Mart 2020 dergilerine genel bir bakış-3

Âsi, adına yakışan işler yapıyor

6. sayına ulaştı Âsi dergisi. Böylelikle birinci yılını tamamlamış oldu. Adına yakışan işler yaparak çıkmaya devam eden Âsi’ye nice iz bırakan sayılar diliyorum.

Derginin altıncı sayısından, poetika, eleştiri türü yazılardan paylaşımlar yapacağım.

Dergiler hakkında yazarken kendimden paylaşım yapmıyorum ama bu kez diğer yazılarla bir bütünlük oluşturduğu için “Şair Var Şiirci Var” yazımdan bir bölümü buraya almak istiyorum.

“Yazdığı iki ucube şiirle meydanda yer bulmaya çalışanlara bir bakın. Şiirlerinden daha çok kibirleriyle var olma yarışına giriyorlar. Yazdıkları dergileri bile almayan, dergide sadece kendi sayfasını taparcasına göklere çıkaran, usta şair payesini almış şairlerin sadece adlarını bir papağan hassasiyeti ile sayan, şiir üzerine yazılmış metinleri okumayı bırakın, bu metinlerden uzak durmayı maharet sayan ve bir kitap çıkarmak için editörlerin etrafında pervane olan bir güruh var şimdi meydanda.

Günümüzde şiir üzerine gereği kadar düşünüldüğüne inanmıyorum. Çünkü her şeyi çok iyi bilen bir şiirci ordusu ile karşı karşıyayız. Şiiri öğrenmek için sadece iç sesine kulak veren ve bu sesi dünyaya yayan kuru gürültüden kendimizi sakınmak hem ruh sağlığımız adına hem de şiir geleceğimiz adına büyük bir önem arz etmekte.”

Hayat bir kelimeler ve imgeler hazinesi şeklinde akıp dururken, bunu bırakıp da bilinmez bir dünyanın karanlık sokaklarında şiir arayanların bulabilecekleri dünya ancak kendi çıkmaz sokaklarıdır. Dünyalarını aydınlatacak güç, geçmiş şiirimizin temellerinde saklı. Doğru yol haritası ile yola çıkanlar hem şiirlerini hem de kendi dünyalarını aydınlatabilir. Yoksa bugün söylenen sözlerin kuru gürültü, sözü söylenin de şiirci olması kaçınılmaz bir sonuçtur. Edebiyat tarihimiz çok büyük şairlerle dolu olduğu kadar daha yaşadığı dönemde bile adı unutulup giden yaşayan ölü şiircilerin arz-ı endâm ettiği uçsuz bucaksız bir dünya...

“Fularım var, öyleyse şairim” diyerek imgenin değil simgenin ardına düşen şiircilerden; önce Allah’a, daha sonra da büyük Türk şiirine sığınmak gerek.

Reşit Güngör Kalkan’ın “Fuların Kadar Yazarsın Beyzadem!” yazısından

‘Deliye pösteki saydırmak’, şimdilerde unutulan, yeni yetmelerin pek duymadıkları, anlamadıkları bir deyimimiz. Boş ve gereksiz işlerle vakit öldürmek anlamına gelir ki benim için, benim kalemime maruf biçilmiş kaftandır. İşin erbabına sorarsanız -ki sormuş oldunuz- kıldan, tüyden meselelerle o güzide, cana can, mala mal katan edebiyatımız pek meşgul edilmekte. Değil mi ki edebiyat yitirilmiş bir medeniyetin, medeniyetimizin biricik varlığıdır, öyleyse mezkûr sebeplerden dolayı ıvır zıvır işlere alet edilmemelidir. Etmeyelim de. Etmeyelim lakin, sükûneti aptallık sananlar için söylemeli ki ıvır zıvır sayılan edebiyatın biti, kenesi ile teşriki mesaisi olmayanlar büyük işler söz konusu olduğunda Allah korusun çuvallayabilirler. Öyle de olmuştur.  “

“Şahsiyetinin bir parçası, handiyse bir uzvu halinde arzı endam eyleyenlerin gerekçelerine bakmak lazım gelir derseniz, buyurun efendim derim, ilam olunmuş malum gizlenir miymiş ya? Ekseriyatını otuzlu kırklı yaşlarını sürenlerin bestelediği iş bu fularcı takımının biricik gayesi elbette görünür olmak. Yani göz önünde, çenelerde geviş, sohbet demlerinde yarım lakırdı dahi olsa mevzulaşmak. İş mevzulaşmaya değin vardığına göre İtalya nam memleketin gadasını alma vakti gelmiş demektir. Biraz kitap karıştırmışlığımız, mürekkep yalamışlığımız var şükür. Memleketin inkılâplar çağında, bütün meseleler hal yoluna koyulduktan sonra, iş giyim kuşama kalmış, (ne lüzumu var idiyse) başta şapka (yahut fötür denilen acayip başlık olmak üzere (ki ziyadesiyle bîgünahın başını yemiştir) memlekette büyük Evropa’nın buyurduğu tarzda baştan ayağa çul çaput, davul tozu ve de minare gölgesi seferberliği başlamış, tez zamanda erkek ve kadın kombinasyonlarının pek güzide misalleri davetlerde, balolarda, düğün dernek fasıllarında sergilenir olmuş idi.

Zaman içinde kravatın Hırvatistan’dan bütün cihana sirayeti gibi fular ucubesinin de boyunlarda yaz kış görücüye çıkması mukadderattan sayıldı. Peki gerçekte mukadderat olan neydi? İngiliz sömürgesi altında logaritmayı ezberlemekten kınından kılıcını bir türlü çekemeyen Hintlinin dramı mı yoksa egzotik katkılı, cazibedar olma hevesi ile sıkı entelektüel olmanın zavallı gururunu okşadığını düşünen kompleks kompostosu kültür fukaraları mı?”

Durmuş Ongun’un Velud Şiirden Üretken Şaire yazısından

Şair, enerjisinin birçoğunu şiir yazmaya değil şiir yayımlamaya ayırıyor gibi. Bir ayda üç beş dergide birden ‚görünüyor olma‛nın şaire verdiği haz, ‚velud bir şiir‛ yazmanın hem şairini hem de okuyucuyu etkilemesinin insana verdiği histen mahrum bırakıyor. Burada şöyle bir soru doğuyor. Velud sıfatı faile yani mevzubahis olan konuda şaire has bir vasıf iken şiir nasıl velud oluyor? İyi şiir, yazmaya heveslendirecek kadar insana ilham verir.İyi şiirden etkilenmeler neticesinde bir imge, bir mısra, bir şiir hatta bir kitap dahi yazılabilmesi söz konusudur. Bir anlamda şiir okuyucuda bıraktığı etki ile yeni şiirlere ilham olarakdoğurganlık gibi bir vasfa sahip olur. Sanıyorum edebiyat tarihi doğurganlık/‛kısırlık‛, az üretmek, mükemmele ulaşmaya çalışmak, yazamamak vb. gibi tartışmalarda en çok Yahya Kemalörneğini öne çıkarır. Diyorlar Ki’de Halide Edip önemli bulduğu gençleri sıraladıktan sonra ‚Yahya Kemal saydığım gençlerin hepsinden enteresandır. En büyük Türkçe şiiri yazacak diye beklediğimiz ve yazmasını özlediğimiz adam.‛İfadelerine yer verir. Ruşen Eşref bu sözlere ‚Yazık ki bu pürüzsüz dille Yahya Kemal çok bir şey yazamayacak; kendisinin en büyük katili yine kendisi olacak. Çünkü sanatta bu kadar aşırı derecede titiz olanlar ya yarım ve tamamlanmamış büyüklükler meydana getirmeye, yahut da sessizlik içinde kaybolup gitmeye mahkûmdurlar. Çok zor beğenir olmayıp yazmalı. O kadar temiz yazıyor ki, bir eser sahibi olursa, ondan günde beş şiir okumak o gün insanı yoracak.‛ diye karşılık verir. Gerçekten Yahya Kemal çok zor beğenir, hatta yaşarken bir kitap yayınlamayacak kadar şiir üzerine titizlikle eğilerek ‚çok bir şey yazmamış‛tır. Ancak bu sayede kendine has bir şiir inşa etmiş ve Ünaydın’ın deyişiyle ‚sessizlik içinde kaybolup gitme‛miştir. Bu kadar titizlikle ve şiir üzerine düşünerek yazıyor oluşu onun pürüzsüz dilini belirgin kılmış ve bahsettiğimiz velud şiiri meydana getirmede önemli bir rol oynamıştır. Günde ondan beş şiir okumanın insanı yoracak oluşu da doğrudan Yahya Kemal şiirinin ne kadar yoğun bir etkiye sahip olduğuna işaret ettiği açıktır.”

