiir söylemek. Cevabı yazıda. Yazının devamı da Kayıp Kayıt’ın yeni sayılarında.

“Ancak belli bir biçimde, biçimle varlık kazandığında bir şiirden söz edilebilir. Bu da bizi, doğrudan, şiirin nasıl yapıldığı üzerine düşünmeye sevk eder. Şu açıktır ki şiir, yapılan bir şeydir; yapma eylemi sonucunda ortaya çıkan bir yapıdır. Şiirin söylenerek mi yazılarak mı yapı kazandığı sorusu, Yahya Kemal Beyatlı’dan Attilâ İlhan’a gelene kadar kimi şairler tarafından poetik bir kabulle cevaplanmıştır. Beyatlı da İlhan da şiirin söylendiğini poetik bir kabul olarak ileri sürer. Onların bakışına göre, şiirin yapılan bir şey olduğunu söylemek, şiire hakarettir.”

“Şiirin yapılan değil söylenen bir şey olduğu savı, bunu ileri süren kişinin şiirin oluşum sürecini mi okunma sürecini mi kastettiğiyle ilgilidir. Her ne olursa olsun, buradaki temel belirleyen dildir; temel belirleyenin yörüngesinde ise anlaşılma arzusunun gözettiği dinleyici veya okur yer alır. Temel belirleyen, şiirin oluşum sürecinde; diğeri ise varlık bulduktan sonraki süreçte gözetilir. Şairin dille söylenen-işitilen bir dizge olarak da yazılan-görülen bir dizge olarak da kurduğu ilişki, çağrışıma bağlıdır. Dilin poetik işlevi, başka bir deyişle şiirde işleme/çalışma düzeni, seçme ve birleştirme ekseninde ilerler.”

Mustafa Çiftci ile Hikâyeleri Üzerine

Mustafa Çiftci’yi edebiyat dünyası tanırdı da daha geniş kitlelerin tanımasına TRT’de yayınlanan Gönül Dağı dizisi vesile oldu. Bu da ekranların edebiyat dünyasına olumlu bir katkısı diyelim. Aliye Uslu Üstten, Çiftci ile hikâyeleri üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş.

“Rahmetli dedem ve annem büyük anlatıcılardı. Dedem terziydi ve vatandaşla iç içe oluşu ona epeyce hikâye sağlamıştı. Bir de şehit çocuğuydu ve epeyce harp, kıtlık, yokluk, darbe yaşamıştı. Annem ise ebeydi. Doğumuna gittiği her hanede sayısız hikâyeyle karşılaşmıştı. Benim anlatmaya olan tutkumun temelinde ikisinin yer aldığına inanıyorum.”

“Aşkın zaman, mekân sınırı tanımadan akışı sebebiyle taşranın ayrı bir aşkı yaşadığını söylemek zor. “Sevmek isteyene Leyla mı bulunmaz?” Bu söz boşuna söylenmemiştir. Kişi sevmeye talip olursa, kendini sevda mektebine kayıt ettirirse, mekân hiç fark etmez. Bize ne mutlu ki sevmeyi bellemek isteyene tükenmez kaynak olacak bir geleneğimiz var. Kişi yeter ki geleneğe gönül düşürsün her şeyi orada bulur. Bulmak için de taşrada yaşamak bir engel değildir. Hatta belki imkândır.”

“Yengelerle ilgili bir şeyler yazmak hep aklımdaydı. “Sadece ben yazmasam, farklı isimler de yengelerini yazsa nasıl olur?” diye düşünüp meseleyi Tanıl Bora’ya açtım. O da heyecanlandı. Sonrası işte malum. Yazıları sipariş edip bekledik. Sonunda güzel yazılardan oluşan bu derlemeler çıktı. Benzer süreç, enişte kitabı için de geçerlidir. Umarım istifade edilir.”

Plaklarla Dönen Dünya

Evinde plaklarla büyüyen bir çocuktum. Üstü plâk altı radyo olan bir müzik çalar vardı evimizde. Babamdan başka kimsenin dokunmasına izin verilmeyen bir tarihi eser… Yüksel Özkasap, Nuri Sesigüzel, Huri Sapan, Orhan Gencabay, Yıldıray Çınar, Kenan Temiz ve daha bir sürü ismin plağı vardı. Onların cızırtılı sesi hiç eksik olmazdı evimizde. Tâ ki evimize televizyon gelene kadar.

Tuba Dere’nin Plaklarla Dönen Dünya yazısını okurken aklımdan geçti tüm bunlar. Aynı sahneler canlandı gözümde. Plak demek aslında huzurun da adıymış meğerse. Eski zaman şarkıları gibi öykü tadında bir yazı bu.

“Radyo dinlenen döneme yetişmiş olmaktan ötürü kendimi pek şanslı sayarım. Akranlarım, hatta benden önceki nesil gibi musikiye merakım buradan gelir. Evdeki radyoların en babası, haşmetli gövdesiyle salondaki televizyonun yanında durur, akşamları “saat 19.00 ajans”ı için kulağı bükülüp gürüldeyen sesiyle konuşmayı beklerdi. Ama fikrimce o radyonun en mühim vazifesi üzerinde durduğu dolabın bölmelerinden birine yerleştirilmiş olan pikaba hoparlörlük etmekti.”

“Ömür Göksel, Yüksel Kasapoğlu, Kamuran Akkor, Ayten Alpman, Güneri Tecer gibi şarkıcıların adlarını bilmek arkadaşlarımızla ‘isim şehir’ oynarken çok işimize yarıyordu ama plak dinlemenin en güzel yanı; mesela geniş bir ses aralığına sahip olan Güneri Tecer’in “Leyla berduşum”uya da “Yeni bir aşk arıyorum”u gibi içerisinde çocukluğumuza yaraşır, kıvrak nağmeler taşıyan şarkılarla tanışmaktı.”

“Benim en güzide plaklarım elbette Zeki Müren 45’likleriydi. İlk kayıtlarını taş plaklarla yapan, o günkü popüler şarkıların yanı sıra klasik eserler de okuyan Zeki Müren, 70’li yıllarda “müziğin paşası” nâmını çoktan almış, giyim kuşamıyla bir tarz ikonu olarak kabul görmüştü. Ancak benim ona tutkum bunlardan öteydi; onun, kalbinden gelen bambaşka bir kudretle şarkı söylediğine, şarkısını söylediği aşkları ve acıları yaşadığına inanıyordum. Selahattin Pınar’ın rast eseri “Yalnız benim ol”u ondan dinlerken “yan ateşimden” diye beddualar ettiği bendim sanki, ‘aşkın o zehir ateşi’ ruhumda kanardı.”

Kemal Ahmet ve Ardında Bıraktıkları

Tayfun Haykır, Kemal Ahmet üzerine kaleme aldığı bir yazı ile Kayıp Kayıt’ta. Bu yazıyı dergiye ve derginin adına çok yakıştırdım. Eminim ki Kemal Ahmet ismiyle birçok kişi bu dergi ve yazı sayesinde tanışmış olacak. Sürekli aynı isimler etrafında dönen dergilerin yanında özgün yazıların okuyucuya ulaştırılması bir dergi için daha da önemli bir kazanımdır.

Haykır, eserleri eşliğinde anlatıyor Kemal Ahmet’i.

“Kemal Ahmet, bir dönem matbuat âleminde cevelan etmiş ve kaydı kayba karışmışlardan biri ama yitiklerden değil. Henüz otuzundayken teni toprağa bürünse bile yazdıkları ve ardından yazılanlar adının kayıttan düşmemesine vesile olmuş. Erken gelen ecel ardında yakışıklı bir ceset bırakmasına fırsat vermemiş Kemal Ahmet’in, verem emmiş kanıyla birlikte tüm güzelliğini, gençliğini. 1934’ün Ekim ayının son haftasında, son patronu Hakkı Tarık Us’un himmetiyle, son çalıştığı gazete olan Haber’in son sayfasında ilan-reklamlar arasında kayda geçmiş öldüğü.”

