Mart 2020 dergilerine genel bir bakış-4

M. Ragıp Karcı’ya rahmetle

İçimizde bütün ezgileri, dost selamlarını, muhabbeti yarım bırakarak aramızdan ayrıldı M. Ragıp Karcı. Hastaydı ve yatağa bağlı kalmak onu oldukça bunaltmıştı. Birkaç kez görüştük hasta iken. “Bol bol dua et Mustafam.” dedi her defasında da. İçindeki samimi duyguları dışa vurmayı seven ender ağabeylerimizdendi. Böylesine pek rastlayamıyoruz. İçten konuşmayı ve düşünmeyi sevenler çoğunlukta artık. Yıllar önce Suçıktı Şiir Akşamları’nda şiiri okuyup da şairlerle çevrili masaya geldiğimde Ragıp Ağabey; “Arkadaşlar, Mustafa Uçurum’a dikkat! Şair bu arkadaş. Onun şiirini takip edin.” demişti. Ondan sonra da yayımlanan her kitabımdan, şiirimden sonra uzun uzun mesajlarla yorumlarını yaptı. Biz iyi bilirdik Ragıp ağabeyimizi. Rabbim mekânını cennet etsin.

Ay Vakti dergisi, 185. sayısında M. Ragıp Karcı dosyası ile çıktı. İsabetli bir sayı olmuş. Böyle değerli isimleri unutturmamak gerek. Çünkü en müzmin hastalığımızdır bizim unutmak. Ay Vakti dergisini canı gönülden kutluyorum. Dosyadan paylaşımlar yapacağım.

“M. Ragıp Karcı’nın, zaman zaman Ay Vakti Dergisi’nde de yayınladığımız tahlilleri, kendinden sonraki kuşakların şiirlerine eğilmesi, onları değerlendirmesi takdire şayan bir husustur. Kendi penceresinden şiire ve şairlere bakmış, değerlendirmeler yapmıştır. Kitaplaştığında, alanın uzmanları tarafından tahliller yapılır, görüşler serdedilir. Eleştiri yâda özeleştiri okurunda, yazılanın da, yazarın da hakkıdır.” Şeref Akbaba

“M. Ragıp Karcı ağabey, şiire ilgi duyduğum yıllardan itibaren şiirlerinden tanıdığım bir isimdi. Yüz yüze tanışmamız ise daha sonraki yıllarda Dursunbey’deki Su Çıktı şiir etkinliğinde oldu. Orada melal yüklü sesiyle okuduğu şiir, ardından söylediği türküler hafızamın unutacağı şeyler değil. Son olarak ise Burhan Sakallı’nın Belediye Başkanlığı yıllarında Eskişehir’e bir münacat-naat programı için çağırmıştık. O gece de ondan yine münacatlar, naatlar dinlemiştik. Daha sonraları da görüşmelerimiz oldu. Aynı dergilerde şiirlerimiz yayımlandı. Dolayısıyla bir hukukumuz var. Bu sebeple öncelikle ruhu şâd, makamı âlî olsun niyazında bulunmak istiyorum.

M. Ragıp Karcı denildiğinde aklıma elbette pek çok insan gibi aklıma öncelikle şairliği gelir. Ondan geriye sayısal olarak çok az kitap kaldı ama mesele kemiyet olarak değil keyfiyet olarak değerlendirilmelidir. Bu yüzden az sayıdaki o şiir kitapları, (Yeni Bir Sevda Süleymanı), Bir Başkasının Kitabı, Tut Elimden Düşmeyelim) kendisi hayatta iken üzerinde çok durulmasa bile büyük bir kıymet taşıyor. Bu durum her şeyden önce onun şiirinin yapısı, muhtevası, edası, sesi ile ilgili. O yaşadığı dönemin genel eğilimiyle serbest tarzda yazdı ama şiirinin özü yerli idi ve gelenekten süt emiyordu. İçinde hem hece hem de aruz şiirinin sesi vardı. “Sevda” ise bu şiirlerin en başat temasıydı. Nitekim ilk şiir kitabının adı da bu sebeple “Yeni Bir Sevda Süleyman’ı” adını taşıyordu. Bu yüzden onu adlandıracak en iyi nitelemede bu olsa gerekir. Çünkü şiir, kalbin sesidir ve her zaman aşkı terennüm etmelidir. Çünkü aşktan başka sermayesi yoktur bir şairin.” Mustafa Özçelik

“Ragıp Karcı, türkülerle büyüyen adamdır. Türküsüz bir hayatı anlamlı görmez. Dönemin önemli saz üstatları, “Davut Sulari, İsmail Daimi, Terzi Fehmi” den dersler almış, meşki onlardan öğrenmiş bir bakıma muhabbetleri, sohbetleri meşkle geçmiştir. 1966 yılında Orhan Gencebay, Cinuçen Tanrıkorur ve Arif Sağ’la saz yarışmasında dördüncü olmuştur. İlk şiiri ise, 1968 yılında Türk Yurdu dergisinde yayınlanmıştır. Karcı, şiir, hikâye ve inceleme yazıları da yazmıştır.” Recep Garip

“Bu dergi veya mahfillerin içinde anılan bazı isimler bugün hayattalar fakat kendi şiir ırmaklarının içinde akmayı sürdürüyorlar. Bağımsız bir damar yakalayan ve bunu yetkin biçimde kullanan şairlerin sayısı az değil.

Merhum Ragıp Karcı da bu isimlerden biri idi. Az yazmış olmasına rağmen iyi bir damar yakalamıştı. Kendi kozasını örmüş şairlerimizden biri idi. Klasik Türk folkloru –özellikle türkü- formundan beslediği şiirlerinde sadece içinden geldiği kültürün değil, bu topraklara ait bütün kültürel renklerin izlerini görmek mümkündü. Uzun soluklu şiirler yazdı. Öyle ki sesi bir çağlayan gibi gürüldeyen, zaman zaman sakin bir dere gibi akan dizelerle söyledi şiirlerini.” Özcan Ünlü

“Mehmet Ragıp Karcı ile şiir vadisinde karşılaşmamız tabii ki şiir etkinlikleri ile gerçekleşmiş oldu birçok şair dostum gibi. İsimlerimiz aynı dergilerde yayınladığımız şiirlerin tanışlarıdır. Sonra bir vesile bir davet veyahut bir mecburiyetin oluşumu iledir. Şiir okumaların, günlerin, gecelerin belki de en büyük yararı şairleri bir araya getirmiş olmalarıdır. İstanbulensis Şiir Festivali ve zaman zaman başka illerde, mekânlarda yapılan etkinlikler.

Tanışıklıklar dostluklara doğru yol alıyor böylece.

Ragıp Karcı çeşitli meziyetleri olan bir kişi. Edebiyatın dışında şifalı bitkiler üzerine bilgisi vardı. Bir defasında Dursunbey’e gittiğimizde gündüz vakti haydi dağlara çıkalım kekik ve başka faydalı bitkiler toplayalım deyince yola koyulduk. Bir hayli kalabalık olduğumuzu hatırlıyorum. Şairler dağa tırmanıyor, tabiatın koynunda ikram edilmiş yararlı bitkiler arıyor. Dağa tırmandık ben kekik toplamaya başladım. Eve döndüğümüzde şaşırdı tabii ev halkı. Dursunbey’e şiir okumaya gitmişiz ama bir torba kekik ile dönmüşüz. Bacağımda ağrılar olunca da onu aramıştım üç dört yıl önce ne tavsiye edersin diye. Çınar yaprağı önermişti. Kaynar suya çınar yaprağını at bir müddet beklet ılık olarak iç.

Tatbik ettim tabii. Faydasını gördüm.” Nurettin Durman

“Mehmet Ragıp Karcı; şiirle ve türküyle yoğurulmuş bir şair.
Şiirini türküye, türküyü şiirine katık eden bir şair.
Sadece türkü söylemekle yetinmiyor, bağlama da çalıyor. Hem de ustaca çalıyor, söylüyor.
İsmini ilk kez Eskişehir’de lise öğrencisiyken duymuştum. Deneme dergisini çıkaran arkadaşlarımız Ankara’ya gidince Gelişme dergisini çıkardılar. Mehmet Ragıp Karcı ismini ilk onlardan duydum. Güzel şiirler yazdığını, güzel türküler söylediğini anlatıyorlardı. TRT’de çalışıyor, belgesel yapıyordu. Edebiyat dergisinde şiirleri yayınlanıyordu. Yayınlanan şiirlerini ilgiyle okuyorduk.