Kapının Dili

Tayyib Atmaca, Kapının Dili adlı yazısında bizleri zamanda yolculuğa çıkarıyor. Her şeyin “gerçek” olduğu zamanların sıcaklığı var yazıda.

“Eskiden kapının bir dili vardı, ahengi tınısı yerli yerinde, en fazla üç kere seslenir gelen, evde hane sahibinden kim varsa, gelenin elinden odaya akan, sese gönül kulağını açardı, kimse perdesini aralayarak, ya da pencereden kim o demeden, ya ince ya kalın o sese göre, kapıya koşardı yeldir yepelek, misafiri tebessümle karşılar, hürmetten elini göğsüne koyar, buyur eylemezdi yarım ağızla.

Eskiden her evin bir dili vardı, karnından konuşma yapan olmazdı, kapıdan sızmazdı sözün çatlağı, büyükler büyüktü küçükler küçük, kadınlar kadındı erkekler erkek, sözü bilen ortalığa konuşur, herkes hissesine düşeni alır, konuşulan odalarda kalırdı, büyükler kibirden riyadan uzak, küçüklere model insan olurdu, hikâyeler okundukça eskimez, destanların devamları yarındı.”   

Eduardo Galeano hakkında

Zeki Altın, Güney Amerikalı yazar Eduardo Galeano hakkında kaleme aldığı bir yazı ile yer alıyor Âsi’de. İlginç yaşam öyküsü ve mücadelesi ile dünya edebiyatında kendine yer bulan bir yazar Galeano. Özellikle onun yazmaya karşı tutkusu dikkate değer örneklikler sunar bize.  

“Eduardo Galeano, yazarlığı dışında gazetecilikle uğraşmış, ayrıca çalıştığı kurumlarda editörlük de yapmıştır. Galeano'nun yaşantısı bir bakıma sürgünde geçmiştir. Önce Urugay'da yaşanan darbe sonrası Arjantin'in yolunu tutan yazar, oraya yerleşmiş ve burada kaldığı yıllarda Crisis adlı bir dergi çıkarmıştır. Yazarın peşini bırakmayan talihsizlik burada da onu bulmuştur. Arjantin'e gelmesinden üç yıl sonra, 1976 yılında, bu defa Arjantin'de bir darbe olayı yaşanmış ve Videla rejimi, hükümeti ele geçirerek devletin başına geçmiştir. Galeano için yeni bir yolculuk başlamış ve yazar, İspanya'ya giderek orada yaşamaya başlamıştır. İspanya'da yaşadığı süre içinde ‚Ateş Anıları‛ adlı eserini kaleme almıştır. Galeano, 1985 yılında doğduğu yer olan Montevideo’ya geri dönmüş ve 2015 yılına kadar burada yaşamaya devam etmiştir. 2015 yılında yakalandığı akciğer kanserine yenik düşerek hayata gözlerini yummuştur.”

“Galeano'nun bize sunduğu ‚Ve Günler Yürümeye Başladı‛ adlı eseri bir bakıma Galeano'nun kendi hafızasıyla hatırlayıp tarihi tarihine sayfalara not ettiği takvimsel bir eser. Mevzubahis kitap, 1 Ocak tarihli bir yazı ile başlayıp 31 Aralık tarihli bir yazı ile sona eriyor. Galeano, her bir tarih yazısını; geçmişin derinliklerine dalarak su yüzeyine çıkarıp kendi sanatkârane üslubu ile bezediği bilgilerden oluşturuyor. Bu üslubu yer yer eleştirel bir hale bürünerek, okuruna geçmişten bize aktarılan olay ve bilgileri olduğu gibi değil, tam aksine sorgulanarak alınması gerektiğini gösteriyor. Her bir yazısına konu olan tarihi bilgi ve olayların, sadece bir milleti değil; aslında birçok milletin yaşantısı da etkilediğini söylemek yanlış olmasa gerek.”   

Âsi’den şiirler

bu senin parmakların onlardan iyisi yok
bu ince ince yağan bombalar şahit buna
bu yukarı doğru Allah aşağı doğru hüzün
bu ustaca dokunmuş yeryüzü kumaşına

bu senin beklediğin yalnızlık istasyonu
bu ağır aksak ölen Filistin, sevgilindir
bu fosfor yağmurudur acının bin bir tonu
bu yağmuru her gece gözyaşlarınla dindir

Ercan Sağlam

ne arkadaşım
ne yakınlarım kaldı
silâh sesleri

bütün varlığım
babam olsaydı şimdi
göz aydınlığım

Murat Soyak

Şövalyeler kuşatır dam akar kuşlar ölür
Kılıçtan bir parıltı kavgamın ortasında
Zahit kelamı şiir yakın söz İlahi’ye
Korkmazdım Besmele’mde anam gelse yanıma
Delilerin saçtığı ekmek kırıntısında

Yılmaz Yetiş

günaydın, çok baydın
karanlık olaydın
sesimi duyaydın
kendini bulaydın

hayırlı sabahlar
cümle günahlar

Fatih Budak

Neşen yoksa
Akrep kokar duvarda ki saat
Bakıp duruyorsun geceye
Çünkü kötü bir hayran olarak

Bir insan, bir insan ya da
Gereksiz bir eşya bile değilsin bu balkon da

Elbet bilirsin, geçer
Bu duraktan bu otobüs
Karışmışsa kanına ölümün mor ağrısı

Evliya Çelik

Siyami Yozgat söyleşisi Çâre dergisi 6’da

Çâre dergisi 6. sayısının giriş yazısında  “Eksik Kalan” diyerek sesleniyor okuyuculara.

“Eksik kalan çâre meşâlesiyle tamam olacaktır. Hakikat gün yüzüne çıkacak baharda yeşeren tohum gibi arzı şenlendirecektir. Sonra kuşlar, kelebekler böcekler, ve rengârenk çiçekler insanı kuşatacak ilâhî bir merasimle selamlayacaklardır, eksik kalan kısmını tamamlamasını kutlarcasına. Yolunu doğru irade edenleri muştulayarak. Yolda çâre aramaktansa çâreye yoldaş olmaya, ona teslim olmaya hazır olanları.

