Mart 2021 dergilerine genel bir bakış-3

Şehirleri Güzelleştirmek Para İsrafı mı?

Mahalle Mektebi Dergisi 58. sayısına ulaştı. Dopdolu bir içerik. Dergiyi okurken günümüz edebiyatı adına umut edeceğimiz o kadar sebep var ki. Bir dergide olması gereken tüm parçalar yerli yerinde Mahalle Mektebi’nde.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Dursun Ali Tökel’in yazısından olacak. Sait Faik hakkında kaleme aldığı bir yazısı ile dergide yer alıyor Tökel. Şehir, şehircilik gibi konulara günümüzden Sair Faik’e uzanan bir zaman diliminde sanatsal bir bakış var yazıda. Sait Faik’in şehir algısı oldukça özgün ve şairanedir. Birçok hikâyesinde onun hassas bakış açısını görmemiz mümkün.

“Modern edebiyatımızın Ömer Seyfettin’den sonra gelen en ünlü hikâyecilerinden biri olan Sait Faik’i okuyorum. Bir hikâye okurken sadece bir hikâye okumuş olmayız. Şimdi bizler “hikâye bunlar”, “geç bu hikâyeleri”, “bırakalım bu hikâyeleri”, “bana hikâye anlatma” diye hikâye edebiyatımızı aşağılayıp duruyoruz oysa bir hikâye yazarının düşüncelerini, hayallerini, umutlarını, eleştirilerini, insanlık hallerini hikâyeler yoluyla iletmeyi tercih etmesi onları sadece hikâye olmaktan çok daha başka boyutlara taşıyor çoğu zaman.”

Demek ki Sait Faik’e göre belediyelerin görevi sadece yol-su-kanalizasyon faaliyetleri yapmak değildir veya sadece çöp toplamak ve sokakları süpürmek değildir. Belediyenin mühim bir işi daha vardır: Vatandaşlarının estetik zevkine katkıda bulunmak, estetik zevki geliştirmek. Kısaca insanların ruhani güzellikleri seyretmesini, yaşamasını sağlamak. Bu az şey midir? Hatta Sait Faik daha da ileri gider, bahçeye giren insanların mutluluğu için onların içeri girmesiyle otomatikman yanacak bir ışık sistemi tahayyül eder: “Hatta bunun için gizli bir tertibat bile yapılabilir. Amerikanvari olur ama hoş olur: İki insan ağırlığını bir kontakla haber verip bütün bahçenin ışıklarını yaktıracak bir tertibat... Bu güzel günde başlangıçtır.”

“Belediyeler keşke Sait Faik’i dinleselerdi. Şehri daha estetik, daha yaşanılır, daha insanî, daha sevimli kılmak için onun güzelleştirmeyi para israfı saymasalardı. Ve keşke şu düstur hizmet anlayışlarının ana felsefesi haline geleydi: İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!”

Yunus Emre’de Gönül Felsefesi

Yunus ve gönül. Ne kadar birbirini tamamlayan bir ikilidir bu. Yunus ancak gönülden hissedilince anlaşılacak bir inceliğe sahiptir. Bu yılı fırsat bilip, gönülleri sonuna kadar sevgiye açıp Yunus’un gönül felsefesi ile yunmak arınmak gerek.

Peki, nedir Yunus Emre’nin gönül felsefesi? Cevabı Muhammed Enes Kala’nın yazısında.  Muhabbetten aşka giden yolda bir Yunus sevdası düşüyor gönlümüze. Dört kapı var bizi davet eden. Yunus’un çağrısına uymak düşüyor bize.

“Evvel kapı şeriat emri nehyi bildirir
Yuya günahlarını her bir Kur’an hecesi
İkincisi tarikat kulluğa bel bağlaya
Yolu doğru varanı yargılaya hocası
Üçüncüsü marifet can gönül gözün açar
Bu mana sarayının Arşa değin yücesi


Yine başka bir yerde Yunus Emre aynı hususu şöyle dile getirir;
Senin aşkin beni benden aliptir
Ne şirin dert bu dermandan içeri
Şeriat, tarikat yoldur varana
Hakikat, marifet andan içeri

Bu yolculuktaki dört kapı birbirine olmazsa olmaz şeklinde bağlıdır. Hakikate varabilmenin yolunun Kur’an ve sünnetten başladığını, onlara sırt dönerek hakikat tasavvurunun tamama ermeyeceğini görmek gerekir. Hakikat ise insanı nihai gaye olan marifetullaha yükseltebilecektir. O halde marifetullahı hakiki maksat olarak belirleyip yola çıkmak ve bu yolu bulmak gerekir. Bu yol, kuşkusuz muhabbetle başlayacak ve her şeyi hikmet nazarıyla görmek suretiyle insanı ışka/marifetullaha eriştirebilecektir. Aramak esastır. Her arayan da bulmaz ama bulanlar arayanlardandır. Muhabbetten rahmete, rahmetten selamete gizli ama açık yollar vardır, aramasını bilene, bulmasını bilene…”

Hüseyin Akın’dan Hülasa-i Kelam

Hüseyin Akın’ın dostları ile tanışıyoruz. Samimi bir dil ile anlatıyor dostlarını Akın. Seviyorum bu tür yazıları. Dostlarımın dostunu dost bellemek gibi bir yol izlerim çoğu zaman. Bu yazıları da böyle bir sahiplenme ile okuyorum.  Şahin Torun, Ahmet Veske, Hicabi Kırlangıç ve Zafer Acar var bu yazıda. Ben Hicabi Kırlangıç’ı buraya alıyorum.

Hicabi Kırlangıç

Amasyalı İstanbul Beyefendisi. Yaşar Kaplan’lı Aylık Dergi’den beri tanırım. Kardelen ve Düş Çınarı dergilerinde uzun zaman yan yana durduk. Bir yanı Hafız, bir yanı Sadi, bir tarafı Mevlâna bir tarafı Molla Cami. Mesneviye hem Türkçe hem de hece katmıştır. İran Şiir’ini İranlılardan daha iyi bildiğini söyleyebilirim. İran’ın çağdaş şairi Ahmed Şamlu ve İran modern şiirinin kurucusu Nîmâ Yûsiç isimleri Türk okuyucusunun ilgisine sunup Türkiye’de yakından tanınmasını sağlamıştır. Acem’in acemisi olmadan toprağında gezenlerdendir. Gezdiği her karış yeri “Hayret Makamında” süzenlerdendir. “Başıboş Kıtalar”, “Düşte Yürüyen Derviş” ve “Güllerin Adını Bir Sen Bilirsin” kitaplarını “3 Defter” adıyla bir araya getirip defterleştirmiştir. Severim her yazdığını, ama onun “Gidersin Ne Güzel” şiirinin bendeki yeri ayrıdır. Ölümün sessizliğe bürünmüş asudeliğini tüm korkuları dağıtacak biçimde anlatır. Şöyle miydi: “gidersin ne güzel /yıka aklını tereddütten/ tohum gibi karışıp toprağa/ filiz gibi fışkırırsın yerden.” Siz siz olun yakalarsanız onu bir yerde durdurun ve sükût üzere iyi bir çay için, iyi gelecektir.

Abdurrahman Arslan ile Söyleşi

Abdurrahman Arslan ile bir söyleşi yer alıyor dergide. Mutlaka takip edilecekler listesinin en sağlam isimlerinden Arslan. Onun özellikle “İslamcılık” ve günümüzle geçmişi İslam perspektifinden yorumladığı düşünceleri farklı bir bakış açısı ile konuya eğilmek isteyenler için sağlam kaynaklar içeriyor. Söyleşide sorular : İzzet Gülaçar ve Hasan Harmancı’dan.

“Evvela şunu söyleyelim ki insanoğlunun tarihinde her şeyin mutlu bir şekilde cereyan ettiği ütopik bir tarih yok. Diğer taraftan modernliğin dediği gibi geçmiş de büsbütün karanlık değil. İnişler çıkışlar var. Ama modernlik karanlık bir geçmişten bahsederken dünyada bir gün bir cennet olacağından da bahsetti, en önemlisi de insan kendisinin ne kadar kan dökücü olduğunu unutarak buna inandı. Bizim tarihimiz de inişli çıkışlı bir tarih, Allah’ın kelamını başkalarına ulaştırırken mutlu, ama iktidar üzerinde doğan kavgalar sebebiyle mutsuz bir tarihtir. İnsanlığın tarihinde olmadığı gibi Müslümanların tarihinde de “mutlu bir son” yok, sonlar vardır ve olacaktır ama Allah bizden bunları Allah’ın ipine sarılarak ve şeriata uyarak çözmemizi istiyor. Nitekim Allah’ın mübarek Resulü de (sav.) böyle bir vaatte bulunmamıştır; onun vaat ettiği cennettir. Onun için Müslümanlar modernler gibi bu dünyada cennet arama hastalığından kurtulmalıdır.”

“İslamcılığı ilk dile getirenler ne bugün yaşadığımız tecrübeleri gördüler ne de yeteri kadar onu felsefi temelleri itibariyle tanıyorlardı. Bu da gayet normaldi. Allah hepsinden razı olsun. Bugün ise modernliği teolojik, iktisadi, siyasi, felsefi anlamda bize yetecek kadar tanıyoruz. Bu bize bir yanıyla modernlikle İslam’ın uyuşamayacağını gösteriyor, diğer yanıyla da İslamcılık hakkında yeniden etraflı ve derinlemesine bir tahlil yapmayı mecbur hale getiriyor. Tabii ki bu eğer becerilebilirse geniş çaplı entelektüel bir faaliyeti gerektiriyor. Uzun zamanı gerektirme de kanımca entelektüel cihetten çok zengin bir birikim ortaya çıkaracak, İslamcı düşünceyi de içine düştüğü bu ilkellikten kurtaracaktır. Sizin de gördüğünüz gibi bugün İslamcı düşünceyi siyaset esir almıştır, ama politika dediğimiz Aristocu mirasın ne olduğu hakkında henüz İslamcı düşünce düşünmüş değil.”

“Her şeye rağmen İslamcılık muhalif bir düşünce ve hareket olarak ortaya çıktı. Hatta Amerikalı düşünür Susan Buck-Morss’a göre İslamcılık küresel bir karşı kültürü temsil etmektedir ancak hem yapısal sebeplerden dolayı hem de bilhassa 1970’lerden itibaren geleneği terk ettiğinden dolayı giderek alternatif olmaktan çıktı, sizin tabirinizle müşteri olmaya başladı. Bilhassa bugün bazı temsilcileri bu müşterilerden en iyisini temsil etmektedir. İslamcılığın önemli sorunlarından biri bu gelenek sorunudur. Gelenek üzerinde yeteri kadar düşündüğünü sanmıyorum, taşıdığı modernist boyutundan dolayı onu anladığını da sanmıyorum.”

“Bugün sosyal bilimler adı altında öğrenilen ve öğretilen, batıya ait bir bilgi biçimi ve oraya ait tarihsel tecrübeyle ilgilidir. Biz de bunlardan hareketle İslam’ı anlamaya ve değerlendirmeye çalışıyoruz. Bu bilgiyi ya da bu bilgiyle şekillenmiş zihinlerle Müslümanlara yol göstermekle meşgulüz. Kanımca bu bile yeteri kadar trajiktir. Yaşadığımız dünyanın gerçekliği budur ve bu gerçekliği kabul ediyorum ama bunu asla meşru bulmuyorum. Kabul ve meşru görürsem bir Müslüman olarak kendimi, ailemi ve gelecek nesilleri koruyabileceğimi sanmıyorum.”