“Kemal Ahmet, bir diğer eseri olan Ağlayan Nar ile Gülen Ayva adlı hikâyesini sağlığında yayımlayamaz. Yakın arkadaşı Ahmet Cevat’tan hikâyesini yayımlatmasını vasiyet ederek ayrılır bu dünyadan. Bu vefalı dost, 1935 yılında, ölümünün birinci yıldönümünde arkadaşının vasiyetini yerine getirir ve Bozkurt Matbaasında Ağlayan Nar ile Gülen Ayva’yı bastırır.”

Kemal Ahmet’in yitik bir yazar olmasının önüne geçen en önemli olay ölümünün birinci yılı dolayısıyla 1935’te yakın arkadaşlarının onu anmak istemeleri olmuştur. Genç yaşta ölen bu çalışkan yazarı ve matbuat mücadelesini anmak isteyen dostları Yarımay dergisinde bir anma dosyası hazırlarlar… Bunun üzerine bir alkoliği övdükleri gerekçesiyle çeşitli yayın organlarında bazı karşıt yazılar yayımlanır; Naci Sadullah, Nizamettin Nazif ve Suat Derviş başta olmak üzere Kemal Ahmet’in dostları, onun alkolden değil matbuat koşullarının kötülüğünden dolayı öldüğünü yazarak karşılık verirler. Ama bu taarruzlara karşı en yüksek ses Nâzım Hikmet’ten gelir. Orhan Selim imzasıyla Akşam gazetesinde “Kemal Ahmet Olayı” başlıklı yazısında ona “çaresiz bir alkolik” diyenlere şöyle seslenir:

Öyle ölüler vardır ki, ben onların öldüklerini düşündükçe, vakit olur, yaşadığımdan utanırım. Onlar kadar değerli, onlar kadar büyük, onlar kadar iyi olmadığıma bakmaksızın yaşamaklığım kötü bir iş gibi gelir bana. Sonra yine onlar kadar iyi, değerli ve büyük olmak için yaşamak isterim. Yazıcı Kemal Ahmet, benim bu ölülerimden biridir. Dişlerine yapışmış dudaklarından ciğerlerini parça parça, kuru yapraklar gibi dökerek öleli bir yıl oluyor. Bence büyük bir ölünün yıldönümündeyiz.

Kayıp Kayıt’tan Bir Öykü

Ali Necip Erdoğan – Ayna

Ali Necip Erdoğan öyküsü okuyorsanız okuduğuz sadece bir öykü değildir. Zihninizi yoğun felsefî açılımlara da hazırlamanız gerek. Hayatın ruhuna dokunan bir yazar Erdoğan. Olanı sadece görünen yüzüyle anlatmıyor, sizi girdaplı bir derinliğe de davet ediyor. Siz öyküyü okurken elinizde sadece bir ayna var sanıyorsunuz ama aslında siz de o aynanın içindesiniz.

“Harun aynanın hilal şeklindeki kabzasına daha yakından bakınca orada hem Arapça hem de Latince bir şeyler yazılı olduğunu gördü. O sırada Metin traşını bitirmiş üzerini giyinmiş olarak yanına geldi ve geciktik biraz dedi, nasıl olmuşum? Beyaz gömleğinin yakaları çok güzeldi ve üzerindeki siyah yelekle harika görünüyordu. Çok iyi, dedi Harun. Aynanın üstünde Arapça olarak ne yazıyor biliyor musun? Arapça değil diye düzeltti Metin, Farsça o yazı, “Bütün varlıklar kendinden habersiz.” yazıyor. Latince ne yazdığını biliyor musun, diye bu sefer Metin sordu. Harun, “Aynayı gör, yüzünü değil.” yazıyor dedi. Neyse dedi Metin, hadi çıkalım epey geç kaldık.”

“Ayla telefonu meşgule düşürünce Metin hastanenin bahçesine çıktı ve bir sigara yaktı. Harun’a ne olduğunu anlamak için düşünmeye başladı. Ona kapıyı açtığı andan itibaren olanları dikkatlice geçirdi zihninden. Her şeyin ceketini alıp döndükten sonra başladığına hükmetti. Bu değişikliğin sebebinin ne olduğu üzerine düşünmeye çalıştı. İki kat çıkıp inmesi, çünkü soluk soluğaydı, ondaki bir rahatsızlığı tetiklemiş olabilirdi. Aklına başka bir şey gelmedi. Doktorla konuşup rahatsızlığının ne olduğunu öğrendikten sonra bunu anlayabilecekti. Bir de aynayla ilgilendiğini hatırladı. Ayna da onun zihninde bir şeyleri tetiklemiş olabilir diye düşündü.”

Kayıp Kayıt’tan Şiirler

Şairin elleri üşüdüğünde

Hizası bozuluyor mu harflerin

Diye, durup dururken aklına gelir

Hey kitaplar, imzalıya yer verin:

Ağır konuk ağırların yanına

-Burada gelen gitmez yaşadıkça
Yarın ben de ölürüm, dağılır kitaplığım

Ne mutlu bir sahafın yolunu bulanlara!

Biliyorsunuz ya ordan geldiniz

Düşenler, dağılanlar, yolda kalanlar

Onların hikâyesini kimseler bilmez

Kitabı kitap anlar.

Mehmet Aycı

Şimdi kızarmış ekmeğin kokusunu çek içine

Sen hangi tarihi bekliyordun ekmeğe sığınıp

Dünyanın rengi başkaydı evin sesi bambaşka

Öğrenmek vakit aldı kişiden baç alır gibi zorba

Acımasızdır takvimler elleri kırbaçlı bu aylar

Her mevsimin şaklatması aynı değil havada

Bir yavru kedi miyavlaması da duyulmuştu

Beyaz bir kedi olmalı mutlaka gözleri siyah

Tıpkı güvercinlerin çıldırtıcı beyazlığından

Çatılardan aşağı inen bir şeyler vardı üstelik

Çatılara yükselen başka şeylerin olduğu gibi

Hepsi kendi rengini yüklenmişti anlayacaktın

Cengizhan Orakçı

zaman kış cambazının aldanışında

en uç daldan uyuşmuş

uyuyor

o ters uğultuyla ağaçlarda

yüzümüzü eğdiğimiz su

sanki sökülmüş o kuru daldan

bir şaman

bir tahıl tüccarı

bir de çingene geçiyor sokaktan

İsmail Karakurt

kadına şiddete karşı karanfil diktim

suya şiddete karşı sardunya

havaya şiddete karşı begonya

unuttum küpe çiçeğini niçin dikmiştim.

çoğaldıkça şiddet balkonum çiçekçi dükkanına döndü

hepsi kırmızı; amansız kırmızı, acımasız kırmızı

hepsi şiddetin çocuğu

ellerin balkonu kozmosa açılır benimki caddeye

korkarım bir gün o çocukları o caddeyi de göremem diye.

Faruk Uysal

Bugün herşeyi buhurladım

haberin olmadı Cemal abi

Sefa Kaplan İnsan Bir Yalnızlıktır dedi

Şükrü Karaca daktilosunu hediye etti

–şiir yazan daktilo dediler markasına

Neşet Ertaş Gönül Yarası’nı çıkardı

sanki bir tuz yakar gibi yarayı

san ki bazı çiçekler dağlandı

alâkası yok ama

mahalle parkına Ahmet Arif adı verildi

Ahmet Haşim Sokağı’ndan da taşındık

o Aralık’ta iyi mi?