Hakikat çâredir, her çağda eksik kalana. Eksiğinin farkına varana. Çâre hakikattir, kalbini göğe açana. Sır perdesi yoktur çâre arayana. Geride kalanı eksik komayana sır çâredir.

Durduk, düşündük, dinledik ve iman ettik.”

Derginin söyleşisi Siyami Yozgat ile yapılmış. Şiir serüveninden, çalışmalarından, şiirimizin ahvalinden bahisler açan bu söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Artık insanlar kendilerini daha farklı dillerle ifade ediyorlar. Şiir dili oluşturmak gibi bir kaygısı olmayan bir toplum elbette büyük şair yetiştiremez. Şiir, kendini ifade tarzı olmaktan çıktı. Artık insanlar kendilerini giyim tarzlarıyla, teknoloji ile moda ile dansla anlatıyorlar. Modern dünyanın gereği olarak insanların artık şiir gibi kutsal bir ifade aracına ihtiyaçları yok. Bir de şiir, ideallerle beraber yürür. Bugün o idealler de yok olmuş.”

“Bakın o ortamda şairi heyecanlandıracak bir şey yoksa ve has şiire ulaşma yolunda bir çaba yoksa, hâlâ denizlerin, okyanusların kıyılarında yürümeye çalışıyorsa insanlar, derinlere dalamıyorlarsa şairin ortaya çıkması için bir sebep yok ki. Bir zamanlar Manş Denizi’ni geçme sevdası varmış insanlarda. Buna yeltenen on kişiden dokuzu boğuluyormuş. Bu sevdayı yasaklayalım diyorlar. İnsanlar telef oluyor çünkü. Bir düşünür diyor ki, hayır yasaklamayın. Dokuz kişi boğulsa bile başaran bir kişi toplumun önünü açacak olan insandır. “Siz ey kayığı küçük olanlar! Akşam olmadan dönün evlerinize...” Kayığı küçük olan insan kıyıdan, bir an önce ayağını yere basmak için gider. Bizim şiirimizin durumu işte tam böyle.”

“Ben 1970’lerin ortalarında şiirle ciddi olarak uğraşıyordum. Ulusal yayın yapan dergilere de gönderiyordum. Arkasından çocuk edebiyatına ve karikatüre yöneldik. Bu yüzden şiirle arama yavaş yavaş bir mesafe girdi. Tabiri caizse şiir bana küstü. Biz her ne kadar şiirin kapısında durduğumuzu söylüyorsak da, belki de zaman zaman kapı açıldı ama biz içeri giremedik. Böyle olmasında basit ideolojik kaygıların da etkisi oldu. O dönemde merhum Attila İlhan bana çok sahip çıktı. Çeşitli yerlerde benim hakkımda yazılar yazdı. Hatta söylemek ne derece doğru olur bilmiyorum, bir zamanlar “Türkiye’nin en iyi üç genç şairinden biri” diye yazdı hakkımda. Her yere de benim adıma referans bıraktı, bu gencin gönderdiği şiirleri yayınlayın diye. Fakat o dönemde bizim ideolojik bir takım kaygılarımız vardı. Attila İlhan o zamanki ifadeyle kominist bir adam. Onun referansıyla sağda solda görünüyor olmak güzel bir şey ama bizim ayrı bir kulvarda devam eden bir koşumuz var. Bugün bunun yüzeysel bir koşu olduğunu düşünüyorum ama o gün düşünceler farklıydı tabii olarak. Bu yüzden olsa gerek biraz çekingen kaldık. Birgün Attila İlhan, ne yapıyorsun evladım, görünmüyorsun dedi. Karikatür çiziyorum dedim. Dedi ki, sen şiire kuma getirdin. Şiir kumayı sevmez. Bugün geldiğim noktadan bakınca görüyorum ki, şiir, en büyük ideolojiden daha güçlü. İnsanlara yeni bir insanlık tasavvuru sunabilmek, onları gerçek fıtratlarına döndürebilmek için şiirden güçlü bir araç yok.”

Mehmet Akif İnan şiirlerinde çocuk

Mehmet Akif İnan şiirini ele alabileceğimiz o kadar çok konu var ki; bu şiirler iç içe geçmiş dünyaların birleşmesinden meydana gelmiş uçsuz bucaksız bir alem gibi. Şiirleri sayı bakımından azdı ama her bir dizenin gücü mesafesi olmayan bir etkiye sahipti. İlkay Coşkun, Mehmet Akif İnan şiirlerindeki çocuk konusunu ele almış yazısında.

“Akif İnan, çocuğu ailenin içinde görür ve bunu mısralarına taşır. ‘Bir sırdır içinde evler anneler/ çocuklar başında bir yeşil çelenk’ (Akşam şiiri - Hicret kitabından) ‘Anamı sorarsan büyük doğudur/ Batı ki sırtımda paslı bıçaktır’ (Yiğitler şiiri - Hicret kitabından) Üstad Necip Fazıl’ın ‘Büyük Doğu’ felsefesine göndermede bulunur ve annelik olgusunun içini doldurur. Ayrıca batıyı, paslı bıçak olarak imler. Bunun gibi birçok mısrada aileye ve çocuğa ulvi değerler yükler.”

“Yetimlik ve öksüzlüğü işlediği diğer şiirleri şu şekildedir; ‘Ey dil ey kalbimin öksüz çocuğu/ azığın ağıt senin’ (Sarnıç şiiri - Hicret kitabından) ‘Bir yetim çocuktur günlerim gülüm/ Seslerim kırıktır yatağım zindan’ (Arzıhal şiiri - Tenha Sözler kitabından) ‘Şimdi yanında mı akşamlarımız/ Ve o derinden o çocuksu sesin/ Tanır mı kalbimin yetimliğini’ (Sular şiirinin son bölümü – Tenha Sözler kitabından.)

 ‘Toprağın Babası’ şiirinde, ‘Eylemin o önder çocuğu büyür/ Evrenin sebebi en soy ellerde’. Çocuk olan Hz. Ali’nin Peygamber Efendimizin yatağında yatması hadisesini yine aynı şiirde şöyle ele alır ‘Ve nur yatağında kılıçla bekler/ Sonsuza açılan hicret aşkına.’ Bu şiirin devamında Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e ‘iki güzel iki kumru iki er’ mısrasıyla göndermede bulunur.”

“İnsanoğlu umudu hep gelecekte tasavvur eder. Ayrıca umudu, geleceği şekillendirecek olan bu günün çocuklarında görür. Manevi değerlerine bağlı, yerli ve milli potada pişmiş kadim Anadolu çocuklarının portreleridir bunlar. Sızlayan, yaralı gönülleri sağaltacak çocuklardır bunlar. Nasıl ki susuzların suyu, suyun susuzları aradığı gibi umudu içinde yaşatarak kavruk çöllerine vahayı taşır adeta. Ömrünü insanları uyandırmaya vakfeden, hayatın amacını özümsemiş ve özümsetmeye çalışan, yedi güzel adamdan biri kabul ettiğimiz Mehmet Akif İnan’a Allahtan rahmet diliyorum.”

Mustafa Çiftci hikâyesinde göç

Göç konusu edebiyatımızda en çok işlenen konular arasında. Çünkü toplumsal bir olgu olarak büyük göçler yaşamış bir toplumuz. İçimizden başlayan göç küresel dünyanın çarkında yoğrularak dişlilerin arasında insanımızı ezmeye devam ediyor.