Mahalle Mektebi’nden Öyküler

Zeynep Sayman – Koleksiyon

“Ufak tefek, elli yaşlarında bir adam Âdem. Esmerlikten öte, garibanlara mahsus kapkara teninin altında bir kalbi yokmuş da onun yerine kara bir boşluk varmış gibi hissettiriyor bana. Bunun sebebi ben değilim. Yıllardır en ufak bir gülümsemesine bile şahit olmadığım bu adamın bir kalbi olduğunu nasıl düşünebilirim? Güzel bakan güzel görür diye bir şey yok. Ne görüyorsan o. Suratsız, kapkara bir adam görüyorum ben. Al işte, yine bütün ciddiyetiyle el arabasını çıkartıyor bahçeden. Havva tahta kapının kanadını tutuyor çıkması için. Ardından hemen kapatıyor. Ne bir hoşça kal diyor ne de el sallıyor Havva’ya. Onu kapıda uğurlayan bir kimse yokmuş gibi kafasını bile çevirmeden yürüyüp gidiyor. Aheste aheste küçülüyor, kayboluyor sokağın sonunda.”

“Havva birden yola dikkat kesildi. Sonra kapıya koşturdu. Kapının kanadını sonuna kadar asılıp tutmaya devam etti. Âdem geliyordu. Daha iki saat bile olmadı, üstelik arabası boş sayılırdı. Normalde sabah çıkar, akşamüzeri tıka basa dolu arabayla dönerdi. Ama bugün bir tuhaflık vardı. Suratsız ve kara dediğim bu adam kederli ve daha da kararmış gibi döndü evine. Onu öyle görünce Havva telaşlandı. Arabasını bahçeye gelişigüzel bırakıp içeri girdi. Havva da peşinden gitti.

Zaten sessiz olan bahçeleri iyice sessizliğe büründü. Sanki oyun bitmiş, perdeler çekilmiş ama hiç alkışlayan olmamış gibi bir burukluk çöktü. Peki tanımadığım bu insanlara ne olduğunu bile bilmediğim halde ben neden üzüldüm? Benim kalbim neden kırıldı? Anlamıyorum…”

Mukadder Şekerci  - Âhir

“Herhalde çayı sevmez ama yine de bir el hareketiyle çay getirtir, parasını uzatır. Birkaç yudum içerse içer. Kalan yarım bardak çay ise kahveci alana dek soğur. Bense oturur onu izlerim. Onun bu gailesiz, vurdumduymaz tavırlarına sinir olurum. Yarım kalan o çayı adamın elinden hiç düşürmediği, sararmış kalın ajandasına döküvermek, bir oh çekmek; gördün mü çay nasıl içilirmiş be dayı? deyip, pis pis sırıtmak isterim. Mümkün mü? Adam ajandayı öylesine muhafaza eder ki sanırsın istihbarat sırları var. Durup dururken açar, mavi tükenmezle yazar, karalar, ne yapar bilinmez. Biri yanına otursa hemen tek hamlede kapatır, hiç değişmeyen sarı poşetinin içine koyar.”

“Oturuyorum. İki elimle şakaklarımı sıkıyorum. Ahğğ benzeri sesler çıkartıyorum. Yerinden çıkacakmış gibi atan kalbimin derin nefeslerle sakinleştirmeye çalışıyorum. Masadaki su şişesinden yudumluyorum. Yarımmış, kiminmiş umurumda değil. Sakinleşmeye çalışırken merak denilen kurtlar kemiriyor zihnimi, nerede, neden şimdi?”

Ahmet Sarı Yankının – İradesi

“Yakın zamanda Erzincan ili Kemaliye ilçesi Karanlık Kanyon’un yakınlarına bir gök taşı düştü. Göktaşının oluşturduğu oyuğu görmek, dumanı hala üzerinde toprakta nasıl grabenlerin yer aldığını tespit etmek amacıyla dostumla özel aracımızla Karanlık Kanyon’a gitmeye karar verdik. Karanlık Kanyon çoğu adrenalin tutkunları tarafından da keşfedilmiş ve burada “Base Jump” ve “Wing Suit” atlayışları moda haline gelmişti. Karanlık Kanyon’a giderken yedi kilometrelik Taş Yol’dan geçmiş, 500 metrelik sarp kayalıklar ve uçurumlarda korku dolu anlar yaşamıştık. Kaç keskin virajı ardımızda bıraktığımızı, kaç tünelden geçtiğimizi saymadım artık. Karasu’nun korkunç bir dinginlikle aktığı ve içinde hangi sırları sakladığını düşündüm bir an. Tepeden bu bulanık, yeşil suya baktığımızda akışında bir dehşetin olduğu kesindi. Arabamızı Karanlık Kanyon’un en derin yerlerinde durdurduk ve camdan başımızı sarkıtarak çığlık atmaya karar verdik. Yankının gücünü ölçmeye çalışıyorduk. Yankının temizliğini. İlk çığlığı ben attım. Evet, yankı tertemizdi. Söylenenleri aynen geri verdi. Bir daha çığlık attım Karanlık Kanyon’a, yankı söylediklerimi bir daha geri verdi. Bu sefer dostum Karanlık Kanyon’un sarp kayalıklarına haykırdı. Yankı söylenen sözün son hecesini yutmuştu. Dostumun yeniden haykırışı ile tüm söylenenin yankılanmadığına şahit olmuştuk. Dostum bir daha şansını denmek istedi ve Karanlık Kanyon’a bağırdı. Bu sefer yankı hiç gelmedi. Ben bağırdığımda gelen yankının berraklığı ama dostumun bağırtısında yankının söylenenleri yutması ikimizi de tedirgin ediyordu. Sanki de yankının bir iradesi vardı ve bizimle oyun oynuyordu. Yankının es’lere gitmesi, söylenenleri yankılamaması, son aşamada da söylenenleri yutması iyiden iyiye korkuttu bizi. Dostumla Taş Yol’un kenarında termostan bardaklarımıza çay doldurduğumuz ve yanımıza aldığımız kahvaltılık malzemeleri yediğimiz beş dakikaya yakın bu süre zarfında susmamıza, Karanlık Kanyon’a hiçbir şekilde bağırmamıza rağmen Karanlık Kanyon’dan hiç söylemediğimiz iliğimize kadar bizleri korkutacak bir yankı duyduk. Tüylerimiz diken diken oldu. Malzemeleri canhavliyle toplayıp arabamıza bindik. Karanlık Kanyon’dan kurtulmalıydık. İkimizin de tüyleri diken dikendi.”

Mahalle Mektebi’nden Şiirler

Ütülü gömleğin yakalasa da boşluğundan

Kanadında taşıyan bilir dilini rüzgârın

Oysa çıplaklığına işleyen neydi

Örtünecek kadar mahremse

Koyuluğuna bıraktım hevesimi

Açılsın rengi hayatın diye

Ali Karahan

Ben gündeliği yazıyorum, ötesine akıl sır ermiyor

Erdi sanıyorlar oysa, gündelikten çıktıklarını sanıyorlar

Oysa bir nefret, kin, öfke…

Anlayamamak bulutları da diyebiliriz

Anlayamamak Kapalı Çarşı’nın hay huyunu,

Kapalı Çarşı Kapalı Çarşı dedikçe hay huy,

Allah Allah demek, bunu anlayamazlar

Bunun nasıl bir devlet kuracağından habersizler

Gündelik hayatı yazıyorum,

Her gün ne yaptığımı mesela,

Her gün adımlarımın kaç oktav çektiğini

Sırtımdaki yaraları, kinleşmiş, kistleşmiş

Kızarmış, morarmış ve artık kanamaz olmuş nasırlarımı yazıyorum

Köprü çıkıyor bazen karşıma,

Bazen de bir çocuğun sevinç dolu gözleri

Ömer Yalçınova

örtündüm artık göğün gömleğiyle

üşüyen gölgemi düşünmeden

buluta çarpıp yere düşen gölgem

adı dünya denen yerde duralım

uçuralım kuşları dağlar ardına

derelim cennetten gözyaşı laleleri,

kuşlar ki kanatları göğe sığmayan.

Mustafa Işık

Bir cihet seçtim artık uslu duramayacağım

bu beklenti sızlatırken dizlerimin kavlamış yanlarını

yediğim tüm arseniği sahibine bağışlayacağım

bir beyefendi kadar ironik ve alımlı

yanaşırken her şey nasıl yeşildi, nasıl gölgeli

yaşarken sokuldu gömleğime dünyanın bütün ikazları

bir yakın peyda etsek de pay kapsak şu oyundan

uğruna hal, uğruna iman ve yerini bilse

Filistin parlamentosunda düşük yapan o aslan

Kemal S. Sayar

İstiklâl Marşı Millî Mutabakat Metnidir

Muhit Dergisi 15. sayısında Mehmet Akif ve İstiklal Marşı dosyası ile karşımızda. Akif hakkında yazılan her cümleyi onun aziz hatırasına sunulmuş bir af dilekçesi samimiyetinde okuyor ve kabul ediyorum. Onun çektiği her türlü sıkıntıya yazılan bu yazılar ve okunan dualar kefaret olur inşallah.

Akif’e ve İstiklal Marşı’na yakışan bir dosya bekliyor Muhit okurlarını. Söz söylemesi beklenen tüm isimler dosyada yer almış desem abartmış olmam. Arşivlik bir dosya bu.

Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Âlim Kahraman - Şahsiyetiyle Mehmet Âkif

“Âkif, sanatı kadar hayatı, kişilik özellikleriyle de seçkin bir şahsiyettir. Sanatıyla yaşayışı bu bakımdan iç içedir, birbirini tamamlar. Bu, adı tarihe geçmiş her insanda bu kadar üst üste çakışmayabiliyor. Âkif ’in bu kadar sevilip benimsenmesinin altında yatan en temel sebeplerden biri de bu çakışma, örtüşme olsa gerek. Ancak buradan hiç hatasız, mermerle sıvanmış bir heykel de çıkarmamak lazım. Bunu en başta Âkif ’in kendisi istemezdi. Samimiyeti, alçakgönüllülüğü böyle bir tutumu reddeder.”

Turan Karataş - Devrinin En Dürüst Şairine

“Safahat’ınız, zaman geçtikçe kıymetinden bir şey kaybetmedi. Milletimizin ortak kıymetleri arasında yer edindi. Eserinizdeki insan sesi tesirini kaybetmedi, güzelliği solmadı. Meraklısına, gür bir kaynak gibi berrak sularından içirmektedir, müsterih olun. Çağıldayıp duran duygular, düşünceler ne bulandı, ne kirlendi ne de bayatladı.”

D. Mehmet Doğan - Mehmet Âkif Kime “Korkma” Dedi?

“Âkif ’in şiiri Batı’nın öldürücü gücünden korkanlara korkularını yenecek, ümit telkin edecek en kuvvetli sözdür. Bu söz, hedefe ulaşmıştır. Millî Mücadele’nin zafere koşan askerinin elinde bayrak, dilinde Âkif ’in İstiklâl Marşı vardır!”

Mehmet Narlı - İstiklâl Marşı’nı İdrak Etmek İçin Bazı İlkeler

İstiklâl Marşımız aynı zamanda istikbal marşımızdır. İstiklâl Marşı elbette milletimizin yaşadığı tarihi bir kesitte yazılmıştır. Ama İstiklâl Marşı’nda, al sancak, ocak, hilal, hak, istiklâl, hürriyet, iman, şehit, ezan ile temsil edilen inançlarımız ve değerlerimiz, bizi ezelden ebede götürecek inanç ve değerlerimizdir. Yani istikbalimizin garantisi de İstiklâl Marşı’nda bulunan değerleri karakterimiz haline getirmemize bağlıdır.