Yeni Bir Sevda Süleymanı, Bir Başkasının Kitabı ve Tut Elimden Düşmeyelim başlıklı şiir kitaplarını bıraktı geride. Şiirlerle birlikte söylediği türküleri bıraktı. Türkü dinleme ustalığını bıraktı.” Şakir Kurtulmuş

“Gerek Erzurum’a gelişlerinde ve gerekse Ankara seyahatlerimde çoğunlukla buluşurduk Ragıp ağabeyle... Telefon muhaverelerimizi ayrı tutuyorum. Estetik özelliğiyle öne çıkan güzel mekânlarda oturmayı, yaptıkları ve yazdıkları üzerine sohbet etmeyi çok severdi. Mısra hakimiyeti ve poetik şiir bilgisi çok yüksekti. Zaten yazdıklarıyla bunu ortaya koymuş ve şiirde kendi sesini bulmayı başarabilmişti. Hele divan şiirine ve türkülere düşkünlüğü bir başkaydı. Bu konudaki bilgi birikimi muazzamdı. “Yetmiş bin civarında divan şairi tespit ettim, on iki cilt tuttu. Kültür Bakanlığı üç cilde indirirseniz yayımlarız” sözünü hemen her sohbetimizde gündeme getirirdi. Ve öylece kaldı galiba.” İsmail Bingöl

“Mehmet Ragıp Karcı, poetik haritası oluşturan, sanatçı kimliğiyle şiirin nesnelliğine sahip çıkan ve şiiri merkeze alarak yazan usta bir şairdi. “Özün” çekirdeğinde kendisi olan, çok yönlü bir sesti. Karcı, devlet memuru olarak çalıştı. TRT’ye kamera asistanı olarak girdi. Daha sonra stüdyo kamera servisinde çalıştı. Yapımcı-yönetmen olarak Eğitim-Kültür Programları Müdürlüğü’nde çalıştı ve bu görevindeyken emekli oldu. M. Ragıp Karcı, şairliğinin, yönetmenliğinin ve müzisyenliğinin yanı sıra; aynı zamanda saz yapım ustasıdır. Saz ve türkü ustalığı, Osmanlıca hocalığı, Sünnî ve Nakşî hatta Risale-i Nur talebeliği, film yönetmenliği, belgeselciliği, memurluğu gibi sosyal kimlikleri vardır. Her kimliğinin verileriyle beslenmiş; her besleniş, onun şiirinde kendine sanatsal yuva yapmıştır.” Hayrettin Taylan

Karcı’yı okurken Yusuf’un rüya yerine şiir yorduğunu düşünürüz bir an. Kolay gibi görünen ancak gerçekte kendini hemen ele vermeyen imgeleri vardır. Şiirindeki sembolik dil, musikiye/türküye yaklaştıkça daha belirgin bir kimlik kazanır. Bu kimlik, söyleyişi yerellik hâkimiyetiyle beraber yepyeni bir metafor dünyasıdır. Sevgilinin saçlarından uçurulan güvercin, okuyucunun dikkatini emniyetli bir alana çekerken saçla ilgili kadim metaforların dışında yeni ve farklı olana celbeder. Hâlbuki saç; kesrete karşılık geldiği için fitneye, belaya ve perişanlığa teşbih edilir. Büyülü tarafıyla hileye sebebiyet veren saç, âşık için bir haramiden başka bir şey değildir. Lakin Karcı, bu metaforun bilinen bütün karşılıkları yerine yeni ve olumlu bir söylem geliştirir. Yeni mecazlar üreten şairin mümbit kalemi, şiire apayrı bir güzellik katar:

Şimdi tam zamanıdır gözlerinin
Karasına binlerce hisar harap ettim
Beyazına binlerce şehir
Göğsümü bin yerinden dağladı bakışlarındaki sihir
Ey kahrına devler bulaşmış bedenim
Ey gemilerimin bağrına saplanmış sahil
Kararmış sular gibi iki gözüm
Yine sana geldim
Yani, ben, kalbim ve İsmail… Salih Uçak

“Herkesin abisi, güzel insan Ragıp Karcı’yı tanıyanlar onun şiire ve musikiye, daha doğrusu türküye ne denli önem verdiğini bilerler. Onunla oturup sohbet etmişliğiniz varsa eğer, mutlaka sözü şiirden başlayıp sözü dönüp dolaştırıp türkülere getirdiğini pekâlâ bilirsiniz. Onunla yirmi yılı aşkın bir süredir tanışıyordum. Çok iyi bir şairdi, divan edebiyatının künhüne varmış, türküleri içselleştirmiş biriydi. Ona göre iyi bir şair divan edebiyatını ve türküleri çok iyi bilmek zorundaydı. Zira divan edebiyatını bilmeyen, türkü dinlemeyenin iyi şair olamayacağını her sohbetinde dile getirirdi. Onun divan edebiyatına yaptığı vurguyu anlamama ve hak vermeme rağmen, türküler üzerine bu denli önem vermesini pek anlamlandıramazdım. Neticede türkü halkın ürettiği bir şeydi, avamiydi. Divan edebiyatıyla haşir neşir olan, hatta divan edebiyatı antolojisi hazırlayan bir usta şairin türkülerle hemhal olması anlaşılır şey değildi. Ragıp Karcı’nın sohbetlerinde vurgu yaptığı altını çizdiği türkülere niçin önem verdiğini, ancak onun vefat etmeden bir yıl önce yayınladığı “Türkü Dinleme Temrinlerini” okuduğum zaman anlayabildim. Kendisinin de bu kitaba ayrı bir önem verdiğini de burada belirtmek isterim.” Mehmet Kurtoğlu

Geçmiş zaman olur ki…

Yaşadığımız günler bize acı verdikçe geçmişi daha çok yâd etmeye başladık. Şimdilerde korona virüs salgını sebebiyle evlerimizde geçirdiğimiz vakitlerde hep geçmiş günler gözümüzün önünden geçip gitti.

Müjdat Er, Beklenen isimli yazısında bir geçmiş zaman fotoğrafından sesleniyor bizlere. Özlemler, yaşanmışlıklar, küçük mutluluklar var yazıda.

“Çocukluğumuzdu. Ölmeye başlayan mahalle sebzeciliğinin son örnek şahsiyetlerindendi. Üç tekerlekli tablasıyla, geçkin yaşıyla hayata direnmeye çalışır; yokuş yukarı yaz kış demeden haftada en az iki kere mahallemize uğrardı. Fakat ne vakitte geleceğini kestiremezdik.

Bazen bir ikindi üzeri, bazen öğle sıcağında; sokağın henüz başındayken sesi duyulurdu. Kimse ismini merak etmez, öğrenmek de istemezdi. O bizim mahallenin “Geldi Haa”cı “Koca” sıydı.

Geldi haa… Yayla, yayla yayla… Yayla gabak geldi haaa… Taze faaasilyaa...

Bu ses sokakta yankılandığında evimizde bir hareket başlar; annem, ablam buzdolabının üstüne veya televizyon sehpasının çekmecesine bu anlar için koydukları parayı hemen denkleştirir, kapıya çıkarlardı. Gerçi paramız olmazsa veresiye de verir, kimseyi geri çevirmezdi. Mahallenin sakini gibiydi, herkes onu pek severdi.”

“O gün bu gündür, mahallemize sebzeci uğramıyor. Kimse, onun boşluğunu doldurmaya yeltenmedi bile. Ya da yeryüzünün evlatları, onun ölümünden bir merhamet hikâyesini kalplerinin bam teline dokundurarak hatırasına saygı gösterdiler.