Hüseyin Hilmi Arslan, Mustafa Çiftci hikâyesinde Sosyolojik Bir Gerçeklik Olarak Göç konusu hakkında yazmış. Çiftci’nin hikâyelerinde sıklıkla işlediği konulardan olan göç, bozkırın uğultusunu birebir yaşayan yazarın yaşadıklarının ve şahit olduklarının hikâyede bir ruha bürünmesi olarak okunabilir.

“Çiftci’nin hikâyeleri, kendini merkezde konumlandıranların tabiriyle taşrada, yani biz taşralılara göre de Anadolu’da, bir hikâyenin içinde yaşarken taşırdıkları gibidir. Çiftci hikayelerinde Anadolu insanının yaşadıklarına ayna olmaktan öte bir projektör tutmaktadır adeta. Bu sebeple çoğu hikâyesinde ellili yıllardan sonra hızla artan göçlerin izleri az veya çok görülür. Köyden şehre, küçük şehirden büyük şehre gibi göçün farklı istikametlerini işlemekle kalmaz Çiftci. Okumak veya ekmek parası derdiyle çalışmak, bir kaçış ya da bir zorunluluk olarak göçün farklı sebeplerini de işlemiştir hikâyelerinde. Göç sadece istekli veya isteksiz gitmek değildir, bazen bir kaçıştır; hatta dönüşler de göçe dâhildir, yani tersine göç de. Bütün bu göçlerin altında tutunma isteği yatar.”

Okumak için yerinden yurdundan ayrılmayı, sosyolojik tabirle eğitim göçünü “Portakal” hikâyesinde de görürüz. Köyde kalabalık ve geçim sıkıntısı içinde olan bir ailenin ferdi olan kahramanımız aile büyüklerinin kararıyla yatılı okula şehre gönderilir. “Anamın Adı Bahriye” hikâyesinde ise okumak için Ankara’ya giden Nurettin’in geri dönüp babasının dükkânının başına geçişi anlatılır. “Uykucu Duman ve Ben” hikâyesinde de babasının zoruyla okumak için şehre gelen bir kızı anlatır Çiftci. “Elif, Tina, Tolga” hikâyesinde de Tolga’nın yurtdışına okumaya gidişi ve orada yaşadıkları önemli bir yer tutar. “Turkuaz Ajans” hikâyesinde kahramanımız Asım da okumak için yerinden yurdundan ayrılan tipik bir Anadolu gencidir, ancak o dönem ülkenin sağ sol olayları ile boğuştuğu dönemdir ve babası okula devam etmesini istemediğinden geri dönmek zorunda kalır.”

“Çiftci’nin hikâyelerinde yoğunlukla işlediği göçlerin bir diğer yönü de çalışmak için yapılan göçlerdir. Köyünde, şehrinde tutunamayıp veya bir umutla ya da hevesle göçen insanları vardır hikâyelerinde. Bunların da kimisi gittiği yerde temelli kalır, kimisi döner gelir. “Adem’in Kekliği ve Chopin” hikayesinin baş kişisi Adem Yozgat’ta bir marangoz kalfasıdır. Ankara’dan gelip giden toptancı Nazif Bey’in “Oğlum sana Yozgat’ta ekmek yok, gel seni Ankara’ya götüreyim.” şeklindeki teklifiyle gider Ankara’ya. Çiftci’nin aynı hikâyede aktardığı gibi zaten Ankara’nın yarısı Yozgatlıdır, yani bir şekilde yerinde yurdunda tutunamayıp Ankara’yı mesken tutmuşlardır. “Gülizar” hikâyesinde köyündeki düzenini bozup şehre göçen bir köylü aile görürüz. Yeni açılacak fabrikada çalışma hevesiyle yükler göçü gelirler şehre sanki “fabrika da onları bekliyormuş” gibi, ancak umduklarını bulamazlar. Hikâyenin kahramanı bir kaza geçirince geri döner köyüne. Çiftci hikâyelerinde geri dönüşler önemli bir yer tutar, çünkü taşrada gidişler kadar olmasa da geri dönüşler de hayata dâhildir. “Ah Mercimeğim” hikâyesinde gelin gittiği Marmaris’te tutunamayıp geri dönen Aslı’nın dönüşü de bu duruma örnek olarak verilebilir. Ama bu dönüşler dönülen yerden hep derin izler alınmış olarak olur.”

“Çiftci’nin hikâyelerinde taşrada ötelenmiş, örselenmiş, tutunamayan, tutunmaya çalışan insanları anlatır. Karakterleri sahicidir. Çiftci’nin anlattıkları taşra ile irtibatı en azından zihnen kopmamış her okuyucu için bir yerlerden tanıdık gelen hikâyelerdir. Çiftci Yozgat der ama okuyucu o Yozgat kelimesini çıkarır yerine kendi şehrini koyar. Tüm bunlarla beraber Anadolu insanın hayatında göz ardı edilemez bir yeri olan göçün Çiftci’nin hikâyelerine girmemesi olmazdı zaten. Çiftci Taşranın hikâyesi daha bitmedi, hâliyle kıymetli öykücü Mustafa Çiftci’nin de; nicelerini bekliyoruz.”

Yenilgiden zafere ulaşmak

Yenilgi kavramının bizdeki çağrışımı çok net; “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır.” Bahar çalarken kapımızı umut en büyük direnç.

Mustafa Mete, Yenilgiye Koşarken diyor yazısında içimizdeki zaferlere müjdeli göndermeler yaparak.

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer inşa etmek arzusuyla uyanılan sabahlardan zırhı delinmiş şekilde akşama sığınmak. Sığınmak diyorum, yenilginin belki de en masum göstergesi. Kime sığınacağı konusunda kararsız kalıyor insan. Kendini çağıran kurtuluşun karşısına parıltılı göz boyayan hâliyle davetkâr dikilen yenilgiye sığınıyor. Bir hazin son daha.

Koşu daha bitmedi. Çâre, baharı bekleyen çiçekler gibi toprağa koşan tohumda saklı. Kutlu bir serüvene hazırlık için toprak bağrını açmış tohumu bekliyor. Kader tecelli edince dünyayı değiştirmek üzere toprağa düşüyor tohum. Tabiatın çiçeğe durması yakındır.”

Çiçeklerden bir orduyla yenilgiye doğru yola çıkıyoruz. Kim kazanacak? Safını doğru belirleyen.

Nişanlı görmeye gitmenin incelikleri

Mustafa Çiftci, keyifli bir yazıyla yer alıyor Çâre’de. Nişanlıyı görmeye gitmenin inceliklerinden bahsediyor, hem de adım adım.