Mustafa Özçelik - İstiklâl Marşı’nın Hikâyesi

“İstiklâl Marşı’nın tarihi sadece yazıldığı dönemle de sınırlandırılamaz. Bu şiir, yazıldığı günlerin bir tutanağıdır ama aynı zamanda hem bir geçmiş hem de bir gelecek zaman fikrini de içinde taşır. Bu da o gün o mücadeleyi anlamlı kılan değerlerin geçmişte ve o gün olduğu gibi gelecekte de müşterek değerler olarak görülmesi gerektiğini ortaya koyar. Bu yüzden İstiklâl Marşı’nın tarihi yazıldığı günden başlamış olsa bile bu millet var oldukça devamlılık arz edecek bir tarihtir. Bu da onu şiirlerden bir şiir yahut marşlardan bir marş olmanın ötesine taşır. Türk milletinin değerleri itibariyle tarifini yapan, geçmiş, şimdi ve gelecek boyutlu bir zaman fikriyle tarihini özetleyen bir metne dönüşür. Dolayısıyla İstiklâl Marşı, tarihi her ne kadar yazıldığı günden başlamış gibi görünse de anlam dünyası ve taşıdığı mesajlar açısından bakıldığında millet olarak geçmişimizden bugüne gelen ve bundan sonra da devam edecek olan tarihimizin en önemli fikir ve sanat metinlerinin başında gelir.”

D. Mehmet Doğan ile Söyleşi

Mehmet Akif ile ilgili en ciddi çalışmaları gerçekleştiren isimlerin başında gelir D. Mehmet Doğan. Hamasi hikâyelere değil Akif’in milli ruhuna yönlendiren bir bakış açısını yaymaya çalışır Doğan. Osman Toprak’ın sorularını cevaplamış Muhit’te. 

Âkif sahih, sahici bir karakter. Hiçbir şeyi yapmacık değil. Bir karakter abidesi, bir ahlâk adamı. Hakikatin peşinde, hakikatinden ideal çıkarmanın derdinde. Dert sahibi, davası, mücadelesi olan bir millet adamı. Sanat yapmanın değil, Yaratıcı’nın bahşettiği sanat kabiliyetini hakikat uğruna seferber etmenin derdinde olan bir gerçek karakter. Mehmet Âkif Safahat isimli şiir külliyatının ilk kitabı olan Safahat’ın 1911’de yapılan ilk baskısına koyduğu ön söz mahiyetindeki şiirinde, okuyucusuyla konuşur gibi anlatıyor: Bana sor sevgili okuyucu, sana ben söyliyeyim!

Okuyucuya bu kitapta sunulan şiirleri, tek hüneri samimiyeti olan bir yığın sözdür. Sanat yapmayı bilmez, çünkü sanatkâr değildir. Şair tevazudan böyle der ama, “güçsüzlüğümün gözyaşıdır bütün eserlerim” demekten de geri kalmaz. Yine de söylemeyi arzu ettiklerini yeterince ifade edememektedir: Ağlar, ağlatamaz, hisseder söyleyemez. Çünkü kalbinin dili yoktur ve ondan şikayetçidir. Bu kısacık şiirde Âkif sıradan bir söz söylüyormuş gibi yaparak göz kamaştırıcı şiir cümleleri kurar. Bu kısa sunuş şu mısralarla biter:

Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa

Hikmet ve Akıl

Dursun Çiçek ismini duyunca akla dağlar gibi yığılmış kitaplardan önce gerçek bir dağın yüceliği geliyor. Sadece dağ mı? Tepeler, ovalar, insanın içini ferahlatan nehirler ve hayata iman penceresinden bir bakış… Hikmet Dağı’ndan bu kez hikmetli bir yolculuğa çıkıyoruz. Yolumuza kim çıkarsa alacağımız büyük hisseler var.

“Kadercilik sadece insanları hayattan, zaman ve mekândan koparmıyor aynı zamanda insanları birbirinden kopararak fitneye sebep oluyor, bir sürü mezhep ve meşrep birbiriyle mücadele ediyordu. Darmadağın bir durum çıkıyordu ortaya. Vahiyle insanın arasından rey’i, nazar’ı ve aklı iptal ederseniz vahiy garip kalır, insan perişan olur. Ne Allah tasavvuru ne peygamber tasavvuru ne zaman ne mekân ne de insan tasavvuru olur insanların. Öyle de oldu. Herkes istediğini söylüyor istediğini yazıyordu. Bu bir fikir ve görüş zenginliği değil aksine içi boş anlamsız sözlerdi. Hevâ ve heves aldı başını gitti. Konuştukça parçalanıyordu kelimeler. Ağızdan çıktıkça noktası olmayan cümlelere dönüşüyordu harfler heceler. Nizam ve intizam kalmamıştı. İşte Numan’ın Fıkıh’ta, Ebu Muhammed’in Kelam’da yaptığını şimdi de Hikmet’te bir başka adı güzel yapacaktı. Ebu Ali. Diğer adıyla İbn Sina.”

“İbn Sina’nın derdi, Hak’tan bağımsız bir varlık tasavvuru olmadığını ispatlamak ve bunun gayrındakileri iptal etmektir. Âlem’deki her şey Allah’a bağlıdır. Kâinatta Hak-sız bir an, şey, varlık olamaz. Sudurdaki amaç varlığın O’na zorunlu bağlılığı, varlığa kendi başına bir bağımsızlık atfetmemektir. Yaratılış, var ediş, varoluş ve akletme aynı şeydir.”

“Şeriat/yasa olmadan bir nizamdan söz edilemeyeceğini belirten İbn Sina bilhassa ibadetlerin, kulluğun bilhassa namazın amelin, dünyanın, varlığın düzenini insan varlığında içselleştireceğini söyler. Vahyi te’vil, rüyayı tabir etmek gerekir, diyen İbn Sina için te’vil, cüz’î olanı küllî olana hamletmek, detayı bütünle, bütün içinde izah etmektir. İnsanın amacı anlamı yakalamaktır, tanım yapmak değil. Tümel bilme de bu anlamda anlamı tanım yapmak değil anlamı yakalamak olarak nitelenebilir.”

Deliye Anlatır Gibi

Yitip giden insan yanımıza bir ağıt içtenliğiyle sesleniyor Soner Karakuş. İnanmasak da fark etmesek de gidiyor gitmekte olan. İdrak şart, olup biteni hıfzederek yaşamak bir erdem. Hem de Karakuş’un dediği gibi;

“Deliler ve çocuklar hakikati tarif veya tahrif etmezler, yaşarlar. Çoğu zaman bizi tedirgin etmelerinin sebebi budur. Öyleyse deliye ve çocuğa anlatır gibi değil, akıllıya anlatır gibi anlatmak zorundayız.”

Bir Boğaziçili olarak Leyla İpekçi

Leyla İpekçi, mezunu olduğu Boğaziçi Üniversitesi’ni anlatıyor yazısında. Değişen yüzler, sesler ve izler var İpekçi’nin yazısında. 80li yıllardan günümüze neler olup bittiğine dair sosyolojik tespitler sunuyor yazar bizlere.

“1984 ile 1989 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi sosyoloji bölümünde okudum. Sınavda seçimlerimi sadece Boğaziçi Üniversitesi bölümleri üzerinden yapmıştım. Sosyoloji; üçüncü tercihimdi.”

“Özellikle 90’lardan itibaren gizli şiddet ve terörün, devletin derin yapılarının, ekonomik krizlerin, dini yaşantının, tüketim kalıplarının aynı anda iç içe yaşandığı bir dönemden geçtik ama bize has olan ortak bir ruhu anlamlandırmakta çok eksik kaldık. Hocalarımızdan biri “bir ailede üç kız çocuğu varsa hepsi de başörtülü olmasın bari” diyordu mealen. Yani çoğulculuk adına bu kadar da tek tip muhafazakâr olunmamalıydı “norm” açısından.”

“Sosyolojik bir kimlik olmanın dışında “başörtülüler” için metafizik üsluba yaslanması beklenen değerler hızla bu siyasi ortamda ellerinden alınmaktaydı. Nesneleşen her şey hakikat sırrını kaybettiği gibi, başörtüsü hepimizin nazarında sosyolojik, siyasi, seküler bir nesneye dönüşüyordu.”

“Artık beğenseniz de beğenmeseniz de sanki net tanımlarla apayrı dünyaların elemanlarıymışız gibi küresel sosyolojik kimliklerimizi birbirine kaynaştırma faaliyetleri özünde yerel, geleneksel, ailevi değerlere muhalif bir prototipi çoktan ortaya çıkardı.”

“Harry Potter’ı okurken önüne Dede Korkut hikâyesi geldiğinde sırtını dönüyordu gençler. Veya bir parça ilgi gösterip sonra asıl işlerine (tabletlerine) dönüyorlardı. Zihinaltını kamçılayan ama kalplere dokunan tılsımlı, fantastik ögelerle dolu maneviyat soslu, estetik şiddet dozu yüksek şarkılara, filmlere, gösterilere, hikâyelere…”

Muhit’ten Bir Öykü

Necip Tosun - Yıldız Yağmuru

“Yavaş yavaş her şeyi yitiriyorum. Ellerimi, hafızamı, tüm inançlarımı. Aynaya baktığımda paramparça, un ufak olmuş hâlimi görebiliyorum. Seslerin kaybolmasını, şekillerin bozulmasını, hatıraların silinişini izlerken gürültü, patırtıyla her yeri tarumar eden yeninin gelişini izliyorum. Her şeyi içinde eritiyor, boğuyor, yok ediyor. Gökyüzünde gördüğü en küçük ışığı karartıyor. Nağmeler Evi yerle bir edildi. Ruhlarımız, rüyalarımız yağmalandı. Her şey karanlığa gömüldü. Herkes cumbaların arkasında olup bitenleri izliyor. Maziyse hiçbir şey olmamış gibi uzun uzun susuyor. Kitaplar susuyor, fotoğraflar susuyor, mabetler susuyor. Tabiat soluğunu tutmuş susuyor. İnsanlar susuyor. O rüya günler hiç yaşanmamış gibi herkes susuyor.”

“Sık sık mezarlıkları ziyaret ediyorum. Gerçekten yaşadınız mı diye mezar taşlarınızdaki isimlerinizi okuyorum bir bir. Parmaklarımı mezar taşınızın üstünde gezdiriyorum emin olmak için. Sonra sararmış otları temizleyip, dua edip sizinle konuşuyorum: Neredesiniz? Gerçekten yaşadınız mı? Eve gelip Şedaraban Saz Semâisi’ni dinlediğimde kendimden utanıyorum. Evet vardınız. Vardınız. Ama sizler, sanki efsanedeki kuşlar gibi en güzel şarkıları söyleyip tutuşup, yanıp yok mu oldunuz? Peki, bizler o efsanedeki gibi sizin küllerinizden doğacak mıyız? Ama yangın bitmiyor, her şey yanıyor. Bitmesine izin vermiyorlar.”

“Gönül zenginliğine yaslanıp dünya malına sırt dönen dervişlerin yıllarca ilahi sesleri bu atmosferde yankılandı. Dünyalardan dünyalara geçilen, padişahların ziyaret ettiği Itrîler, Dede Efendiler, Şeyh Galibler yetiştiren dergâh viran içindeydi. İçim burkuldu. Koca dergâh derin bir sessizliğe gömülmüş, ölü evi sessizliğindeydi. Büyüklere selam verdim, ruhlar bahçesinden, susmuşlar evinden geçip semahaneye girdim. Mimari ayrıntılarına, kalem işlerine, tavan işlemelerine bir kez daha hayranlıkla baktım. Esrarlı görüntü sarıp sarmaladı her yanımı. Mahfillere baktım. Kimse yok.”

Muhit’ten Şiirler

Baktığın topraklara ruhlarımız karışıyor

Göçmen kuşların gagalarında o gitme fikri

Bin sayfalık bir rüzgâr esiyor yüzünün dağlarında

Sen her sabah böyle doğarken, ben nereye…

Yoksa nerden bilirim bir incinin inci olduğunu

İçinde yaz bahçeleri, içinde ipekten kelebekler

Dudakta kurutulan nağmelerle sarmaş dolaş

Gözlerin bir rüya çiçeği, gözlerin eleğimsağma.

Ahmet Edip Başaran

şu ahları da an

kara karanlıkta astılar

iskilipli âtıf hoca’yı

bir ermeni’ye vurduttular roma’da

said halim paşa’yı

Arif Ay

Hünerli kalbinin yorulmuş sesi

Kaybolup gitmişsin sisler içinde,

Irmağa kapılmak gibi yaşamak

Kuşlar göklerde ararken seni.