Ve bizler… Ellerimizde pazar arabalarıyla bazen salı pazarına, bazen de cumartesi pazarına gidiyoruz artık. Ama bu garip ihtiyarı hiç unutmadım tabii. Şimdi zamanlı zamansız, yolda izde nerede bir sebzeci görsem hâlâ sesi kulağımda.

“Geldi haa…”   

Ay Vakti’nden şiirler

taş duvar ören ustanın parmaklarındaki yaralar
alnındaki ter bıyıklarında birikirken güneşe karşı
taşın sesi bir başkadır bilirim ustaların elinde

kızlar çamaşır yıkar ırmak kenarında köpüğü türkü türkü
atlar su içerken ıslık çalan delikanlıların kalbini bilirler
selelerinde bin umut dönerler evlerine esvapları pâk

Selami Şimşek

kaç sokak, izini topladım martılardan
geriye kalan ekmek kırıntılarıyla, sen
içimin dehlizlerinde her an kaybolurken
yusunlar beni de bir teneşirde, ne var
ki gözlerin müebbet hüzün iken, benim
yollarım çıkıyor insan çıkmazlarına, yâr.

hepsi, ‘geceleyin bir koşu’dan ibarettir,
o anlaşılmaz yükü ömür defterinin;
ve bir akşamüstü gülü solarken sahibinin,
birdenbire kapanır yüzüne, ki bu ibrettir!

Ferhat Öksüz

Ürküttüm kar kiraz kuşlarını
Uçup gittiler yalnızlığımdan
Sığınıp gökyüzü yalnızlığına
Tek bir kanat bile çırpmadan

Kırılan bir dalın sesi kadar
Hükmü yok çığlığımın
Susmak hasar tespitine yarıyor
En çok da böyle zamanlar

Hüseyin Çolak

Denize nazır bir mescid

Şehir Kültür dergisi 68. sayısının kapağını bir mescid süslüyor. Huzur veren bir fotoğraf. Yazısı da M. Sinan Genim’den.

“Bostancıbaşı Defterleri’nde “Nakkaş tâbir olunan mahal” olarak kaydedilen, Nakkaş Tepe adıyla bilinen (Frenk Tepesi de denilir) yükseltinin denizle buluştuğu noktada yer alan ve Rumca “Nagalon” adıyla anılan burunda bir dönem Nakkaş Hasan Paşa’nın yalısı bulunmaktaymış. Enderun’dan yetişmiş olan Hasan Paşa, aynı zamanda iyi bir nakkaş olduğundan dolayı “Nakkaş” unvanı ile de anılır. Son dönemlerinde kubbe veziri de olan Nakkaş Hasan Paşa, Sultan IV. Murad’ın (1623-1640) saltanatının ilk yıllarında, 2 Temmuz 1623’de vefat eder, ama yüzyıllar boyunca bu bölge Nakkaş adıyla anılmaya devam eder.

Ahmed Esad Efendi’nin şeyhülislâmlık öncesi ikamet ettiği yalı Kanlıca Körfezi’ndedir. Sultan II. Abdülhamid, Sultan II. Mahmud’un ikinci ikbali Tiryal Hanım’ın 1884’de vefat etmesi üzerine Büyük Çamlıca’daki köşkünü Yusuf İzzeddin Efendi’ye, Nakkaşburnu’ndaki yalısını ise Şeyhülislâm Ahmed Esad Efendi’ye ihsan eder. Kendine ihsan edilen yalıyı onaran Ahmed Esad Efendi, yalının Kuzguncuk yönüne doğru olan boş arsaya, uzun süredir ihtiyaç duyulan bir mescit inşa etmek amacıyla ahşap, fevkani bir yapı yaptırır. Bir burun olması sebebiyle şiddetli akıntıların olduğu bölgede, kayıkların sahile yanaşmaları zor olduğundan, mescidin alt katına kayıkçıların vakit namazlarını kılabilmeleri için bir de kayıkhane yaptırır. Bazı kaynaklarda Ahmed Esat Efendi’nin ölüm tarihi ile yapının yapılış tarihi karıştırılarak 1889 tarihi verilmektedir. Yapının muhtemelen yalının kendisine ihsan edilmesinden hemen sonra 1884-85 yılları içinde yapılmış olması gerekir diye düşünmekteyim.  

Anneannem ile ramazan geceleri teravi namazı kıldığım, babamla zaman zaman Cuma’ya, ama her bayram mutlaka Bayram namazına gittiğimiz Üryanizade Mescid’i de, bu şehri tanımayan kifayetsiz muhterislerin gadrine uğradı. Kuzguncuk sahili çok akıntılıdır, bu nedenle yüzme öğrenmek için biz çocuklar namaz vakitlerinin dışında o kayıkhaneye giderdik. Kimselere görünmeden denize girmek isteyen müslüman veya gayrimüslim kadınlarda, o kayıkhaneyi kullanırdı. Burunda yer aldığı için mevsiminde gümüş balığı avları mescidin avlusundaki daldırma ağlarıyla yapılırdı. Gümüş balığı avlayan Kuzguncuk balıkçılarının balık tutma sırasındaki birbirlerine hitapları, balığı dışa doğru kaçıranlarla girdikleri dialoglar bunca yıl sonra hâlâ kulaklarımdadır.

Bu yapının onarım projelerini düzenleyen proje müellifleri, işveren Vakıflar İdaresi, korunması gerekli kültür varlığına ait projeleri onaylayan Koruma Bölge Kurulu üyeleri sizler ne yaptığınızın farkında mısınız? Onarım adı altında yüzyılların soyut kültürel mirasını, tek örneği kalmış bir kültürü el birliğiyle yok ettiniz. Gelecekte Boğaziçi kültürünün bu eşsiz örneğini yok eden haddini bilmez cahiller olarak anılmayı hak ettiğinizi düşünüyorum, haksız mıyım?”

Prizren deyince

“Gitmesek de görmesek de…” diye başlayıp büyük bir coşkuyla sevdiğim o kadar çok yer var ki. Özellikle dostların varlığı beni bu mekânlara daha çok bağlıyor. Prizren de bu şehirlerden biri. Gitmesem de görmesem de birçok dostum olduğu için orada, kalbimin değerli bir köşesinde yer ayırdım Prizren için.

Mehmet Mazak da Prizren hakkında yazmış Şehir ve Kültür’de. Elbette şehirler ve dostlar da eşlik etmiş yazısına.

“Şardağı’na sis ne güzel yakışır
Yıllanmış kara bakar gözlerim kamaşır
Ezelden beridir
Hasretle ekmek yoğrulur
Aş pişer hasretle Gora’da
Yolum gâh Brod’a düşer gâh Rapça’ya
Hacı Ömer Lütfi’yle, Suzi’yle, gezer tozarım
Es bre deli gönül es gayrı
Şairler yurdu Prizren sana dar gelir, Rumeli, o benim işte!”

Bu şiirin bizlerin idrakinde bıraktığı buruk tat ile Prizren’e doğru yola çıkmıştık. Bir şehri ilk gördüğünde sevebileceğin, ısınabileceğin, kucaklayabileceğin ölçülerde imar edilmiş yerdir Prizren. Üsküp’ten çıktık yola, Prizren’de verdik mola… Balkan ülkelerini ve şehirlerini bilen ve gezen biri olarak diyebilirim ki Osmanlı izlerinin en yoğun görüldüğü yerlerden biri olarak karşılamıştı bizleri Prizren.

Prizren, kültürü, tarihi dokusu, mimarisi, coğrafyası, tarihi kalenin müthiş manzarası ve sıcacık insanları, mahalleleri, camileri, türbeleri, tekkeleri ve hamamlarıyla bizden içimizden bir şehir. “Ecdadımın ruhu, bir meltem gibi okşar günün her anı” diyor Zeynel Beksaç Prizren için. Şehrin ortasından geçen Akdere (Bistriça Nehri) üzerindeki tarihi Taş Köprü ve Arasta Köprüsü'nde bol bol hatıra fotoğrafı çektirmiş, Prizren'in meydanı olarak adlandırılan Şadırvan Meydanı’nı arşınladığımızı hatırlıyorum. Kalenin eteklerinde yer alan Sinan Paşa Camii’ni ziyaret edip, karşısında bulunan küçük çay ocaklarında yorgunluk çaylarımızı içmiştik. Zeynel Beksaç, Sevdan Kuşatmış Yüreğimi şiirinde; “Sinan Paşa Camii minaresinden
Daha bir yanık okunur ezan sesi
Döker derdini Akdere sularına
Taş Köprüsü Nemden loşluktan yakınan
Mehmet Paşa Hamamı’nda
Zaman düşe dalıverir” der.