“Bazıları zanneder ki nişanlı görmeye giden er kişi kıyafetini de o biçim güzel giyecek. Hayır, hem de kocaman bir hayır. Kıyafetin temiz olması yeter. Yok, eğer yeni kıyafet giyersen, ziyareti olduğundan başka bir havaya bürürsün. “Nasıl yani?” diyorsan dinle. Kıyafetin günlük kıyafetten başka olursa iş biraz törensel olur. Ziyaretin tören havasında olunca hediye almak gerekmez mi? Peki garip yiğit her zaman hediyeyi nerden bulacakmış? Bulamaz tabi. O sebepten kıyafetin uzun boylu yeni olmayacak. Bu lafımıza itiraz edip, “Nişanlıma bin hediye kurban olsun!” diyen ensesi kalınlar çıkabilir. Ama bizim ensesi kalın kısmına diyecek lafımız yoktur. Edebiyat garipten garibe mektup hükmündedir ya cesaretimiz oradan gelir de garip kısmına söz söyleriz. Yoksa kabul ediyoruz; para şahindir avını avlar. Parası olan, senin, benim lafıma ihtiyaç hissetmez. Ama gariplik adamın ayağındaki en büyük prangadır. İleri gidemezsin, kaçıp kurtulamazsın. Gariplik ayağından çeker durur. Eskimez bir prangadır. Pranga eskitmek, ancak şair kısmına mahsus bir yalandır. Bizim bütün lafımız ayağında yokluk prangası olanadır. Çünkü parası olmayana akıl lazımdır ki ayakta kalabilsin. Garip de ister nişanlısına hediye almak, nişanlıyla gezmek, tozmak. Ama olmayınca olmuyor işte.”

“Şimdi nişanlı evine vardık. Eve varınca hemen zil çalmak hemen kapı kırmak yok. Bekle biraz. Nefesin, soluğun yerine otursun. Acemi taylar gibi koşmuş da terlemiş olma. Kız telaş eder. Kız yüreği esasen bir serçe gibidir. Serçeye kıyabilir misin? E o zaman kıza da kıyma, telaşlandırma, yazıktır. Kapı açılınca bazısı telaşla ayakkabısını çıkarıp içeri uzanayım ister. Sakın ha! Bu tam bir görgüsüzlük alametidir ki birçok erkek düşer bu tuzağa. Seni buyur etsinler. Sen sonra ağır aheste gir içeri. İçeri girdin, ceketin, palton, sakon ne varsa aldılar ne yapacaksın?

Bekleyeceksin.

Sana bir kapı bir oda gösteren olur nasıl olsa. O sırada korkuluk gibi dik durmak ya da kardan adam gibi gülmek yok. Tahtaya kalkmış tembel talebe kısmı gibi ezilme rahat ol. Ayrıca, “Tebessüm et!” desek iyi ama erkek kısmı tebessümü pek beceremez de sırıtmaya vardırır işi. Tebessüm kızlara mahsus bir hediyedir Hüda’dan.”

Macera Çâre’nin bir dahaki sayısında devam edecek.

Çâre’den dört şiir

Kapının ardındayız, açık
Kapılar ki ardımız önümüz sobe
Çünkü saklanır bir ölü toprağından
Acı, beyaz bir ketendir gömülen
Gece sancıdır hem kül rengi bir tırnak yara
Saklanır yalandan dairelere insan dönüp
Aynalar sırlarından sorulduğunda
Çünkü zordur tutmak boşluğa başını yas/la!

Sıddıka Zeynep Bozkuş

İlkbahar başına çiçekler takarak dolaşıyor burada
Bozulmuş yeminleri çağırıyor tenha gülüşler
Ağlamak kabuk tutmuş yaraları yumuşatmıyor
Kendini filmin sonuna saklıyor dönüşler

Bırak beni uykum var bırak da uyuyayım
İçimde bir his var kötü şeyler olacak
Belki bir kıyamet belki de bir uçurum
Seni bana getiren yağmurların ardından

Mehmet Baş

teselli bulmadım gül yaprağında
eğnime salındı yanılgı gömlek
neyim var neyim yok yıldız çağında
yaşamak biraz da yanılmak demek

Hümeyra Yargıcı

o felaketlerin kurbanları
arayışın kaçınılmaz yazgısında boğulanlar
gülümserler bir küçümseyişle geride kalanlara
kendini mutluluğun başkenti sayanlara
her yerimizi saran bu çağ yangınından
bolca götürmüşlerdir yanlarında

bir değirmenin övüncü asılıdır öbürünün gözünde
öğüttüğüyse kalbi
dişleri arasında ufalanır bir zaman zehri
yol gösterir ona gövdesiz başıyla Laverna
baktığı her suda görmek istediği
Stiks’in Aşil’e bağışladığı ölümlü ölümsüzlük

Ahmet Menteş

Tacettin Şimşek’ten aruz üzerine…

Hece Taşları dergisi 61. sayısından yapacağım ilk paylaşım Tacettin Şimşek’in yazısından olacak. “Aruz Az mı Çok mu Lazım” diye soruyor Tacettin Hoca. Cevabı yazıda.

“Şiirin başlangıçta dansla iç içe olduğu düşünülürse Orhan Veli’nin Garip ön sözünde şiddetle karşı çıktığı, sanatlar arasındaki alış verişin ne kadar uzak bir geçmişe sahip olduğu anlaşılır.

Kimi şairler, gelenekten beslenmediklerini söylemekte belki mazurdurlar. Ama dünyada olduğu gibi, Türk şiirinde de bir gelenek problemi vardır ve şiirimizin son bin yıllık serüveni içinde aruz ölçüsü de bir problem olarak karşımızda durmaktadır. Yahya Kemal’in büyüklüğü, biraz da, bu enstrümanı bir kültür ve medeniyet dairesinin sesi hâline yeniden dönüştürebilmesinde aranmalıdır.

20. yüzyılın ortalarında aruzu kullanmayı gerilik sayanlar ve Yahya Kemal’i aruzla şiir yazdığı için eleştirenler olmuştur. Suut Kemal Yetkin, “Bundan daha yanlış bir yargı gösterilemez.” dedikten sonra, şu cümleleri ilâve eder. “Ölçü, ölü bir kalıptan başka bir şey değildir. Süleymaniye’de Bayram Sabahı ile Mehmed Âkif’in Süleymaniye Kürsüsü adlı şiirini okuyunuz, kulak veriniz. Her ikisi de aynı feilâtün feilâtün feilâtün feilün ölçüsü ile yazılmış olduğu hâlde uyumca birbirinden ne kadar uzaktırlar. Çünkü bu cansız kalıbı canlandıran soluklar başkadır.” (Yetkin, 1969, s. 63).

“İcat ettiği aruz kalıpları, aruzla kaleme aldığı arı duru şiirleri ve özellikle rubaîleriyle Bekir Sıtkı Erdoğan’ı; bir kitap dolusu rubaîsiyle Ümit Yaşar Oğuzcan’ı nereye koyacağız? Bu kadar da değil. Asaf Hâlet Çelebi, Mehmet Çınarlı, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Cemal Yeşil, Fuat Bayramoğlu, Ali Ulvi Kurucu, Feyzi Halıcı, Talât Sait Halman, Veysel Öksüz, Hüseyin Hatemi, Bedri Gürsoy, Yılmaz Karakoyunlu, Ekrem Kılıç, Nevin Emgen, Beşir Ayvazoğlu, Yağmur Tunalı, Ali Günvar, Seyhan Erözçelik, Harun Öğmüş ve daha pek çok şairi edebiyat dünyasından silecek miyiz?”

“Elbette bugünün şiirini yazacaksınız. Elbette ebcet hesabını kullanmayacaksınız; tanık olduğunuz herhangi bir olaya tarih düşürmeyeceksiniz. Belki aruzu ve heceyi de kullanmayacaksınız. Ama ebcet hesabı, tarih düşürmek, aruz, hece gibi kavramları bilmenin kime ne zararı vardır?”

Atmaca şiir

Tayyib Atmaca’nın şiirsel selamlaması ile başlıyor dergi. Keyifli ve şiirin kalbine dokuyor Atmaca Şiir.