Küçükken yara almış ellerin

Duruyor şimdi yanında uslu,

Hayatın sana haksız tutumu

Kıymeti bilinmemiş sonsuz bir şeysin.

İbrahim Tenekeci

bir hâl var sende

sesin saatlere arka çıkan buluntu

korkuyorum şiddetinden anlayacaklarımın

düştüğüm yerden

sana taşmıyorum.

suyu içmeseydin ben yorulmazdım

suyu içmeseydik yorulmazdık ortasında savaşın

susmayı sakladığın kapı aralığı

bir sonu yazdın rüyanın.

dünyanın bin türlü hâli var diyorlar

bir hâldeyim

sende, gidiyorsun.

Tuba Kaplan

Gündüzleri

Bir kapıkulu gibi ateşin yanına taşınmak dışında

Hiçbir olağanüstü melekem de yok

Elbette

Yüce göklerden birkaç çuval odun

Bir düzine kibrit ve kuru bir anlam da istiyorum

Öfkemi yangın yangın açmak için

Bütün tanımlardan uzak bir paltoya sığınmış

Bir -soru-nun kancasına takılı

Yalınayak ve yalvarırcasına

Elimdeki son şiiri de uzatıp Allah’a

Soruyorum:

Ben kimim?

Enes Talha Tüfekçi

Mehmet Akif’e,  Yunus Emre’ye ve Hacı Bektaş Veli’ye Dair

Dil ve Edebiyat Dergisi, 147 sayısına ulaştı. 2021 yılında dergiye çok iş düşüyor. Derginin her sayısında Akif’e, Yunus’a, Hacı Bektaş-ı Veli’ye dair çalışmaları görmeyi gönül arzuluyor. Çünkü bu isimlerin yetkin kalemler tarafından özgün bir şekilde anlatılması gerek. Hakkında en fazla yazı yazılmış isimler bunlar. Önemli olan fark hissettirtecek bir çalışma ile arşivlik bir sayı hazırlamak…

Üzeyir İlbak’ın giriş yazısından;

“Bu yılı Yunus Emre, Mehmed Âkif ve Hacı Bektaş-ı Veli etrafında bir dil, din, kültür ve medeniyet şuuru inşa etme yılına dönüştürmeliyiz. Aksi hâlde “cehaleti ideoloji edinmiş” üç-beş bezirgân müteahhidi zenginleştirmekten başka bir yere varamayız. Bu durumda zafer, yeniden cehaletin ve cahillerin olacaktır. Yunus diliyle “‘İlim ‘ilim bilmekdür ‘ilim kendin bilmekdür/ Sen kendüni bilmezsin yâ niçe okumakdur”. Okunmayan ve okunmayacak malzeme üreten zihin, zihinleri çorak bırakmaya devam edecektir.”

Şifalıdır Masallar

Masallar bizim en büyük zenginliğimiz. Bugünün fantastik edebiyatının kaynağıdır masallar. Bu noktada önemli olan çocukları masalların gizemli dünyasıyla tanıştırmak ve onları masallara davet etmek. Elif Tokkal, İbrahim Gümüş ile masallar üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş.

“Bireyin kimliği açısından masal, insanın çocukluk döneminde ilk karşılaştığı türlerden biridir. Çocuk, masal yardımıyla hayaller kurar, hayallerini zenginleştirir ve onları gerçekle karşılaştırarak idrak eder. Masal, dilin temel ögelerini öğretir. Adalet, doğruluk, iyilik, şefkat, sabır, erdem gibi o kültürün değer yargılarını aktarır. Masal kahramanı çocuk için rol modeldir. Hangi durumda neyin yapılması neyin yapılmaması gerektiğini söyler. Bu nedenle masallar çocukluk çağından itibaren kültürel kimliğin oluşumunda eğitim ve kültürel aktarım gibi önemli işlevlere sahiptir.”

“Masal dinleyerek büyüyen bir çocuk olarak şunu söyleyebilirim ki hayata daha pozitif bakabiliyorsunuz. Kendi masalınınız kahramanı olarak hayallerinizin peşinden yılmadan usanmadan gidiyorsunuz. Yolculuğunuzda güzel dostluklar oluşturup iyi insanlar biriktiriyorsunuz. Yaralarınızı tedavi edebilmeyi başarabiliyorsunuz. En önemlisi masalınızın sonunda mutlu sona kavuşup çocuğunuza anlatabileceğiniz masallarınız olabiliyor.”

“Eskiden masal kahramanları her dinleyenin zihninde farklı imgelerle yaratılıyordu. Aynı kahraman bazılarının hayal dünyasında esmer bazılarında sarışın olabilirdi. Sinema ve çizgi filmler hayal kurmamızı, kahramanı farklı şekilde tasavvur etmemizi engelliyor. Modern dünyada kahramanların fiziki görünüşleri çağa uygun olarak yaratılıyor. Görevleri ya da olaydaki aksiyonlarında çok bir değişim olduğunu düşünmüyorum. Çünkü onlar hâlâ kötülere/kötülüklere karşı mücadele ediyorlar.”

“Benim masal kahramanın, hayata her zaman gülümseyerek bakan ve her türlü zor durumdan aklı ve bilgisiyle kurtulan yiğit Keloğlan’dır. Kızımın masal kahramanı ise Nardaniye Hanım’dır.”

Saçları Dağınık Köy: Eğridere

Mehtap Altan, seyyah gönlünü gezdirmeye devam ediyor. Şairane bir bakış açısı ile dokunuyor gittiği her yere. Şiirce bakıp şairce konuşuyor. Bu kez yolumuz Eğridere’ye düşüyor.

“Yılın son günlerindeyiz ve yıl boyunca tüm dünyayı saran salgın, yorulmamak konusunda inadını sürdürürken, bilim dünyası tüm çalışmalarını aşı konusuna yönlendirdi. İnsana kalansa, maske, mesafe ve temizlik konusu. Hayattan ne tamamen soyutlanmak doğru seçim ne de salgını unutup bilinçsiz hareket etmek. Biz de bu minvalde her türlü tedbiri alıp Sındırgı’mızın köylerinden geleceğe umut taşımaya devam ediyoruz. Toprağın koynunda yaşam ile hemhâl olan insanlardaki güven/güç/inanç, paslanan ruhumuzda kaybettiğimiz odanın yerini gösteriyor. Ruhumuzda, bizi, bizimle kucaklaştıran o tek göz odanın yerini unutanlar, alın kalbinizdeki heybeyi, çıkın bir dağ köyüne. Hadi durmayın…”

“Eğridere’nin mahallelerinden biri olan İşinibilir -adı ve dedesinin varlığı ile- ilk ziyaret etmek istediğimiz yer oldu. Bulunduğu bölgenin manevi değeri olan İbrahim Akbaş Dede’nin kabri İşinibilir Camii’nde özel bir bölümde bulunmakta. Ona dualarla selâm verip güzergâhımıza öyle devam etmek, bir kültürün/geleneğin bizde filizlenen yanıydı. Kendini Hak yoluna adayan, bu yolda birçok makamı aşarak bazı sırlara vakıf olan Akbaş Dede, köyün manevi iklimine katkıda bulunmuş. Cami, Türkiye’de el dokuma halısı bulunan nadir camilerden biri. Yağcıbedir halılarının renk renk, motif motif duruşları, -ortamın da etkisiyle- bizi bize çağırıyor; parçaları birleştiren son parça, kabrin kıyısında diyordu âdeta. Akrabası olan köylüden eksik dinlediğimiz Akbaş Dede’nin hikâyesine, dışardaki bilgilendirici tabeladan ve sonraki araştırmalarımızdan ulaşmak nasip oldu! Onun güzel ve hikmetli sözleri, Eğridere köylüleri için ışık olmuş en çok da…”

“Eğridere köyünün ağası Mustafa Bey’in de evinde Yağcıbedir halısı dokunuyordu. Düşük gelirli olduğunu düşündüğümüz teyzemizin evinde de. Muhtarımız Ramazan Bey’in evinde de vardı ama serili değildi. Ayrıca itina ile dürülüp bükülmüş, korunuyordu. Hangi kapıyı çaldıysak mutlaka ya holde ya küçük bir odasında tezgâhını kurmuş, renklerin refakatinde tarihin lisanını geleceğe taşımak adına ilmekleri dövüyorlardı kalpleriyle. Dövüyorlardı dövmesine de dikkatimizi çekense hiçbir evde Yağcıbedir halısının serili olmamasıydı! Ki buna köyün ağası Mustafa Bey’in evi de dâhildi. Evet, üzerinde düşünülmesi gereken, belki araştırılması gereken başlıklardan biri de buydu. Emek verdikleri, her ipliğin telinde parmak izlerinin olduğu, dokurken ömürlerine ortak ettikleri halıları neden evlerinde kullanmazlardı ki? Sosyokültürel bir sorundu belki de bu durum.”

Algı ve Postmodernizm

Cemre Çişe Kadıoğlu, postmodernizm üzerine kaleme aldığı bir yazı ile dergide. Romanlar üzerinden özellikle değişen algılara postmodern pencereden bakıyor Kadıoğlu. Kurmacanın egemen olduğu günümüz edebiyatı için daha da geçerli ifadeler var yazıda.

“Postmodern romanda, söylenmek istenenin nasıl söylendiği ve olayların nasıl kurgulandığı en önemli unsurlardır. Kurgunun bu kadar önemli olduğu postmodern anlatıda eserin yazılma aşamasının metin düzlemine aktarılmasına üstkurmaca denilmektedir. Bu teknikte edebiyat kendini yansıtmakta, nasıl kurgulandığının öyküsünü okuyucuya aktarmaktadır. Üstü kapalı ve satır aralarında verilebilen "kurmacanın kurmacası" okuyucunun yaratıcılığıyla birleşerek öznel bir metnin ortaya çıkmasını sağlamaktadır.”

 “Çoğulculuk ilkesi, aynı zamanda içerikte karakterlerin kimlik sorgusu aracılığıyla sağlanmaktadır. Kimlik, birinin bir kimse olmasını sağlayan özellikler olarak tanımlanabilir. Bir bireyin kimliğini oluşturan cinsiyet, ırk, din, dil gibi birden çok niteliği veya ait olduğu alt alanlar bulunmaktadır.”

“İroninin yansımaları, dil ve anlatımda da izlenmektedir. Masal ve gerçek bir arada verilirken tarihler belirtilmekte; ancak “rivayet ve hikâyet ederler ki” ifadeleri kullanılmaktadır. İroni kullanımı anlatının masal ya da tarihi bir metin olup olmamasını sorgulatmakta, farklı bakış açılarının bir araya mizahi bir söylemle getirilmesini sağlayarak çoğulculuk ilkesine hizmet ederken anlatımda sürükleyiciliği sağlamaktadır.”

Hilmi Ziya Ülken ve Osmanlı Modernleşmesi

Batı- doğu arasında özgün değerlendirmeler yapan ender isimlerden biridir Hilmi Ziya Ülken. Onun karşılaştırmaları sosyolojik tespit ve çıkarımları bugün de geçerliliğini koruyan bir canlılığa sahip. Özgür Şahin, Ülken’in Osmanlı modernleşmesi üzerine düşünceleri hakkında yazmış. Özellikle medeniyet kavramı çerçevesinde onun düşünceleri önem arz ediyor.

“Hilmi Ziya Ülken, Erken Cumhuriyet Dönemi birinci kuşak entelektüelleri arasında yer almaktadır. Bu dönemin düşünürleri, çok ciddi toplumsal ve siyasal meselelerle meşgul olmalarının yanında, bu sorunlara özgün çözümler getirebilmelerine imkân sağlayan bir bilgi birikimine sahiplerdi. Bu birikim, hem kendilerinden önceki İslam toplumu hakkındaki bilgileri, hem de kendi dönemlerinde bazılarının ulaşılması gereken bir hedef olarak gördüğü Batı toplumu hakkındaki fikirleri kapsamaktaydı.”