Coğrafi ve tarihi bir cazibe mekânı olmasının yanı sıra Prizren bir kültür ve sanat şehridir. Prizren’deki toplum kültürü, sanatı, şiiri destekleyerek kendi varlığını korumaya çalışmaktadır. Bu yönüyle Osmanlı’da ve günümüzde, “Şairler Yuvası” ya da “Şair Membaı” olarak adlandırabiliriz. Divan edebiyatımıza Sûzî Çelebi, Âşık Çelebi, Âşık Ferkî, Mü’min, Nehârî, Sa’yî, Baharî, Şem’î, Tecellî, Sucudî, Şevkî gibi şairleri bağrında yetiştirmiş bir şehirdir. Benim için Prizren birazda Rahmetli Şair Dostum Osman Baymak’tır. Prizren, Türkçe’nin Balkanlardaki son nöbetçilerinden biri olan Şair Abim Zeynel Beksaç’tır benim için. Âşık Çelebi’nin ifadesi ile “Prizren’de bir oğlan doğsa, adından önce mahlas koyarlar” denen şehirdir.

Hatip çayı delikanlıları

Erbay Kücet bizlere geçmiş zaman efsanesi tadında Ankara havasında bir yazı sunmuş. Hatip Çayı Delikanlıları, kavganın ve dövüşün ve dostluğun sımsıkı yaşandığı zamanları anlatıyor.

“Ankara için bir zamanlar önem ifade eden, bugün üstü kapalı olan Hatip Çayı’nın etrafının yeşillik, ağaçlı ve sulak olduğundan mesire yani gezinti ve dinlenme mekânıydı. Tuluat kampanyaları arada bir çadır kurup temsil verirlerdi.

1957 tarihinde meydana gelen yağışlardan Hatip Çayı çevresi nasibini fazlaca alıp sele neden olmuş. Yapılan ıslah çalışmaları ile üzeri kapatılıp Dışkapı'dan Cebeci'ye gidilen yol yapılmış. Yağmurun bol olduğu günlerde bendine sığmayan Hatip Çayı kenarında Hıdırellez kutlamaları düzenlenir, kadınlarımız çamaşır yıkar, çocuklar ilk yüzme becerilerini korkmadan gösterirlerdi.

Yıllar içinde atılan çöplerle su kalitesi bozulan, koku ve görüntü kirliliğine sebep olan Hatip Çayı’nın ıslahı için çalışmaların devam etmesi gerektiğinin altını çiziyorum. Ankara Çayı’na karışan atık suların engellenip temizlenmesi, kötü kokulara neden olan dip çamurundan arındırılması, gelen atık suları arıtmak için arıtma tesisinin yapılması zaruriden öte sağlıklı yaşamanın olmazsa olmazıdır. Hatip Çayı’nın dere olarak eski haline getirilmesinin Ankara’ya farklılık kazandıracağında şüphemiz yok. Hatip Deresi’nin de temiz akmasını sağlayacak yerel veya merkezi otoritenin Ankaralıların gönlünde iz bırakacağını düşünenlerdenim. Gördüğüm kadar gündemde böylesi bir mevzu yok. Ekmeğini yemiş, suyunu içmiş Altındağlı olarak “Siyasi düşüncemizi bir kenara bırakıp, güzelliklere sahip çıkalım, yumruk yumruğa değil, el ele verelim” diyerek yazımızı sonlandıralım.”

İstanbul’da kültür mahfilleri

Kültür mahfilleri son zamanlarda çok gündeme geliyor. Özel sayılar, özel dosyalar, kitaplar derken kültür mahfillerine olan özlem sürekli canlı tutuluyor. Özlem diyorum çünkü yazılan her şeyde geçmişin izi var. Günümüzde bir kültür mahfilinden bahsetmek mümkün değil. Her şeyin tadı kaçtığı gibi oturup sohbet edilecek ortamların da suyunu çıkardılar ne yazık ki.

Mehmet Cemal Çiftçigüzeli, İstanbul’da Kültür Mahfilleri isimli yazısında bir zamanların İstanbul’unu anlatıyor.

“Tanzimat ile belki de Osmanlının çözülüşü ile beraber mahfil kültür ve edebiyat hayatımıza girdi. Sebebi de paşaların, beylerin konak, köşk ve yalılarında (Hersekli Arif Hikmet’in Evi, Abdurrahman Sami Paşa Konağı, Recaizade Mahmut Ekrem Yalısı, İbnül Emin Mahmut Kemal İnal Konağı, Ekrem Hakkı Ayverdi, Nahit Hanım, Sabahattin Eyüboğlu, Tevfik Fikret ve Şükufe Nihal’in evleri, Abdullah Cevdet’in İçtihat Evi), kahve, kıraathane ve çay bahçesi (Küllük, Çiçekçi kahvesi Meserret Kıraathanesi, İkbal, Sarafim, Darüttalim, Marmara, Bostancı İstasyonu Çay Bahçesi, Cafe Flamme, Hacı Mustafa’nın Çay Hanesi, Çınaraltı, Hasıraltı, Kristal, Acemin Kahvesi vs), pastaneler (Lebon, Nisuaz, Petrograd, Markiz, Elit, Hacı Bekir, Haylayf ve Baylan), bar ve meyhaneler (Kulis bar, Todori, Yakup), lokanta ve restorantlar (Cumhuriyet, Deniz, Degustasyon, Hacı Abdullah Efendi, Koço, Refik Restorant, Gar, Çiçek Pasajı), oteller (Tokatlıyan, Park, Divan ve Pera Palas), kitapevleri (Enderun, Yazı) ve sanat galerilerinde (Maya) edebiyat meraklıları, sanatçılar, yöneticiler, devlet adamları ve müelliflerle, alakalıların bir araya gelmesi amaçlıydı mahfiller.”

“Büyük Doğu, Servet-i Fünun, Papirus Dergisi ve Hilal Matbaası da birer edebiyat ve kültür mahfili idi. Benim neslim bunlardan İsmail Hami Danişment, Ekrem Hakkı Ayverdi, Sabahattin Eyüpoğlu evlerine yetişti. Pastanelerin de tümünün yakınına kadar geldi. Kıraathaneler de öyle; Marmara ve Küllük hemen akla gelen. Sonra Meserret , İkbal, Bostancı Tren İstasyonundaki Çay Bahçesi, Taksim Kristal kahvelerinde çay yudumlamışızdır. Pastanelerin ve otellerin çoğu aynı amaçlı olmasa da hala ayaktalar. Eminönü’nden gelip Cağaloğlu Yokuşunu tırmanırken Ebussuut Caddesi köşesindeki Meserret otel ve kıraathanesi bina olarak hala duruyor ama artık Dönerci Celal’in yeri. Bir Paris gezimizde oturduğumuz pastanenin girişinde “Ünlü Türk Şairi Yahya Kemal”in buraya çok sık geldiğini ve oturduğu köşeyi hatırlatan yazıyı görünce ne hoşumuza gitmişti!”

Ulucanlar Cezaevi

Salih Doğan, Bir Bellek Mekân “Acı Hikâyeler Müzesi” Ulucanlar Cezaevi isimli yazısında Ulucanlar Cezaevi’ni anlatıyor. Koğuşları, özellikleri, cezaevinde yatan ünlü isimleri, çekilen filmler örneklerle anlatılıyor.