“Yara derin ama ankara serin, nefes alıyorum altında yerin, ağzımda bir bıçak kavis çiziyor, yangından kaçarım çiçek açarım, dünya sağır duvar sesimi yutar, gönlüm sende kulaç vurur her gece, beklemek astarsız bir ceket gibi, üşütür işsizlik dar sokaklarda, akşam yaralanmış martıya bakar, turnalar sahilde dalga toplarlar, karakış saldırır yokluk çıldırır, alın teri bıyıklardan dökülür, yorgun bir derbeder masaya vurur, kükrer özlemlerin köşe taşları, on kartalı bir atmaca kaldırır, çok şair dilini çeker karnına.”

Hece Taşları’ndan şiirler

Gitmez oldu başımdan bir an efkârım benim.
Vuslata meyli yok ah nidem nigârım benim.

Visal-i yâr görünmez nicedir remillerde,
Gece gündüz eksilmez bir türlü zarım benim.

Geleceği beklerken geçmişin faydası ne,
Teselli vermez artık yazım, baharım benim

İbrahim Sağır

Ekmek ufağı bekler, cam önünde aç kuşlar,
Benim de her günüm yâr, cam önünde aç başlar.
Yeşertmedi içimi, gözümden düşen yaşlar,
Yüreğim beş bin yıllık kurumuş çınar oldu.

Açmasın istemem yâr, goncalar da güller de,
Çalmasın kapımı yâr, dostlarım da eller de;
Hep serap görürüm yâr, aklım kayıp çöllerde,
Kalp gözüm köreldikçe, idrakim bunar oldu.

Ali Rıza Kaşıkçı

Şimdi kırık yürekler, semâya açılıyor,
Bir yıldız gökyüzünden, kehkeşâna kayıyor,
Vuslata ermek için, vakitleri sayıyor,
Şehitlik makamında, bir güzîde Alperen...

Mehmet Osmanoğlu

Özgürlüğün Tabiattaki Şiiri: At

Şiar dergisi baharı 27. sayısı ile selamladı. Bahar gibi canlı ve renkli bir sayı bekliyor okuyucuları.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Hayrettin Orhanoğlu’nun “Özgürlüğün Tabiattaki Şiiri: At” isimli yazısından olacak. Yazının girişinde atla ilgili genel bilgi veriliyor. Daha sonra şairlerin şiirlerindeki at imgesine geçiliyor. Yazıda yer alan şairler; İlhan Berk, Melih Cevdet Anday, Attila İlhan, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Ebubekir Eroğlu, Lale Müldür, Hüseyin Atlansoy, Tuğrul Tanyol, Adnan Özer, Adem Turan, Necip Evlice şiirlerinden örnekler veriyor Orhanoğlu.

“Tek bir imge alanını birden fazla sembolik süreçle aktarma yolunu seçen Nuri Pakdil’in bu dizelerinde masalsı bir dil, bir çocuğun düşlerine dair izlenimler barındırır. At, bu dilin en belirgin nesnesidir. Gizemin öne çıktığı bu çocuk algısı, Sartre’ın öngördüğü “anı imge”lerinden biridir aynı zamanda. Şiirin bütününde anneyle olan ilişki sürecini birer toplumsal olayla birlikte veren Pakdil, bu dizelerde cennet imgesini de aktarır. Bilirsiniz ormanlarla sonsuz bir at gelir / Görmüşsünüzdür çocukların rüyalarında da gelir (Anneler ve Kudüsler)”

“Temel imge evreninin merkezinde rüyayı hep bir bakış yöntemi olarak seçen Lale Müldür, aşağıdaki dizelerinde oluşum halindeki bir ata bakmamızı ister bu kez. Belirsiz bir başlangıcın ya da rüyadan çıkıp gelen bir sekansın bu dizelere kattığı anlam, gizemin de ötesinde yer alır. Canlanmakta olan beyaz bir atın / tamamlanmamış parçası / bulutsu tözün / ilk maddenin içinde / henüz yaratılmakta olan bir at! / belki de bir meleğin içinden geçiyordum. (Buhurumeryem XI) Şiirin genelinde her zaman olduğu gibi rüya, aşkın geride bıraktığı keder ve nihayet nesnelerin bu durum ve olgularla birlikteliği, Müldür’ün poetikasını belirlerken at, hız ve özgürlük anlamlarından da sıyrılarak melekle özdeşleştirilir. Ancak bu at, kadınsı duyarlılığın bir şekle bürünmüş hâlidir. Her an yeniden bir oluş hâlindeki ruh da denilebilir. Onun için olsa gerek Lale Müldür’ün şiirlerinde imgeler, her biri kendi içinde dönüşen bu imge evrenlerinden beslenilerek üretilir.”

“Atlarımı bilen var mı? / Ateşte yıkanmış atlar / Rüzgârı yelelerinde yakan atlar. (Ateşte Yıkanmış Atlar) İmgeleri kimi zaman gerçeklik ve gerçekdışılıkla zıtlıkların eşliğinde kullanma yolunu seçen Adem Turan, bu dizelerinde Nuri Pakdil gibi masalsı bir dünyanın kapılarını aralar. Atların renklerinden yola çıkarak elde ettiği bu yeni gerçeklik algısı, masallarla büyüyen bir bilinci haber verir bize. Epik şiirin sınırlarında gerçekliği yeniden kurgulamak isteyen bilinç, masalın olağanüstülüğünden kopamamak değilse bile o büyülü dünyanın kurallarını şimdiye taşımak ister. Modern bireyin yenilgi yenilgi büyüyen bilinci, bu yolla modernliğin kaotik eşiğinden geçmek ister.”

“Tabiatın en gözde imgelerinden biri olan at, modern şiirde kimi zaman biçimsel ve soyut niteliklerle karşımıza çıksa da kimi zaman mitolojik bir rüya imgesi ve bir masalın içinden fırlayıp gelen olağanüstü bir nesne; kimi zaman da bedeni işaret eden bir imgedir. Ancak at imgesi, hangi niteliklere bürünürse bürünsün yine de tabiat dekorunun önünde resmedilir. Şehrin, modern hayatın karşısına çıkarılan bir özgürlük temsilidir bir diğer yandan.”

İdris Mahfi Erenler ile hasbihal

Derginin 27. sayı hasbihalini Serap Kadıoğlu, İdris Mahfi Erenler ile gerçekleştirmiş. Edebiyat, dergiler ve yoğun olarak Divan Edebiyatı çevresinde gerçekleşen söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Dîvân şiirinden önce, aynı edebî formları kullanan ta savvuf şiiri ile tanıştım. Önce, aynı zamanda hemşehrim olan Hasan Sezâi, sonra da Niyâzî Mısrî hazretlerinin dîvânı ile hemdem olunca, bu iki ismin şiirlerinde kullandığı sembolizme ve hâli ile vezinden kaynaklanan âhengine hayrân oldum. Sonra yine hemşehrim olan Neşâtî Dede, klasik şiirin zirvelerinden Şeyh Gâlib, Fuzûlî, Bâkî derken kısa zamanda dîvân şiiri bende bir tutku hâline geldi. Her yeni şâir ile tanışıp her birinin şiirlerinde “bikr-i mazmun” denilen yepyeni imgeler, söylemler ile karşılaştıkça dîvân şiirinin dilini daha bir sevdim. Kendi kendime manzûmeler karalamaya çalıştıkça hem dilin hem mânânın içerisine daldıkça daldım. Artık bir daha çıkar mıyım bilmiyorum!”

