Mart 2021 dergilerine genel bir bakış-2

Edebiyat Ortamı 79. Sayı

Her yıl merakla ve heyecanla beklenir Edebiyat Ortamı Dergisi’nin Mart sayısı. Çünkü artık gelenekselleşen şiir yıllığı, derginin Mart-Nisan sayısı ile okuyuculara ulaşıyor. Büyük bir emek olduğunu çok iyi bildiğim yıllığın bir önceki yılın şiir haritasını çıkardığını gönül rahatlığı ile söyleyebilirim. Hem de ayırmadan günümüz şiirinin tüm renklerini sayfalarına taşıyarak. Başta Ali Sali olmak üzere emeği geçen herkesi can-ı gönülden kutluyorum.

Üryan Söylenişler

Yunus diye görünmeyi arzulayacağım ız bir yılın içindeyiz. İçimizden eksik olmasını istemediğimiz Yunus’un içli sesini gönül istiyor ki bu yıl daha çok duyalım. Her sözü dönüp dolaşıp Yunus’a getirelim.

Edebiyat Ortamı Dergisi’nin 79. sayısında Ali Ömer Akbulut’un “Üryan Söylenişler” yazısı Yunus’u en iyi anlatan bir ifade olan “üryan” üzerine inşa edilmiş bir yazı. Akbulut’un yine özgün ifadeleri ile farklı bir Yunus kapısı açıyoruz gönlümüze. Öylesine mahzun öylesine mümin.

“Mutluluğun resmidir Yunus. İnsan oluşu iliklerine dek hissedebilmiş bir âdemdir o. Üryanlığı bundandır. Bütün sıfatlardan soyunmuştur, yalın insanlıktan başkası yoktur onda. Odunun en düzünü seçti o, suyun en safını dağıttı. Dosttan ayrılık odunda yandı, can suyu dosta kandı. Varlığın özgüleyici çağrısı zevki hâlin en yücesiydi. İkiz ruhlar yarı yolda karşılaşacak, varlık söyleşisi başlayacaktı. Benlik gidince can dost tutacak, dostun donu giyilecek ve sonsuz sonrasız dost muhabbeti başlayacaktı böylece. Can da yağma edilecek dost tutacaktı her yanı, hem canı hem cümle âlemi.”

“Söz varlık olur, varlık rahmetle nefeslenir ve bütün âlem İNSAN keser, İNSAN cümle âlemi tutar da Kelam her varlığa nefes olur, cân tutar. Ne sen kalır ne ben kalır; bir O kalır. O’dur, O’nadır, O’ndandır. Hüve’l-Bakî.”

Sezai Karakoç ve Metafizik

Münire Kevser Baş, Sezai Karakoç şiirinde metafizik konusunu “Sesler” şiiri merkezinde incelemiş. Diriliş ve metafizik birlikteliği Karakoç’un vermek istediği mücadelenin temelinde bulunuyor. Dirilişi besleyen metafizik aslında hakikat ikliminin bir kıstaslar çerçevesinde bütün köşeleri tamamlayan bir varoluşun da zemininde bulunuyor. Yazıda bu ayrıntılar yanında Sesler şiirinden örneklerle konu daha da somutlaştırılıyor.

“Bütünlüklü bir sistem niteliği arz eden Diriliş düşüncesinin, estetik düzlemde ifâdesi olarak Sezai Karakoç şiiri, tezin temel argümanlarını sürekli üreten bir işleve sahiptir. Bu işlev Karakoç’un şiirinde hem makro hem de mikro düzeyde fark edilebilecek şekilde karşımıza çıkar. Kimi şiirler Diriliş tezinin kavram teklerine yoğunlaşmış görünürken kimi şiirler de bütüncül anlamda tezin bütün unsurlarının yerleştirildiği sıkı dokunmuş metinler olarak şekillenmişlerdir.”

“Karakoç’un Batı medeniyetinin teorisine ilişkin önemli eleştirilerinin başında Rönesans’ın metafizik kavramını yok sayması gelir. Rönesans’ın öncelikle bir tepki hareketi olarak doğmuş olması nedeniyle bünyesinde taşıdığı zafiyete dikkat çeken Karakoç, Rönesans’ın aslında tümden ve evrensel bir değişim amacından daha fazla Yeni Çağın ruhu olan İslâm’a karşı kendini savunmak amacıyla başlamış olduğunu belirtir.”

“Karakoç’un düşünce yazıları ile şiiri arasındaki doğurgan döngüsellik olarak nitelenebilecek mütekabiliyet ilişkisi dikkat çekicidir. Diriliş tezindeki her bir kavram şiirde imgesel bir karşılık bulur. Bu tasarruf onun üretimini bütünlüklü kılan önemli unsurlardan birisidir.”

Metin Savaş ile Romana, Öyküye, Yazmaya Dair

Cahid Efgan Akgül, Metin Savaş ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Savaş’ın yeni kitabı Defne Ağacını Budamak, romanımız, hikâyemiz, destanımız derken ufuk açıcı bir sohbet çıkmış ortaya. Savaş’ın “taşra” üzerine sözleri oldukça önemli.

“Defne Ağacını Budamak’ı okuyanlar görecektir ki yabancı edebiyat teorisyenlerine bağlı kalmayarak bu kitapta kendi fikirlerimi ortaya attım. Bunu yaparken de tabii ki yerli yabancı pek çok üstattan yararlandım. Bu konularda dergilere yazmış olduğum yazılarımı genişletmeye ve hatta kendimi geçmeye uğraştım. Bir başka hocamız ise bir makalesinde Berna Moran’ın hâlâ geçilemediğini söylüyordu. Bizler edebiyat eleştirisi ile edebiyat teorisi arasındaki farkı tam tayin edemiyoruz gibime geliyor. İşte bütün bu nedenlerden ötürü Defne Ağacını Budamak’ı yazma ihtiyacını duydum diyebilirim.”

“Türk romanının son derece sağlam bir yerde durduğunu abartarak da olsa belirtmek istiyorum. Belki de abartmıyorumdur. Günümüzde Avrupa’dan daha fazla olarak Avrupa dışından güçlü romancılar çıkıyor. Güney Amerika ülkeleri ve Japonya gibi. Azerbaycanlı çağdaş romancıların Türkiyeli çağdaş romancıların bir gömlek önünden yürüdüklerini rahatlıkla dile getirebilirim. Takip etmezsek göremeyiz. Yüz binlerce romanı takip edemeyiz elbette. Bu nedenle de kimi başarılı yazarlar arada kaynayacaktır. Belki ben de kaynayıp gidenler arasına karışacağım. Biraz da tâlih meselesi.”

“Merkez tektir ama taşra görecelidir. Fransa’nın merkezi Paris’tir. ABD’nin merkezi New York’tur; Washington ise sadece siyasî merkezdir. Türkiye’nin siyasî merkezi Ankara olmakla birlikte kültür merkezi İstanbul’dur. Benim yaşadığım şehir Balıkesir taşradır. Ne var ki İzmir veya Bursa’ya taşra diyebilir miyiz? Yakın zaman öncesinde Urfa’ya gittim geldim. Orada bir kültür şehri buldum. Urfa’ya taşradır demekte zorlanırım. Merkezin dışınaki her yer taşra olarak görülemez. Balıkesir gibi şehirler taşradır. Taşrada yaşamak bir sanatçı veya kültür adamı için çok zordur. Taşranın gündelik hayatta bir rahatlığı vardırsa da entelektüel ortamı yoktur. Bunu şöyle izah edeyim: Her şehrimizde üniversite var fakat her şehir üniversite şehri olamıyor. Denecektir ki taşradan şikâyetçi isen git büyük şehirlerden birine yerleş. Kaçan kaçıyor zaten. Fakat kaçmak çözüm müdür? Dar hayatlar dar zihniyetler doğuruyor. Ve bunun çözümü de yoktur. Sanatçı ya gider merkeze yerleşir ya da taşrada kalacağım diyorsa bedelini öder. Ben bedel ödemeye talip oldum. Bakış açım şöyledir: Taşrada sıkıntı çeksem de merkezde konforu bulsam da ölmeyecek miyim? İşte herkes nasılsa öleceğiz fikrinden yola çıkarsa sorunlarımız çok çok azalır. Diyelim ki Nobel aldım. Nobelli yazarlar ölmüyor mu? Bana bin tane Nobel verseler bile ölmemi engelleyemezler. Şu halde derdimiz nedir? Meşhur yazar da olsam, kıyıda köşeye itilmiş yazar da olsam yine öleceğim. Bence çözüm bu bilinçtir.”

Şiirin Yankısı, Çevirmenin Sesi

Nazım Payam, şiir çevirisi üzerine kaleme aldığı bir yazı ile Edebiyat Ortamı’nda. Faruk Uysal’ın şiir çevirilerine sözü getirerek konuya açıklık getiriyor. Bu, çok isabetli bir tespit. Şiir çevirisi başka şeye benzemez çünkü. Bu işe soyunacak kişinin öncelikle şiire olan hakimiyeti de önemlidir. Payam da birçok ismi bu bağlamda yazısında sıralıyor.

“Evet, şiir çevirileri sayesinde göğsümüzü “ötekinin” suyuna, havasına, sesine açabiliyoruz. Ötekini işitebiliyor, anlıyoruz. Onların edebiyata kattıklarından; aşılı tamlama ve kelime üretmelerinden, bireysel ve toplumsal isteklerinden, hayallerinden yararlanıyoruz. En kârlı alışveriş duygusal alışveriştir. Yine şunca zaman sonra şiirin araladığı kapıdan Edgar Allan Poe ve Edward Estlin Cummings ile Türkçe konuşabiliyoruz.”

Geliyor Gelmekte Olan

İyi şeyler düşünelim dediğimiz anda, kara bulutların üstümüze çöktüğüne şahit oluyoruz. Evet, en acısı da bu; şahit oluyoruz elimizden kayıp giden her şeye. Zaman geçiyor ve söylerken zorla yutkunduğumuz ne varsa canlı canlı yutturuyorlar ne çağın ayak oyunları ile. Aydın Ünal, Susma! Sustukça… diyerek bir yitirilişi sıralıyor çağ yangını gibi. Yitip giden aslında insan yanımız. Sesimizin çıkmaması da ağır bir yük hepimize.

“80’li yıllarda İslami camianın yayınlarında “insan sureti basılabilir mi basılamaz mı” tartışması vardı. 90’lı yıllarda insan sureti konusu çoktan aşılmış, “kadın fotoğrafı basılabilir mi basılamaz mı” tartışması yapılıyordu. 2000’li yıllarda kadın-erkek musafahası ve bununla birlikte televizyonda kadın sesi ve görüntüsü hiç tartışılmadan benimsendi.”

“Yaşanan kırılmanın bir ihtiyaç olduğu, yaşanması gerektiği, hatta geç bile kalındığı iddia edilebilir. Yani İslam dininin reforme edilmesi gerektiği, bunun da bugün gerçekleştiği söylenebilir. Cevap ne olur bilemem ama en azından bu tartışılabilir. Ancak yaşanan kırılmanın kontrol dışında ilerlediği ve aynı zamanda bir felakete doğru ilerlediği tartışılmaz bir gerçek olarak önümüzde duruyor.”

“Nesiller hızla elimizden kayıp gidiyor, baba oğlunu, anne kızını tanıyamaz hale geliyor. Aşırı akımlardan, komünizmden, faşizmden koruduğumuz çocuklar modernleşme dinine teslim olurken münevverlerimiz susuyor.”

Sibel Gülistan; Kalbi Buz Yanığı Bir Şair

Fahri Tuna’nın bu sayı konuğu Gümülcine’den Sibel Gülistan. Her zamanki gibi Tuna yine şiir gibi anlatıyor muhatabına. O anlatınca siz bahsi geçen ismi tanımıyorsanız mutlaka tanınacaklar listesine alıyorsunuz.

“İmgelerin şairi Sibel Gülistan. Bakmayın Yunanistan’da, Batı Trakya’da, Gümülcine’de yaşadığına. Rumeli’den çok Anadolu şiiri onunki. İstanbul şiiri. Okudukça siz de inanacaksınız bana. Bakın bazı imgelerine: Ömür harflerden ibaret artık / Sevmekti onun imtihanı, sevgiyleydi / Kelimelerim kınında kaldı / Sebepsiz gelen ayrılıklar yordu beni / Ayrılık koca bir hüküm, yalnızlık yargısız infaz, sebep bir uçurum kenarı / Zaman soğuk bir gölgenin ellerime bıraktığı buz yanığı / Sebep sualsizce firardaydı / Adım yalnızlık / Aklım Kaf Dağı’nda / Ben aşk için doğmuş biriyim / Hiç varolmayanlar ülkesinin / Kekremsi tümcelerle / Aşk kırmızısı / Aşk gibi eskiyiz / Üç tarafı hüzünle kaplanmış ömrümün / Bakışların demleniyor geceme / Kâğıttan kayıklar yapar / Gözlerinin denizinde kürek çekebilirdim / Sustukça sen, intihar ediyor gölgem / İçimde aşktan kalma bir ılıntı / İtiraf ediyorum evet, çok yalnızım kopela / Bir çığlık geliyor derinlerden / Bir çete / Sensizliği bıçaklıyor içimde.”