Biz yine Cemal abi

bilardo oynuyoruz rastgele

senin atların koşuyor ganyan bayiinde

atların ki misina gibi.

Mehmet S. Fidancı

Sabah baktım facebook’ta herkes ölmüş

Sen bari uyan dedim dürterek Necati’ye

Necati benim liseden arkadaşım

O da beni zil zurna yaşarken görmüş

O bitmemiş şiir sağ cebimde var diye

Yazıyorsa bir insan belli ki yaşıyordur

Kalemde ses ve nefes bir hayat emaresi

Şimdi suya iniyor ölüler bir faytonda

Kaderin el yazısı, sökmek yazmaktan zormuş

Vaktince sus ey ağzım, gönlümün minaresi

Hüseyin Akın

Bir anne bir kentte neden ağlar?

Bir haydut bir kentten neden kaçar?

Bir tren neden bir kentten geçer?

Bir kentin aktarında zenci kız ne yapar?

Bir nalbant bir kente sığmış mıdır?

Bir kentte neden unutulur arkadaş çakıları?

Bir kente bir yılda ne kadar yıldırım düşer?

Bir kentte dostlarınız bir kere gülmüş müdür?

Bir kent yerinde durmakta mıdır?

Bir kartopu bir kentte nasıl karşılanır?

Bir kentin gözlerinden kimler öper?

Bir kentin kavakları ne söylemektedir?

Şenol Korkut

Eteği çığ dağların

Üzümü çiy bağların ceylanı

Yakışır mı şarap kadifeye altın kemer

Sartır’a ve Arabi’ye eşit uzaklıkta

Düşmanca gergin kaşlara keder.

-Pencere açık kalsın
 

Bir damarı hâlâ hârâbat! Ehline müjde

Cemâlperest ellerce övülmüş gamzesi

Sağ yanağı şek damlası sol yanağı şükr.

Yazık oldu Süveyda Hanımefendi’ye.

Önder Öztürk

Hayalet dalgalar kırmızı kan,

geçmiş zaman

bir çırpıda unutulan,

tatlı çamur kalbin kıyıları

tuzlu havalara inat,

güçsüzün hakkında yankılanan

ertesi yıl umutları,

elde makas koşmak gibi

ağız dolusu konuşmak,

boşta gezen sahipsiz düşler

samanyolunun varoluşunda,

bazen coşkulu ada hayat

bazense yitik bir şarkı

karmakarışık bağ düğümlenmiş

koparılarak parçalanan

kapısı aralandıkça karanlıklardan,

karanlıklara saklanılan ardı ardına unutulan

adımlara inat geçmişe saplanıp kalınan.

Ömer Yücedal

Şiar 33. Sayı

Şiar Dergisi’nin 33. sayısının dosya konusu nepotizm. Dosyada yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

“Harnâme’de anlatılan hikâye yoluyla verilmek istenen mesajın üzerinde duranlar, genellikle hikâyenin yazılma sebebine dair rivayetlerle eser arasında sıkı bir bağlantı kurmak eğiliminde olmuş, bunun sonucunda mesajı eksik veya yanlış anlamlandırmışlardır. Hatta, eser üzerinde çalışma yapanların önde gelenlerinden Timurtaş, eser hakkında “Şeyhî’nin içtimai eşitlik fikrini işleyen, herkes yaptığı işin değeri kadar refaha layıktır, şeklinde bir içtimai adalet görüşü ileri süren ve meseleyi neticede kadere bağlayan, düzene aykırı hareket edenlerin ceza göreceklerini belirten bu küçük mesnevisi, edebî bakımdan büyük değer taşımaktadır” (Timurtaş, 1971: 13) demiştir. Timurtaş’ın eserin mesajı hakkında böyle bir beyanda bulunması, eserin ilk bakışta görünen anlamına değinmesinden ileri gelir. Malûmdur ki târiz (iğneleme) sanatı, sözün tam aksini kastetme sanatıdır. Timurtaş’ın Harnâme’yi hiciv edebiyatımızın bir diğer önemli eseri olan Ziya Paşa’nın Zafernâme’si ile kıyaslaması, onun bu eserin yönetici sınıfına yöneltilen eleştiri içeriğine işaret etmesidir. Zaten, Şeyhî’nin perişan hâlini ayrıntılı olarak tasvir ettiği eşek hakkında “içinde bulunduğu hâle rıza göstermesi gerekirdi” mesajını verdiğini düşünmek, şairin okuyucuyu haksızlığa rıza göstermeye davet ettiğini zannetmek anlamına gelir. Tam aksine, şairin bu alegorik hikâyeyi, dönemindeki bazı adaletsiz uygulamaları göz önüne sermek maksadıyla yazıp sunduğunu sebeb-i te’lif ve dua bölümlerindeki ifadeleri çok net ortaya koyar.” Esma Polat

Devlet kademelerinde yükselebilmek cihetinden ricâl-i devletin gözüne edebiyat yetkinliği ile giren birinin mesleğindeki ehliyeti ancak mesleğinin icrasının tüm yönleri değerlendirilerek ele alınabilir. Bu noktada, bir devlet kademesinde görev alan bürokratın en azından edebî zevkinin yüksek, şiir de dâhil güzel sanatlara karşı hassas ve korumacı yaklaşacağını söyleyebiliriz. Bürokrasinin çarklarına erken girip şiir meziyetlerini görevinin sağladığı imkânlar sâyesinde geliştiren bir bürokrat da aynı hassasiyete sâhip olacak, bulunduğu mevkinin imkânlarının elverdiği ölçüde sâir sanatçılara destek sağlayacaktır. Hülâsa, klasik şiir tarihimizde şâirliği sâyesinde iyi bir devlet vazifesine nâil olan şâirler, mesleğinin yetkinliği bir yana tarihimize şâir bürokrat olarak geçmiş, klasik şiirimize güzel katkılarda bulunmuşlar demektir. Devlet kademelerinde bürokrasi yeteneği ile sivrilip sonra şiirde boy gösteren şâirlerimiz de bürokrat şair olarak klasik Türk şiirine, dîvân edebiyatına aynı katkıyı sağlamıştır diyebiliriz. Abdullah Akın

Nepotizm, muhafazakârlaşmayı beraberinde ortaya çıkarır. Kendine yetebildiğini düşünen edebi çevreler giderek kendi içine kapanır. Kapanmanın konforu, bu şekilde keşfedilmiştir. Bu çevreler, zamanla kapalı konfora alışkın bir “edebî zümre”yi ortaya çıkarır. Oysa edebiyat, zümre halinde değil de yalnız başına yapılabilen bir eylemdir. Edebiyat ve sanatın kısır döngüsü, yalnızlaşamayan bireylerin hayal kırıklıklarıyla dolup taşar. İçten içe kendini yiyen, kemiren ve yok eden kısır döngü böylece nepotizm sayesinde varoluşunu gerçekleştirmiş olur. Kuddusi Demir

Şairin Kanonla İmtihanı

Orhan Tepebaş, şiirden ve şairden mütevellit; iyilik tüccarlığı tabiri ile edebi ortamların çıkmazları hakkında yazmış Şiar’da. Yaşanan aslında birbirinin benzeri. Bizler edebiyat dünyasında olup bitenler üzerine kafa yoruyoruz.

“Genel anlamı her ne kadar kilise kurallarına göre yaşamayı seçenler, belirlenmiş bir kanun etrafında toplanıp o kanunu yaşamayı seçen insanlar gibi anlamlara gelse de kanon sözcüğü bizzat başka bir otoriteye başkaldırarak kendi kurallarıyla yaşayanlar anlamını da taşır. Edebiyatta ise bu terim daha çok, güçlü bir şair, yazar etrafında kümelenmiş edebiyat topluluklarını ifade etmek için kullanılır. Bu topluluklar yaşadıkları döneme yeni bir bakış açısı, yeni yönelimler ve yorumlar getirebildikleri gibi bir geleneğin savunulması, yeniliğe direnme gibi tutumlar içinde de olabilirler. Dünya edebiyat tarihine baktığımızda bu toplulukların oluşumu daha çok mevcut statükoya başkaldırma şeklinde kendini göstermiştir.”