“Hilmi Ziya Ülken, Anadolucu düşüncenin kurucu isimleri arasında olup düşüncelerini Anadolucu fikirler bağlamında geliştirmiştir. Ülken’i bu düşünce bağlamından çıkararak bağlantısız-soyut bir şekilde anlamak mümkün değildir. Nitekim Ülken, magnum opus’u sayılabilecek çalışması Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi’nin ilk sayfalarında Türkiye’nin modernleşme konusunda yaşadığı başarısızlıktan bahsederken, bu başarısızlığın nasıl aşılabileceği konusuna kitabın sonunda değineceğini belirtir (Ülken, 2017, 46), ve söz konusu kitabın son bölümü, şuurlu olarak Anadoluculuk düşüncesine ayrılmıştır.”

“Osmanlı modernleşmesinin ilk dönemlerinden itibaren ortaya çıkan tartışmaların gölgesinde fikirlerini ortaya koyan Hilmi Ziya Ülken, bu tartışmalar üzerine titiz çalışmalar yürüterek farklı düşünüş biçimlerini doğru bir şekilde anlamaya özen göstermiş ve bunun sonucu olarak geniş ölçekli tarih felsefesine dayanan bir modernleşme yorumu geliştirmiştir. Bu modernleşme yorumu, kendi düşünsel bağlamından koparılıp anakronik bir şekilde incelenirse, onun doğru bir tahlilini yapmak mümkün görünmemektedir. Nitekim eğer bir fikrin, hangi soruna ya da soruya cevap olarak ortaya konduğu bilinmezse, spesifik bir bağlama özgün olan bu soru belirsiz ve değişken bir hale gelir ve kişi kendi okuma motivasyonuyla okuduğu yazarların yazma motivasyonunu birbirine karıştırır.”

Dil ve Edebiyat’tan Bir Hikâye

Ekrem Sakar, Dezenfekte Aşk hikâyesi ile dergide. Edebiyatçıların yaşanan günleri kayıt altına aldığı çalışmalarını oldukça önemli buluyorum. Geleceğe bir nottur yazılan her cümle. Bu bağlamda Ekrem Sakar’ın hikâyesi yaşadığımız salgın günlerine ironik göndermeler içeriyor. Bir hırsızın salgın günlerinde yaşadığı trajikomik hikâyesi.

“Çoğu şey salgından dolayı durma noktasına geldi, demiştim. Ben resmen battım! Geleceğe dair küçücük bir umut vadeden bir emare de göremiyordum. Acaba başka sektöre mi geçsem, diye arkadaşla istişare ettim bu konuyu. Sektör derken, temel olarak yaptığım işi değil, branş dalları arasında bir geçişi kastediyorum. Hırsızlık deyip geçmeyin; yankesicilik, kaldırımcılık, kapkaççılık, tırnakçılık, muslukçuluk, hortumculuk vs. onlarca çeşidi vardır ve hepsi ayrı bir ihtisas alanıdır. Ben ev soyguncusuydum mesela. Arkadaşım ise -kendisi aktif bir dolandırıcı olduğu için ve siz de potansiyel dolandırılma adayı olduğunuz için rızkına mani olmamak adına ismini vermeyeceğim- bu sıralar dolandırıcılıkta iyi para olduğunu söyledi bana. İşini gücünü kaybedenler kolay yoldan parayı kırmak için her fırsata balıklama atlıyorlarmış.”

“İnsanlar evlerinden ayrılmayınca, işe ya da tatile gitmeyince evlere ne gece ne de gündüz girebiliyordum. Bazı meslektaşlarımın gece vakti dolu evlere girip birtakım kimyevi maddelerle ev sakinlerinin uykularını bölmeden iş gördüklerini çok iyi biliyordum. Bu bana hem riskli hem de etik gelmediği için ben soyacağım hanede yaşayan bireylerin evden ayrılış zamanlarını gözlemleyip not tutmamın akabinde evlerini soyup soğana çevirirdim. Böylece para pul kaybının üzerine bir de kendileri evdeyken yabancı birinin evlerine girdiğini düşünmenin yarattığı psikolojik çöküntü eşlik etmemiş oluyordu. Ne var ki hastalık bitecek gibi değilken ve kimsenin evden çıkacağı yokken biraz da kendimi düşünmek zorundaydım. İlk hedefim olarak ailesiyle birlikte hacca gitmek için para biriktirdiğini ve emekli maaşı almak dışında bankayla iş yapmanın haram olduğu fetvasını sağda solda dillendiren Hüseyin amcayı seçtim. Madem hacca gidecek parası vardı ve bankaya para yatırmak haramdı; parasını evin bir yerine sakladığı apaçık ortadaydı. Üç gün içinde planımı hazırladım. Daire apartmanın en üst katındaydı. Dört kişi yaşıyorlardı: Hüseyin amca, Seher teyze, büyük kızları Halime ve küçük kızları Selime. Bu kızlar isimleriyle müsemma olmuşlar gibi halim selim kızlardı. Aynı boy ve sıklette oldukları ve çarşaf giydikleri için onları yalnızca gözlerinden ayırt edebiliyordum. Büyüğününki çoğu kişi gibi kahverengiydi. Küçüğünde ise insanın kalbini titreten bir yeşil tonu vardı.”

Dil ve Edebiyat’tan Şiirler

çekik bir gerginlik çiziyor insanın ruhunu

kumaştan maskeler kuşanmış yüzü

solgun bir gök yaşantısı çökmüş zamana

bulutlarda grinin ağır tonları

dili kesik kaldırımların, sessizlik bir lisan

haykırmalıydı oysa çağın oynak düşlerine karşı

yazık ki eliyle kesip biçtiği kumaş dar gelmiş dudaklarına

derisinde dikenli tel,

kanlı bir hançer gibi gezinmekte

kurşun dökmüş evlerin, beladan çatıları

hüzün kuşanmış sokaklar, kapılar kilitli

hangi zile uzanılsa kan kusup öksürecekler

korkudan uzanamıyor eller

çaresiz bir dönüşle çekiliyorlar içeri

İlhan Kurt

Su içer sarmaşıklar; çeşmeyi aşan elden

Kadife yaprakları düşer ıslak taşlara

Islanır komşuların gölgesi, pencereden

Hızır baharat döker soğumayan aşlara

Demlenir ikindiler, ezan ile seherden.

Burada yaşlandı gül, titrek kavak, akasya

Bir kafes bizim sokak, kalplerde sonsuz rüya

Kırk yamalı abanın altında koca dünya...

Murat Ertaş

gülüşünde itidal kara parçaları

ve Afrika var

fitil kokusu yayılıyor ellerinde

bir de eriyen parçalar

bazı kelimeler rutubetli bir ağızda oturmak ister

ve vadesi dolmuş bu gülümseme gömülmek için

avuçlarında bir yer

Seyhan Develi

trenler uzansın köprülere öyle pervasız

beni unut öyle git yeni kurulan şehirlere

paslı bir hançer üzerinde dönüp durduğum sual

şimdi yazılır, sorduğun ne varsa şimdi

Yusuf Dal

Şiir ve Yanlış Bilinç

372. sayısına ulaştı Yediiklim Dergisi.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Mehmet Özger’in yazısından olacak. Şiirin toplum üzerindeki algısı ve şiire dair oluşan yanlış bilinci anlatmış yazısında Özger. Yaşayan şiirden yani hayattan beslenen şiirden bahsediyor Özger.

“Yanlış bilinç (false consciousness) insanın, türsel özünü kurtarmaktan ziyade, köleliğini pekiştiren düşünceyi anlatan bir Marksist kavram” olarak tanımlanmıştır (G. Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, s.801). Karl Marks'ın ideoloji tanımı olarak kabul edilen yanlış bilinç, sonraki Marksist düşünürler tarafından farklı yorumlanmıştır. Marksistler, bugün ideolojiyi bir yanlış bilinç olarak görmezler. Yanlış bilincin ideoloji yerine kullanılması başka bir mesele olmakla birlikte bir kavram olarak bugünkü dünyayı anlamak adına zihnimizde bir pencere açacak kıymette olduğunu söyleyebilirim. “Kral öldü yaşasın yeni kral” cümlesi yanlış bilincin bariz örneklerinden biridir. Krallık sistemini sorgulamak, onun yerine başka bir yönetim şekli önermek gibi statik yapıyı değiştirici bir fikir değildi de yeni kralın daha iyi olması beklentisi üzerine kurulu bir bilinç şeklidir bu. Herhangi bir otantik aidiyeti,yaşamak için bir sebebi olmayan milyonca insanın futbol takımı aidiyetine sarılarak ölürcesine ona tutunması ya da bir derneği,partiyi dergiyi vb. kendilerine amaç edilmeleri yanlış bilinçtir.Bütün varoluşunu bir varlığa yüklemenin kendisi başlı başına bir yanlış bilinçtir.Askerlerin orduevlerinin dışında bir yaşam olmadığını sanması gibi ya da yaptığı mesleği yapmasa aç kalacağını zanneden insanlar gibi yaptığı mesleğin dünyadaki en önemli meslek olduğunu sanmak gibi binlerce örnek verilebilir.”

Sanat ve Estetik

Estetik duruş hayatın her alanında ihtiyaç duyulan bir incelik. Elbette estetiğin en çok da sanatla ilişkilendirilmesi gibi bir durum da ağır basıyor. Çünkü sanatın merkezinde estetik vardır. Yani güzele ulaşma isteği. Ethem Erdoğan, Estetik Tavır yazısında bu bağdan bahsediyor. Sanatın ruha dokunan hassas duruşundan…

“Sanatın bir alanı ile uğraşan bireyin sanat eserine karşı geliştirdiği tutum / gösterdiği tavırdır. İnsanların kitap, müzik, heykel, şiir vb. beğeni / ilgileri bu neviden sayılabilir.

Sanatın tanımında bulunan ‘insan tarafından üretilmesi’ ve dünyevi olduğu gerçeği, sanatın varlığının, ilk insana kadar uzandığı bilgisine götürür bizi. Tarihin penceresi bize; sanatçıların estetik duyarlılıklarını sanat üretimleriyle aktarmış olduklarını gösterir.Bu sanat faaliyeti başlangıçtan günümüze sürekli bir değişim ve gelişimi de beraberinde getirmiş; yeni sorgulamalara da kapı açmıştır. Diğer yandan, sözünü ettiğimiz estetik sorgulamalar, yeni sanatsal bakış açılarına ve yeni eserleri üretilmesine de sebep olmuştur.

Bu noktadan itibaren, bazı sorular çıkıyor ortaya. Sanat ve sanatçıyı bağlayan bağ;yani, bir bütünü oluşturan cüzlerden, birimlerden her biri olan en önemli örüntü nedir? İnsanlığın başlangıcından bu yana süren yolculuğun devamı için gerekçe nedir? Ortaya çıkan yeni sorgulama bir diğer estetiği niçin üretir? Nesnelerin yapısı sürekli neden değişir?Sanatçının üretme sürecinde yaşadığı psikolojik aşamalar nelerdir? Bu aşamalarda bilinç ve bilinçaltının etkileri nasıldır?..Üretim sürecinde sanatçının, kendiliği, sorgulamaları, tavrı, bilinci, kaygısı, cesareti, bilinçaltı ve toplumsal bağlarının tamamı estetik tavırdan uçlanan / estetik tavrı tetikleyen etkenlerdir.”