“Her şair bir şiirden ibaretse, benim için Sibel Gülistan, Giota’ya Mektuptur. Ve her şair bir dizeden ibaretse eğer, Mutluluk candanpare / Canpare / Benden uzak / Öte dizesidir.”

Edebiyat Ortamı’ndan Öyküler

Bahtiyar Aslan- Ağaç

“Bir ağacın altındayım.

Belirli bir zamanda, belirli bir amaçla ve belirli bir vasıta ile buraya gelmiş olmalıyım. Tabii ki ağacın da belli bir konumu olmalı. Bildiğim filan dağın eteğindeki yahut bizim olan filan tarlanın –tarlaların da adı olmalı mutlaka- ortasındaki ya da kenarındaki ağaç… Onu bir konumla beraber tanımlayabilmeliyim. Tanımlayabilenler vardır mutlaka ve onlardan biri de benimdir. Ama şimdi… Konumu, bir ağacın adı olabilir mi? “Köşedeki adam” diye tanımladığımız adamın da bir adı vardır mutlaka. Olmalı…”

“Sonra ağaç yok oldu. Bir bulutla göz göze geldim. Beyazdı ve yepyeniydi. Kuzeyde bir dağ vardı –öyle olmalı- ve onun başından sıyrılıp gelmişti. Yine de kalkmadım yerimden, doğrulmadım. Toprağa karışmış gövdemi silkinip çıkarmak istedim ama vazgeçtim. Öğünmeye devam ettim. Kum saatiydi aslında potukların toprağın altına girerken geride bıraktıkları huni. Bir benzeri, birebir aynısı da toprağın altındaydı. Yüzeydeki boşluk orada doluluk oluyordu.”

“Oysa biliyorum, yerim yurdum bir avuç topraktan ibaret ve o toprağı bir avucundan diğerine aktarıp duran biri var. Toprağı bir avucundan diğerine aktarırken bir hikâye anlatıyor, bir avucundan diğerine aktarırken bir rüya görüyorum yahut da.”

Yavuz Selim Fentçi - Modern Dürbün Anlatısı

“Bombalar herkesi eşit kılıyor. Varlığın tüm buhranlarını siliyor ve sadece yaşamak için içinize müthiş bir korku fidanı dikiyor. Sulamasını ve budamasını kısacası bakımını hiç ihmal etmiyorlar. Bombalarla suluyor, mermilerle buduyorlar. Sanırım büyüyüp koca bir ağaç olup savaş uçaklarına değdiğinde bitecek her şey…

Dağlar ardından yükselen güneş çizdirdim hep öğrencilerime. Artık, güneş çizsin bizi. Güneş boyasın tüm sahipsiz sokaklarımızı. Gelsin, mermilerin ve bombaların açtığı deliklerden gelen ölümün sert ayazını o sonsuz sarı kollarıyla tıkasın.”

Zehra Atıcı - Pakize Teyzenin Lâneti

Furkan mezarın içine doğru inen merdivenleri gördü. Rüya mı gerçek mi artık ayırt edemiyordu. Yavaş yavaş merdivenleri indi. Aralık duran bir tabut karşısındaydı. Usulca yaklaşıp içine baktı. Kefenlenmiş bir ceset ve üstünde küçük bir pusula vardı. Pusulayı açıp okumaya başladı. “Ben Rum kralının kızı Eftelya’yım. Din-i mübin İslam ile müşerref oldum. Fakat bunu hizmetlim dışında kimseye söyleyemedim. Babam beni evlendirmek istediğinde üzüntüden ölüm hastalığına yakalandım. Hizmetlime vasiyet ettim. Beni kimsenin fark etmeyeceği bir vakitte Müslüman mezarlığına defnetmesi için vasiyette bulundum. İşte buradayım. Bizi adetimiz üzeri tacımız, mücevherlerimiz ve değerli eşyalarımızla gömerler. Kabrimi aç ve eşyaları al. Bir kısmıyla cami yaptır. Kalanı ile etrafında hayır hasenat yap. Önceliğin evlenecek olan ihtiyaç sahipleri olsun. Mezar taşımada gerçek ismim Fatma’yı yazdır.”

Sıddıka Zeynep Bozkuş - Bir Pelin Hikâyesi

“Pelin’in yeni ismi Pamela olmuştu şimdilerde. Yeni bir çocuğa gebeymiş İngiliz kocasından, öyle söylüyordu bir eliyle ağzını kapatan berberin çırağı. Makas saçlarını kestikçe sarı çocuğun seyrelen başında yalnızlık çoğalıyordu. Artık her sabah çantasını hazırlarken istasyonda ezilecek cisimleri de yanına almayı adet haline getirmişti çocuk. Teneffüslerde okul duvarını aşıp istasyona koşuyor, raylara çiviler bırakıyordu sıklıkla. Düzleşen çivileri odasındaki mantar panoya iliştiriyordu bir bir. Çivilerden, paslı ve korkak bir anne yapmıştı kendine. Zaman nasıl da acımasızca ilerliyordu. Bu rutubetli evde ne varsa çürüyordu sanki.”

Sadık Yalsızuçanlar – Takıntı

“Sabah uyanınca yüzümde kedi tüyleri olduğunu düşünüyor önce elimle temizliyorum. Temizledikçe çoğalıyor sanki. Tekrar tekrar… O kadar artıyor ki, gidip defalarca yıkıyorum. Su buz gibi. Lavabo tuvalette, orda da radyatör yok, çok soğuk, yıkadıkça dudaklarım, parmaklarım çatlıyor. Çatlayınca hemen gelip krem sürüyorum. Krem sürmeden önce havluya uzanıyorum, havlu ne zamandır yıkanmadı? Bir hafta? On gün? Belki de iki hafta deyip onu götürüp kirlilerin içine atıyor, yeni bir havlu çıkarıyorum. Eee onda da deterjan kalmış olabilir, yeni yıkanmış ama çamaşır makinası eskidi, artık iyi yıkayamıyor, ya deterjan kaldıysa, kanser yapıyor, zaten yumuşatıcı kokuyor, bu kadar koktuğuna göre iyi yıkanmamış. En iyisi bunu da kirlilerin içine atmak, yeniden yıkansın, yıkanınca yine deterjan kalacak üzerinde; en doğrusu elde yıkamak, iki havluyu elde defalarca yıkıyorum, sabun da sürmüyorum, sürsem o da kalacak, tümüyle çıkmayacak, Allahım napsam? En iyisi kokmayan, eskiden yıkanmış, nicedir kullanılmayan bir havlu bulmak, namaz geçecek, abdest almalıyım, yüzümü yıkadım gerçi, yine yıkamalıyım, önce ellerimi, havluyu halledemedim, eskisini aldım ya, o içlerinde en iyisi, yüzüme ellerime bastırmadan, usulca kuruturum, kurutmasam daha iyi olmaz mı, o zaman da secdede alnıma, ellerime tozlar, mikroplar bulaşır, yerde mikrop ne arıyor? Olmaz mı? Olabilir. Biraz beklesem kuruyacak zaten. Namaz geçecek? Biraz kurutayım o halde. Kurutuyorum, işim bitince saati fark ediyorum. Durmuş mu ne? Ses geliyor ama. Durmuş, saniye oku hareket etmiyor, pili bitmiş olmalı. Sonra değiştiririm. Olmaaz, şimdi. Piller neredeydi? Çalışma masamın çekmecesinde. Hadi, kalk. Kalkıyorum. Çekmeceye uzanıyorum. Eyvah, burayı nicedir silmemiştim, mikrop birikmiştir. Zaten çok kirli görünüyor. Şu yakın gözlüğü taksam mı? Gözlük neredeydi? Hadi Sâlih, üşenme. Gözlük gözlük… Hah şurada, ya gözlük de çok kirlenmiş. Onu silmeliyim. Gözlük bezleri şurada olacaktı. Ha gayret az kaldı. Bez kutusuna uzanıyorum. Kutu da pis olabilir. Önce onu siliyorum. Kâğıt peçeteye biraz kolonya dökeyim derken cam şişenin üzerinde kir. Eyvaah, kurumuş sümüksü bir şey. Ahh bu Necla’nın işi olabilir. Bazen burnundan sümüğü çıkarıp yuvarlarken yakalıyorum onu. Allah’ım yoksa… Olabilir. Önce onu silmeliyim.”

Edebiyat Ortamı’ndan Şiirler

Belli belirsiz

Sıra sıra yıkılmış değirmenler

Zamanın bir köşesinde derin bir uykuya dalıyor

Bir adam uzun bir süre yalnızca sayıklıyordu; batıda yeniden mi inşa ediliyordu o uzak kentler

Belki de siz

Kâhinlerle yanıldınız, çünkü kurumuştu uzun nehirler

Kelebekler, serçeler, arı kuşları haziranda temmuzda dinleniyor

Bir kadın uzun bir süre başını kaldıramıyordu; doğuda bir yenilgi miydi, o ıssız yaylalar köyler

Davut Güner

Tahliller temiz çıksa da tahminler yaralanır

bir şairin hayat ikiden terk eden acemiliği

son kazayı en güzel ölüme saklaması gibi ömrün

yollar insanı ikiye ayırırken, en az ikiye

yolum sırtımda artık, yol beni sırtından indirir mi

Mustafa Könecoğlu

Biz dünyanın cemaziyelevvelini biliriz

Geç de olsa anladık niye dönüp durduğunu

İyi bilirdik ki mumu yatsıya kadar yanar

Nerde Babil, Ebabiller, nereye gitti filler

Hani âbâ ve ecdâd, gülen elma, ağlayan nar

Gece yatmadan önce çektiğimiz fiiller

Gidip de dönememek, dönüp de görmemek var

Yüzü katran karasıydı, bir ayağı çukurda

Bir deri bir kemik kalmıştı el kapısında

O kadar atasözü söylediğimiz halde

Umudunu çoktan kesmişti yerdekiler

Gökte arıyorken onu sokakta bulmuştuk

Dişleri de ah ne kadar güzelmiş meğer

Yaşar Akgül

Ekmeğin her sayıyı kalansız bölüşünün

Sağlamasını bilmez mağrur kerrat cetveli

Hesap makineleri taştır hiç konuşamaz

Parmak hesabı şaşmaz ser elime elini

Ka(na)yan ekranlardan yaralı gözlerime

Gözlerini sürerek bakışınla sarsana

Renkli plaza dünya, yok yangın merdiveni

Düşmeden aşksızlığa saçını uzatsana

Aziz Kağan Güneş

bakmak melâl yüzüne acıtıyor kalbimi

görüyorum bir kuşun içli sekeratını

tenimden iplik iplik bir şeyler çekiliyor

geçmeye çalışırken hayatın sıratını

bu eşik evet zorlu, bir yangın artığı kor

durma artık ve karart o müberra çehreni

kapat perdelerini ağırlaştı gözlerim

gösterme her kanayan kan kırmızı yaramı

sende kalsın bazen de, ne arar ne özlerim

yokuşunda eskiyen ökçesiz kunduramı

Mehmet Osmanoğlu

Aşkı müzik kutusu mu sandın

Kapağı açılınca şarkı çalsın

Şeytantırnağımsın sen benim

Bir o kadar benden

Bir o kadar istenilmeyen

Bir kiraz tadıyken dudağımda

Şimdi bir yara bir uçuk gibisin

Yürüdükçe kanayan konuştukça

Acı veren sessizleşen...

Anıların avuntusu hariç

Hissizleşen bir yüreğim

Tıpkı işleyen fakat

Kendinden habersiz bir saat

Yarıda kalan bir film gibi

Devamından habersiz

Yine de sonundan ümitli...

Mücahit Aygören

Ah, o tedirgin adımlarla yürümeseydin duvardan duvara.

Keşke yalnız bıraksaydın beni.

İçimdeki o iki kişi yine kavga etmeseydi.

Şu an susar ve sana yakın olabilirdim.

Ve böylece bu akşam da yine heder oldu.

“Bir daha yapmayacağım!” - ancak bir çocuk söyleyebilir bunu.

Şu kısa hayattan yoruldum.

Ve dinlenebilecek huzura sahip değilim.

Mascha Kaleko

Kültürel Bereketin Harmanlandığı Yıl 2021

Yaşadığımız tüm olumsuzluklara rağmen güzel günlerin geleceğine dair içimizdeki umudu canlı tutmak gerek. Umut olmalı ki daha sıkı sarılalım elimizdeki umut dediğimiz ışıltıya. 2021 yılı da her şeyin olması için dualar ettiğimiz ve yeni bir şevkle hayata tutunduğumuz bir yıl olsun.

Aydos Dergisi'nde Mehmet Mazak, 2021 yılını kültürel bereketlilik bağlamında ele almış. Âkif, İstiklâl Marşı, Yunus Emre, Hacı Bektaşî Veli bu yıl sık sık terennüm edeceğimiz ve gönlümüze esenlikler gönderecek iyi sebepler…

“2021 yılında kültürel bereketin en taze harmanı Mehmet Akif Ersoy ve İstiklal Marşı olarak karşımıza çıkmaktadır. 24 Aralık 2020 tarihinde TBMM Genel Kurulunda bütün siyasi partilerin ortak imzasının yer aldığı önergeyle, 2021 yılının “İstiklal Marşı Yılı” olmasını içeren düzenlemenin kabul edilmesi salgının gölgesinde geçen yılın sonunda ülkemiz adına ve kültür çevrelerince olumlu karşılanmıştır.”