Ancak “Zaman, kusurun belasıdır.”. Bugün edindikleri itibar, gördükleri saygınlık gelecekte kendilerine ne şekilde yansıyacaktır? Şartlar değişince ne itibar kalır ne de saygınlık. Tüm bu yapılanlar birilerinin önünü açmak, birilerinin yolunu kesmek anlamına gelir ki büyük imtihandır. Oysa bu ilişkiler daha sağlıklı bir şekilde nasıl yürüyebilir? Devletin taraftar, muhalif ayrımı gözetmeden nitelikli ürünler ortaya koyan edebiyatçılara eşit mesafede durması, niteliğin ödüllendirilmesi ile işler rayına girebilir. Desteğin belli kriterleri olması ve o kriterleri sağlayanların teşvik alması her kesimin memnun olabileceği bir çözüm yolu olabilir. Sosyal devlet anlayışında kültür sanatın yeri çok önemlidir ve bu sahanın lokomotifi sanatçılardır. Kalın duvarlarla örülmüş sınırlar içinde, bir tarafı yok sayıp bir tarafı beslemek toplumda bir hınç kültürünün oluşmasına yol açabilir. Tüm bunların ötesinde iyi bir şairin yazarın ne kanona ne de açık örtülü desteğe ihtiyacı vardır.

Yazar Eserinden Bağımsız mıdır?

Mehmet Akif Demirelli hikâyelerinden hareketle bir Sabahattin Ali okuması sunuyor bizlere. Yazar ve eser bağlamındaki tespitler oldukça yerinde. Konu Sabahattin Ali olunca daha net düşünebiliyoruz. Edebiyatın her alanında kalem oynatmış bir yazardan bahsediyoruz. Aynı zamanda iyi bir şairden.

Kırlangıçlar

Hikâye, dişi ve erkek bir çift kırlangıcın sohbetleri üzerine akmaktadır. Kırlangıçların muhabbetleri, çevrelerinde olup bitenleri değerlendirme üzerinedir. Kırlangıçlar, birbirlerine kur yapmanın dışında bir takım toplumsal değerlendirmelerde de bulunarak bildiğiniz Felsefe yapmaktadırlar. Özellikle kendi türlerinden olan bülbülden, serçeden ve bizatihi kırlangıçlardan dem vurarak eleştirilerde bulunup hayıflanmaktadırlar. Birbiriyle çok iyi anlaşan bu iki arkadaş fikir birliğiyle de birbirlerine bağlıdırlar. Ancak hikâyenin sonunda birbirlerine bazı durumları itiraf edeceklerken hep bir mâni çıkmış ve bu itiraflar yapılamadan ayrılmışlardır.

Sabahattin Ali bu hikâyeyi yazdığında yirmi yedi yaşlarındadır. Hikayedeki kırlangıçları karakteristik olarak ele aldığımızda depresif bir yapıda olup köşelerine çekilmiş ve uzaktan dışarıyı izleyen bir resim çizebiliriz. “Yarayla alay eder, yaralanmamış olan” mukabilinden, “bu dert bir tek bende vardır” düşüncesiyle hareket eden bu iki kırlangıç, ortak yaralara sahip olduklarını görünce kaynaşmışlardır. Depresyon biraz da bulaşıcıdır. Kırlangıçların içerisinde bulundukları hissizlik, boş vermişlik, asık suratlılık halleri onlar hakkında depresif düşünmemiz için bize ipuçları sunmaktadır. Ayrıca kendilerini gruplarından soyutlayarak bir kimlik inşası geliştirmek de istiyor olabilirler. Kimlik inşası için kendisine benzeyenlerle arkadaşlık kurmak isteyen ergenlerin özelliklerini sergilemektedirler. Yazarın yaşı itibariyle bu yorumlar biraz daha kuvvetlenmektedir.

Şiar’dan İki Öykü

Sıddıka Zeynep Bozkuş – Saat 18.00

“Saate baktı, 18.00’i gösteriyordu duvardaki saat. Sonra birbiri ardınca kokular ve motor sesleri yükselmeye başladı. Karşı konağın zemin katındaki genç adam her zamanki dakikliğiyle perdeyi araladı. Her sabah olduğu gibi gelen geçene gülümsüyor ve el sallıyordu. Birden parmak uçlarında dikeldi. Avuçlarını cama, camın uzanabildiği en üst noktasına dayamış, tuhaf adamı selamlıyordu zıplayarak. Tuhaf adam, köylü şapkasını indirip salladı; başıyla selamladı biraz eksik genç adamı. Onun bu saf ve coşkulu selamını karşılamadan edemezdi kimse. Hiçbir şeyin farkında olmamak ne büyük saadetti kim bilir? Sokak iyice hareketlenmişti. Köylülerin getirdiği ürünlerin pazarlıkları sürüyor sesler giderek yükseliyordu. Yaşından aksi, tuhaf adam hışırdayarak içeri koştu. Topuğu basılı günlük ayakkabılarını ayağına geçirdi, merdivenleri üçer beşer atlayarak dışarı fırladı. Böyleydi işte. Kâh durgun göl olur kâh taşkın sel olurdu bu adam, tuhaftı tuhaf olmasına ya kim bilir hangi yollardan geçmişti hışırdayarak!”

“İçeri girdi. Ağzı açık çuvala baktı. İnsana inat yaşayan eşyaları düşmanca süzdü yeniden. Yüzü gerilmişti, çenesi titriyor, şakakları seğiriyordu. Evin kıyısında köşesinde bu enerji hırsızı, hain eşyalardan kalmış mıydı başka?

Duvardaki ahşap saate değdi büyüyen göz bebekleri. Saat bir büyüdü, bir küçüldü, büyüdü, küçüldü, büyüdü, küçül... Sendeledi durdu. Hala ikinci hanımının öldüğü vakit! 18.00... Duvardan indirdi ve zamanı yeniden kurdu. Tik-tak, tik-tak, tik-tak...”

Özay Erdem - Mevlâna, Rapunzel Ve Filozof

“Issız bir adaya düşseydi eğer dedemin yanına alacağı üç şeyden biri çivi kutusu olurdu. Bu metal çubuk krakerler onun en değerli hazinesiydi ve hayatının doğal akışı onlara bağlıydı. Çiviler olmasaydı dedemin evinde zaman akmaz, aksa bile günler çarşafa dolanırdı. Çünkü yıllardır duvara astığı takvimleri bir çivi ayakta tutuyordu. Televizyonun üstündeki saati de yerçekimine karşı koruyan oydu.”

“Hafta sonu arabama atlayıp köye gittim. İşin aslını öğrenmek istiyordum. Dedem çok sevindi gelişime. Ona koleksiyonun nerede diye sordum. “Sobada yaktım.” dedi. Sebebini ise kendiliğinden, ben sormadan anlattı. “Takvim yaprağının arkasında Şems’in Mevlana’nın kitaplarını suya attığını anlatan bir kıssa yer alıyordu. Okuyunca sarsıldım,” dedi, “en sevdiğim şeyden benim de vazgeçmem gerektiğini anladım.”

İki gün sonra köyden ayrıldım. Vedalaşırken babaanneme merak etme dedem çok iyi deyip içini ferah tutmasını söyledim. Birkaç ay sonra Şeref Tarçın’dan yeni bir haber aldım: Aşkın Siyah Okları isminde neo-tasavvuf türünde yeni bir kitap yazmaya başlamıştı.”