“Teknik açıdan Anadolu’da ilk dîvân şâiri olarak Hoca Dehhanî’yi kabul edersek, altı yüz yıllık bir şiir geleneğinden bahsediyoruz demektir. Bir de âhenk açısından mûsıkî ile dîvân şiirinin uyumlu münasebetini göz önüne alınca, dîvân edebiyatının Buharâ’dan Bosna’ya, Kırım’dan Bağdat’a kadar geniş bir coğrafya insanının üzerinde kalıcı bir tesir bıraktığını söylemek yanlış olmaz. Bir de sanıldığı gibi dîvân şiiri elit zümrelere mahsus “bir saray ve çevresi” şiiri değildir. Osmanlı devletinin başkenti olması hasebiyle İstanbul merkez addedilir ve onun dışındaki tüm beldeler için taşra tâbiri kullanılır. Osmanlı’nın taşrasında İstanbul’u hiç görmemiş şâir sayısı İstanbul görmüşlerinden kat kat fazladır. Okuma yazması olmayan dîvân şâirleri vardır. Orta sınıf esnaflık mesleği ile uğraşan, hatta çiftçilik yapan epeyi dîvân şâiri bulunur. Bunu, evvelce arz ettiğim gibi, form olarak dîvân şiiri formu çerçevesinde eser veren mutasavvıf şâirlerin şiirlerinin, tasavvuf ile yoğrulmuş topraklarda en ücrâ köşeye kadar ulaştığı hakikati ile ele alırsak bizim edebî genetiğimizi en az halk şiiri kadar dîvân şiirinin oluşturduğunu kolaylıkla söyleyebiliriz. Kısaca bugün dîvân şiiri bu toplumun genlerinde var desek yanlış olmaz.”

“Edebiyatta polemik, kalem münâkaşası ve hatta kalem kavgaları bence edebiyatın olmazsa olmazı. Yeni bir şey de değil, edebiyat var olduğundan beri edebî münâkaşa ve kavgalar hiç eksik olmamış. Meselâ dîvân şiirinde edebî münâkaşalar, karşılıklı atışma ve taşlamalar gibi bir konu seçsek hacimli bir antoloji olur elimizde. Ama bizi ilgilendiren yaşadığımız çağ ve içinde bulunduğumuz edebiyat ortamı asıl. Belirli bir seviyeyi korumak, tabiri caiz ise bel altı vurmamak kaydı ile edebiyat ortamına katkı sağlayacağını düşünüyorum bu tarz münâkaşaların. Yakıp yıkmadığı, kırıp dökmediği müddetçe “müsâdeme-i efkârdan bârika-ı hakikat doğar.”

“Aslında her ne yazarsam yazayım, takıntılı bir şekilde yazdığım konu üzerine uzun ve derin araştırmalara girişirim. Mükemmelliğin ayrıntıda gizli olduğu düsturuna sâdıkım. Bunun için sadece ele aldığım mutasavvıfın biyografisinde kayıtlı bilgiler ile yetinemiyorum. Yaşadığı döneme ve coğrafyaya ait örf ve adetleri, yaşadığı beldenin o dönemdeki kroki ve haritalarını, yeme-içme ve giyim kültürünü, örnek vereceğim şiirlerinin yazılış sürecine dair bilgileri iyiden iyiye araştırıp dosyalamadan yazmaya başlayamıyorum. Örnek olarak alacağım şiirleri muhakkak Osmanlı alfabesi ile, yazma ve matbu bulabildiğim tüm nüshalarla karşılaştırıp en doğrusunu bulduktan sonra yazıya ekliyorum. Bazen, şâirin yaşadığı dönemdeki mekânların ismi bugün değişmişse, o dönemdeki isimleri ile bugünkü isimlerini bulup karşılaştırmak için onlarca kaynak taradığım oluyor. Çünkü yazdıklarımın bir kısmı kurgu da olsa bu kurgunun hakikatten uzak, mantıksız bilgilere dayanması beni fevkalâde rahatsız eder.”

Behçet Necatigil’in aruzlu şiirleri

Hakkı Özdemir aruz şiirinden ve bu şiirin etkisinden bahsederek giriş yapıyor yazısına. Divan Edeebiyatı’na olan uzaklığımızı etkili bir örnek ile veriyor. Daha sonra konuyu asıl meseleye yani Behçet Necatil’in aruzla yazdığı şiirlere getiriyor.

“2019’un sonuna doğru yayımlanan bir kitap, bu soruları tekrar gündemimize taşıyor. Ayşe Sarısayın ve Şaban Özdemir’in hazırladığı Dost Meclislerinde Kasideler, aruzla yazılmış fakat daha önce yayımlanmamış, okunduğu meclisler dışında duyulmamış, bilinmeyen Behçet Necatigil şiirlerinden oluşuyor. Dost Meclislerinde Kasideler, edebiyat tarihi için olduğu kadar Türk modernleşmesinin yarattığı şizofreniyi görme açısından da oldukça mühim.”

“Dost Meclislerinde Kasideler, Behçet Necatigil’in şairliğinin bilinmeyen bir yönünü açığa çıkarıyor; yani aruz ölçüsünü kullanarak kasideler ve gazeller yazabilen ikinci bir şairi. Aslında Behçet Necatigil’in şiiri kendine özgüdür ve o şiirin kaynakları arasında divan ve halk şiiri geleneği de vardır. Hattâ bundan dolayı Necatigil, döneminde eleştirilmiştir de. Fakat açıkça ifade ettiği gibi hem kendi şiirinin hem de olması gerekenin farkındadır Necatigil. “Aslî kaynaklara dönmeyi oradan alacağımız bazı motifleri, günün-çağın motifleriyle kaynaştırmak biçiminde anlıyorum… Bir şiirimde ‘Yürür asfalt ovalarda Abdal’ dedim mesela… Divan şiirinin bir kısım motiflerini kullanırım. Divan şiirini antolojilerde okuyan derhal hissetmelidir onu. Necatigil bak burada Ruhî Bağdadî’nin beytini ne güzel yenileştirmiş. Böyle çalmalarla olur, bu çalmaksa… Ben bunun altına katiyen not düşmem, bana bu şiiri bilmem Ruhî Bağda dî’nin şu beyti ilham etti diye. Kültür dediğin bu işte.” Şeyh Galip’in Hüsn ü Aşk için “Esrârını Mesnevî’den aldım / Çaldım veli mîri mâlı çaldım” demesinin bir benzeridir Necatigil’in sözleri de ve tabii aynı zamanda bu sözler “Fehmetmeğe sen de himmet eyle / Ol gevheri bul da sirkat eyle” iddiasını taşımaktadır. Gerçi Dost Meclislerinde Kasideler’de yer alan şiirler, yazılış amacı dolayısıyla bilinen Behçet Necatigil imgesinden farklıdır. Necatigil bunu Dost Meclislerinde Kasideler’in başına epigraf olarak alınmış 1971’de Yeni Edebiyat’ta yazdığı bir yazıda açıklıyor: “Bugün otuz yılını doldurmuş bir edebiyat öğretmeniyim. Sınıflarımda zaman zaman bir ders konusuna, bir edebiyat sanat ya da tekniğine örnek diye hece veya aruz vezniyle, oracıkta beyitler düzenleyiverdiğim; bazen da bir meslektaşlar toplantısına “ber-vezn-i aruz”; bir kaside, bir gazel özentisiyle gittiğim çok olmuştur. Öz şiirime bir ihanet mi bu? Böyle oyalanmaları daha artistik planda, bilinçli-güdümlü uygulayıvermek, birçokları gibi benim için de zor değil sanırım (Öz övgü!).”