“2021 yılı Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli ve Ahi Evran yılıdır. Benim sevincim, benim mutluluğum Anadolu’nun bu üç büyük gönül insanının coğrafyamıza ekmiş oldukları doğruluk, dürüstlük, çalışkanlık ve sevgi tohumlarını sulamak, büyütmek ve harman etmekten gelmektedir.

Ahi Evran, kurmuş olduğu Ahilik Teşkilâtı ile sosyal, iktisadî ve siyasî hayatımızı etkileyen; Anadolu’nun vatanlaşmasında ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda büyük rol oynayan bir şahsiyettir. Bu sebeple Türk-İslâm tarihinin önemli şahsiyetlerinden olan Ahi Evran toplumumuz için büyük önem arz etmektedir. Ahi Evran, “Kim ki iyi insan iyi müslümandır; kim ki iyi müslüman iyi insandır” düsturu gereğince insan yetiştirmiştir.”

“Anadolu’nun üç büyük ereni ve gönül kapımızı açmamız gerek üç büyük şahsiyetin bana göre ortak seslenişi insanlığa Yunus Emre’nin şu sözleri olsa gerek:

Ben gelmedim kavga için benim işim sevi için
Dost’un evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim”

Şiir Dili Lisanı da Değiştirir

Ali Sali, şiir dili merkezli yazılarına devam ediyor. Şiir dilinin imkânları şairlerin buna karşı tavrını Garip Akımı ve II. Yeni üzerinden anlatıyor Sali.

“Söylemeye bile gerek yok, şairin dili şiiri yazan özne olarak onun düşünceleri hakkında bilgi verdiği gibi aynı zamanda onun kişiliği hakkında, nasıl bir çevrede bulunduğu gibi durumlar hakkında da ipuçları verir. Şairin içinde yetiştiği çevre hakkında da şairin dilinden hareket edilerek bilgi sahibi olunabilir. Hatta içinde yer aldığı cemaat (sadece dinî olanlarını kastetmiyorum) hakkında ucundan kıyısından bilgi sahibi olabilirsiniz bir şiirini okuduğunuzda şairin. Çünkü her cemaatin, her kesimin kendine has bir dili vardır. Çünkü dil bu anlamda çok açık işaretler barındırır bünyesinde. Ve o işaretleri kullanım içinde tebarüz ettirir. Şair istemese de tebarüz eder dilin bu hali. Çok kaba, çok yüzeysel bir şekilde söyleyecek olursak “dinî inanca uzak bir şair ne kadar dini çağrıştıran kelimeler kullanırsa kullansın şiirinde ya kelimeyi yanlış kullanır ya kelimenin bağlamını yanlış kurar ya kelimeyi yanlış yazar” diye örnekleyebiliriz.”

Anlatımcı Şiir

Şadi Oğuzhan; edebî metinlerin anlam sorunları üzerinden bir değerlendirme yapıyor yazısında. Şiirde anlatıcıyı örnek metinler eşliğinde veriyor Oğuzhan. Olay merkezli şiir ya da mensur şiir diyebileceğimiz bire yaklaşımı var anlatımcı şiirin.

“Anlatımcı şiirde olaylar bir anlatıcı tarafından nakledilir. Ancak bu anlatıcının imkânları, dili ve kullandığı araçlar roman ve hikâye gibi türlerin malzemelerinden ve anlatıcısından farklıdır. Her şeyden önce anlatımcı şiir, isminden de anlaşıldığı gibi şiirdir; bu yüzden de şiirsel unsurlar ön planda olmalıdır. Bu tekniğin belirli bir olay çevresinde vücut bulması ve hareket ile zaman bildiren fiilleri yoğun olarak kullanması, belirli bir mekânda oluşan olaya ve bu olayın kahramanlarına yer vermesi onu sözü edilen anlatmaya dayalı türlere yaklaştırır. Oysaki anlatımcı şiir, kuru bir tahkiyeye dayanmaz. Uzak ve yakın çağrışımlar, ses ve sözcük tekrarları, dilin yer yer imgeler üzerine kurulması, alışılmamış bağdaştırmalarla anlatımın ilginç hâle getirilmesi, dilin değişim ve dönüşüme uğraması anlatımcı şiirin özgün bir teknik olarak değerlendirilmesine yol açar.

Anlatıcı kim? Tanrısal anlatıcı mı, ben mi, üçüncü şahıs mı? Diyaloglar mı var yoksa bilinç akışı mı, iç monolog mu? Anlatım kronolojik mi, anakronik mi? Çokça çekimli fiil yer alıyor mu şiirde? Ya betimlemeler? İnsanlar görünüşleriyle mi yoksa ruhsal halleriyle mi şiire dahil olmuşlar? Böyle onlarca soru peş peşe gelir, yeter ki güzel şiirleri irdelemeye kalkalım.”

Zambaklar Şehri’nde Rilke

Ercan Yılmaz; Rilke’nin Floransa’da geçen vakitlerini şairane bir bakış açısıyla anlatıyor. Bir şehrin şair üzerindeki etkisini görüyoruz. Şehir ve şair… Zambaklar ve sevmek….

“Bu konuşmadan kısa bir süre sonra ‘zambaklar şehri’ Floransa’ya giden Rilke henüz 23 yaşındadır. Gençliğinin ve şair tabiatının tüm ateşiyle geldiği Floransa büyüler kendisini. Uzun yürüyüşler yapar (Malte’deki yürüyüşlerin kaynağı bu yürüyüşler miydi?), neredeyse bütün heykelleri, kutsal yapıları, o ünlü tabloları az bulunur bir iştiyakla ‘görür’ ve not eder. Erken Rönesans döneminin resim ve mimarisi bilhassa ilgisini çeker Rilke’nin. Amacı, bilgi ve görgüsünü artırmak, sanattan ne derece anladığını yakın bir zaman önce tanımasına rağmen büyük bir aşkla bağlandığı Lou Andreas Salomé’ye kanıtlamaktır. Her tecrübesini sıcağı sıcağına kaydeden Rilke, deyiş yerindeyse Salomé’ye bir demet zambak hazırlar.”

“Sık sık Michelangelo, Botticelli, Leonardo, Petrarca ve Dante’den söz eder. Bütün görüntüler ilerde oluşacak şiirlerin birer nüvesi mahiyetinde bilinçdışına akar âdetâ. Bir kitaptır Floransa; bilgeler tarafından yazılmış, Tanrı’ya sunulmak için tasarlanmış ve dünyanın bir kitap olmak üzere var olduğunu hatırlatmak için oluşturulmuş bir kitap. O kitapta doğa ile kültür yan yanadır. Uzlaşmış bir şekilde sonsuzu işaret etmektedirler. Kente ve nesnelere kâh şair kâh ressam ya da yontucu gözüyle bakar ve gördüğünü, yaşadığını, sevdiğini, yitirdiğini söyleyerek doğa’ya ve kendi doğasına yaklaşır Rilke. Âşıktır ve dünya bir âşığın gözünden anlatılmaktadır.”

Suyunuz Çekilse Ne Yaparsınız?

Su gibi önemli bir konuda yazmış Yusuf Tosun. Hayatımızın merkezinde olan ama çok da idrak etmediğimiz b ir nimetten. Elbette edebiyatın su sesi yazının içinde çağlayıp duruyor. Irmaklar, nehirler, şiirler ve Su Üstüne Yazı Yazmak…

“İlk çağlardan bugüne yaşam hep su kaynaklarının yakınında kurulmaya çalışılmıştır. Örneğin insanın yaşadığı ilk yerleşim yeri olduğu tahmin edilen Mezopotamya; Fırat ve Dicle arasında yer alan topraklardan müteşekkildir ve kelime olarak ‘iki nehir’ anlamına gelir. Tarihte Dicle ve Fırat arasında Kalde, Akad, Asur, Babil, Sümer…, Nil nehri boyunca Mısır, Amazon nehri yakınlarında Maya, Ganj ve İndüs nehri yakınlarında Hint medeniyetinin yer almış olması tesadüfü olmasa gerek.”

“Su Üstüne Yazı Yazmak
Ne zaman su üstüne bir kitap okuma isteğim veya bir yazı kaleme alma hevesim doğsa -aslında suyla direk alakalı olmasa da- 1990’lı yıllarda İnsan Yayınlarından basılan Muhyiddin Şekûr’un tasavvufa giriş yolculuğunu anlattığı ‘Su Üstüne Yazı Yazmak’ öyküsü aklıma gelir. Su üstüne yazı yazmanın tasavvuf ve dervişlikle bağlantısı gözümde canlanır. Zihnim su gibi berrak hayatlara kayar böylece. Çünkü bilirim ki; suyun zerresiyle deryası aynıdır.”

Aydos’tan Öyküler

Sevda Deniz K. – Aldanış

“Takıntısı yüzünden kızına ve oğluna da fazlaca sıkıntı veriyordu. Devamlı onların görünüşleriyle ilgili yorumlar yapıyor, çocukları bıktırıyordu. Kızı okula, oğlu işe gitmek üzere kapıdan çıkmış olsalar bile eğer kıyafetlerini beğenmediyse eve geri döndürüp onları kendi istediği şekle sokuyordu. Kızı her seferinde, “Benim için nasıl göründüğünün bir anlamı yok. Ben içimi doldurmaya çalışıyorum.” dese de kızını ve bu tarz cümleleri asla duymuyordu. Oğlu da babasının inadına yaratılmıştı sanki. Çok yakışıklı, işinde de çok başarılıydı. Fakat babasının gözünde yaptığı işlerin, kazandığı başarıların tek sebebi şanslı oluşuydu. “Ben de o kadar yakışıklı olsam benim de önümde bütün kapılar açılırdı.” düşüncesiyle değerlendiriyordu oğlunu.”

“Uzun bir süre kendileri için duran zamanı, zor geçen hayatlarını, ağzında ekşi bir tat varmış duygusuyla yeniden yaşadı genç kız. Hâlâ o içi boşalan bakışları, annesinin gözyaşının tuzunu dudaklarında hissediyordu. Babasını ise, mide bulandıran o mutluluğuyla ve hep o eski çirkin hâliyle hatırlıyordu.”

Gül Tanrıverdi - Şehrin Kapıları Kapandı

“Gece lambaları yarış halindeydi. Kararmaya başlayan havayı ışıklar aydınlatmaya başlamıştı. Beyaz bir minibüsün geldiğini gördü. Ayağa kalkıp elini salladı. Uzun bir bekleyişin ardından nihayet gelen vasıtaya binmişti. Meraklı bakışlarla nerelerden geçtiğini görmeye çalıştı. Zifiri karanlığın içinde hiçbir yer görünmüyordu. Şehre girdiklerinde; şık bir avize görünümünde olan ışıklar ona “hoş geldin” der gibiydi.”

“Ruhunu dinlendirmek için geldiği yer bir dolambaç gibiydi. Dönüp dolaşıp aynı yere çıkıyordu. İnsanlar evlerinden çıkmıyor, pencereden bile bakmıyorlardı. Apartmanların ışıkları yanmasa hiç yaşam belirtisi olmayacaktı.

Uzaklara bakıyordu kız. İç sesi de boş durmuyordu. Onu hevese getirip kaçma planı yaptırıyordu. Uçsuz bucaksız yollardan yürüyerek eve dönmeyi hayal ediyordu. Denemeye kalktığındaysa daha şehrin çıkışındaki köprünün orada bir polise yakalanıyordu.”

Şeyma Yılmaz – Çapak

“Ha çapak, ha toz, ha pus! Esasen hepsini bir bezle halledebiliriz. Birinin, pencerenin camını hohlayıp, üzerine yazılar yazması; bir diğerinin, penyesinin koluyla camın pusunu silmesi. Alışık olduğumuz insan seyri. Peki hangisiydi denenmesi gereken? Pencere ardı anlatıyor her şeyi. Ardındakiler merak uyandırıyor, ardındakiler meraklı. Gördüğü çiçeklerin hepsini çamurlu görenin, kedileri yaralı, gülüşleri kirli görenin hayatı nasıl olur da aydınlanır ki! “Marifet taşlara bakan gözlerin çiçekleri görmesidir.” demişti Sevgili büyüğüm.”

Aydos’tan Şiirler

çürüyen dallarındaki ince sızı

yerleşik hayata geçiyor şimdilerde

bir bir intihar ediyor içinde karıncalar,

Eğer dalları bulutları aşarsa

Yemyeşil yapraklar öreceğim koynuna

Ve şemsiyesiz günler hediye edeceğim ona

Bütün bahçelerin duvarları yıkılsın diye

Ercan İriş

Şafakta, sincap istilasına tutulduk,

Kurtulanlar kırçıl ve de unutkan…

İyice ölünmeli, güzelce kokmak için,

Her koyun, kendi bacağına sahip çıkmalı artık.