Şiar’dan Şiirler

Ölü ablalar bilirim, susmuş

Kenar mahallelerin duruluğunda

Pencere önlerinde açmadan solmuş

Kahrede kahrede feleğe üç öğün

Çevresi bir yana, kendinden soğumuş

Mahreme düşmemiş mahcup gözler

El ellerine değmemiş kara kınalı eller

Bâkir koyunlarda beslenir sırlı sevdalar

Taramamış zülüflerini hiç haram rüzgârlar

Rengârenk örerler zifirî geceleri, ilmek ilmek

Yanık türkülere hüzünle eşlik ederek

Uzun günleri işlerler sırdaş kanaviçeye

İçten içe, sükût diliyle, inceden inceye

Erol Yılmaz

Karasından akından bütün renklerde yazılan

Ay üşüyor güneş kuruyor bir hayal

Tokaladım ellerimi zaman yarım yarım sarıyor başa

Müzik duruyor şiir uzuyor sigara kısa

Apar topar bir gidişin arifesine uyanıyor sabah

Telefon çalıyor duvardaki çerçeve titriyor

Takılmamış bir kolye var masada ağır

Bu yanıp sönen gece lambası bu med cezir

Bu uykudan uyandıran resim bu içinde film dolu kaset

Devam etmek istedim bu işlenmemiş suçu affet

Muhammed Münzevi

Aynı çatı altında tek kişilik bir sofra

Ölmezsek yaşlanırız aynı çatı altında

Vahşi değilim Leyla seni uzak sevemem

Kaburgamda çiçekler eski bir aşktan kalma

Sarılmak istiyorsun oğul sarsılmak yasak

Kızım meyve tabağı canı her yandığında

Hecelere ayırsak okuyabilir misin

Uzak eğitim gibi aksıyor yaşamak da

Hasan Nalçacı

hüzün:
babamın dilinde bıçak
benim ceketimde mendildi
ne kadar kaçsam gövdesinden
yorulunca gölgesinde buldum gözyaşlarımı:
mermimdi

dönerek dönerek açılarak bir heceye
cevap beklemeden sorular sormak bilmeceye
aşk ölü evlerinde devşirilirken imeceye
sulamak sulamak sulamak bir devrimdi

Eray Akpınar

Şehir ve Kültür’ün 80. Yürüyüşü

80. sayısına sanat eseri gibi bir kapakla girdi Şehir ve Kültür Dergisi. İstiklal Marşı’na yakışır bir incelikteki bu kapağı Mehmet Cemal Çiftcigüzeli’nin Bir Muzdarip Anıt Adam yazısı tamamlıyor dergide. Akif’e dair sevinçleri ve hüzünleri kaleme almış Çiftcigüzeli. Olanı, olmayanı, olmasını istediği güzellikleri sıralamış. Hepsinde de sonuna kadar haklı çünkü Akif her şeyin en iyisini hak eden bir anıt adamdır.

“Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfımız 37 yaşında. İstiklal Marşımızın yazıldığı ve Mehmet Akif Ersoy’un bir müddet ikametine verildiği Ankara Samanpazarı Hacettepe Üniversitesi kampüsü içinde yer alan Tacettin Dergâhını nasıl kurtarmak için mücadele ettiğimizi hatırlıyorum da üzülüyorum. Bu bizim görevimiz miydi? 1977’den itibaren buraya Akif’in hatıralarını yansıtmak için bir grup arkadaşımızla giderdik. İlk gördüğümüz şey Tacettin Dergâhının pejmürde hali, çürümüş yapısı, kırık camları, içerde sarhoş kusmukları, boş şişeler ve burun direklerinizi sızlatan bir kötü koku. Refah Partili Ankara Büyükşehir ile Altındağ Belediyesi ve Hacettepe Üniversitesiyle mahkemelik olduk. Davayı kazandık. (Mehmet Cemal Çiftçigüzeli; Bir Fikir Emekçisinin 75 Yılı adlı Armağan Kitapta Altındağ Belediye Başkanı M. Ziya Kahraman o günleri ibretle çok güzel anlatıyor.) Ancak Hacettepe Üniversitesinin dergâh bitişiğindeki gökdelen mahkeme kararına rağmen yıkılmadı ve yıktıramadık. Siyasi otorite sahip çıktı. Sadece Tacettin Dergahı’nın bakımı yapıldı, onarıldı, restore edildi, şık bir hale getirildi o kadar. Törenler şükürler olsun artık sürekli burada gerçekleştiriliyor.”

“Mehmet Akif Ersoy’un hatıralarının en yoğun olduğu şehir İstanbul’dur. Adının verildiği 30 kadar okul vardır. Onlarca da sokak, cadde, semt. Ama ne yazık ki hâlâ İstanbul’da Akif’in ne bir anıt mezarı, ne bir müze evi ve ne de hatıralarının olduğu bir mekân koruma altındadır. Dilerim 2021 İstiklal Marşı Yılı’nda telafi edilir. Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanında vefat ettiği dairenin müze olması hususunda vakfımızdan bilgi ve belge istediler. Dilerim açılışını hep birlikte kutlayabiliriz. İki ayrı yüzyılı, hem 19. ve hem de 20. yüzyılı, yaşayan bu muzdarip anıt adam Mehmet Akif Ersoy’un 21. yüzyıla belleteceği ve hatırlatacağı çok şey var.”

Beşinci İklim’in Hâkim Olduğu Sapanca

Sapanca demek benim için çocukluğum demek. Ayaklarımı suya soktuğum, trenle geçerken keyifle izlediğim, taş sektirme yarışları yaptığım bir şahittir Sapanca. Mehmet Kamil Berse Sapanca’yı anlatıyor.

“Evliya Çelebi, Sapanca’yı anlatır seyahatnamede. Pîrimin izini sürdüm. 1640 yılında Erzurum seyahatine giderken kasabadan geçen Evliya, kasaba hakkında şu bilgileri veriyor: “Bir zamanlar İzmitli bir ihtiyar buradaki orman ve çalıları temizleyerek saban yürüttüğünden Sabancı Koca adıyla bir köy kurulur. Sonra zaman geçtikçe mamur bir hale gelerek Kanuni Sultan Süleyman zamanında kasaba olmuştur. Kasabada Sarı Rüstem Paşa 170 ocaklı bir han yaptırmıştır. Güzel bir camisi, hamamı ve çarşısı vardır. İmaretleri gök kurşunla kaplıdır. 1000 kadar kiremit örtülü ev vardır. İmaretlerin tamamı Mimar Sinan yapısıdır. Bir diğer Mimar Sinan eseri ise Pertev Paşa Hanı’dır. Bu hayrat eserin çoğu Rüstem Paşa'nın olduğu için vakfın mütevellisi tarafından idare edilmektedir. Buranın bir yeniçeri serdarı vardır. Övüleceklerinden beyaz kirazı meşhurdur. Hamamının dibinde bir ekmekçi dükkânı vardır. Bir dervişin hayır duası bereketi ile bir çeşit beyaz ve has ekmek somun pişirir ki sabanca somunu adıyla her tarafta şöhret bulmuştur.”

“Sapanca son yüzyılda göçmen iskânına maruz kalır. Bu göçler sonucunda Sapanca’nın yalnızca Mahmudiye köyüne Batum’dan gelen 300 hane Gürcü yerleşir. 1890 yılı başlarında Sapanca merkezinde 1.000 kadar göçmen iskân edilmiştir. Fransız coğrafyacı ve oryantalist Cuinet, 1890 yılı başlarında, Sapanca’nın nüfusunun 13.000’i Müslüman, 2.000’i Rum Ortodoks ve Ermeni Gregoryen olmak üzere toplam 15.000 olduğunu yazmaktadır. Bugün Sapanca’da Türkler, Lazlar, Gürcüler, Abhazlar, Çerkesler, Romanlar, Manavlar, Boşnaklar, Tatarlar ve Kürtler yaşamaktadır. İlçe halkı gelenek ve göreneklerine bağlıdır.”