Şiir ve Hikmet

Şiir için hikmet burcunun sözle buluşması da denir. Elbette bu minvalde söz söyleyen şairler için geçerlidir bu hikmetli duruş. Ruhu besleyen ve insanın idrak sınırlarını zorlayan bir şiire ihtiyaç var. Yani hikmeti gözeten bir bakış açısına. Yakup Şafak’ın Şiir ve Hikmet yazısından;

“Şairler, toplumların önde gelen kişileri arasındadır. Heyecanları, endişeleri, sevinçleri büyüktür. Bir alim, bir mütehassıs genellikle hayatın herhangi bir alanını aydınlatmaya çalışırken bir şair, çoğu zaman hayatın ve varlığın bütününü kavramaya ve ifade etmeye çalışır. Dahası hislerin, ifade edilemeyen şeylerin tercümanlığını yapar. Bunları da insan tabiatını okşayacak, ona anlamlı ve esprili gelecek bir tarzda sunar.

Bilhassa bizim geleneğimizde,“lisanları, Allah'ın yeryüzündeki hazinelerinin anahtarları” olarak nitelendirilen şairlere bu derece seçkin bir mevkiin verilmesinin nedeni, kanaatimizce onların, genellikle hakikat yolunu aydınlatan ve âlemdeki sırları açıklayan kimseler olarak görülmesidir. Daha doğrusu bu ayrıcalıklı bakış, söz konusu gayeye hizmet edenler içindir.”

Aykağan Yüce ile  “Kiralık Oturduğumuz Ev” Üzerine Söyleşi

Aykağan Yüce’nin Kiralık Oturduğumuz Ev kitabını severek okudum. Sesini bulmuş bir şairin kitabı idi bu. İçten ve tutkulu bir şiir sesi var Yüce’nin.  Eren Buğdaycı’nın sorularını cevaplamış Yüce. Altını çizdiğim satırları paylaşıyorum.

“Şiir dediğimiz mefhumun müphem ve aleni bir tarafının olduğunu düşünüyorum. Bendeki karşılığı bu ikisinin arasında bir yerde kesişiyor gibi. Şiir kendini çok kolay ele veren bir tür değil. Kendinizi zorlamanız gerekiyor. Bazen zorlasanız bile o müphemiyeti çözebilmeniz mümkün olmuyor.”

“Sinemayla bağımın iyi olduğunu söyleyebilirim. Öykü ve roman konusunda aynı düşüncede değilim. Öykü ve roman okumayı seviyorum ama daha çok malzeme noktasında okuma yapmak hoşuma gidiyor. Sinemanın şiirsel bir arka planının olduğu düşüncesindeyim. Belki bunu şiir kadar milimize edemeyebilir ama sinema dediğimiz fotoğrafı şiir gibi okuduğunuzda size söyleyeceği çok şey vardır.”

Kuşak ve dönemlerle birlikte şiirin de dönüştüğü ve değiştiği düşüncesindeyim. Bugün şiir ortamının ezcümle üreten ve üstüne katma değerini koyan bir yapıya dönüştüğü kanısındayım. Sizin ortaya koyduğunuz ürünlerin kıymeti belki bugün ortaya çıkmayabilir. Ama zamanla sesini bulan, içeriğini hayatla bağdaştıran, yaşadığını yansıtan bir şiirin geleceğe kalacağı kanısındayım.”

Yediiklim’den İki Öykü

Selvigül Kandoğmuş Şahin-Uğrun Uğrun Kaş Altından Bakınca

“Rüzgâr derin bir sancı gibi durmaksızın uğulduyor. Barakanın teneke çatısına yağan yağmur hızını artırıyor. Çatlak küçük camdan içeriye yıldırımların ışığı keskin yansımalarla düşerken, yuvarlak odun sobası gürül gürül yanıyor, griden kızıla kesmiş halde, ön tarafındaki açık hava deliğinden alevler yalımlı sıcak bir yansıma ile küçücük odayı aydınlatıyor adeta…Delikanlı incecik bacaklarını karnına çekiyor, gözleri sobanın açıkta kalmış penceresinde közlenip kıpkırmızı olmuş şeffaf kırmızılıkta yanan odunlara, dalga dalga yükselen alevlere dalıyor, yüzü kızarıyor, gözleri yanıyor.Küçücük odanın içi ekşi ter kokusuyla köşelerden sızan rutubet kokusuna karışırken, şakaklarından terler sızıyor, sıcak sımsıcak bir rüzgar ile bedeni sonra yüreği ürpertiyor sanki…

Bugün yine o kız geçti…

Ben onu gördüm, ama o beni görmedi. Göremedi nasıl görsün ki?

Meydandayım yine, tam onun iş çıkışı olduğu saatte oradaydım. O meydanda yürümeye başladığında sanki meydan aydınlanıyor, her şey kayboluyor. Kağıt topladığım çöp tenekeleri bile gözümün önünden gidiyordu. Binalar bir bir devriliyor, her şey dümdüz oluyor. Batan güneşin kızıllığı, denizle oynaşırken, camlara vuran alevler yüreğime yansıyor içimde bir ateş topu her yer dümdüz oluyordu işte. Bense düzlükte kaybolmamak, yıkılmamak için bir direğe tutunup önümden rüzgâr gibi uçup giden o kıza bakıyorum.”

Portakal Çiçeği-Özgül Yaşar

“Üç beş kitap koydu çantasına pijamalarını da sıkıştırdı kitapların arasına, yedek giysi almadı. Umutsuz insanlar yarın için hazırlık yapmazdı, anahtarları masaya bıraktı gelmeyecekti bir daha ayakkabılarını giydi arkasına bakmadan hızla çıktı kapıdan tam kapının kilidini oturtacakken tekrar etti zaman kaybetmemek için ayakkabılarını çıkarmadı yatağının başucundaki peluş ayıyı kaptığı gibi banyoya girdi usturayla didik didik kesti kocası almıştı evlendikleri ilk hafta ondan geriye bir anı bir hatıra kalmasını istemiyordu içindeki elyaflar un ufak oluncaya kadar kesti, hızla kapıya yönelirken babasının sesini duydu iyice yumuşatmak lazım toprağı diyordu çapayı hızlı hızlı değil seri çekmek lazım mavi naylon hasırın üzerindeki onlarca fidanı üçer metre arayla simetriyi bozmadan diktiler, üç beş yıl yeter demişti babası fidanların meyveye durması için.

Salonun üst başındaki büyük saksının yanına geldi büyükşehirde yetişmezmiş ama süs olarak onu koruyabilirsin demişti babası. Mersin'den İstanbul'a gelinceye kadar saksıyı bırakmamıştı kucağından, fidan boy verdikçe büyütmüştü saksısını, babasının emanetine dokundu, tozlanan yapraklarda ince bir ışıldama oldu, anahtara baktı, akan burnunu kazağının koluna sildi saksıdaki fidanın en çiçekli dalından küçük bir parça koparıp montunun cebine koydu on ikiyi çeyrek geçiyordu bir saat vardı trenin hareket etmesine.”

Yediiklim’den Şiirler

Şehir ahtapot mudur sarar dört yanımızı?
Ruhumuz damla damla erirken kollarında.

Gece ışıklarıyla ısıtır kanımızı,

Gündüzün telaşı ile koşturur yollarında.

Her sokağın başında bir gam kamburu vardır,

Her sokak telaşıylaruhumda dağ kadardır.

Dağlar bekçidir sanki kucaklar şehirleri,

Hem besler, hem temizler doğanın nehirleri.

Üreten ve tüketen açık bir pazar yeri,

Sanırsın hoş seradır meyvesi dallarında.

Şehirler telaşında bize anlatır bizi,

Kendi rengine boyar bizim de rengimizi.

Muhsin İlyas Subaşı

duman süzülüyor az ötede

öyle az ki öte

yürüye yürüye ulaşılmaz

bir adım on bin adım

duman süzülen az öte

sonsuza kaçıyor

az yanaş dönüyor topaç

koşuyor etrafında kim durmadan

gözleri dönen kedi kuyruğunda insan seli

yeni acı bu taze inşaa

gönüllü giriyorlar ona

gönüllü alıyorlar pazardan çarşıdan

 isteyerek takıyorlar pırıl pırıl saçlarına

yüzlerine gözlerine

bu yeni moda acıdan

acıtmazmış üstelik dokunmazmış

yeni moda insan ruhlarına

Hatice Çay

Ne çok susku yetirdim bağban-ı aşka

Yırtıla yırtıla çoğalan kelimeler

Tükettiğim şiir niyetine

Kendi yalnızlığıma gülümseyip

Fotoğraflarda bıraktım güzellikleri

Saatler kadranlarından kaçarken

Çiçekli şiirlere iltica ettim

Yaşamak toparlandı Geyikli örtü sofrasına

Ben bahara susamıştım

Eylül Özlem Öz

Taşralı bütün suçlarımla ben bir defterin tan zamanlarına

Yani otların kelimelerle sararak ölmeyi öğrendiği harabelere

Sıkılmış iki yumruk taşıyarak ve de sonsuzluktan taş yarası

Geri dönmelerin en afili mağlubuyum yüzümdeki kuyuyla

Erhan İksamuk

Bekir Abi’den Mart Ayına Yakışan Bir Sayı

Mart ayı demek Çanakkale Zaferi demektir, İstiklâl Marşı ruhunun bir bahar neşesiyle dirilmesi demektir. Bir de bu yılın İstiklâl Marşı yılı olduğunu düşünürsek coşkumuz dalga dalga yayılmalı dört bir yana.

Bekir Abi Dergisi’nin 13. sayısında Mehmet Âkif ve Çanakkale Zaferi vurgusu öne çıkıyor. Bu duruş da Bekir Abi’ye oldukça yakışıyor. Dergilerin her sayısı tarihe düşülen bir nottur. Bekir Abi, milli duruşunu net bir şekilde sayfalarına yansıtan ender dergilerimizden.

Derginin 13. sayı söyleşisini Tülay Aydın benimle gerçekleştirdi. Şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki oldukça yoğun ve samimi bir söyleşiydi. Özenle hazırlanmış sorular vardı karşımda. Tülay Hanım’a ve Bekir Abi ailesine bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ediyorum.

Ersin Nazif Gürdoğan’dan Mehmet Akif Yazısı

“Dürüstlükte yarışan insanların sayısının kritik sınırın altında kaldığı bir ülke, başka ülkelere örnek olacak, bir ekonomik ve kültürel canlılık gösteremez. Çünkü, kültürel dokusuyla birlikte ekonomik yapısı güçlü olan toplumların pazarlarında dürüstlük alınır, dürüstlük satılır, dürüstlükten terazi tutulur, dürüstlük dürüstlükle tartılır. Onlar her gün yeniden doğarlar. Türk toplumunda dürüstlük deyince, akla ilk önce dürüstlüğün simgesi Mehmet Akif gelir.

İyiliği coşturan, kötülüğü durduran şiirin ustası, bütün Türkiye'nin ayakta dinlediği Milli Marşı'nın şairi Mehmet Akif, Anadolu insanının dürüstlük anıtıdır. Onun hayatı, dürüstlükte destan yazan Türkler'in, bin yıllık tarihlerinin özetidir. O şiiri gibi, ömrünü de Türk toplumuna adamış, kendisi için değil, Anadolu insanı için yaşamış, kendi sorunlarını değil, toplumun sorunlarını dile getirmiştir.”

İstiklâlimizin Haykırışı

Ahmet Sezgin, İstiklal Marşı’mız konulu bir yazısı ile Bekir Abi’de. Marşımızın değerini, önemini anlatan hisleri güçlü bir yazı kaleme almış Sezgin.

“Şairin “korkma” diye seslendiği, özelde Türk ordusu, genelde Türk milletidir. O günlerde memleket işgal altında ve millet kan ağlıyordu. Bazı mandacılar ve millete yabancılaşanlar, millete sürekli ümitsizlik telkin ediyorlardı. O ıstırap yıllarında güneş batarken bu endişeyi duyan millete karşı Âkif’in ümitvar yüreğinden yükselen erkek sesi, umutları yeşerterek endişeleri yok etmiştir. Burada ayrıca, Hicret esnasında korkan Hz. Ebu Bekir’e “Korkma! Allah bizimle beraberdir” diyen Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in sözüne telmih vardır.”