Dost Meclislerinde Kasideler’in gazelhânı, dost meclislerinden gelecek aferine razıdır. Zira bu şiirler o meclislerde söylenmiş; modernlik şizofrenisine ve divan şiirine yönelik iftiralara rağmen gerçek şairin belleğinde, zevkinde, kültüründe varlığını korumuştur. Halk içinde de böyle meclisler ve o meclislerde de gazelhânlar vardır; Kazancı Bedih gibi. O hâlde Fuzûlî ile başladık Fuzûlî ile bitirelim. Kazancı Bedih’in okuduğu bir Fuzûlî gazeliyle halkın da belleğinde, zevkinde, kültüründe yaşayan divan şiirini duyalım:

Öyle ser-mestem ki idrâk etmezem dünyâ nedir
Men kimem sâkî olan kimdir mey û sahbâ nedir

Gerçi cânândan dil-î şeydâ içün kâm isterem
Sorsa cânân bilmezem kâm-î dil-î şeydâ nedir

Vasldan çün âşık-î müstâğni eyler bir visal
Âşıkâ mâşukdan her dem bu istiğnâ nedir

Hikmet-î dünyâ vü mâfîhâ bilen ârif degül
Ârif oldur bilmeye dünyâ vü mâfîhânedir

Âh u feryâdın Fuzûlî incidübdür âlemi
Ger belâ-yîaşk ile hoşnûd isen gavgâ nedir

Şiardan bir öykü

Öykü ağırlığı ilk sayısından bu yana hissediliyor Şiar’da. Her zaman yer buluyor günümüz öyküsü kendine dergi sayfalarında. Şiar’dan paylaşacağım öykü Sıddıka Zeynep Bozkuş’a ait Burksist öyküsü olacak. Dergilerden şiirlerine de aşina olduğumuz bir isim Bozkuş. Şiirin imkânlarını öykülerinde de kullanıyor. Böylelikle ortaya şiir tadında öyküler çıkıyor.

“Trafik tıkanıyor, kırmızı yanıyor, insan seli, korna sesleri, kokular”

“sahi, umut kokar mı bayım” şiirin nabzını yoklayan cümleler.

İroni, mizah ve gerçek yaşam iç içe geçiyor Burksist’te. Merak unsuru daha öykünün ismiyle başlıyor. Öykünün sonuna kadar da devam ediyor. Bozkuş’un öykıüsü oldukça başarılı bir kurgu ile örülmüş.

“Hamal, viziteyi ödeyip kendini dışarı attı ve cebinde kalan son parayla kızarmış bütün bir piliç alarak aç karnını doyurdu. Bu doktor heykeli dikilecek adammış deyip iki büklüm bedeni, lekeli dişleriyle sırıtarak evinin yolunu tuttu, güldü geçti.

Doktor, geç kalan şoförünü azarlaya azarlaya arabasının arka koltuğuna oturdu. Kollarını kartal gibi açarak koltuk başlarına koydu. Şoföre meydandaki heykelde biraz yavaşlamasını söyledi. Bakır hamala bakıp hüzünle iç geçirdi…

-Aahh ahh… Hayat çok zor.”

Şiar’dan şiirler

sen bir mezardan geçeceksin bir şehrin varoşlarından

işçi mezatlarını yeminli tercümanları ve somyaları geçerek

o mezarlara bakacaksın

talan vurmuş gök ekinlerinden geçirecekler seni

sen suyun kaynağına dayandır ellerini

su işte, insanın tek arınağı

belki çamurlu yollar tutacak kaderini, kesilmiş taşlar

geçeceksin vadilerin içinden bir ürpertiyle var olarak

siyaset yapacaksın, siyasetten kaçarak

el-hamra deyince tutup sana bakacaklar

ikinci bayezid geçince tarih şeridinden tutup sana

rodos şövalyeleri cem sultan ve roma deyince sana

sana baktıkça allah’a yaklaşan ellerin ve mürekkeplerin

sana bakacak bir kadın oğluyla türkiye bilgisi dersinde

Mehmet Tepe

korkuyorum bunu yapmaktan ama çok güzel

yıldızların örsüne vurdum sözcükleri

avazım hey, kara ekmeğimi bandığım

kurtların yaralı ağzıyla türkülere kattığım

içe konuşanım, dışa ötenim güm güm

perçemlerini sevsin oğullarım, kızlarım

İsmail Karakurt

tehlikeyi fark ettiğim o yerde

kaldım susmuş kinimle

siz koştunuz havalandı kuşlar

böyle başladı yağma

ustura kestikçe sizi hatırlarım hâlâ

siz o günleri çabuk unuttunuz

kadeh parçalanmış kuşlar havalanmış

kan kokan kılıçlarınızla

yağmaya koşmuştunuz

ne çabuk unuttunuz

Orhan Tepebaş

ey aralık kapılardan uzanan sağır baş

yoksun dünyanın en güzel mezarlığı fotoğraf albümlerinde

günümü aydınlığa boğacak kadar güneşin kalmadı bak

şimdi arşın sesi gelir geceyi aranıp

aklının dilinden sızan furyayla

çok fena akşam edersin sabah ağlayınca

hepimiz bir çocuktan artakalandık hani

hangi mevsime yol alır bilmeyiz

içimizden düşen keder, susmalıysa

söyleyecek çok şeyi varken ağız

en büyük şahidi Allah’tır demek

Şadiye Kılıç

çöktük dört yana saldık dev çapaları

tarih olacak böylece küsüp gitmeler

astık bilgeliğimizi mushaf gibi duvara

nasıl olsa allâme bütün yeni yetmeler

sardık yaramızı vız gelir keskin acı

canına okuduk aşkın lafı mı olur sözün

kestik selamı sabahı bıraktık serçelere

lebalep fincanlar koyu kıvam saf hüzün

Ahmet Doğru

Sırlı bir taş küsmüş kendine

Kumsala atmış kendini öylece

Deryadan gelecek tokadı beklemiş

Kararmış sonra dönmüş küle

Doğmayı beklemiş bir asır

İbrahim Akçay

Dünyanın bahçesine ekilmemiş bir çiçekmişim

Sanki kopmuş gelmişim bir gelincik bayırından

Bu sis dağılırsa buradan

Yolumuz yön bulur

Fırtına diner belki rüzgârı taşlarsam.

Seda Şaffak

Raylara yün serin ağalar yar yoluna kırlardan geleceğim

Üzüm bahçeleri geride kaldı mataramda ayran aşı

Sözüm olsun değirmenleri devirmeyenleri seveceğim

Vergimizi verdik algımızı aldık kestirmesek maaşı

Muhammed Münzevi

basit kelimelerden ağır yaralar aldım
saymadım kaç mevsimi üşüdüm ayazında
ağlamaktan gelmemiş gibi gülüp dostlara
buluverdim kendimi bin hüzünlü huzurda

yırtılmadı gömleğim ama göğsüm hep kuyu
içimde kırık heves kursakta her şey yarım
artık elini göster ipek mendilin kimde
hangi avuçta seni öpecek gözyaşlarım

Serap Kadıoğlu

YORUM EKLE