“Sakarya ilinin Sapanca ilçesi nefes kesen doğal güzellikleriyle beraber zengin geçmişi sayesinde birçok tarihi yapıya ev sahipliği yapmaktadır. Bu tarihi yapılar Bizans ve Osmanlı dönemlerinden günümüze kadar varlıklarını korumuşlardır. Bu eserlerden en bilineni yukarıda,Evliya nın bize anlattığı Rüstem Paşa camiidir.”

Nallıhan’a Gidiyoruz

Mehmet Mazak ile bu sayı Nallıhan’a gidiyoruz. Her zamanki gibi içimizdeki görme arzusu canlanıyor, gidilecek yerler listesine bir yeri daha ekliyoruz.  

1996 yılında ilk defa gördüğüm, sonraki yıllarda zaman zaman içerisinden geçtiğim, ziyaret ettiğim Nallıhan hep dikkatimi cezbetmiştir. Özellikle ailem ile Ankara üzerinden her Nallıhan’a doğru yaptığımız yolculuklarda, dağların, tepelerin egzotik ve coğrafyamızda pek de alışık olmadığımız kırmızı renkli yapısı ile sanki Amerikan kovboy filmlerinde görmeye alıştığımız görselliği ile dikkat çekici bir yer bulmuştur hafızamda.

“Renkli tepeler arasında kıvrıla kıvrıla giden yol sizi Nallıhan ilçe merkezine ulaştırır. Dört yanı tepelerle çevrili, Sultan I. Ahmet’in Sadrazamı Nasuh Paşa baş vezir olmadan önce, 1594 yılı sonbaharında Halep’ten İstanbul’a dönerken Konya-Ankara-Nallıhan-Göynük yolu tarihi İstanbul-Bağdat yolunu izler. Nallıhan’da bir han, bir hamam ve bir de cami yaptırır. 1595 ilkbaharında biten bu yapıları vakfeder. O günden sonra bu yerleşim yeri gelişerek büyür. Burada yaptırdığı ve vakfettiği han-hamam-cami üçlemesi Nallıhan’ı vakıf şehir yapan özellik olarak karşımıza çıkar.”

“2021 yılının kültürel verimliliği ve zenginliğini iyi değerlendirmeleri durumunda Taptuk Emre’nin bereketi, Ahi Evran’ın esnaf ve ticari ruhu, Yunus Emre’nin gönül dilini kullanarak Nallıhan ülkemizde yıldızı parlayacak ve örnek olacak bir Anadolu şehri olma yolunda ilerleyebilir.”

İstiklâl Mefkûresi Yüz Yaşında

Erbay Kücet’ten İstiklal Marşı’nın yüzüncü yılına dair bir yazısı var Şehir Kültür’de. Marşın yazılış hikâyesinin yanında bir de tahlil denemesi var Kücet’in. Marşın tümünü içtenlikle tahlil etmiş Kücet. Marşın hikâyesine artık aşina olduğumuz için ben şiir tahlilinin bir bölümünü buraya alacağım.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim; Bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Âkif bu kıtada ‘ben’ derken kendisi değil, Türk milleti adına konuşmaktadır. Milletimizin ezelden beri özgür yaşadığını vurgulayarak bundan sonra da özgür yaşayacağını kesin bir dille ifade etmektedir. Milletin bu özgürlüğünü de ancak çıldırmış, kendini bilmezlerin almak için uğraş vereceğinin altını çizerek, milletimizin bu durumda kendisini köleleştirme çabalarını sürdürenleri cezalandıracağının bilinmesini ifade ediyor. Çünkü Türk milleti tarihte bunu ispat etmiş ve bağımsızlığı uğrunda önüne çıkan her engeli aşmıştır. Bundan sonra da aşacak güçtedir. Gerekirse bağımsızlık için dağları deleceğini, enginlere sığmayıp denizleri de taşıracak gücün kendilerinde olduğunu belirtiyor.

Kahramanmaraş

Şiirin, kahramanlığın başkentidir Kahramanmaraş. M. Nihat Malkoç, kendindeki Kahramanmaraş’ı anlatmış yazısında.

“Şehirler tarihin nesnesi oldukları kadar, hayatın da öznesidirler. Nice hayatlar o teknede karıştırılarak uygun kıvama gelmiştir. Şehirler birer kundak veya altın beşiktir aynı zamanda. Bütün dertlerden azade kalarak en derin ve en huzurlu uykuyu bu beşikte uyursunuz. Bu yüzden Dostoyevski, “Bir şehrin yerlisi olmak gidecek yeri olmaktır” der.

Şehri yazmak, şehri yaşamaktan zordur. Şehirler kendileriyle alâkalı yazılanlardan çok, yazılamayanlardır. Çünkü şehri yazmak için onun kılcal damarlarına girmek gerek. Bu öyle sanıldığı kadar kolay değildir. Gel demezse giremezsiniz o büyülü dünyaya.”

“Geçmiş zaman sanki bir kalıpta dondurulmuştur Maraş'ta. Hatuniye Camii, Taş Medrese, Yedi Sandukalı Türbe, Tarihî Ticaret Alanları, Kâtip Han, Taş Köprü gibi birçok anıt eser Dulkadiroğlu Beyliği'nin günümüze gönderilmiş aziz ve muhterem bir selâmıdır.”

“Her günün taze bir başlangıca gebedir Maraş'ım! İslâm’ın eren’iyle, Türk’ün alp’iyle "alperen" olmuşsun. Cetlerin ruhu dört bir yanına sinmiş senin. İliklerine kadar Türk oğlu Türk olmuşsun. Mâzi dile gelir cadde ve sokaklarında. Her şeyin uhrevî bir âleme bakar. "Hiçbir şehir diğerine benzemez" derler ya, hiçbir şehre benzemezsin sen de. Çünkü sen şahsına münhasır, sözün ifadede aciz kaldığı bir güzel diyarsın. İhtişamlı bir mâzinin hayaliyle uyursun kadim zamanın koynunda. Karanlığın pençesinde dağılırken serseri uykularımız, gök kubbede mehtap serenatlar dizer o emsalsiz güzelliğine.”

Güzelliği Denize Düşen Şehir: Ordu

Hayatımdaki önemli şehirlerdendir Ordu. Hem dostlarımın varlığı hem doğal güzelliği bu şehri sevmeme sebep. Elbette 1997’de ilk kez bir şiir şölenine Ordu’da katılmış olmam da ayrı bir unutulmaz an olarak yer bulur hatıra defterimde.

Nurver Şahin Düğenci de Güzelliği Denize Düşen Şehir olarak anlatmış Ordu’yu. Şiir gibi cümleler arz-ı endam ediyor yazıda. İnsanın bir nefeste Ordu’ya gitmeyi arzulayacağı bir içtenlik var Düğenci’nin yazısında. Mevsimler, doğanın en güzel hali ve denizin huzur veren esintisi hissediliyor cümlelerde.

“Yazdan kalma bir akşamda kumsalda sıradan bir gece diye düşünürken dalga seslerini bölen bir tını. Yanı başında oturan gruptan gelen sesler. İçlerinden biri kemençeyi çıkarmış başlamıştır çalmaya. “Ordu’nun dereleri aksa yukarı aksa/ Vermem seni ellere /Ordu üstüme kalksa /sürmelim aman …” Geride horona çıkmayı bekleyen arkadaşları hep birlikte türküye eşlik ederler. Birden sahil kenarı bir şenlik alanına dönüşür. Kahkaha sesleri tulum seslerine, gençlerin horon coşkusuna karışmıştır. Ne demiştik Ordu’da sıradan bir akşam.”