Tatlı suda - yumuşacık- lokma lokma dağıldık.

Göz çürüdü, mide şişti ve eridi beyinler.

Kerameti, bulanık duasında aradı

Yeryüzü de gökyüzü de su olan balıklar.

Ulaş Konuk

Şimdi tepesi boz bütün şehirlerde

Ve incecik gülüşlerimizin sızdığı

Hatıraların izinde

Yapayalnız Şarkiye’nin

Dut döşeli kaldırımlarında

Yitiyor babalarımızın ıslık sesleri

Bugün cumalardan bir cuma

Kanaviçeli dağ etekleri

Çağırıyor palaz ayıklamaya

Elim sende

Özcan Ünlü

Hayatın kenarına bir yılkı gibi

Bıraktım sükûtça yorgun cismimi

Tercihen, gönüllü, taammüden

Zorlama yoktu, değildi yani cebren

Kapının dışına, bahçenin en dışına

Kalleşlikten mamûl hileli oyunun dışına

Öğrenemedim sokağın yürürlükteki fırıldak dilini

Ürktüm üzerime yürüyen AVM kodlu şeytanlardan

Alışveriş arabaları, kredi kartları, kasiyer kızlar

Kâbusum oldu teker teker her biri, kaçış sebebim

Dedim atılmadan, gönüllü çıkmak oyundan en iyisi

Erol Yılmaz

toparlan, bir evliya varsa o sensin, ilk defa seçilmedin

toparlan, dışarıda mucize bekleyenler var

kendin için kork, çağırırlar her fırsatta seni

bir savunmaya, bir sipere, bir kurşun için göğüs gerektir

temiz bir su bul, yun kendini, kork hepimiz için

dışarıda kimsesizlikten canına kıyan, kalpsiz bir medeniyet

toparlan, dışarıda mucize bekleyenler var

Mahmut Avcı

Geceye türküler söylerken

Bütün kuşlarıyla birlikte öldü ağaç

Boğazımıza tıkanan kelimelerimiz

Üşürken iliklerine kadar

Hiç görmedikleri kuşlar yoklardı rüyalarını

Hangi mağaraya gidip inzivaya çekilsem

Bilmem misafir eder mi beni küflü duvarlar

Orhan Türkan

Atları koşuşturan bir garip yele!

Boynunda ölüm çiçekleri bakışı çarmıh

Çınarlar tomruk olup düşüyor birer beşer

Şaşar insan ve ziyandadır yemin olsun ki asra!

Çok şeyler susulur, boşluğa salınarak saçlarından kıyamete

Döner ve döner değirmen, kime eğilir insan koptukça koparak bağından

Gri kanatlarınızda bu kan bulaşığı leke

Dalgalar aştı boyunuzdan ömür denilen ne yalan şey...

Sıddıka Zeynep Bozkuş

yeşil bir ada yüzüyor kanımda

gittiğim her yere taşıdığım

mavi gözlü ceylanlar

ve altın çayırlar var

orda

babam, beyaz atını rahvan sürüyor

gibi geniş ve aydınlık bir zaman

anamın dili

çocukluğumun uzak sesleri

Tunay Özer

İçimdeki merhameti, içimdeki iyiliği vuracaklar

Kalbine söyle siper olsun bana

Yaklaşırken boğuk bir ses kulağıma

Bildiğim bütün güzellikleri unuturdum

Çirkinleşirdim adeta imdada yetişmeseydi yüzün.

Osman Çakan

Bir delinin attığı taş, değmemiştir kulağa,

Damlar kalın mermerlere oylum oylum,

Sarartıp kıskaca almıştır anlamı.

Şairin egosundan bir tuğla daha düşmüştür,

Papağan, günün anlam ve önemini unutmuş,

Suskunluk, kanaat notuyla geçmiştir kuruldan.

Sorular cevaplardan hep kısadır,

Çoktan seçmeli kaçamak bakışlar,

İnsan yorulunca imge bulunmaz şifadır.

Gözler özneyi aradığında,

Hayat, tek ayak üstünde selam durmaktır.

Ahmet Şevki Şakalar

Hayal mezarlığında ulu çınarlar altında yatan mevtadır.

Ona hayat verecek İsa ruhlu nefes,

Sözlerin… Söylediğin türküler,

Şu yaktığın ağıtlar,

Tuttuğun yaslar.

Mevsim sonbahar,

İçinde ayrılık olan türküler dinleme zamanı.

Sükût salıncağında şimdi,

Hep o türküleri dinlemeli.

Bilal Kemikli

21. yılında Bir Nokta Dergisi

Yirmi yılı geride bıraktı Bir Nokta Dergisi. Mürsel Sönmez’in gayretleri ile istikrarlı ve kalbe dokunan güzelliklerle yoluna devam ediyor dergi. 230. sayısına ulaşan dergiye nice yıllara ulaşmasını diliyor, emeği geçen herkesi can-ı gönülden kutluyorum.

Mürsel Sönmez’in giriş yazısından;

“Dergimiz, sunduğumuz Mart 2021 sayısı ile iki yüz otuzuncu kez okuyucusuna ulaşmış ve yirmi yılını doldurmuş, yirmi birinci yılına girmiş bulunuyor. Önceleri iki ayda bir yayımlanırken aylığa dönmüş ve bugüne kadar aralıksız yayımlanmıştır. İlk sayımızdan itibaren yola çıktığımız arkadaşlarımızın çoğuyla birlikteliğimiz sürmekte olup; bu birlikteliğin başlangıcı “refik” olma, “yoldaş” olma iradesi ve temelde ise aynı inanıştan kaynaklı aynı yöne bakma inancıdır. Ülkemiz ve insanımızın inanç, kültür ve medeniyet cevherini paylaşıp sahiplenirken; aynı zamanda varlık ve bekâsı, bugünü, yarını ve buna dair endişe ve umutları da yapıp etmelerimizin ateşleyici gücünü oluşturmaktadır. Buradan hareketle; dilimizin, duyarlığımızın yankılandığı bir zemin olmaya çabaladık. Her ne kadar hayatın tüm alanları ile ilgili isek de edebiyat bizim yol ve yordamımız oldu. Çünkü; “helâl” kelimelerle olağanı olağanüstü hale getirmek, hayali gerçeğin ve duanın kıyısına yaklaştırmak, duyuş ve düşünce toprağımıza “helâl” tohumlar atmak, umut ufkunu imlemek gibi işlevleri vardı bizim için edebiyatın.”

Celal Fedai’den Şiire Dair

Konu şiir olunca mesafesi sonsuz olan bir deryaya dalmak mümkün. Çünkü şiirin; kuşatan, dönüştüren ve ikâme eden bir yapısı var. Sınırsızlık aleminin belki de en gür sesidir şiir. Celal Fedai’nin Bir Nokta’da yer alan yazısını okurken gözümüzü Çin’de açıyoruz ama sözün ulaşacağı mesafe sözcüklerin sarsıcı etkisine göre uzayıp gidiyor. Şiiri tetikleyen etkilere değiniyor Fedai. Hem de bir gök gürültüsü etkisiyle.

“Gök gürlemesi, insanın farkına varmasının elinde olmadığı şok çeşididir. Kişi, yazgının ve yüreğin şokuna bigâne kalabilir ama fizikî yanıyla maruz kaldığı gök gürlemesinin şokuna bigâne kalamaz. Lâkin ister fiziki isterse ruhî açıdan olsun şoklar, eğer kişi ayık kafayla düşünmekten uzaksa bir tesirde bulunamaz. Şiir, bu kişiler için fersah fersah uzaktadır. Değişimler Kitabı şiirin verdiği bilgeliğe ulaşamayacak kişiler için bir bilgelik sunuyor. Tahayyül gücü olmayanlar için tefekkür gücünün yardıma çağrılmasıdır bu.”

Şiir, işte bu şoklara maruz kaldığında onları aklî süreçleriyle aşamayanlardan sadır olan şeydir. Kişi, kalbin, yazgının ve gök gürlemesinin şokuna uğrar ama onlara karşı ‘hesaplı davranamaz. Bâdirelerini atlatmayı değil yaşamayı seçer. Aksi elinden gelemez. Düştüğünde, bir tekkede de olsa ona el uzatan bir şeyh de olsa, onun kendisini ayağa kaldırması için yakaracağı Cenab-ı Allah’tan başkası değildir.”

“Biz Türkiye’de yaşayanlar maalesef bugün dünyanın poetik ve politik veçhelerini görmekten uzağız. Dünyanın poetik veçheleri bize uğrayan şahsî belâlar, bâdirelerdir. Bunlar bizi şiirin sınırına getirir. Politik veçheleri de öyle. Küresel kapitalizm insanların varoluşlarını duyamaz hâllere sürüklerken bunu o insan teklerinin beraberce bulunduğu milletlere de yapmaktadır. Dünya, son yüzyılda ABD ve Rusya’nın dünya hegemonyasının neticesi büyük acılar çekti. Şimdi Çin, dünyanın diğer yanında kendi hegemonyası için küresel kapitalizm ile iş birliği içinde. Türk şiirinin verdiği göz aydınlığıyla insanlarımız geçmişte dünyanın poetik ve politik veçhelerini görebilmişti. Ne yazık ki bugün Türk şiiri bu büyük sorumluluk alanını terk etmeye istekli görünmektedir. İsteksizler, kaybedenlerin şiirini yazmaya devam edecekler. Ruhlarının çağrıldığı yerde şok yaşamasınlar diye…”

Hasanali Yıldırım’dan Yazmak Üzere

Yazmak üzerine yazmak da ayrı mesele. Tarifi zor bir meşgaledir yazmak. Yapılır ve derin anlamlar ifade etmesi beklenir. Yani bir karşılığı vardır yazmanın. Hasanali Yıldırım, “Yazmak da Nedir?” isimli yazısında; mahiyet, teknik, imkânlar, muhatap gibi konular çevresinde yazının kurgulanışını ve yazarın dünyasındaki yerini anlatıyor. Yazının gücü yazardan neşet ediyor. Sesin derecesi yazarın hayata bakışı ile orantılı bir mesele aslında.

“Yazı dediğimiz ‘şey’, hem mahiyeti hem de muhteviyatı icabı öyle kolaycana zapturapt altına alınacak bir keyfiyet arzetmemekte. Bir kere yazı, meselâ sayı gibi mahiyeti tamamıyla kemmiyete dökülebilir bir mahiyette değil. Yahut eşya gibi varlığı tam manâsıyla işaret edilebilirlikten beri. Aynı zamanda yazının sınırları hem tarihe göre değişebilmekte, hem kültürlere hem de o kültürlere mensup yazarların yazı anlayışlarına göre.”

“Bir tarif kaygusu gütmeden tesbite yeltenelim: Yazmak, teknik imkânlar vasıtasıyla sesini yükseltmekten ibarettir. Yazar da yazı anlayışına münasip bir kısım teknikler üzerinden sesini yükseltmeyi başarabilen kişi... Bazen cam-çerçeve indirecek kavilikte bir sadadır bu, bazen etraftakileri kaçıracak bir böğürme, bazen bütün dikkatleri celbedecek merhamet davetkârı bir haykırış ve nadiren de ancak kalpten gelmişse öteki kalpleri titretecek duyulmayan bir sesleniş, bir nevi inildeyiş.”

“Yazmayı teknik imkânları vasıta kılarak sesini yükseltmek varsaydık ya, burada ehemmiyet arzeden bir başka husus da şu: Sesinizi yükseltirken kullandığınız teknik, (Mikrofon, megafon, hoparlör, vs...) hem sadanızın mahiyetine tesir etmekte, hem de muhataplarınızın evsafına. Misal: Bir gazete parçasını lüleleştirerek sesini yükseltmeyi tercih etmişseniz, isteseniz de, istemeseniz de muhataplarınızı da belirlemişsiniz demektir. Bir zaman sonra yazınızın mahiyetini de.

Öyle ya, megafonun muhatabıyla hoparlörünkinin yakınlığı nerede görülmüş? Yahut mağara dostlarının dile getirilmeye ihtiyaç hissedilmeyen bir nevi ‘yazı’şmalarının yakınlığı?

Yazıda teknik bu açıdan da pek mühim. Çünkü yazarı belirleyen, seçtiği o sesini yükseltme tekniği.”

Keyifsizlik Hakkı  

Ne kadar da çok halinden memnun olmayan insan var değil mi çevremizde. Bir hoşnutsuzluk hali çöküp duruyor insanlığın üzerine. “Surat asmak hakkımız” diyerek yaşadığımız vakitlerdeyiz. Ezgi Fatma Açıkgöz, yaşanan bu keyifsizlik halini bir örnek olaydan hareketle yazmış. Sosyal medya, “başkaları denen cehennem” ve yaşanan acımasız kıyas var Açıkgöz’ün yazısında.

“Hemen her şeyin büyük bir hızla tüketildiği, gelişen teknolojinin, sanal dünyanın ve kitle iletişim araçlarının da bunu özenle destekledikleri düşünüldüğünde, keyifsizlik hakkının giderek elimizden alındığı bir gerçek.”