“HİLTON (9-10 KOĞUŞ) Özelliği diğer büyük tabut şeklindeki koğuşlardan farklı olması iki çift ranzadan oluşan ayrıcalıklı diye tabir edilen koğuşlar.. Üst kat penceresinden kısmen Ankara manzarası uzaktan da olsa görülebilen ünlü kişilerin kaldığı bölüm ..üst katta Türk siyaset tarihinin önemli karakterlerinden biri olan Osman Bölükbaşı, Bülent Ecevit, Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet Ran, Osman Yüksel Serdengeçti, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabağaçlı), Fakir Baykurt, Hüseyin Cahit Yalçın, Fethi Giray, Tarık Halulu, İbrahim Cüceloğlu, Yusuf Ziya Ademhan, Nahit Duru, Cemal Sağlam, Zekeriya Sertel, Şinasi Nihat Berker, Ratip Tahir Burak, Ahmet Emin Yalman, Mümtaz Faik Fenik, Ülkü Arman, Kurtul Altuğ, Beyhan Cenkçi, Muzaffer İlhan Erdost, Adnan Cemgil, Metin Toker, Nihat Subaşı, Cüneyt Arcayürek, Turhan Dilligil, Fahri Erdinç, Cevat Rıfat Atilhan, Süleyman Ege, Mustafa Bağışlayıcı, Halim Büyükbulut, Faruk Taşkıran, gibi isimlerin kalmış olduğu tespit edilmiş. Merhum Başbakanlarımızdan Bülent Ecevit 12 Eylül askeri darbesinden sonra 4 ay kadar bu koğuşta tutulmuş ranzaların yan taraflarına ayaklı bilgi panoları yerleştirilmiş kalan kişiler hakkında ne sebeple burada tutulduklarına dair bilgileri okuyabiliyorsunuz ..Koğuş öyle ki adına Hilton denmesine rağmen Allah kimseyi Hilton’a bile düşürmesin dedirten bir yer...”

“Ulucanlar Cezaevi Müzesi Türkiye için önemli hafıza mekan. Farklı görüşlerden birçok tanınmış ismi soğuk demir parmaklıkları arkasında ağırlamış, bilinen 18 idam infazına tanıklık etmiş, kör duvarlarında, koridorlarında, koğuşlarında, avlularında, hücrelerinde acının ve utancın bin bir çeşidinin biriktiği önemli bir müzedir. Türk siyasi hayatında önemli bir yere sahip Ulucanlar Cezaevi, 1925’te yapıldığı zamanki haline sadık kalınarak restore edilmiş lakin keşke orijinal haliyle muhafaza edilseydi bir belgeselde görmüştüm duvardaki yazılar resimler sloganlar …çıkıştaki “darağacı” 1926-1980 arası onlarca idamda kullanılmış.. Hapishanenin avlularında dolaşırken duvara asılmış panolarda buradaki akıp gitmeyen hayat bir film şeridi içersinde fotoğraflarla gösterilmiş, çerçevelere kimler sığdırılmamış ki siyasetçiler, sanatçılar, gazeteciler, şairler fikir adamları… İskilipli Atıf Hocadan , Osman Bölükbaşı’na, Kasım Gülek’ten, Ahmet Arif’e, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Yılmaz Odabaşı, Behice Boran ..kimler kimler Bülent Ecevit’ten, Muhsin Yazıcıoğlu’na, Serdengeçti, Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Talat Aydemir, Cevat Şakir Kabaağaçlı’dan, Necip Fazıl Kısakürek’e; Nazım Hikmet’ten, Yılmaz Güney’e varıncaya kadar onlarca bilinen kişilik ... Bir kısmı geçmek bilmeyen yılları tüketmiş, bir kısmının hikayesi darağacında son bulmuş..”

Çeşitli kültürlerin sesi Adapazarı-Sakarya

Adapazarı demek benim için, içine dünyanın en güzel kelimelerini sığdırabileceğim bir alem demek. Onu anlatan her sözün bu yüzden bende kıymeti harbiyesine paha biçilmez.

Münir Balıca, Türkiye’nin en nadide kültür değerlerini bağrında büyüten Adapazarı hakkında yazmış Şehir ve Kültür’de.

“Ülkemiz Türkiye’sinde 81 ilin arasında bulunan Adapazarı- Sakarya ili çeşitli kültür renklerini koynunda barındırırken, doğdukları ve yaşadıkları mekanlardan yerleşim alanlarından çeşitli nedenlerle hicret veya sürgüne mecbur bırakılmışlardı…!

Bu kültürler Manavlar, Abhazlar, Çerkezler, Lazlar, Gürcüler, Hemşinler, Araplar , Boşnaklar, Arnavutlar, Kırım Türk’ü Tatarlar, Pomaklar, Romanlar, Yörükler, Çok az sayıda bulunan Abdallar ve Balkan Muhacirleridir…!

Kültür farklılıklarını bir arada yaşamanın en güzel örneği olarak ele alındığında muhteşem bir kültürel ve tarihsel zenginliği getirisi olarak beraber yaşamanın uyumu ve huzuru ve birlikteliğinde vatan için, bayrak için canlarını verecek insan topluluğunun oluştuğunu görebilmekteyiz….!”

“Sakarya ili ve çevresi eski çağlardan başlayarak erenleri ve ermişlerin diyarı olmuştur. Ülkemizin tüm yörelerinde olduğu gibi çoğu Horasan’dan gelmişlerdir. Erenlerin manen fethettiği topraklarda mucizevi olayların bulunması mevcut olması ile insanlığı en güzel hizmetleri vermişlerdir.”

“Orhan Camii, ismini taşıdığı Orhan Bey tarafından 1330 yıllarda inşa edildiğinde Adapazarı’nın 24 hanelik bir köy olduğu anlaşılmaktadır. Bu tarihi camii 11. Abdülhamit döneminde çok büyük bir hasar görmüş, 1894- 1895 yıllarında yeniden bir anlamda yeniden yapılmıştır.”

“Uzun çarşı (Adapazarı) Kentsel sit alanı kapsamındaki Uzun çarşı, Adapazarı kent merkezinde Orhan Camiinin doğusunda Atatürk Bulvarı’ndan (Gümrük önü) Kömür pazarına güney-kuzey istikametinde yer alır. Tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber Ağa Camii, Orta camii ve çevresindeki diğer çarşılar göz önüne alındığında 1700’lerin başlarında inşa edildiği varsayımları geçerliliğini korumaktadır. Depremlerde zaman zaman zarar gören ve yenilenen çarşı, mimari açıdan da 1800’lerde hakim olan Osmanlı Rumlarının tipik mimari özellikleri ve süslemelerine sahiptir. Çarşı güney-kuzey yönünde yaklaşık 500 metrelik mesafede sağlı sollu dükkânlardan oluşmakta ve Anadolu Türk şehrinin konuttan arındırılmış ticaret alanı özelliklerinin tümünü göstermektedir.”

Medreseden medeniyete uzanan yol

Medrese ve medeniyet kelimeleri ne kadar da yakışıyor birbirine. İç içe geçmiş iki alem bir çatı altında buluşuyor ve dünyaya açılıyor. İbrahim Akçay, Endülüs’ten başlayarak medrese-medeniyet ilişkisi üzerine bir yazı kaleme almış. Konuyla ilişkisi olan bir şiirini de paylaşıyor Akçay.