“Yol kenarları “taze fındık bulunur” yazıları ile dolup taşar. Çocuklar, o küçük yaşlarına rağmen önlerindeki fındığı satıp belki ailelerine yardım etmek için belki de okul masrafları için kolları sıvamıştır. Yanlarında duran arabalara, fındıklarının ne kadar güzel olduğunu o saf halleri ile anlatmanın, satmanın heyecanı içindedirler. Kapıda sonbahar vardır. Eylülün biri itibarıyla balıkçılar “vira bismillah!” demiştir. Balık avı yasağının bitmesiyle tezgâhlar taze balıklar ile dolup taşmaktadır. Denizin bereketi sayısız aileye geçim kaynağı olur Ordu’da.”

“Dört mevsimi ayrı güzel, dört mevsimi ruhunda taşıyan insanları ile Ordu. Sen hiç değişme, sen aman kendin olmaktan vazgeçme! Karadeniz’in hırçın, sakin, yağmurlu, huzurlu, samimi, romantik şehri; dağlarında bir nefes, sularında hep bir heves Karadeniz’in incisi Ordu...”

Bûtimar’da Çocuk Edebiyatı Dosyası

13. ve 14. sayısını birlikte çıkardı Bûtimar Dergisi. Periyod olarak tam bir istikrar yakalayamasa da dergi, çıkardığı sayılarla okuyucuların beklediğine değen çalışmalarla yoluna devam ediyor.

Çocuk Edebiyatı dosyasında yer alan yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Çocuklar “oyun” oynarlar ve vakitlerini geçirirler; hatta oyun yoluyla mutlu olurlar; buna karşılık yetişkinler, herhangi bir iş ya da eylemle mutlu olur. Hem çocuk hem de yetişkin “mutlu olmak” ortak paydasında buluştuğuna göre, onları mutlu eden “şey”ler de aynı işlevde olmuyorlar mı?.. Bu durumda da yetişkinlerin iş ve bir anlamda uğraşları onların “oyun”u oluyor. Bizim kültürümüzün temel kaynağı olan tasavvufi anlayışta “Mal da yalan mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan” (Yunus Emre) ilkesi biraz da bu anlama gelmiyor mu? Yetişkinleri ilgilendiren “mal” ve “mülk” gibi kavramların gelip geçiciliği ve elden çabucak gitmesi neyse, çocukların oyunlarının gelip geçiciliği de o değil mi? Yani oyun, bir süre insanı oyalayan, hatta eğlendiren ama ebedî olmayan şeydir. Gelip geçici olan şeydir. Şaban Sağlık

“Çocuklarından günü geldiğinde yeterli ilgi, alaka, sevgi ve şefkati göremeyen ebeveynlerin “saçımı süpürge ettim, yemedim yedirdim, içmedim içirdim, uyumadım uyuttum; karşılığında bu mu olacaktı?” şeklindeki hayal kırıklığı ve sitem, gösterdikleri sevgiye karşı bulamadıkları karşılığın isyanıdır; sevmek bizi bir beklentiye iter ve genellikle de sonu hüsran olur.

Sevgide çocuğun kimliği, karakteri, kişiliği, bireysel özellikleri pek dikkate alınmaz; kişi sevdiğini kuşatır ve onu kendi bildiği gibi büyütmek, eğitmek, şekillendirmek ister. Onun bir insan olarak varlık durumu hiç hesaba katılmaz.

Oysa karşımızda çocuk filan yoktur, çocuğumuz filan da yoktur; karşımızda her şeyden önce bir insan vardır ve bizler bir insan büyütmekteyiz, çocuk değil.” Dursun Ali Tökel

“Mevlâna İdris; çocukluğuyla vedalaşmamış, bir yanı çocuk kalmış ender kişilerden biri. Yüreğindekilerle zihninden geçenleri harmanlayarak yetişkinlerin dünyasından çocuk ruhuna dokunmayı başaran ve hâli tavrıyla yaşadığı çağa “Eyvallah!” diyen bir derviş.

Eserlerindeki sıra dışı ve özgün anlatımı, kullandığı çocuk dünyasının imge ve gerçeklikleri, aslında çocukların bakış açısıyla düşünmenin bir yansımasıdır. Gerçek hayatı, çocuk gözüyle hüzün ve neşe içinde ele alan yazar, “iyi ve kötü, güzel ve çirkin, değerli ve değersiz” kavramlarının merkezde olduğu bir dünyada çocuklardan bir şeyler öğrenmek ve onlara ulaşmak için yazdığını söyler.” Aliye Uslu Üstten

Çocukları olağanüstü gözlem gücüyle gözlemleyen Sait Faik, şiirlerine çocukları başarılı bir şekilde yansıtmıştır. Şiirlerini öyle gerçekçi bir çerçevede ele almıştır ki bu şiirleri okuyanların gözlerinde çalışan çocuklar belirir. Derin gözlemlerini, sıfatlarla birleştirerek şiirlerine yansıtmıştır.

Çalışan çocuklar içinde şunları görmekteyiz: Ayakkabı boyacısı çocuk, balıkçı çocuk, gazete satıcısı çocuk, çocuk çoban, işportacı çocuk… Bu çalışan çocuklar, Sait Faik›in hikâyelerinde olduğu gibi şiirlerinde de çoğunlukla fakir çocuklardır. “Küçük insan” tabirini burada kullanabiliriz. Buğse Dinçar

Bazen düşünürüm: Senarist, Cedric’i büyütseydi bizi nasıl bir hikâye beklerdi? Cedric, Chen’le evlenmiş olur muydu? Büyük baba hayatta mı olurdu? Sonra da kendimce bir senaryo uydururum: Şayet yeni bir hikâye çıkacaksa ortaya, Cedric yine Chen’in peşinde koşmalıdır. Büyük baba konusundaysa biraz acımasız davranırım. Ölüm, herkesin başında nasıl olsa. Yavuz Ahmet

“Tuğcu’nun eserleri, Türk toplumunda yetişen fertlerin, okuma süreçlerinde mutlaka yer alır. Birkaç kuşağın çocukları okuma yazmayı onun kitaplarıyla söker. Yavrutürk, Binbir Roman, Resimli Roman, Çocuk Haftası gibi dergilerde tefrika edilen romanlarıyla çocuklara okuma ve süreli yayınları izleme alışkanlığı edinirler.” Şeyma Büyükkavas Kuran

Melike Günyüz ile Söyleşi

Melike Günyüz, tüm mesaisini çocuklara adamış bir yazar. Yapılacak çalışmaların ehil ellerden çıkması için büyük gayret gösteriyor Günyüz. Çocuk kitapları, çocuk eğitimi, çocuk edebiyatı gibi konularda bir söyleşi gerçekleştirilmiş kendisi ile. Özellikle yayıncılık konusunda dile getirdiklerinin altını çizmekte fayda var.

“Tıpkı kıyafet seçerken, ayakkabı seçerken, yemek yedirirken neye dikkat ediliyorsa, kütüphane oluşturulurken de aynı şeye dikkat etmek gerekiyor. Çeşitlilik ve bünyeye uygunluk. İçerik zenginliği, sanat ve estetik değerler ve konunun çocuğun kişiliğine ve karakterinin gelişimine olan katkısı.”

“Tasarımın bir kitabın vazgeçilmez bir ögesi olduğunu hepimiz artık öğrendik. Bir resimsiz çocuk romanının kapağı bile satışlara etki eden ve okurun metinle ilgili ilk algısını oluşturan önemli bir etken.”