“Sosyal paylaşım sitelerinde, her insan rahatlıkla dilediğini paylaşabiliyor. Toplumsal değerleri zedeleyici paylaşımların denetlenmesi dışında, bireylerin kendileriyle, özel hayatlarıyla ilgili paylaşımlarını denetleyen mânevi bir mekanizma yok ne yazık ki. Mânevi diyoruz; çünkü herhangi bir insanın elinden, fark ettirmeden “Keyifsizlik hakkı”nı alabilen diğer bir deyişle çalabilen bu paylaşımlar, an geliyor ruh dünyalarını olumsuz yönden etkileyebiliyor. Dolayısıyla kökenini mânevi derinlik ve incelikten alan bireysel denetimlere ihtiyaç gösteriyor.”

“Hızla gelişen çağ, her türlü duyguyu yavaş yavaş deneyimleme ihtiyacıyla kıvranan ruhları yoruyor bir bakıma. Özüne dönebilmek, onun güzelliklerine bürünebilmek için sabırla bekleyen insan, yalnızca olumlu duyguları yaşaması için dayatılan düzen içinde yabancı hissediyor kendini. Aslında, elinden keyifsizlik hakkını almak isteyen ne varsa uzak durması gerektiğini de biliyor artık. Bu girdaba kapılıp gitmeden yol alabilmenin gayretiyle sürdürüyor yolculuğunu. Varlığını ilerilere taşıyacak asıl gücün, gönlüne sunulan tüm duyguları aynı derecede önemli ve özel görebildiği ve onları tek bir çizgide algılayabildiği takdirde ruhunu aydınlatabileceğini de derinlerden hissediyor...”

Bir Müfettişin Günlüğü’nden Seçmeler

Arif Dülger, günlüklerine devam ediyor. Edebiyat adamlarını sadece bir günlük olarak okumamak gerek. Cümle aralarında verilen mesajlar not edilmeyi hak eden bir inceliğe sahip. Geçen isimler, eser isimleri, yapılan faaliyetler aslında okuyucular için de bir yol rehberi oluyor. Dülger’in günlüklerinde de bunları görüyoruz.

“Ay Vakti’nin son sayısında Nurettin Durman Ağabeyin güzel bir şiiri var. Nasıl yazıyor, bu yaşta nasıl heyecan duyuyor, doğrusu hayret ediyorum. Yürek var adamda, helâl olsun. İlkokul öğrenimi dışında, mektep-medrese görmemiş ama kendini yetiştirmiş. Yoksul, ama sıkı bir şâir, iyi şâir. Güzel şiir yazmak-yazabilmek benim de amacım; lâkin bende coşkulu bir yürek yok onunki gibi. Sabır ve gayret te yok. İddia derseniz, nâfile. Bunlar olmayınca, has şiir de kapımı çalmıyor hâliyle.”

“Yolda, Trabzon’luşâirimiz Yaşar Bedri Özdemir’in geçen haftalarda imzalayıp bana gönderme nezaketinde bulunduğu “Ah Minyatürleri” adlı şiir kitabını okudum. Beni şaşırtmadı şiirleri. Felsefe, imge denizi, sorular ve acılı bir kâlbin şiirden nakışları. Sıradan şiirler değil yâni yazdıkları. Helâl olsun, nasıl yazıyor tüm bunları, Nurettin Abiye hayret ettiğim gibi buna da hayret ediyorum doğrusu.”

Bugünlerde üzerinde düşünmeye çalıştığım bir konu var, yakın çevremde de gözlemlemeye çalışıyorum: Müreffeh bir hayat süren insanların giderek samimiyetlerini, esasta diğer insanlara karşı merhametlerini yitirdiklerini, giderek daha çok bencilleştiklerini öngören kabul, kanaat ve ön yargılar ne derece doğrudur? Bilemiyorum, ama kapitalizmin kuşatması altındaki tüketim toplumu ve insanımızın mânevi değerlerinde bir erozyon olduğu açık. Dünün horlanan, itilip kakılan, toplumsal yaşamdan dışlanmaya çalışılan mütedeyyin kesimlerin mahalli ve genel iktidarla tanışmasından bu yana da hızlanan bir değişim sürecini hep birlikte yaşıyoruz. ‘Bindik bir âlamete, gidiyoruz kıyâmete’.

Bir Nokta’dan Bir Hikâye

Mehmet Pektaş – İki Fincan Kahve

“Uzun süre menüye göz gezdirdikten sonra kafasını kaldırıp yanı başında bekleyen garsona: “Çay…” dedi. Ardından etrafına bakındı. Küçük şirin bir kafeydi burası. İçerisi özenle dekore edilmişti. Duvarlara tuğla görünümü verilmiş, tavan eskitme ahşap desenli bir malzeme ile kaplanmıştı. Kumaşları pastel renklerden seçilmiş rengarenk sandalyeler küçük ahşap masaların çevresine yerleştirilmişti. Cam kenarlarındaki saksılarda süs bitkileri vardı. Garsonun masaya bıraktığı çaydan bir yudum alıp etrafa göz gezdirmeye devam etti. Yan tarafında, duvarın dibine büyücek ahşap bir kitaplık yerleştirilmişti. Kitaplığın alt raflarında silindir kutular içinde birkaç satranç takımı, ince uzun kutularda jenga oyunları vardı. Orta rafta set halinde alındığı anlaşılan dünya klasikleri görünüyordu. Üst rafta, eski bir radyo ve atlı karınca şeklinde bir müzik kutusu göze çarpıyordu.

“Merhaba!” Birden irkilip başını kaldırdı. Hemen heyecanla ayağa kalktı. Bu sırada küçük masa salladı, çay bardağının şıngırtısı duyuldu. Adam donup kalmış gibiydi. Ne diyeceğini bilemiyordu. Bakışları kadının gözlerine kilitlenip kaldı. Genç kadının eli bir an için havada kaldı. İlk şoku üzerinden atar atmaz kadının havadaki elini tuttu. Tokalaştılar. Kadın, adamın karşısındaki sandalyeye otururken billur gibi sesiyle:

“Çok beklettim mi?” diye sordu. Adam apar topar yerine oturdu:

“Yok hayır ben de yeni geldim.” dedi. Adamın şaşkın bakışları karşısında kadın hafifçe gülümseyerek: “Gelmeyeceğimi mi sandın yoksa?” dedi.”

“Ben hemen hesabı ödeyip geliyorum.” dedi ve yerinden kalkıp kasaya gitti. Hesabı ödedikten sonra masaya döndüğünde kadının orada olmadığı gördü. Hemen garsona koştu:

“Buradaki bayanı gördün mü?” Garson omuzlarını silkti. Oradan kasaya koştu, sonra diğer masalara… Sorduğu soru hep aynıydı:

“Buradaki bayanı gördünüz mü?” Hiç kimse görmemişti. Adam kadının kendisini beklemeden dışarı çıktığını düşündü. Koşarak kapıdan çıktı gitti.

Bir Nokta’dan Şiirler

Kış geldi artık soğudu havalar
Akşam erken indi şehrin üstüne
Gece gizli gizli inen apak kar
Gülüp selam verdi başlayan güne

Çocuk pencerede bir vakte kadar
Küçük avucunda küçük çenesi
Gözlerini göğe dikerek bakar
Yavrusu uyudu sanır annesi

Mürsel Sönmez

Kaç kez sobanın başına geçti Molla Yusuf

İs ve duman sardığında odayı

Kükredi gür sesiyle

Git başımdan kör şeytan

Anlamadılar, ardından alayla gülenler

Evi, duvar ve pencereden ibaret sandılar

Şeytanla kavgası sürekliydi oysa Yusuf’un

Ateşini çalarak, acısını çıkarıyordu şeytan

Süleyman Çelik

Birçok şey gelip geçti bize hatırası kaldı zamanın

Haydi yoksulun ahını acının rüzgârına verelim

El edelim darı dünya bu hal ne haldir bir görelim

Kahrı çekilmiş akşamın kızıllığında bir ah edelim.

Nurettin Durman

Muhabbet makamında

Gözlerim sadece sende

Ne bahçeyi seçerim ne baharı

Ben nârdan yanayım

Çünkü sesin ateş sözün ateş

Öyle söyler Hacı Bayram pirim

“Yandı bu gönlüm yandı bu gönlüm

Yanmada derman buldu bu gönlüm”

Bu yüzden şimdi pervaneler gibiyim

Bu ateş meclisinde

Yana yana döner döne döne yanarım

Mustafa Özçelik

sessizliğim bile detone

bir nefes alımı bakışa

sığmıyor hiçbir konuşma

ve eksik kalıyor

sensiz tüm kelimeler

oysa yürünecek yollarımız vardı

oturup bir sığınakta çay içecektik

şimdi kendi detone sessizliğimle

kaldım bir üsküdar gecesinde

ve eksik kaldıkça mısralar

eksik kaldım

gelmedin diye

şehir bozkıra terk edilmiş

dekor bir kasaba oldu bir anda

oysa sen gelsen

tüm eksiklikler yitecekti

sen gelmedin

bana detone sessizliğim kaldı

Suavi Kemal Yazgıç

yükseklere konar batının kötücül kuşları

ne var ki yüksekler hep sözde yüksektir

kimseler yanaşmaz düşüncemin civarına

sfenksler gibi herkesin ellerinde başları

örselenmeye alışkındır ipek değildir tenim

çelikten ölümlerle yoldaşlık etmişliğim vardır

uyuyacaktım sonsuzca ankanın döşeğinde

çok güzel masaldı ben de çok güzel inandım

Kadir Ünal

Cemal Sayan sabırla karşılar her acıyı

devam eder hayata ötelemez sancıyı.

Cengizhan Orakçı’nın dostluk çağlarsesinde

sakin duruş sergiler şiirin bahçesinde.

Cevat Akkanat uçar konar gönüllü kalbe

süzüldüğü semada çağrı yapar talibe.

Cihan Aktaş fikriyle sarar içli kalpleri

hayatın izdüşümü yazdığı öyküleri.

Cumali Ünaldı Hasannebioğlu adı

zatını kutlu dava sevdasına adadı.

İbrahim Eryiğit

100. Sayısında Ihlamur Dergisi

100. sayısına ulaştı Ihlamur Dergisi. Ardında bıraktığı sayılara baktığımızda derginin 100. sayıya yüzünün akıyla ulaştığını söyleyebiliriz.

Derginin 100. sayısı için dergide yer alan yazımı buraya alıyorum.

Dergiyi Yaşat ki…

Dergi ve gönül kavramları birbirine o kadar yakışıyor ki… Dergi çıkarmanın verdiği o tarifsiz mutluluk ancak gönül işi olarak ifade edilebilir. Bütün çıkarlardan azade ve gönülden gönüle köprüler kuran bir bitimsiz sevda.

Dergiler sayesinde o kadar çok dostum oldu ki saymakla bitmez. Çoğuyla da yüz yüze görüşmüşlüğümüz bile yok ama sevdamız, muhabbetimiz hep ortak. Ihlamur dergisi ile de Fahri Tuna’nın işaret etmesi ile tanıştım. Adını duyduğum dergilerdendi Ihlamur ama bir türlü görmek nasip olmamıştı. Özel sayılarıyla, dosya konularıyla Anadolu’nun bereketini sayfalarına yansıtıyor Ihlamur. Derginin hazırlanması konusunda, her aşamada, periyotlara riayette titizlikleri derginin her satırından hissediliyor. Ben; “Dergisiz edebiyat olmaz.” diyorum yıllardır. Ihlamur da “Dergiyi yaşat ki edebiyat yaşasın.” diyor. Buluştuğumuz nokta ortak. Derginin her yeni sayısı edebiyatımız adına büyük bir kazanç. Çünkü birçok dergide görme şansı bulamadığımız makalelere, okuyucuyu dergiye bağlayan seri yazılara Ihlamur’da rastlıyoruz. Arşivlik dergi dediğimiz türden kaynak yazılara da ev sahipliği yapıyor dergi. Bu da bir dergiyi ayakta tutan en önemli etkenlerin başında geliyor.

Ihlamur’un 100. sayısının hayırlı uğurlu olmasını diliyorum. Başta Hakan Sarı olmak üzere dergiye emeği geçen herkesi canı gönülden kutluyorum.

Hakan Sarı elbette Ihlamur’un her şeyi. Derginin çevresinde ne kadar isim olursa olsun lokomotif bir isim mutlaka olur. Ihlamur için de Hakan Sarı öyledir. Onun Dergimiz Ihlamur, Derdimiz Dergi isimli yazısından bir bölümü buraya alıyorum.

“Ihlamur derde deva, cana şifadır; istedik ki dergimiz ruha şifa olsun. Ihlamur ağacı dayanıklılığı ve işleme kolaylığı nedeniyle ahşap sanatlarında en çok tercih edilen ağaçtır. İsteklerinde mütevazıdır; sulama, budama vs bakımı çok kolay, dona ve kuraklığa karşı çok dayanıklıdır. 1000 yıla kadar yaşayabilen ıhlamur ağacı gençken yavaş büyür, olgunlaştıkça büyümesi hızlanır. Üst dalları yukarı doğru büyür, orta dalları yatay konuma yaklaşır, alt dalları yere sarkar. Yaprağı kalp şeklindedir.