Ey hayalimi süsleyen güzel ülke

Seni arar oldum şimdi kendimce

Rüyalarıma giriyorsun gündüz gece

Seni anlatıyorum artık hece hece:

Hep yüzler gülerdi senin sokaklarında

Aslanlar bile kükremez olmuştu ormanlarında

Yakamozlar süslemekteydi sahillerini

Üzüm bağlarınla mest ederdin herkesi

Bir musiki çalardı sokaklarında

Ay ise hep göz kırpıyordu baharlarında

Fıskiyelerinden su fışkırırdı havuzlarında

Yoksulluk çıkarılmıştı sözlükten

Herkes gülümsüyordu en içten

İslam altın çağını yaşıyordu

Kötülük sıfırlanmıştı, yoktu

Öyle bir medeniyet yeşermişti ki

Geziyordu yan yana horoz ve tilki

Tüm duvarlarda tek yazı: Allah’tan gayrı büyük yok

Bütün insanlar adil ve herkesin gözü tok

Yoksun şimdi Ey Endülüs, ne gelir elden

Vazgeçecek değilim asla, senden

Süslemeye devam edeceksin şu ruhsuz ruhumu

Kim bilir belki yeşertiriz o saklı tohumu

Evet, bu güzel manzaralar sadece Endülüs’te değil medreselerin anlamına ve amacına uygun olarak kullanıldığı her dönemde vardı. Nizamiye Medreselerinde vardı mesela aynı manzara. Ve ne büyük insanlar yetişmişti. Çok yönlü insanlar yetişmişti. Nasıl mı? Hem astronomi uzmanı hem hadis uzmanı, hem matematikçi ve hem de medeniyet yazıları yazan bir yazar… İşte böyle insanlar yetiştiriyordu medreseler. Ya Sivas, Kayseri, Konya, Tokat’taki Selçuklu medreselerine ne demeli? Hepsinin kapıları ve duvarları dantel dantel işlenmiş ve nice güzel, eğitimli insanlar yetişmiş. Ve Osmanlı medreseleri… Belli bir döneme kadar harikulade bir eğitim müesseseleriydi. Çok büyük şahsiyetler yetişmişti. Gel zaman git zaman medresenin de anlamı ve şekli değişti belleğimizde. Fakülteleri, astronomi merkezleri, tıp odaları, aşevleri, ibadet yerleri, kütüphaneler,konaklama yerleri ve dinlenme yerlerini kapsayan o büyük medrese kavramı şimdilerde zihnimizde bir katlı 4 odası olan içinde 30- 40 öğrencinin ezber yaptığı ve başında elinde sopasıyla bekleyen sarıklı bir hocanın olduğu bir bina haline geliverdi. Şöyle bir düşünelim acaba böyle bir manzara kimin aklına gelmedi?

İşte tekrar medrese kavramının içini doldurabilirsek medeniyetimiz üzerindeki tozları atar ve tekrar ihya olma yolunda ilerler. Ve “MEDeniyeti MEDrese sağlar” sözüm gerçekleşmiş olur.”

Fahri Tuna’dan Zonguldak yazısı

Fahri Tuna ile diyar diyar gezmeye devam ediyoruz. Bu kez durağımız, emeğin şehri Zonguldak. Fahri Tuna’nın deyimiyle emeğin ve güzelliğin şehri Zonguldak.

“Bilenler bilir, 1960’larda hatta 1970’lerde Avrupa’ya hele de Almanya’ya Anadolu’muzdan büyük bir işçi göçü yaşanmıştı. Çoğu evli gitmişti bu emekçilerin. Ev bark yeme içme. Zamanla bir düzen kurdular, çocukları oldu orada. O çocuklar Alman okullarında okudular, Alman vatandaşı oldular. Evde Türk’tüler bu çocuklar, sokakta Alman. İki dilli, iki kültürlü, iki ülkeliydiler çaresiz.

Bunlardan biri de Alman Milli Futbol Takımı’nın yıldızı, İngiliz Arsenal Takımının oyun kurucusu olan Mesut Özil’dir. 1988 Almanya Gelsenkirşen doğumlu Mesut, iliklerine kadar Türk, iliklerine kadar Müslüman, iliklerine kadar millî ve yerlidir. Bunu yüz defa bin defa ispatlamıştır. Demokrasi havarisi, barış özgürlük eşitlik çığırtkanı Avrupa’nın papucunu dama değil bir cümle ile çöpe atan adamdır o: ‘'Kazandığımızda Alman, kaybettiğimizde göçmen oluyorum.''  

Klasik bir Zonguldak mutfağı size, buyurun - afiyet olsun elbette -: Yer sofrasına önce bir Uğmaç çorbası gelsin. Leziz. Ana yemek öncelikle, cizlemelerin ortasına nefis etlerden oluşan Bayram tiridi elbette. Yanına Mancar sarması, bir de Malay. Yeme de yanına yat cinsinden tam da. Tatlı olarak üstüne de Devrek’in meşhur Beyaz baklavası tercihimiz. Size bir şey daha söylemeliyim: - yeminle ama - Size bu yemekleri, bir tek beyaz yerine kahverengi baklava olmak kaydıyla, Adapazarı yemekleri diye yutturabilirim. On, yüz, bin de şahit getirebilirim size. Bu kadar mı benzer yahu. Adlarına kadar. İki yüz kilometre mesafeden sonra biraz baklavanın rengi açılmış, o kadar.

“Karadır kaşların ferman yazdırır
Bu dert beni diyar diyar gezdirir
Lokman Hekim gelse yaram azdırır
Yaramı sarmaya yar kendi gelsin
Ormanlardan aşağı aşar gelirim
Nazlı yari kaybettim ağlar gezerim”

Zonguldaklı genç âşık, yârine kavuştu mu bilinmez ama bir şeyi iyi biliyoruz: Geriye Türk Halk Müziğimizin en güzel türkülerinden birini miras bıraktı bize.

Zonguldaklıların dostlukları da böyle sahicidir işte, insanlıkları vefaları aşkları da.
Zonguldak Türk’tür, türküdür.
Zonguldak emektir, berekettir.
Zonguldak doğadır, doğallıktır. Güzellik ve estetiktir.
Zonguldak; bir emek ve güzellik şehrisin sen.
Sahiden de.

Hira dergisi 13. sayısında, dostlukla…

“En iyi ayna kadim bir dosttur.” diyerek baharı selamladı Hira dergisi. Dostlukla baharı buluşturmak ne büyük bahtiyarlık.

Şiir ağırlıklı bir dergi Hira. Nesir türünde de örnekler var ama şiir derginin ağır basan yönü.

Umut dolu bir selamla ile aralanıyor derginin sayfaları.

Umutluyuz sevgili okur!
Bir gün dünyayı saran yangın çemberi sönecek.
Elbet sönecek…
Kendimizden başlayalım o yangını söndürmeye.
İnsanı insan olduğu için,
İnsanı can olduğu için sevelim.
Dertlenelim.
Ağlayalım.

Diyor ya Üstad Necip Fazıl:

‘‘Ağlayın, su yükselsin!
Belki kurtulur gemi…’’

Merve Kandemir, Sevgi/li İnsan yazısı dostluk üzerine. Şiir tadında, dostluk iklimine yakışan bir yazı bu. Samimi, yürekten.  

“Aynaya bakmaya ihtiyaç bırakmayacak bir dosta rastlamak...
Yahut gözüme eş, gönlüme kardeş buldum naraları atmak..
Sevgi, insana verilmiş en değerli duygu. Kişi,kime ve neye bahşetmek isterse özgür.
Kimi bir bitkiye yakıştırır, kimi hayvana, kimi doğaya, kimi ise insana...
Aslında bakıldığında bu duygu, verebildiğin herkese yakışıyor, herkeste bir tatlı duruyor. Her,
sunduğun sana misli ile dönüyor.
Düşünün, bazı sevgiler vardır hesaplanmaz, önceden tahmin edilmez. Aniden yerleşirler
olması gereken yerlere.
Dostluk da böyledir. Tanım gerektirmez, aslında var olduğunu bilirsin. Hüzünlenir aniden onu
arar, neşelenir bir bakarsın yanında bulursun kendini.
Bilirsin seni anlar, derdine hemdert olur. Varlığıyla ısıtır her yanı.
En çok ona kırılırsın aynı zamanda. En hassas noktan o olur.
Bir türlü yediremez, yakıştıramaz, hayal kırıklığına uğramış hissedersin.
Sahi en son ne zaman üzüldün bu denli.
Kırılmış hissettin dostum diye bildiğine? Veya dedin mi içten bir ah ile neden niye...
Demişsindir çok sevdiysen, kıymetli gördüysen elbet.
Bilemiyorsun. Her gün keşfedilen bir varlık olan insanı seviyorsun. Beklentileri olan, kimi
zaman empati gerektiren değerli bir varlık…”

Ayhan Aslan, Dost ve Dostluğa Dair isimli yazısında altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

Dostlukların, acı-tatlı gerçek paylaşımların çokluğu ile orantılı olarak dostun her haliyle-olduğu gibi bir kabullenişle bağra basma neticesinde sıcak ve samimiyeti içeren sağlam temeller üzerinde kurulması gerekir. Hâl böyle olunca gerçek dostlar için; yoğun çalışma temposu, stresli bir yaşamın gereklilikleri ve dünya meşgaleleri arasında kaybolup gitmeler mesafe koysa da bir araya gelme fırsatını değerlendirmek için normalüstü bir gayret söz konusu olacaktır. Ve dostlukta, emin olun bırakıldığı noktadan sahibinin ellerinde; arayı uzatmış zaman, mekân farklılıkları, unvan değişiklikleri, kişilere toplum ve eğitimce biçilmiş rollere bakmaksızın yoluna devam edecektir. Dilimize yerleşmiş Arapça kökenli bir kelime olan ve arkadaş anlamına gelen refik, eş anlamında da kullanılmakta, bayan eş için refika kelimesi telaffuz edilmektedir. Hayatın arkadaşlığı olan evlilikte, paylaşılacak olan tek kelime ile ifade etmek gerekirse bir ömür olacağından eş seçimi için gösterilen hassasiyet maksimum düzeyde tutulur. Ki bu da, her zerre-i miskalinde haklı bulunabilir bir gerekçedir.”