“Vatan; tarih, din, dil, kültür ve milletin kaynaştığı, şehitlerin kanlarıyla değerli ve aziz kılınan yerdir. İstiklâl Marşı’mıza asıl ruhunu veren “istiklal, bayrak, millet, din, Hakk, mabet, ezan, şehadet, hilâl, vatan, hürriyet” gibi kavramlardan rahatsızlık duyanlar; milleti millet yapan ebedi ve manevi değerlere yabancılaşmış kişilerdir. Onlar istemeseler de “Şehadetleri dinin temeli olan ezanlar”, ebedi olarak vatanımızın üstünde, ay yıldızlı al bayrağımızın gölgesinde inleyecek; mabetlerimize, kutsallarımıza namahrem eli asla dokunamayacaktır. Şehitlerimizin ruhlarının Allah’tan dileği, bizden beklediği de budur.”

Çanakkale Savaşı

Mehmet Doğan Karakuş,  Çanakkale Savaşı’nı konu alan bir yazısı ile dergide yer alıyor. Şiirler eşliğinde Çanakkale ruhunu anlatmış Karakuş yani yüzümüzün akıyla çıktığımız bir zaferi dile getirmiş.  

“Ardı arkası kesilmeyen sevkiyatlarla Gelibolu'ya aktı durdu Anadolu. Aktı da aktı. Aktı da aktı. Öyle bir akıştı ki; Genç Osman'ın Bağdat Seferi'ne alınmayışına koşut, tarağını bıyık boşluğu yerine, dudak üstüne batırmasına benzer bir savaşa gitme arzusunu taşıyordu. Okullar kapandı, tüm delikanlılar yürüdüler Gelibolu yarımadasına doğru. Yalın ayak, başı kabak, karnı tok, sırtı pek bile demeyi bırakınız, düşünmediler, akıllarından geçirmediler. Ülkemin her yerinden her yaşta, canlar canları, canlarını hiçe sayıp yürüdüler.”

“Sormak, sorgulamak... Diliyle, kültürüyle, gelişimiyle, yeniden yapılanması yolunda ortaya atılan çağcıl, bilimsel çabalarıyla oluşan bir Türkiye'nin ardında Kurtuluş Savaşı, onun ardında bir Çanakkale Savaşı, onun ardında bir Sarıkamış 93 harbi yatar. Bunların tümünde Anadolu'nun bitmez tükenmez çocuklarının kanı vardır. 1967 yılında, Arap radyosundan şu cümleler dökülüyordu, sunucunun ağzından: “Anadolu'nun bitmez tükenmez evlâtları yetişin!”

Mehmet Âkif ve Bülbül Şiiri

Nuray Alper, şairleri incelerken belirlediği bir şiir üzerinden bunu yapıyor. Çünkü bir şairi en iyi şiiri anlatır. Akif’i de Bülbül şiiri eşliğinde anlatmış Alper. Şiiri tekrar tekrar okuma isteği uyandıran içten bir anlatımı var Alper’in. Akif de ancak bu kadar güzel anlatılır dedirtecek bir yazı bu.

“Mehmet Âkif’in ıstırabına ayna tutan şiirlerinden biri de onun 1921 Ankara’sında, Tacettin Dergâhı’nda kaleme aldığı Bülbül’üdür.

Bursa’nın Yunan kuvvetleri tarafından işgal edilmesi ve Osman Gazi ile Orhan Gazi’nin türbelerine girilmesi şair ruhunda derin bir acıyla karşılık bulmuş ve Bülbül gibi bir şiirin doğmasına neden olmuştur. Âkif’in acı ve feryadını bülbül ile sembolleştirmesi bülbülün özgürlük ve bağımsızlığına olan düşkünlüğünde ve yanık nağmelerinde aranmalıdır. İki bölümde incelenebilecek olan Bülbül şiiri, ikinci kısımda da kendi içinde ikiye ayrılmaktadır. Eserin ilk bölümü, tabiat tasvirlerinin işlendiği, tabiatın sanatçının ruhuna ayna tuttuğu ve şair psikolojisinin en canlı hâliyle yansıtıldığı bir sırada, bülbülün şiirin içindeki yerini aldığı kısımdır;

Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım:
Nihayet bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden çıkmak isterken sular zaten kararmıştı;
Pek ıssız bir karanlık sonradan vadiyi sarmıştı.

“Şair, mâtem halinde oluşunun ve matemin kendi nasibi olduğunun sebebini izah eder. Tesellî bulamadığını ve baharda hazanın ağlayışını izlediğini söylerken, öz diyarında evsiz-barksız bir serseri gibi kalmış olmasının ıstırabı içindedir. “Ben”i merkeze alarak ata mirasına sahip çıkamadıklarını anlatmakta, Salâhaddîn-i Eyyûbî’leri, Fâtih’leri, Osman Gazileri şükranla anarak kahrolmaktadır. Burada, Kudüs ve İstanbul fatihinin aynı mısra içinde zikredildiğini, ardından gelen mısrada Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Gazi’nin yâd edildiğini görürüz. Bütün bu isimler, şairin en mahzun anında, şiirine bilinçli bir şekilde dâhil ettiği kudret abideleri olarak çıkarlar karşımıza. Bursa, Osmanlı Devleti’nin ilk başkentidir ve onu, Osmanlı mülküne kazandıran Orhan Bey’dir.”

Çiçek ile Kalalım

İçinden çiçek geçen ne varsa dünyaya bir ahenk verdiği muhakkak. Çiçekler sarsın ki her yeri içimizde de çiçekler açsın. Tıpkı Anadolu’nun güler yüzlü bahçeleri gibi. Süheyla Karaca Hanönü içinde çiçeklerin arz-ı endam ettiği şiir gibi bir yazıyla Bekir Abi’de. Şiirlerle çiçekleri dost eylemiş Hanönü. Çok da iyi olmuş.

“Çiçekler; çocukların bile anladığı kelimelerdir, der Bishop Coxe.

Dilimiz içinde doğup, yaşayıp, ölen nice sözcüklerimiz vardır. Kimi tamamen ölür, kimi birtakım değişikliklere uğrayarak devam ettirir varlığını, kimi ise ilk söylendiği gibi günümüze ulaşıp dilimize yuva yapar adeta. Anlamlandırılan, yıllarca anılagelen, insanlık tarihimiz kadar eski sözcüklerimiz ne bahtlıdır. Gönül gibi. “Taş tokıttım, köngültegi sabımın bitidim…”

Taş yontturdum, gönüldeki sözleri yazdırdım, der Orhun Yazıtlarında Yollug Tigin. Ta 8. yüzyılda taş abidelerde kendine yer bulur gönül sözcüğü.”

“Bir kişinin yaşına ve durumuna uygun davranışlar sergilememesi durumunda “Çiçek olmak” deyimini kullanırız. İşini bilen kimseler için “Arı bal alacağı çiçeği bilir.” deriz. Güzel olan her kişiyle gönül eğlendirmeye kalkmak ve muhabbet etmek çabasına girmenin yanlış olduğunu anlatmak için “Her çiçek koklanmaz.” deriz.

Utangaç, çekingen biriyken çok kısa bir zamanda bundan kurtulup eleştirilecek ölçüde serbest davranışlar gösterenler için “Kabak çiçeği gibi açılmak” deyimini kullanırız.”

Özel Dosyada Trio Patara Var

Mete Dayı, özel bir dosya ile bizlere Lelya Bayramoğulları, Nurdan Küçükekmekçi ve Aslıhan Güngör’ü tanıtıyor. Bir oda müziği eşliğinde sürüyor söyleşi. Öylesine keyifli ve ahenkli. Biyografi bölümlerinden paylaşım yapacağım. Devamı Bekir Abi 13’te.

Lelya Bayramoğulları: İzmir’de doğmuş, İzmirli bir sanatçıyım. “9 Eylül Üniversitesi, İzmir Devlet Konservatuar’ı” mezunuyum ve Master’ımı Almanya’da tamamlayarak ülkeme döndüm. Mimar Sinan Üniversitesinde de “Sanatta Yeterlilik” eğitimimi tamamlayarak “Doç.” ünvanını aldım. 1999 yılından itibaren “Antalya Devlet Senfoni Orkestrası’nın ilk kurucu üyelerindenim ve halen “Antalya Devlet Senfoni Orkestrası Flüt Sanatçısı'yım.” Periyodik olarak da yurt içi ve yurt dışı görevlerimi icra etmekle beraber Akademik çalışmalarıma da devam etmekteyim. Akademik anlamda “Hakemli Dergi”lerde makalelerim de yayınlamaktadır. Ayrıca bir Japon firması “Sankyo Flüt Artisti”yim ve“Marka Yüzü”yüm. Sosyal bir insanım, paylaşmayı çok seviyorum. Paylaştıkça da çoğaldığıma inanıyorum. Müzik ise benim bir parçam ve en değerli kıymetlerimden biridir. Müzik alanındaki çalışmala rımda profesyonellerle çalışmayı hedefl edim ve çalıştım. Bu profesyonel çalışmaları Antalya’mıza da taşıdığıma, kazandırdığıma inanıyorum. Geçmiş eğitim sürecimde; İzmir’de “Oda Müziği” çalışmaları yaptım. Avrupa’da yapılan yarışmalarda “Flute Quartet” ekibimizle beraber birçok başarılı derece elde ettim ve ödül aldım. Ülkeme döndüğümde ise hem konservatuvar hem orkestralar kuruluşu noktasında bağlı bulunduğum kurumumla beraber başarılı çalışmalara imza attım. Profesyonel anlamda “Mimar Sinan Trio” grubum oldu. “İstanbul Flute Ensemble Grubu" Birinci Flütçülüğü ve Ankara’da “[email protected]”in de “Solo Flütçülüğü”nü yaptım.

Nurdan Küçükekmekçi: Aslen Karadenizliyiz. Samsun’da doğdum. Ailem ben küçük yaşlarda iken İzmir’e yerleşmişler. İlk, orta, lise eğitim ve öğrenimimi Denizli’de, üniversite eğitim ve öğrenimimi ise İzmir’de tamamladım. İzmir Devlet Konservatuarı’ndan mezun oldum ve mezun olduğum okulumda akademisyen olarak 6 yıl öğretim görevlisi olarak çalışma hayatıma devam ettim. Ayrıca yüksek lisansımı da burada tamamladım.

1999 yılında Antalya Operası’nın açmış olduğu sınavı başarı ile kazanarak, Antalya Operasında “Solist” olarak çalışmaya başladım ve böylece de Antalya maceram da başlamış oldu. Hayatım boyunca istediğim, hedefl ediğim bir olguydu solist olmak. Ben; “Sopranu'yum.” Soprano, kadın sesleri arasında en ince ses rengine sahip olandır. Sahne üstü çalışması hele de solistseniz çok yoğun bir tempo içerisindesinizdir, demektir. 1999 yılı da benim için yoğun bir tempo ile başlamış oldu. Daha sonra bu yoğun ve keyifl i tempo bana çok sayıda “Ulusal ve Uluslararası” başarı ve derecelerini de beraberinde getirdi. Sayısını hatırlayamadığım birçok başrolde oynadım. Ulusal ve Uluslararası Festivallerde sahne aldım. Örnekleyecek olursam sahne aldığım festivalleri; “İstanbul Opera Bale Festivali”, “Eskişehir Opera Günleri” ve “Side Antik Tiyatro Festival”leri gibi sahne alarak sayısız temsilleri “Soprano” olarak icra ettim.