Öyle ki, ilk zamanlar “ismiyle müsemma ıhlamur kokan” bir dergiydik. Fatma Hıdıroğlu (2011’de Sarı soyadını alacaktır), Seval Oğuz, Yasin Altunbay, Sinan Biçer gibi güzel dostlarla her dergiye tek tek ıhlamur kokusu aşkediyor ve öylece paketliyorduk. Paketi açtığınızda ve uzunca bir süre dergiyi her elinize aldığınızda ferah bir ıhlamur kokusu yayılıyordu… Okurumuz ve yazarlarımızdan gelen dönütlere, eleştirilere hassasiyet göstermekte; her sayıda gelişmekte ve daha bir dergileşmekteyiz. Geride bıraktığımız 12 yılda genelde ve özelde karşılaştığı sorunları bertaraf etmeyi başarmış bir dergi Ihlamur dayanıklılığını da böylece ortaya koymuş oluyor. İsteklerinde hayli mütevazı bir dergi olan Ihlamur’un bir diğer özelliği de, ıhlamur ağacında olduğu gibi, büyüme hızının olgunlaştıkça artması. Yayın hayatına mevsimlik dergi olarak başlamış, sonra 3 aylık, 2 aylık ve nihayet 2015 yılında aylık periyoda ulaşmıştır. İsmini aldığı ağaç gibi 1000 sayı yaşar mı?, ya nasip…”

Fahri Tuna’dan İkili Portre

Fahri Tuna bu sayı bizlere hem Ihlamur’u hem de Hakan Sarı’yı anlatıyor.

“Ihlamur Anadolu’dur; dize dize, satır satır, yazı yazı. Şiir şiir, hikâye hikâye, deneme deneme. Hatta portre portre. Sayı sayı, dergi dergi, kitap kitap.

Anadolu’nun yükselen sesi. Anadolu’nun yücelen sesi. Anadolu’yu yükselten ses.”

“Bir telefonla, bu telefonla başladı Hakan Sarı ve Ihlamur ile dostluğumuz. Hakan Sarı ile o konuşmadan, on iki sene sonra, üç şey kalmış hatırımda: Hakan bir edebiyat serdengeçtisi maşallah, bir. ‘Ihlamur, bundan sonra benim de dergimdir’ deyişim, iki. ‘Bakanlıkta Mustafa Çalışkan adında güzel kalpli bir adam var. Telefonu da şu. Selâmımla görüş, o yardım edecektir sana’ sözüm, üç.

Bu üç söz de gerçek oldu geçen zaman zarfında, çok şükür: Ihlamur dalya dedi. (Sarı gibi bir serdengeçti sayesinde.) Mustafa Çalışkan’ın himmeti on bir senedir devam etti. Ihlamur, her ay düzenli yazdığım, benim de dergim oldu. (Yetmedi, 128 sayfalık Ihlamur Fahri Tuna Özel Sayısı, Kasım 2020, sayı 84, bile yayımlandı.)

Hakan Sarı budur işte. Böyledir. Buncadır.”

Dergi Sevgisi ve Dergiciliğim

Saim Sakaoğlu hayatında dergilerin yerini anlatıyor yazısında. Özellikle dergi işine gönül vermek isteyen gençler için altı çizilecek çok cümle var söyleşide.

“Benim dergiciliğimde lise yıllarımın özel bir yeri vardır. Artık edebiyat dergilerinin okuyucusu olmuştum. Türk Dili, Çağrı, Varlık gibi dergiler elimizden düşmüyordu. Nedense Hisar ve Yeditepe dergilerini göremiyorduk. Lise öğrenciliğimin son iki yılını edebiyat şubelerinde okudum. Son sınıfta tek edebiyat şubesi vardı ve hangar gibi bir sınıfta seksenden fazla öğrenci oturuyorduk!”

“Öğrencim Vahdettin Aksu günlük Halkın Sesi gazetesinde çalışıyor. Yazıyor, sayfa düzenliyor derken bir gün ilgi çekici öneri ile geliyor. ‘Bizim gazetede bir folklor eki hazırlayalım.’ Âşığa Bağdat sorulmazmış, biz de hemen kabulleniverdik. Bölümümüzde birkaç kişiyiz, konuya ilgili duyan yan dalların elemanları da var derken yola koyuluverdik. Her ayın ikinci pazartesi günleri Dadaş okuyucularıyla buluşacak. Buluşmaya 08 Ekim 1979 Pazartesi günü başladık.”

Hakan Sarı ile Söyleşi

Mustafa İbakorkmaz, Hakan Sarı ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Sarı’nın dergilerle yaşadığı maceraya ve elbette Ihlamur’a dair samimi bir sohbet bekliyor Ihlamur okurlarını.

“Kültürümüze hizmet etmiş ustalarımıza hayattayken yaptığımız dosyalarla, Türk dergiciliğinde “vefa” denince ilk akla gelen dergiyiz. Her abonemiz ve yazarımız adına fidan dikmek gibi inceliklerle, hazırladığımız dosyalar ve özel sayılarla Türk edebiyatının nabzını Kayseri’mizde tutmaya devam ediyoruz. Edebiyat dergileri sadece yerelde değil, ülke genelinde de hak ettiği karşılığı bulamıyor maalesef. Bir dergici olarak biz dahi ancak birkaç dergiyi takip edebiliyorken, Ihlamur dergisi neden okunmuyor gibi bir sitemde bulunmaya hakkimiz yok. Bununla birlikte, başta üniversitemiz olmak üzere şehrimiz edebiyatseverlerinden gördüğümüz ilgi ve dergimizin sahiplenilmesinden ziyadesiyle memnunuz.”

“150 yılı aşkın bir edebiyat dergiciliği geçmişimiz olmakla birlikte; edebiyat dergilerinin taranmıyor, indekslenmiyor, arşivlenmiyor olması maalesef acı bir gerçek. Bu hususta müstakil ya da lokal çalışmalar yapıldı elbette ama ziyadesiyle yetersiz. Akademik dergilerde herhangi bir konuda araştırma yapmak istediğinizde sonuç bulabiliyorsunuz ancak edebiyat dergileri için böyle bir şansınız yok.”

“Ihlamur dergisi 12 yıllık bir edebiyat yürüyüşü, bir Kayseri dergisi, kökleri Kayseri’de dalları 40’i aşkın ülkeye uzanmış bir ıhlamur ağacı. Her sayıda daha bir dergileşen Ihlamur’un uzun yıllar şehrimizin ve kültürümüzün hizmetinde olması dileğiyle, hemen her sayımızın ilksözündeki son sözümüzle bitirelim müsaadenizle: DERGİYİ YAŞAT Kİ EDEBİYAT YAŞASIN!”

Yusuf Koşar’dan Ihlamur’a Dair

Hakan Sarı’dan sonra Ihlamur denince akla gelen ikinci isim Yusuf Koşar’dır. Dergideki birçok projede onun ismi ile karşılaşıyoruz. Kültür Ormanında Ihlamur isimli yazıdan bir bölümü buraya alıyorum.

“Önümüzdeki dönemde daha önce hazırlamayı arzu ettiğimiz ama zamansızlıktan ertelediğimiz “Masal ve Mitoloji” dosyasını da yapacağız. Anadolu masallarından örnekler, halkı bilimi ekseninde incelenmesi yanında dünya masallarına yer vermek, Türk mitolojisi yanında bu topraklarda iç içe geçmiş Yunan Mitolojisi, Sümer Mitolojisi konularını da inceleyerek bu mitolojik ögelerin hayatımıza girişleri hakkında yazılarla bahsettiğim yerelden evrensele giden çizgide bir dosya olacak.

Bu yıl dergimizle birlikte Anma Armağan Kitaplar Dizisi de devam ediyor. Bu yıl için yedi kitaplık yorucu ama bir o kadar da heyecan verici maratonun içerisindeyiz. Kültür hayatımıza bu eserleri kazandıracak olmanın mutluluğu azmimizi ve şevkimizi diri tutuyor. Mayıs ayında Edebiyatımızda Kayseri, Yunus Emre kitapları yayınlanacak. Ağustos’ta 950. Yılında Malazgirt Zaferi ve Sultan Alp Arslan, Eylül ayında Ahi Evran, Hacı Bektaş-ı Veli, Ekim’de Dünya Dili Türkçe’nin Edebiyatı, son olarak da kasım ayında Kemal Tahir kitabı yayınlayacağız.

Dergimizle, kitaplarımızla kültür hayatının emektarı olmaya ömrümüzü vakfettik. Baskı maliyetlerinden, dağıtım sorunlarına, süreli yayın çıkaranlarca malum olan zamanla yarışmaktan dosya içerikleri için yazı talep etmeye kadar dergiciliğin meşakkatleri çok. Söze Nart Noyan Ağabeyle başladık; yine onun sözüyle noktalayalım:

 “Ne bu deveyi güderiz ne bu diyardan gideriz.” Nice 100 sayılara Ihlamur…”

Ihlamur İçin Ne Dediler

100. Sayısına ulaşan Kültür, sanat ve edebiyat dergisi Ihlamur, 2009 yılından bu yana edebiyatın nabzını tutmaya devam ediyor. İlk sayısından itibaren ele aldıkları dosya konuları ile edebiyatın kalbine ışık tutmaya devam eden Ihlamur ailesi, yazar kalitesiyle de öne çıkıyor. Edebiyat gönül işidir. Nice zorluk yaşamalarına rağmen çizgilerini hiç bozmamalarının en güzel sebebi gönüllerindeki edebiyat sevdasıdır. Nice 100. sayıları olsun. Burak Savaş SARIÇOBAN

Kış mevsimiyle bütünleşen sıcacık bir dosttur Ihlamur. Yudum yudum içilmekle kalmaz, aynı zamanda adına yaraşır nitelikteki IHLAMUR dergisini de hatırlatır okurlara. O okurlar ki, edebiyatın nitelikli çalışmalarını hayatlarına kattıkça çiçek çiçek açtıklarını ve güzelliklerle bezendiklerini hissederler. Ezgi Fatma AÇIKGÖZ

Ihlamurların çiçek açması bir müjdeyi çağrıştırır. Merhum Karakoç, vuslata ermeyi hep ıhlamurların açmasına havale ederdi. Vakt-i merhûnu gelince Ihlamurlar da hep ümidi ve neşeyi açarlardı. Beklemek saygı ve sevgi alametiydi. Ihlamur vuslat-gâhdır, içinde her bir yazısı sadırlara şifa olacak yazılarla her ay açılan çiçek gibi. Her bir yazı satırı kendi muhatabının sadrındaki müstesna yerine kurulur. Tefekküre, tedebbüre, tezekküre ve nihayetinde teşekküre kanat çırpan kuş olur yazılar. Görmek mi istiyorsun? Vaktini bekle, bekle diyorum sana ıhlamurlar çiçek açtığı zaman... M. Enes KALA

Ihlamur Kültür Sanat Edebiyat Dergisi bugün 100. sayısında. İlk sayıları elinde olan, ilk sayısı olmasa bile 3. sayısında şiir yayınlamış olan birisi olarak Ihlamur’un 13. yılını görmek sevindirici. On üç yıl önce dergi yeni çıkmaya başladığında şahsen tanışma imkânı bulduğum, heyecanını ve enerjisini gördüğüm, misafir olduğu şehirde İstasyon Caddesinde birlikte yürüdüğüm kıymetli dost Hakan Sarı’nın çıkardığı Ihlamur bugün 100. sayıya ulaştı. Dergi daha oturmuş, daha istikrarlı, tasarımı baskısı daha kaliteli ancak hepsinden önemlisi Türk Edebiyatı için önemli bir kazanç. Yazarın sözünün bitmesini (ölmesini) beklemediği için, akademik literatüre göre edebiyatı en az elli yıl önden takip eden dergilerin yaşayan edebiyatın canlı şahidi olduğuna inanıyorum. Ihlamur Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’nin yolu açık olsun. Yusuf BAL

Maziden Atiye İstiklal Şuuru

Genç Yürekler Dergisi 5. sayısı ile baharı selamladı. Adına ve mevsime yakışan bir heyecan var derginin sayfaları arasında. Bulunduğu yeri sabitleyen ve toprağının sesi olmak için gayret gösteren bir azim var Genç Yürekler’de.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım; Muhterem Şahin’in Maziden Atiye İstiklal Şuuru yazısından olacak. İstiklâl ruhunu perçinleyen ve Âkif’in çağları aşan sesini günümüze taşıyan bir yazı bu.

“İstiklal Marşı’mızın Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabulünün 100. yılındayız. Sevinçliyiz, gururluyuz, heyecanlıyız… Tarihi günlere tanıklık ediyoruz bir nevi. Her ne kadar 100 yıl öncesindeki fedakarlık, yüksek ülkü ve çileli mücadele içerisinde olamazsak da, destan yazan kahraman dedelerimiz gibi tarihin seyrini değiştiremesek de, yine de geçmişten aldığımız güç ve inançla büyük bir şeref duygusu içerisindeyiz.”