“Dost dost diye nicesine sarılır, beyhude dolanır boşa yorulur, yalana selam verir teselliyi kara toprakta bulmak zorunda kalabiliriz de. Zira genel kabul görmüş zararlı alışkanlıkların bir çoğu arkadaş ortamında ve arkadaş yönlendirmesiyle bizim dünyamıza işlenmekte, hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olabilmektedir. İçine düştüğümüz kötü durumu da en güzel ‘’Arkadaş Kurbanıyım!‘’ klişesi ifade etmektedir.”

“Bizi her zaman mesut edebilecek, sevincimize neden olabilecek nedenler, anlamlar has bir dostun yokluğunda değerini yitirip anlamsıza endekslenmesin. Bu nedenle dostun varlığını anlayabilmek için yokluğunu beklememek gerekir.

Biz dost canlısıyız diyebilmenin hakkını vererek dostluğu sinemizde taşımalıyız bir ömür seve seve. Ve dostluğun; dünü, bu günü ve yarınına sahip çıkmasını da bilmeliyiz, bu mucize duyguyu ve yaşatanları bize bahşedene şükrederek.”

Hira’dan şiirler

Ağır geldi yüküm, asırlar dökülüyor gibiydi omzumdan.
Çıktım hayallerin şehrinden,
Yüreğim, peygamber çiçeklerinin özlemiyle dolu...
Geçtim ağırca batmanın sokaklarından.
İrfan bağının merdivenlerine dayandım...
Gönül doygunluğuna kanat çırptım, yuvarlandım!
Sonsuzluğun doruklarından.
Islak sevda akşamlarında,
Yürüdüm aşkın öbür ucuna kadar.

Musa Musaoğlu

bir dağ başı halesi uzağı
anne merhameti
sus olup dil öper yürekle,
şiir dolusu su’suştur

ey, zifire aydınlığım
göğün hâr yanağına
nedamet hırkası giyen
yüzümün masaldan ötesi

avcıyı yardan eden ah sesi
yarını haber eden sırdır
dünya dinmez inilti, süveyla
yüreğim taze ölü ağıdı

Mustafa Işık

Açılmış dört bir yana;
Paslı demirlerle tutuşturulmuş pencereler.
Terk edilmiş bir ev gibi dünya
Kadınlar köşe başlarında ağlar,
Kitap aralarına sıkışmış dostları için.
Zaman en güzel şiiri yazdırır mahzun kalplere
Yalnızlar duyar yalnız, zifiri gecelerin zelzelsinde
Kalbin kırılma sesini.
Ses izidir, sessizliğin.
Şubat en güzel ayıdır ayrılığın
Gitmek yeni şehirler doğurur topal yüreklere.
Hayatın kanunuysa aşka tekbir etmek,
Ezan davetidir ölümün.

Ayla Yayan

Açıkça söylüyorum Haminne!
Ezanla yıkanmayan kentler gül kokmayacak
Oralarda yıllar mestane misali akacak

Bosna öyle midir Haminne!
Bosna’m;
Sökük zamanlarımı sükûtuyla diken sevda
Fecirlerinden gençliğime ferih sarkıtan sıla
Sol gözünden vurulunca sol yanı nur olan gazal
Annemin gönlünü sardığı ipekten şal
Derunumda çocukluğumu yıkayan ilk gassal

Bahar Gök Barman

Bir dost eli, bir nefes, içten bir gülümseme
Ararsın buğulanmış buz mavisi camlarda
Aynalardan yansıyan solgun hatıralardır
İçine ateş salan hüzünlü akşamlarda

Küçük kasabaların büyük dostluklarını
İç çekerek anarsın sızılarla kalbinde
Bir dost muhabbetiyle nasıl akardı zaman
Karşılıksız, katıksız, gurur da yoktu, kin de

Mehmet Osmanoğlu

Ahret kardeşim, ortağım, dertdaşım,
Hakkın ki ödenmez vefalı arkadaşım.;
Sen ki inandın bize, başardık, hamd Rabbe…
Küllerimizden bir Hira doğurduk candaşlarla,
Zulmün çağında kendi kalbimize sığındık.

Bilal Yavuz

Bekir Abi’de Çanakkale vurgusu

Dergilerin gündemi takip etmesini önemsiyorum. Çünkü dergilerde yazılanlar geleceğe gönderilen bir mektup gibi. Yıllar sonra geriye dönüp de bakıldığında ne olup bittiğini dergilerden, kitaplardan gazetelerden hatırlayacağız.

Bekir Abi dergisi de mart ayına yakışan bir sayı ile çıktı. 9. Sayısında dergi. Samimiyetini hissettiren bir içtenlikle çıkıyor. Dergiyi, okumayı yazmayı önemseyen bir ekibin ortaya koyduğu sıcaklık sizi hemen kuşatıyor. Elimden çok dergi geçtiği için bir derginin ne için çıktığını anlıyorum. Bekir Abi, gök kubbede hoş bir seda bırakmak için yolculuğunu sürdürüyor. Derginin her sayısında yeni isimler katılıyor kervana. Bu iyi. Edebî türlerin neredeyse hepsinden örnekler var. Gençlere de yer ayırıyor dergi. Bunu da önemli buluyorum. Çünkü yazabilenler zaten her yerde yazıyor. Dergilerin gençlere kucak açıyor olması da dergiciliğin bir misyonu olmalı. Bunu başarıyor Bekir Abi.

Gelelim 9. sayıya. Dergide Çanakkale Zaferi vurgusu öne çıkıyor. Bu konu ile ilgili yazı ve şiirlerden tadımlık  paylaşımlar yapmak istiyorum. Gerisi Bekir Abi dergisinin 9. sayısında.

Mete Dayı’nın Sunu’sundan

“105. Çanakkale savaşları zaferini gururla, onurla kutladığımız mart ayı; Türk milletinin şerefli tarihinde, dünyanın en büyük kahramanlık destanının kazanıldığı, Türklüğe onur ve gurur veren bir aydır.

Modernize edilmiş bir Ehlisalib’i boğazın sularına gömen ve Çanakkale’nin geçilmezliğini cihana gösteren Kahraman Türk Ordusunun, yiğit ve aslan Mehmetçiğinin kanı ve canı yazdığı bu şerefli destan, etin karşısında çeliğin mağlup ve perişan oluşunun bir milli destan şeklinde edebileşmesidir.”

“Büyük Türk milletinin refah içinde yükselmesi, şanla şerefle yaşaması, milli birlik ve kardeşlik ruhu ile sarmalanarak mümkün olacaktır.

Ve her zaman Türk milleti, yarınlarda medeniyet ufkuna bir güneş gibi doğacaktır.

Bu vatan toprağı için canını veren gelmiş geçmiş aziz şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum, mekânları cennet olsun. Gazilerimizi de şükranla anıyorum. Saygılarımla.  