Aslıhan Güngör: İstanbul’da doğdum, İstanbullu bir sanatçıyım. “Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı”nda İpek Mine Sonakın ile birlikte Arp çalışmalarına başladım. Aynı yıllarda bölüm kurucularından çok değerli arp sanatçısı Sevin Berk ile çalışma fırsatı yakaladım. Arp eğitimi alan öğrenciler Piyano, Keman vb. eğitimi alan diğer öğrencilere göre daha az sayıda olduğu için, hocalarımla daha fazla çalışma imkânı ve zamanı buldum. Eğitim anlamında kendimi çok şanslı bir öğrenci ve Arp sanatçısı olarak görmüşümdür. Bu şans doğal olarak da meyvelerini vermeye başladı. Çok kısa bir zamanda müziğe olan tutkum, içten sevgim ve bağlılığımla, konserler yapmaya başladım. Uluslararası pek çok değerli arp sanatçılarıyla Masterclasslar yaptım. 2006 yılında “Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası”nda çalmaya başladım. Böylece ilk profesyonel müzik serüvenim de başlamış oldu. Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ile müzik serüvenim de Salzburg Festivali - Felsenreitschule, BBC Proms - Royal Albert Hall, Wiener Konzerthaus, Graf Zeppelin Haus, Alte Oper, Meistersingerhalle, Hong Kong Culturel Center, Philharmony Essen, Wiener Musikverein, Theatre Des Champs Elysées gibi dünyanın seçkin salonlarında konser verme ve CD kayıtlarında yer alma şansım oldu.

Bedri Rahmi Eyüboğlu’na Dair

Hikmet Işık Cankat, şiirler eşliğinde anlatıyor Bedri Rahmi’yi. Yani Türkçenin, türkülerin, renklerin şairini.

“Türküler Dolusu” şiirinden son bölüm nasıl da güzel özetliyor Anadolu'ya aşkını; “Şairim/ Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası / Ayak seslerinden tanırım… Ne zaman bir köy türküsü duysam/ Şairliğimden utanırım.”

“Bedri Rahmi 1940'lardan sonra duvar resimlerine yöneldi. İlk duvar resmini 1943'te İstanbul'da, Ortaköy'deki Lido Yüzme Havuzu için yaptı. Sonradan Reina olmuştu bu mekân. Mozaik çalışmalarına 1950'de başladı. 1958'de Uluslararası Brüksel Sergisi için 272 m²'lik mozaik bir pano gerçekleştirdi ve bu yapıtıyla serginin büyük ödülü olan altın madalyayı kazandı.

Bir dönem Paris'e yeniden gitti. İnsan Müzesi'nde (Musée de I'homme) ilkel kavimlerin sanatını inceledi. Bu incelemeleri “güzel”in aynı zamanda “yararlı” da olabileceği, yararlı olmanın güzel’in gücünü eksiltmeyeceği düşüncesine ulaşmasına yol açtı. Bu düşünce ise onun bundan sonraki sanat görüşünü tümüyle etkiledi.”

Kazanımlarla Kent Kimliğimizi Oluşturma

Çiğdem Yaldırak, kent kimliği oluşturma üzerine kaleme aldığı yazısı ile Bekir Abi’de. Kendi kültürümüzle modern olanı harmanlayarak bir kent kültürüne ulaşabileceğimize dair notlar var yazıda. Oldukça yerinde tespitler bunlar. Modern demek geleneği yok saymak değildir. Sağlam temellerle bir sentez oluşturarak kurulacak kentler bizim kültürel değerlerimizin bir yansıması olacaktır.

“Dünden kazandığımız kültürel mirasları koruyarak yarınlara da en iyi biçimde aktaracak düşünceler ile gerek kırsal, gerek kentsel kimliğimizi, dokusuna uygun olarak taşıyabilmeliyiz. Anadolu’nun özgün kimliklerine sahip çıkarak korunmasına destek olmalıyız. Hepimiz farklı kesimleri temsil ediyor olsak da aslında ortak bir amaç için güç birliği yaparak örgütlenebilip, yaşamsal alanlarımıza zenginlik katarak kent kimliğimizi oluşturabilmeliyiz.”

“Öğrendikçe gelişebileceğimiz, geliştikçe de farklılık yaratarak dünya üzerinde de ayrıcalıklı bir oluşum kazanacağımız aynı zamanda da örnek bir izlenim kazandıracağımız olgusunu şehirlerimizin ruhuna yansıtabilmeliyiz. Şehir ruhuna yansıyabilmek için öncelik vatandaş olmak üzere belirli kazanımlar oluşturmalıyız. Tepeden başlayan bir kazanım, temeli sağlam kazılmayan deprem etkisiyle sarsıntıya uğrayan ve çöküş temelli yapılanmadır. Temeli her vatandaşın ruhuna işleyerek sağlam kolonlar üzerinde oluşturarak şehir ruhunu zenginleştirip, sağlamlaştırabiliriz. Kentsel dokularımızı teknolojik ve ekonomik değişmelere açık pazar haline dönüştürmemeliyiz. Her ne kadar nüfusun artması ihtiyaçların çoğalması, alanların daralmasına sebep olsa da her zaman doğal çevresine uyumlu ve kültürel yapıya bağlı, bulunduğu zemine doğru oturtulmuş bir dönüşüm bizi sağlıklı kılar.”

“Haydi! Şehir kimliklerimizi aslına uygun do - kuyup koruyalım ve tüm dünyaya tanıtalım. Der - dini anlatan biri olmak yerine çözen birileri ola - lım ve çözebilen herkesi aktif yaşama müdahil kılalım.”

Hırçın Bir Kedi Değilim

Uğur Canbolat, ruha şifa bir yazı ile Bekir Abi’de. Gönül okşayan telkinleri sıralıyor ardı ardına. Her şey güzel olsun diye ve huzur gelip konsun diye kalbimize…

Sâkin ol.
Vakur olmak herkese yakışır. Kendine bunu daha çok yakıştır.

Engin ol. Gökler engin olduğu için hep ona bakar derinliklerinde seyahat ederiz.

Hâkim ol. Kendine elbette. İç âleminde saldırıya her an hazır olan menfi yanına hâkim ol. Kalıcı dostlara, arkadaşlara sahip olmak bu hâkimiyetle ilgilidir. Kendine hâkim olmayan çevresine de olamaz.

Sabit ol. Âni değişiklikler genellikle öfkenin erken doğumudur. Onun çocuğudur. Korumak, kollamak gerekir. Sesin bile âni değişimi ne manalar içerir bir düşün.

Bekir Abi’den Hikâyeler

Rahime Alcan – Kuzine Soba

“Çay bardağı istemsizce gidip geliyor aramızda. Ne o soruyor içer misin, ne de ben yetişir fazla gelir diyorum. Sanki çay olmasa anılara yolculuk yapılamaz, hayatın akıp giden temposu yakalanamaz. Komşumuz Hilmi amca anlat bakalım evlat derken, ben zihnimde beliren anıların hangisine dokunayım bilemedim. Sobadan yayılan sıcaklık tüm bedenimi uyuşturdu. Bırak oğlum derdi annem, bırak oralarda ruhun sıkılır, yalnız kalırsın, seni mutlu etmez büyük şehir, sen bunalırsın. Gel çay kenarında küçük bir evde otur. Sobada çayını demler yazılarını yazarsın, hem bizden de ayrı kalmamış olursun.”

“Evimiz sıcacıktı, istedikleri zaman parka, sahile gider yürüyüş yaparlardı. Doğal gaz, sıcak su onların hizmetindeydi. Konfor üst seviyedeydi. Hem çocuklarıyla gurur duyuyorlardı, kariyerinin zirvesindeydi ne de olsa. Çok yüksek bir hayat standardı yakalamış, asla onları bırakmamış, onlara gözü gibi bakıyordu. Onların rahatı için ne gerekiyorsa yapıyordu. Ama köyün sıcaklığı yoktu işte. Bu sıcaklıkta annemin gönlünün üşüdüğünü anlamadım, söylediler ama yine de bana anlamlı gelmedi.”

“Sabahın seherinde, ana şefkatiyle yarışır, hiç sönmezdi ateşin, varlığınla kuşatırdın bizi. Kuzineli sobalar söndü, anne nefesini, anne kokusunu aldı, çekti içine, götürdü uzak diyarlara.

Hayatın eski tadı yok artık, yitip giden her şey sırtımıza ağır bir yük bindirdi, anılar bile içimizi acıtır oldu.”

Seçim Seziş – Kasnaklı Kuş

“Süleyman usta, sabah ezanıyla uyandı. Ev ahalisini uyandırmamak için yavaş ve dikkatli hareketlerle alışıldık sofrasını kurdu. Çayını doldururken masaya baktı ve “Bana herşey seni hatırlatıyor “ şarkısını mırıldandı. Ve gülümseyerek… ‘‘Ulan Beşiktaş, her yerde mi karşıma çıkarsın?’’ dedi, siyah zeytin ve peynire bakarak. Bir solukta hazırladığı kahvaltısını bitirip, bulaşığını tezgâha koyduktan sonra, evdeki kimseyi uyandırmamanın verdiği huzurla sokak kapısından çıktı.”

“Genellikle yıpranmış bir poşet içinde dükkâna giren ayakkabıların kime ait olduğu hakkında kendince tahminleri olurdu. Onları boyayıp, tamir ederken sahiplerini, yüzlerini ve işlerini kafasında canlandırırdı. Süleyman Usta'nın elinin sihirli dokunuşlarıyla ayakkabıların ömürlerine ömür katılır, sahiplerinin cüzdanı rahat bir nefes alırdı. Kısacası her ayakkabının bir öyküsü vardı.”

“Süleyman Usta itina ile hazırladığı eserinin karşısına geçti. Baba oğul tuttukları takımın renklerini göklerde görmenin mutluluğunu hayal etti. Kara Kartal göklerde uçmaya hazırdı. Onu gökyüzünde salınırken düşündü. Uçurtma süzülüp, taklalar atarken Mustafa kim bilir nasıl sevinecekti? Tıpkı kendisinin babasıyla gurur duyduğu gibi oğlu da onunla gururlanacak, çevresindeki yaşıtlarına caka satacaktı. Mustafa birazdan uyanırdı. Süleyman biraz yorgun, uykusuz ama heyecanlı, oğlunun yattığı odaya doğru yürüdü. Kapısını usulca araladı, yatakta uykudan yeni uyanmış ona sevgi ile bakan mutlu gözlerini gördü.”

“Sırada yeşil çayırlara gitmek, kasnaklı kuşu mavi gökyüzünde uçurmak vardı. Oğlu bir sandalyeye bağımlı olsa da ruhu özgürlüğün hazzını tatmalıydı. Babanın bir elinde kasnaklı kuş diğer eli tekerlekli sandalyede evin kapısından çıktılar. Yeşil alanların olduğu yerlere doğru yola koyuldular. Hava mavinin ve özgürlüğün en güzel tonunu kuşanmışken siyah beyaz uçurtma Mustafa‘nın sevinç çığlıkları eşliğinde gökyüzüyle buluştu. Mustafa, elinde tuttuğu ipin ucunda, kartal gibi süzülen uçurtmanın eşliğinde, ayakları yerden kesildi. Kasnaklı kuş havada yükseldikçe çığlıklar atarak “Daha yüksek, daha yüksek uçmak istiyorum.” diye bağırıyordu.”

Bekir Abi’den İki Şiir

Dilimden bir deyiş, akar geceye,

Islık çalar rüzgâr, dönerken mevsim,

Yavaştan gönülden, sızar heceye,

Eşlik eder hazlar, sönerken mevsim.

Turna semah eder, ah allı morda,

Bülbül Türkmen kızı, yanar ses korda,

Dolu içmiş sırda, çevrinir turda,

Avaz avaz çağlar, dönerken mevsim.

Sel sel çile derviş, yol gamlı kervan,

Hançer tekne kırar, tel keser gerdan,

Perde inler sarhoş, geçilir vardan,

Öksüz kalır bağlar, göçerken mevsim.

Leyla Koçak Oruç

Avuçlarımdan yere inci zar düşer

Semadan kudretle intizar düşer.

Hüsnünün karşısında bülbül olamadım

Yine de gül lütfundan sineme har düşer.

Vuslat ümidi bile gençleşmeme yeterken

Bir lahzalık firakla gönlüm ihtiyar düşer

Ali Kibar

YORUM EKLE

banner26