“İstiklal Marşımız, Türk tarihinin köşe taşı niteliğinde olan bir eseri değil, kadim milletimizin üç-beş temel sütunlarından biridir. Onun ruh ve manası, yarınlara umut ve ışık saçan bağımsızlık ve hürriyet türküsüdür. Bu türkü, milyonların gönlüne nakış nakış işlenmiş aşk ve imandır. Kaynağı, tarihin derinliklerinden gelen millî kültür ve Hak kelamı Kur’an’dır. Bu ışığı, hiçbir beşeri güç söndüremeyecektir. İstiklal Marşımız, istikbalimizin ve gençliğimizin millî manifestosudur. Kutlu olsun! Bu vesileyle, büyük edip; izzet, şeref ve ahlak abidesi Mehmet Akif Ersoy’u; rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.”

Nevruz ve XXI. Yüzyıl

Bahar demek nevruz demektir. Uçsuz bucaksız bir coğrafyanın baharı selamlamasıdır tek ses tek yürek olarak. Umudun adıdır nevruz. Dağ başlarında, yaylalarda açan her çiçek içimizdeki geleceğe dair umudun rengârenk arz-ı endam etmesidir.

Prof. Dr. Abdulvahap Kara; Türk Dünyasının ve XXI. Yüzyıl isimli yazısında nevruzun tarihsel sürecinden, edebiyatımızdaki örneklerinden bahsediyor yazısında.

“Elimizdeki tarihi kayıtlar Türklerin tarihte bilinen en eski cetlerinden olan Hunlarda Nevruz’un kutlandığını göstermektedir. M.Ö. II. Asırda yaşamış olan ünlü Çin Tarihçisi Simaçen “Tarihi Hatıralar” isimli eserinde, Hun liderlerinin yılbaşında, yani Nevruz’da kutlama yaptıklarını anlatmaktadır. Türk devlet büyükleri arasında bu gelenek son zamanlara kadar yaşamıştır.”

“21 Mart’ta mevsimin kıştan bahara dönmesi dolayısıyla Nevruz, yani “yeni gün” kelimesinin yeni yılın ilk günü, yeni günü manasının dışında ikinci manasıyla karşılaşıyoruz. O da Nevruz’un, yeryüzünde tabiatın uzun kıştan çıkarak, canlanıp hareketlenmeye başladığı ilk gün olmasıdır.”

“Nevruz sıradan bir gün değildir. Nevruz mübarek ve kutlu bir gündür. Bugünün faziletini Türkistanlı meşhur şair Ali Şir Nevai şu sözlerle veciz bir şekilde ifade etmişlerdir: “Her gecen Kadir olsun, her günün de Nevruz”. Malum olduğu üzere, Ramazan ayının sonuna doğru aranması söylenen Kadir Gecesi, dini inançlarımızda bin aydan daha hayırlı olarak telakki edilmektedir. Nevruz, dini bir gün olmadığından, elbette Kadir Gecesiyle kıyaslanamaz. Ancak şairin burada Nevruz Günü’nün millî örf ve gelenekler açısından önemini vurgulamak istediği muhakkaktır.”

Tunus’a Dair

Arslan Kaya, bir meraktan yola çıkarak bizlere Tunus’u anlatıyor. Bilenler bilir; Tunus ile gönül bağımız oldukça kuvvetlidir. Tanımamız, tanıtmamız gereken coğrafyalardan biridir Tunus. Arslan Kaya’nın yaptığı gibi.

“Cezayir ve Libya arasında kalan ülkenin bayrağı tıpkı bizimki gibi al bayrağın üzerine işlenen ay yıldız şeklindedir. Bayrağın üzerindeki ay yıldız İslam’ı, ay yıldızı çevreleyen çember ise güneş ile aydınlık geleceği sembolize etmektedir. Ayrıca şahsi fikrimce bayrağın kırmızısı ise Osmanlı sancaklarının yadigarıdır. Başkenti ülkenin de adını aldığı Tunus şehridir. Tunus şehrinin tarihi ise çok eskilere dayanmaktadır ki bölgede ilk olarak Berberilerin yaşadığı bilinmektedir. Fenikelilerin ise Tunus bölgesinde ticarete başlaması ve sonrasında süreç içerisinde bölgeye yerleşmeleri ile çok daha önem kazanmıştır. Bu yaşanan hadiseler tarihe altın harflerle yazılacak olan Kartaca kentini ve Kartacalıları da etkilemiştir.”

“Her ne kadar biz Tunus’u bir Akdeniz ülkesi olarak görsek de güneyine indikçe Sahra Çölü’nün yakıcı güneşi ile karşılaşmaktayız. Ülkenin güneyi kadim Berberi Arap kültür ve yaşantısı ile de ayrıca dikkatleri çekmektedir. Özellikle UNESCO Dünya Mirası Listesinde kendine yer bulan Matmata köyü Star Wars filminin ilk iki serisine de ev sahipliği yapmış, birçok sahne Matmata köyünün en belirgin özelliği olan toprak altına inşa edilen evlerde çekilmiştir.”

Oğuz Karakoç İle Abdurrahim Karakoç Üzerine Sohbet

Yaşadığımız çağın in içli en dertli ozanlarından biriydi Abdurrahim Karakoç. Memleket sevdalısı, dava delisi Karakoç. Merhum başkanımız Muhsin Yazıcıoğlu’nun yol arkadaşlarından. Onu her fırsatta anmak, sözlerini yüreğimize berkitmek gerekiyor. Çünkü sözünü onun gibi dosdoğru söyleyen o kadar az ki.

Dilara Kızılkaya, Oğuz Karakoç ile amcası Abdurrahim Karakoç üzerine bir söyleşi gerçekleştirmiş. Altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Amcam tarafından yazılan “Mihriban” şiiri sanatçı Musa Eroğlu tarafından bestelendikten sonra dillerden düşmez oldu. Günümüz Türkiye’sinde aşkın sembolü haline gelen türküdeki Mihriban da herkes tarafından merak konusu haline geldi. Mihriban ismi gerçek mi? Yoksa bir sembol mü? Bunu söylemek doğrusu bize düşmez. Amcam, bugüne kadar bu isimle ilgili kesin bir açıklama yapmamıştır, günümüzde ender rastlanan temiz bir aşkın hikâyesi bilinseydi, bu kadar merak edilmez ve güçlü bir aşk olmaktan çıkardı.”

Amcam Abdurrahim Karakoç, çocukluğunda 25 gün gibi kısa sürede Kuran-ı Kerimi öğrenmiş, çok zeki ve ilkokul mezunu olmasına rağmen okuduğu kitaplarla ileri düzeyde kendisini yetiştirmiş, kendisini “Türk-İslam” davasına adamış yürekli, dik du - ruşlu bir dava adamıydı. Yüreği sevgi doluydu, asla kimseyi incitmek istemezdi. Bu düşüncesini “İncitme” şiirinde şöyle ifade ediyor:

Gölgesinde otur amma
Yaprak senden incinmesin
Temizlen de gir mezara
Toprak senden incinmesin

Türk Dilini Koruyunuz!

Uzun bir süredir dilimizi korumak gibi bir derdimiz var. Ya da şöyle söylemek gerek; dilimizi korumak gibi bir derdimiz olmalı. Her gün yeni bir yara alan Türkçe, gün geçtikçe özünden uzaklaşıyor ve harmanlanmış bir yaşamın yansıması olan karmaşık bir dile kendini teslim ediyor. Elbette bunu başka milletler değil kendimiz yapıyoruz.

Yaşar Vural, dil hassasiyeti üzerine bir yazı ile Genç Yürekler’de. Kaşgarlı Mahmut ile başlıyor yazı. Zamanın etkisindeki dil üzerine değinilerle devam ediyor.

“Tanzimat Dönemi ve sonrasında edebî dilimizin Fransız edebiyatından fazlaca etkilenmesi, birçok edebî türün (roman, tiyatro, fabl) doğrudan Fransız edebiyatından çeviri yoluyla edebiyatımıza girmesi, Fransızca kelimelerin de dilimizde, Arapça ve Farsçadan sonra boy göstermeye başlamasına sebep olmuştur. Özellikle Ahmet Mithat Efendi ve Recaizade Mahmut Ekrem romanlarında yoğun bir şekilde Fransızca kelime kullanmışlardır. Hatta Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası adlı romanının sonuna küçük bir Fransızca sözlük ekleme ihtiyacı hissedilmiştir. Ahmet Mithat Efendi’nin de Karnaval adlı romanında geçen bazı Fransızca kelimeleri görüşümüze destek olması açısından buraya taşıyalım: “adiyö, balo, bonjur, bon nuvi, bonsuar, balet, aristokrat, avukat, dam, centilmen, entrika, familya, galant, jarden, jurnal, karnaval, supe, şampanya, şovalya, tuvalet, vals, vizit, münisipalite.”

“İnsanlarda bir “Türkçe bilinci” oluşturmak söylendiği ya da sanıldığı kadar kolay mıdır? Ya da “Türkçeyi sevmeliyiz, onu korumalıyız” gibi etkisi kalmamış sloganlarla insanlarda bir “Türkçe sevgisi” oluşturulabilir mi? Türkçe bilinci oluşturmak elbette bir iki slogan veya sözle mümkün değildir. Bu işi “kökten” çözmek gerekiyor. Yani “ağaç yaşken eğilir” atalar sözünden hareketle Türk çocuklarına veya Türkçeyi konuşmak isteyenlere bu bilinç okul çağlarında aşılanmalıdır. Bunun için öncelikli görev Türkçe/Türk dili ve edebiyatı öğretmenlerine düşmekle birlikte okul öncesi çağda görev alan öğretmenlerden yükseköğretimdeki akademisyenlere kadar bütün “eğitici/öğretici”lere görev ve sorumluluk düşmektedir.”

Toprağından Kopan Kardeşler

Hasan Tahsin Yetimoğlu, iki Afganlı kardeşin hüzünlü hikâyesini anlatıyor bizlere.  Yaşanmış bir olay var karşımızda. Yersiz, yurtsuz, sahipsiz olmak neymiş böyle olayları duyunca daha iyi anlıyor insan. Mülteci sadece yurdundan kopmuyor. Onun içinde neler koptuğunu anlamak için biraz olsun yüreğinin sesine kulak vermek gerekiyor.

“Bu hikâye, Rashid ile Samir’e ait. Vatanları Afganistan’dan kopup yıllarca ayrı kaldıktan sonra birbirlerini bulmalarının hikâyesi…

Anlatımların ve betimlemelerin çoğu Rashid’e ait. Rashid, Kore filmlerinden fırlamış gibi yakışıklı bir çocuk. Asabi, fevri, duygusal ve çok derin ifadeleri var. Rashid ile İngilizce görüşüyorduk; fakat beni çok yanlış anladığını fark edince, Afganca tercüman soktuk araya. Sonra fark ettim ki tercümanı da yanlış anlıyormuş. Aklınızdaki düşüncelerinizin, karşı tarafı dinlemenize mâni olduğu zamanlar olmuştur. Rashid’in iki sene öncesine kadar tek derdi, kardeşlerini bulmaktı. Son bir senedir derdi, Samir’in öz abisi olduğunu ispat etmekti. Sonraki hedefi, Samir’i Türkiye’den İsveç’e götürmek oldu. Şimdi ise hedefi nedir bilmiyorum. Rashid ile tercüman vasıtasıyla da anlaşamayınca, Rashid yerine, İsveç’teki öğretmeninin Türk bir işletmeci arkadaşı sayesinde iletişim kurmaya başladık. Ben Türk’e anlatıyordum, o İsveççe arkadaşına, o da yine İsveççe Rashid’e. Anlaşabildik mi? Eh işte.”

“Göç kafilesi, Afganistan-İran sınırında daha önceden açılmış bir tünelden yirmi kişi olarak geçti. Tebriz’e ulaştıklarında sayıları üç yüz oldu. Üç yüz kişiye önderlik eden yoktu, herkese bir yönerge verilmişti. Anlayanlar bakıyor anlamayanlar takip ediyordu. Türkiye sınırına geldiklerinde beklemeye başladılar, sınırdan geçmek kolaydı; ama içlerinde bir endişe vardı, herkes çok sessizdi. Hüseyin bu kadar kolay olacağına inanamamıştı. Alçak bir tel vardı önlerinde.

Birden çığlık sesleri geldi kalabalığın sonundan, havaya ateş açan İran askerleri kalabalığı dağıtmaya çalışıyordu. Motosikletli askerler, havaya ateş aça aça kalabalığı ikiye, dörde, sekize bölüp duruyordu. Rashid üzerine gelen motosikletten kendini korumak için tellerin ardına atladı. Sadece on beş dakika içinde askerler insanları öbek öbek toplayıp kaçmalarını engellemişti. Birkaç kişi hariç…”

“Rashid, Arboga Belediyesi’nde bir kiliseye üye yapıldı ve burs bağlandı. Lise düzeyinden okuluna başladı. Rashid’in anlattığına göre İsveç’te Türkiye’deki gibi Sosyal Hizmetler Kurumları yok. Kiliseler ve STK’lar üzerinden yürütüldüğü için Rashid, o kilisenin üyesi. İsveç’te yaşamış olan Türk’ün söylediğine göre de bu bir misyonerlik faaliyeti. Rashid’in aklında kardeşleri, hayalinde güzel bir yaşam. Boş vakitlerinde sosyal medya üzerinden sürekli kardeşlerini arıyordu.