Tülay Aydın’dan Çanakkale Destandı şiiri

Bu Türk’ün ordusuydu akın akın yiğitler!
Bu İslam ordusuydu, dillerinde beyitler!
Karşısındaki kimdi? Hepsi toplanmış itler!
Ey oğlu! Unutma ki, Çanakkale destandı
Peygamber ocağında hepsi taze fidandı

Dünyanın hali nedir? Vahşet ki nasıl vahşet!
Hiçbir yerde dengi yok, görülmemiş bir dehşet!
Parçalanmış bedenler, yığın yığın kemik, et!
Ey oğul! Unutma ki, Çanakkale destandı
Gökten emir inince cennete yer tutandı

Naim Tuncalı’dan Cemal Süreya ve Çanakkale yazısı

Naim Tuncalı, Çanakkale Savaşı’nda kullanılan topların müzede yer alışında Cemal Süreya’nın katkısını anlatıyor. Topların parçalar halinde satıldığını öğrenen Cemal Süreya, birçok yazılma yaparak bunu engelliyor ve beklenen cevabı alıyor; “Çanakkale’de kullanılmış olan savaş toplarının satışları bundan böyle süresiz olarak durdurulmuştur.”

Naim Tuncalı devam ediyor; “ Henüz daha şöhrete ulaşmamış genç bir şairin satışını engellediği savaş topları bugün Çanakkale’de sergilenmekte ve ziyaretçilerin hayranlığını kazanmış toplardır.
İyi ki bu dünyadan geldin ve geçtin rahmetli Cemal Süreya.
Ruhu şad olsun.”

Ayşenur Ökten İzgin’den Çanakkale Neferi Şiiri

Şimdi sokaklarında yürüyen çocukluğum,
Alev topu bombalar gençliğim ve umudum.
Anam kadar mübarek kollarında uyudum.
Bayrağımda (dolanıp) göndere çekilmişim.
……………….Ey Çanakkale askeri ey!
……………….Alıştığım öz gariplik.
……………….Yaramı saran iplik.

Ömer Keskin’den Çanakkale Ruhu yazısı

“Beş bin yıllık köklü geçmişe sahip, doğuştan asker olan necip Türk milleti, Orta Asya’dan kendisine yeni yurt olacak diyarı aramaya başladığı andan itibaren, üç kıta at koşturup, tuğ, sancak, bayrak diktiği, yüksek medeniyetini, kültürünü ulaştırdığı topraklarda zorlu mücadeleler verip, helâl kanıyla sulayarak, ağır bedeller ödeyerek varlığını sürdürmüş, yurt edinmiştir. Yapılan savaşların büyük çoğunluğu, fetih maksadıyla yapılırken, savunma maksadıyla da yapıldığı tarihin tozlu sayfalarında kayıtlıdır. Ki tarihin gördüğü en büyük savunma modern teçhizatla, silah ve mühimmatla donatılmış- tabiri caizse-yedi düvele karşı insan aklını, idrakini zorlayan, asrın modern silah ve teçhizatına sahip birleşmiş emperyalist ordusunun karşısında, kıt imkânlara rağmen, köklü iman ile insanüstü bir savunma harbi olan Çanakkale Savaşı’dır.”

Kemal Bayrakçı’nın Mehmet şiiri

Devraldığımız ruhun kimliğinde yazmaz acısı ağıtı yası
Kardeşlik kuşlarının kanat sesleri içimizde hiç durmaz
o sesler ki ahengiyle donatır ilelebet her sineyi her asrı
Sarıkamış’ta kıyametin nurunu içtik kardan korunu
Çanakkale cehennemi boynumuzda künye hiç çıkmaz

Sibel Atam’ın yazısından

“Umudu kaybettiğimiz gün, esaretin pençesine düştüğümüz gündür.
Atalarımız da bunu çok iyi biliyordu. Damarlarımızda dolaşan bu asil kanın, yani genetik kodumuzun bizlere ulaşana kadar nesiller boyunca aktardığı en büyük bilgi, azmin ve bağımsızlığın toplum açısından hayati öneme sahip olduğudur. Bu bilgiyi içimizden söküp atmamız mümkün değildir. Hepimiz bununla doğuyor, yetiştiriliyor ve bir sonraki nesle aktarıyoruz. İnanmak ise bu bilgiyi hayata geçirmenin tek yoludur. Önce umut etmek, sonra inanmak… Olmayanı olduran, imkânsızı mümkün kılan, işte budur. Tıpkı, Çanakkale Zaferi gibi. 

Nazif Gürdoğan da Bekir Abi’de

Bekir Abi’de Nazif Gürdoğan Hoca ile karşılaşmak beni ziyadesiyle mutlu etti. Onun yazdığı her yazıyı, bu çağa gönderilmiş bir yol haritası olarak görüyorum. Yine böyle bir yazısı var dergide. “Tarihçiler Geçmişe Edebiyatçılar Geleceğe ışık Tutar” isimli yazısı ile edebiyatçıların penceresinden akıp giden zamana dair düşüncelerini paylaşıyor Nazif Gürdoğan Hoca.

“Edebiyatçıların düşünceleri İrem bağlarıdır, eylemleri sevgi meyveleridir. Edebiyatçıları sevenlerin çevrelerinde geniş çekim alanları oluşur. Onların çevrelerinde halkalananlar, doyma bilmez okuyuculara, durma bilmez eylemcilere dönüşürler.”

“Edebiyatçılar meyvede ağaçları, düşüncede eylemleri, bilgide bilgelikleri görürler. Onlar ölümsüz kitaplarıyla, karanlıkları aydınlıklara dönüştürürler.”

Dünya Telaşı üzerine

Öznur Sondül, Bekir Abi’de Dünya Telaşı kitabım üzerine bir yazı kaleme almış. Sondül’e teşekkür ederek yazısından bir paragrafı buraya alıyorum.

“Ne zamandır hayatın ikindisi? Kırklı yaşlar mı ya da elli, altmış hangisi? İkindiden sonra hava kararır artık, gece çöker. Hayatın ikindisi olsa olsa saatin gerçeğe beş kalasını ifade eder. Telaşlarımızın bitmesine beş kala. Artık her şeyin önemini yitirdiği son durak. İnsanın gereksiz dünya telaşına kapıldığı, keşkelerin olduğu vakittir hayatın ikindi vakti. Ve artık insan dur durak bilmeyen bu hengâmelere dayanamayıp masasına oturur. Çok sıkılmıştır bu hayattan, yorulmuştur bu ufuk çizgisi gözükmeyen koşuşturmacadan. O anda gözüne bir kitap ilişir; “Dünya Telaşı”. Sanki kendisine aynada bakıyordur. Kitabı açar ve kendi hisleri birisi tarafından şiir dilinde yazıya dökülmüştür. Hislerine birisi tercüman olmuştur. İşte böyle bir kitap “Dünya Telaşı”. Sizin derya olan dertlerinize tercüman. Şairin dediği gibi; “ Yaşadığımız çağ her şeyi çabuk tüketiyor. Yarına ne kalacağı belli değil. Bize düşen elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışmak. Zamana direnen ürünler vereceğiz ki yarın geldiğinde ayakta kalabilelim.” Yarın geldiğinde ayakta kalabilmemiz için öylesine derin, öylesine içten, öylesine bizden bir hayat sunmuş mısralarında Uçurum.”

Bekir Abi’den üç şiir

kayıp bir ülkeyim
ne gemiler uğrar kıyıma
ne de martılar…

adını bağışla bana
sonsuza açılsın
kalbimin penrecereleri...

Hızır İrfan Önder

Oku, iki alemi de tam bilebilmek için,
Yaşadıklarınla asla küllenmek için,
Bir yavrunun umudu olabilmek için,
Zihinlerde mis çiçekler açtırmak için oku!

Halise Özlem Çivilidağ

Kırk haramilerden birinin sırt çantasında
unuttuğu huzursuz ışık alnına vurdukça kırılıp dağılırdı
Benden başkası değildi ortalığa saçılan yontu parçalarını toplayıp
seni ayağa kaldırmaya çalışan

Ne desem yalan şimdi
Sanmakta oldukların koklanmayı bekleyen
narin goncalardan herhangi biri olmasın sakın
Ben miyim şimdi yüreğine yokluğu dar eden

Necdet Arslan

YORUM EKLE