“Aslında bu edebî çocuk dergilerinin ömrü ekonomik sebeplerle uzun olmuyor fakat genç kalemlerin ve fırçaların kendilerini tanıtmalarına imkân veriyor. Eli kalem tutan gençlerimiz için edebiyat dergilerinin ne denli büyük bir işlevi olduğunu hepimiz biliyoruz.”

“Çocuk edebiyatı yazarı muhtemel okuyucularının kim olduklarının farkında olarak yazdığından kelime seçiminde konuyu anlatma biçimine kadar bir heykeltıraş dikkatiyle eseri üzerinde çalışmak zorundadır. Eğer yazar çalışmazsa bu defa editör çok sıkı çalışarak metni inceltmek ve yontmak zorunda kalır. Zaten editör elinden geçmeyen metinlerin ne tür infiale yol açtığını hep birlikte görüyoruz.”

Bunca Acı için Sinema Yeter mi?

Abdullah Kasay, sinema üzerine bir yazısı ile dergide. Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmi de bize yazı boyunca yoldaşlık ediyor.

“Bütün samimiyetiyle, bütün gayreti ile zihinlerimizde yer edinmiş janjanlı, gösterişli imajları ve şablonları yıkan isimdi Ahmet Uluçay. Günümüzde popüler kültürün de beslediği hâkim kültürde, sanatın da kendine “dokunulmazlık” alanları çizdiği bir egemenliğe gösterilen dirençti onunki. Kendine özgü bir dille ile kurduğu dünya, hepimizin bu dünyadaki öksüzlüğüne bir nebze de olsa el uzatmıştı. Dünyanın gelip geçiciliğinde, bir hoşluk bir serinlik olarak yer etti hepimizin zihninde. Son filmi “Bozkırda Deniz Kabuğu” nu bitirmeye ömrü vefa etmedi.”

“Sadece sinemada değil bu edebiyatta da öyle. Bilgiye doymuş bir dünyada, en bilinmez tarafları kendi hayatlarımızda bulan, dolayısıyla çoğu anlatıdaki bilinmezlikleri okuyucuya ya da izleyiciye matah bir şey olarak sunan bizlerin sanat anlayışı yücelerek büyümeye devam ediyor… Şimdi sürekli denenen, maddeler üzerinden soluklaştırılan ilişkilerin, gerçeküstü bir dünya perspektifi ile nasıl pazarlanabileceği… Modernite ve devamındaki ile beraber inşa edilen yeni toplumsal yapının, insanı “her şeye kadir bir varlığa” dönüştürmesi; sanatı da bir bakıma asıl olandan uzaklaştırıyor.”

Bûtimar’dan İki Öykü

Hale Sert- İnsan Düştüğü Yerden

“Yeni taşındığımız evin lavabosunun giderinde bildiğimiz delikli demir yok. Dipsiz bir kuyuya akıyor su. Sadece su aksa neyse. Ellerinin kiri, sabunun köpüğü de. İnsan kirini bile güvenle bırakmak istiyor. Köpüklü su yavaş yavaş dönsün dolansın, delikli yuvarlak mazgalda hafifçe biriksin, musluktan akan su yukarıdan duş aldırsın kirli köpüğe. Onu usulünce, belki de düşüncelere dala dala emanet etmeli lavaboya, böyle apaar topar boğazdan arabayla düşercesine değil.”

“İstanbul’da yol uzadıkça uzarken geçtiğim semtlerin hayallerini kurabilirim, uzaktan görünen minarenin oymalı işlemlerine konan bir kuş olur, orada nefeslenir, tekrar caddeye dönebilirim. Yeni başlayan bienalin ilanına dalıp içimdeki çocuğu uyandırır, Abdülmecid Efendi Köşkü’ndeki zürafayı burnundan öpebilirim. Gökdelenler, viyadükler, üst geçitler, yağmur çamur yüklü trafikte ilerlerken bile o devasa binaların, uzayan araçların arasından parlayıverir İstanbul, tutar sizi direksiyonda gülümsetir. Ankara’da yolda sadece yol vardır, bilgisayar oyunundaki kulvarda direksiyon sallarsınız, kent sürpriz yapmayı sevmez, yol yoldur, araç araç siz de şoför.”

Mustafa Söğüt – Huzur

“İş arkadaşı tarif etmişti, zamanında o da babasını yerleştirmiş buraya, çok memnun kalmışlar, kalan herkesin beğendiği bir yermiş. Annesinin son günlerini, kalabalık bir ortamda geçirmesini istiyordu. Belki bu sayede yüzü bir nebze olsun gülerdi, evde yeterince sıkılmıştı, belki ruhu acıya değil neşeye kavuşurdu, diye düşündü. Kararını sorgulamak istemedi, eşiyle birlikte bu kararı almışlardı, annesi de onay vermişti, ortada sorun yoktu bu yüzden. Yine de bir yerleri sızlıyordu, neticede annesiydi. Gözünden akan yaşı hızlıca sildi, annesinin görmesini istemiyordu. Onu gülen bir yüzle bırakmak istiyordu.”

“Manşette bir huzurevinin olması şaşırtıcı değildi aslında, şaşırtıcı olan haberin övgü dolu olması idi, normalde böyle manşetlerde yazının içinde bakımsızlık ve dayak geçerdi. Şaşırmasının sebebi buydu, ama bir yandan da seviniyordu. Annesinin emin ellerde olacağını düşünüyordu. Ona, ondan daha iyi bakacaklarını hissediyordu, annesinin arkadaşlarıyla gülüp eğleneceğini kuruyordu zihninde. Oradaki insanları tanımak istedi. Annesinin kimlerle kalacağını merak ediyordu içten içe. Bilye Necdet Bey’e bunu iletti. Bilye Necdet, her gelen evladın bunu merak ettiğini dile getirdi. Bizim işimiz sizin içinizi ferahlatmak, dedi.”

“Annesinin kalacağı odaya baktı. Valizleri kenara bıraktı. Annesine sarıldı, sanki son kez sarılıyor gibi sarıldı. Öptü, kokladı. Ellerini ovaladı. Akan gözyaşlarına bu sefer engel olmadı, akmalarına müsaade etti. Bir daha öptü, bir daha kokladı. Sık sık ziyaretine geleceğinden bahsetti. Burada mutlu olacağını, son günlerini güzel geçireceğini söyledi.

Aradığı yer burası idi.”

Bûtimar’dan Şiirler

Oradaydılar sanki

Ebubekir Ömer

Osman Ali

Ürper

ekvator terleriyle

dili sürçtü sunucunun

Kafganistan dedi

ana haber bülteninde

ürper

Kafkas dansçıları gibi fırladı

yoruldu ama dirildi

bu kalp

Birden anladı şair

dans er işidir

dişleri arasından

fırlatarak kamayı

hedefin can evine

Kamil Eşfak Berki

Halep’in dili o eski kelimelere bağlanmış

kabuğunda bir mana; kabuğunu kır Halep’in

içinde diri bir et parçası, ger onu yüreğine

eski sancakları Halep’in bir yurt bana

şarkısını dinliyorum, şarkısı avaz avaz

şarkısı bir yaz, şarkısı bir kış müziği

yüreğimin penceresine gerilmiş bir perde

göğe doğru uzunca bir Halep yürüyüşü

Zeki Altın

Rabbim tükeniyorum atlarım azalıyor

dünyaya bakıyordum soluk ve kahverengi

Ben şiir yazıyorum bir at nefes alıyor

bir atın sağrısına kan damlatırken dengi

Rabbim yoruluyorum atlarım ter içinde

sorular öylesine cevaplar koca bir hiç

Boğazımda taşları dizip çıksam üstüne

çıksa külün içinden kalbimi tutan egiç

Hasan Dağ

YORUM EKLE

banner26