Rashid için bilgisayarı tanımayan kardeşlerini internetten bulmak kötü bir fikir miydi? Umut… Başardı mı? Evet.”

Genç Yürekler’den Bir Hikâye

Şerzad Artıkov – Babamın Güvercinleri

“Oturağa oturmuş güvercinleri izlerken, fotoğraf makinemi alıp onların birkaç kez fotoğrafını çektim. Bu işi bitirdiğimde, çantamı açıp içinden babamın albümünü aldım. Albümde çizilen güvercinlerle etrafımdaki güvercinleri karşılaştırdım. Oradaki resimlerin altına yazılan not ve tarihleri tekrar gözden geçirdim. Her bir resmin altında bir not ve tarih yazıyordu. Mesela; altına “04.06.1995” tarihi yazılan külrengi güvercin resminin yanına “Kıymetlim, evladım bugün birinci sınıfa başladı,” diye not düşülmüştü. Altına “02.11.2001” tarihi atılan beyaz güvercin resminin dışına “Gece pencereden gökyüzüne baktım, tıpkı seni görür gibi oldum pamuğum!” diye bir yazı vardı. Bu sefer onların içinde siyah-beyaz tombul bir güvercin çokça dikkatimi çekti. Babam onun altına “07.06.2006” senesini not düşmüş, yanına, “Bugün marketten çikolata almıştım, ambalajına güvercin resmi koyulmuş, o tıpkı sana benziyor pamuğum!” diye bir yazı eklemiş.”

“Bir gün yine onun durumu kötüleşti. Onun yanından hiçbir yere kımıldamıyordum, duvara kurulan televizyonun kumandasını alıp hareket etmek için kanalları bir bir didikledim. Bir ara babam sağ kolunu kaldırıp televizyona bakarken feryat eder gibi alçak sesle hırıldadı. Televizyondaki kanalda güvercinleri gösteriyorlardı. İlk başta onun hırıltısından başka kanalı aç, dediğini anlamıştım. Başka bir kanal açmıştım, babam o an sinirlenip ellerini tekrar tekrar kımıldatmaya başladı. Bunun üzerine orada oturan annem:

– Güvercinleri gösteren kanalı geri aç, dedi, babama yaklaşıp onu sakinleştirirken.”

“– Anne, dedim. Ahizeden annemin tanıdık sesi geldiğinde. Gidip babamın güvercinlerini gördüm. Onlar tıpkı albümde tasvir edildiği gibiymiş. Annem bir şeyler demek istedi, ama sesi çıkmadı. Ahizeden onun ağlayışı işitiliyordu sadece…”

Genç Yürekler’den Şiirer

Ey bizleri var eden

Kul Sen’in, kurban Sen’in

Resûlüne yâr eden

Gül Sen’in, gülşen Sen’in

Ümidimiz batmasın

Hüsran ile bitmesin

Sahralarda yitmesin

Çöl Sen’in, umman Sen’in

Gafletten uyanmışız

Kapına dayanmışız

Ocağında yanmışız

Kül Sen’in, külhan Sen’in

Bestami Yazgan

Göygöl, təbiətin büllur damlası

Hüsnünü görüncə zaman dayanır

Yox olur dünyanın dərdi, davası

Hər kəs məhəbbətlə adını anır

Yaradan bizlərə bəxş edib onu

Suları dumduru mavi piyalə

Baxıb aynasında ağ simasına

Önündə baş əyir buludlar belə

Gülnaz Kutuyeva

Gözler bilirim asker ocağında

Çoğu zaman uzaklara dalan

Gece nöbetlerinde sessizce ağlayan

Kim bilir kimlerin hasretiyle yanan

Ağlayamayıp için için göğünen özler bilirim daha

Hele bir de yavrusuna hasretse yürekler

Kim bilir herkesin kaç milyon katı özler

Ciğeri dağlayan sözler bilirim sonra

Hasret dolu, özlem dolu

Söyleyenin gözlerine kan oturur

Bir de dinleyenin

Bir de üç-beş nöbetleri bilirim

-Sabah ezanlarına müşahitVatanı beklerken tutulan

Şafağı beklerken tutulan

Soğuk kış gecelerinde

Nefesi üşür adamın

Titrek sesinde bir türkü garibin

“Ölüm Allah’ın emri de

Şu ayrılık olmasaydı”

Günler bilirim asker ocağında

Gecesi uzun gündüzü uzun

Hayrullah Kaplan

Ne eskisi gibi aydınlanacaktır artık bu altın başlı çayırlar

Ne senden kalan sessizlik kesilmiş süt gibi inecektir bu ormanlardan

Bak unutmadan söylüyorlar şarkımızı yukarıdaki borunun tepesinde

Dördü beyaz telli, kısa kanatlı, cam gözlü karatavuklar

Ve hepsi geride, hatıralarımızda kaldı

Şimdi, kalbimde asılı kalmış derin bir boşlukta

Yukarıya doğru yükselen şenlik ateşini izleyeceğim

Sarp Eren Çerçinli

Ailemizin Dergisi Nisanur

Yeni tanıdığım dergilerden Nisanur. 10. yılında. Bünyesinde birçok dergiyi barındırıyor Nisanur ama daha da güzeli dergi ile birlikte Nisanur Çocuk Dergisi de hediye ediliyor. Özellikle çocukları için hassasiyetleri olan bir dergi arayanlar için ben Nisanur Çocuk dergisini tavsiye ediyorum.

Derginin tüm yazarları kadın. Aileye; konunun merkezinden yaklaşıyorlar tüm yazarlar. Uzmanların yazıları, söyleşiler, dosya konuları derken oldukça zengin bir içerik sunuluyor okuyucuya. Derginin kıstası belli; her satırında mümin hassasiyetini gözetmek.

Derginin dosya konusu “ölçülü olmak.” Hayatın birçok alanında ölçülü olmak üzerine yazılar bekliyor okuyucuları.

112. sayısına ulaşan dergiye nice 10 yıllar diliyorum.

Sosyallleşmede Ölçü

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Asiye Türkan’a ait. Dillerden düşmeyen bir kavrama uzman bakış açısı ile yaklaşıyor Türkan. İnsan ölçülü olacak attığı adımda. Ölçümüzün kaynağını yazıda buluyoruz.

“Sosyalleşmek doğum ile başlayıp ölene kadar bir şekilde sürer. Öğrenmek bu etkileşim ile olur. Yol yordam bilgisi kitaplardan öğrenilmez. Bizzat görerek ve yaşayarak elde edilir. Oturma, kalkma, konuşma adapları vs. bu şekilde öğrenilir. Bunlar her insanın temel ihtiyaçlarındandır. Kişinin gelişimi için en önemli olgulardır.”

Hayatında istikrar sağlayamayan, sosyal hayatta da dengeli hareket edemez. Sosyalleşmede ölçüyü yakalayamayan da kaybetmeye mahkûmdur. Hayatın öznesi olmak, sosyal hayatta ölçü ile hareket edenlerin hakkıdır. Takva sahiplerine öncü olmayı hak edenler de bunlardır.

“Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, gözün aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl!” (Âmin)

Konuşmada Ölçü

Mine Turhan da yazısında konuşmada ölçüden bahsediyor. Ne çok konuşuyoruz günlük hayatta. Evde, işte, dışarıda, içeride derken konuşuyoruz ve her şeyi cümlelerimiz ile şekillendiriyoruz. Peki, konuşmada ölçümüz var mı? Cevabı Turhan’ın yazısında.

Aile İçi Konuşmada Ölçü

Şüphesiz en fazla vakit geçirdiğimiz mekân evimiz, en çok diyalogda olduğumuz kişilerse aile üyelerimizdir. Bu sebeple konuşmada ölçünün en gerekli olduğu yerlerden biri evlerimizdir diyebiliriz. Genel bir bakışla elde edilen sonuç; aile halkıyla kurulan diyalog, zaman aşımına uğrayarak laçkalaşmaya başlıyor. Gerek karı-koca gerekse ebeveyn-evlat diyaloglarında bu, çok sık rastlanan bir durum. Nedeni ise konuşmadaki ölçüsüzlük…

Davetçinin Konuşmasında Ölçü

Sevgili davetçi kardeşim! Konuşmada ölçü konusunda belki de en kapsamlı alan seninkidir. Zira davet sahası aileyi de içine alan geniş bir alandır. İşte tam da bu yüzden en az aile fertleri kadar davetçinin de konuşmasındaki ölçüye dikkat etmesi gerek. Davetçi, toplumda kendini değil davasını temsil eder. Bu yüzden ağzından çıkacak her söz, şahsın değil davet ettiği davasının hanesine yazılır. İyi bir hatip isterse batıla davet etsin, toplumda kabul görme olasılığı yüksektir.

Aynı dili konuşan fakat anlaşamayan insanların yaşadığı bu zamanda “Ey Rabbim! Benim göğsüme genişlik ver, işimi kolaylaştır, dilimden düğümü çöz ki sözümü anlasınlar.” Duasına fazlasıyla ihtiyaç olabiliyor. Dilinizde ölçü, sözünüzü anlayanlarınız bol olsun. Selam ve dua ile…

Bereketli Aylar Hürmetine

Özlemle beklediğimiz günlerdeyiz. Her anının dopdolu geçmesini arzuladığımız bu günleri hakkıyla geçirmek hepimizin muradı. Yeter ki isteyelim. Esra Türk’ün yazısını bir dua niyetiyle okumak gerek.

“Ya Rabbi, Recep ayında saklı olan Regaip ve Miraç günlerini ihya etmeyi bizlere nasip et.

Miraç gününü, ümmet olarak ibadetlerimizin, secdelerimizin ve bütün amellerimizin ihlâsına vesile kıl.

Bizlere hakkıyla kulluk etmeyi nasip eyle.

Allah’ım! Şaban ayında saklı olan beraat gününe ulaşmayı bizlere nasip eyle.

Bizleri, yılların verdiği günah, isyan ve delalet kirlerinden bu gün ve geceler hürmetine arındır.”

Baharın Müjdesine Mazhar Olan Mazlumlar

16 Mart 1988, dünyanın yaşadığı en kara günlerden biri. Halepçe’de şehid olan binlerce Müslüman’ın acısı hâlâ içimizde. Unutulmayacak bir acı gün. Esma Akbalık, hisli bir yazıyla anıyor şehitleri. Rabbimiz elbette biliyor mazlumları ve zulmedenleri. Hesabını görecek de O’dur.

“Sahipsiz bırakılmış mazlumların, şefkatiyle beraber çocuğunu emziren annelerin, acıkan ruhlarını yemek ve muhabbetle doyurmaya çalışan yorgun babaların, ot yerine insan biçen tarlaların en acımasız şahididir Mart ayı… Mart; mazlumiyet, mustazaflar ayıdır.”

“Tarih daha önce böyle bir zulme şahit olmamıştı. 16 Mart 1988’de sadece birkaç saat içinde tam beş bin mustazaf Müslüman katledilmişti.”

“Belki şöyle diyebilirsiniz: Gücümüz buna yetmez. Peki, gücünüz samimice bir duaya da yetmiyor mu? Bu ayet-i kerime özelde Mekke’deki mustazaflara inmiş olsa da genelde tüm mustazafları kapsar.”

Nisanur’dan Bir Şiir

Dünya, sen güzellik katınca güzel

Yağmuru yağdırınca, karı serpiştirince güzel

Çiçeğe durunca ağaç, topraktan başını uzatınca başak...

Ölüyoruz Rabbim yaşayarak...

Ölüyoruz her gün bin bir telaşla...

Biz ölüyoruz devam ediyor hayat

Yitip gidiyoruz dünyadan yavaş yavaş...

Yağmurun tınısında keşfediyorum yine seni

İlk defa duyuyormuş gibi gönlümde heyecan

Yağmuru yağdırınca yine güzelleşiyor dünya

Yine yıkanıyor yaşamın bütün yorgunluğu

Ak pak oluyor içimizdeki bin bir karanlıklar

Yine sen yetişiyorsun imdadımıza gökten düşen damlalarla

Ah ne dipsiz kuyudur şimdi bu sonsuzluk

Gönlümde kara delik misali kapanmayan şu boşluk...

Neyleriz, yazgımız doğuştan sancılı

Anne karnında başlayan şu yalnızlık...

Hayat dediğimiz serüven ikinci perde

Kabirde bekleyen yine yalnızlık ki ne çare?

Ve mezar yeniden doğuş için karanlık son perde...

Ümmü Gülsüm Turan

YORUM EKLE
YORUMLAR
Selahattin Beğde
Selahattin Beğde - 4 ay Önce

Bu ay Nisanur dergisine yer verdiğiniz için Dunyabizim ekibine teşekkürlerimi sunuyorum. Bir gençlik dergisi olan Söz ve Kalem. Ümmet kardeşliği çizgisini koruyan İnzar dergisini okuyucularınızla buluşturmanız dileğiyle..

banner26