Mart 2020 dergilerine genel bir bakış-2

Temmuz’un kırkı çıktı

Kırk, iyi bir sayı. Derin anlamları var bizim kültürümüzde. Kırka ulaşmak önemli. Bu yüzden üçler, yediler, kırklar deriz. Kırkı çıktı deriz. Kırklara karıştı diyerek bir gizem yükleriz kayboluşları. Kırk yaş önemlidir. Nebevî bir değeri vardır kırkın. Temmuz dergisi de Mart 2020 ile 40. sayısına ulaştı. İlk sayısından beri takip ettiğim, severek yazdığım bir dergi Temmuz. Yolu açık olsun, sesi hep gür çıksın.

Mustafa Yılmaz’ın “Sözün Kırkını Çıkarmak” yazısından;

“Bir yol yürüdük. Kendi halimizi hikâye eyledik, gayrî söylemedik. Söylenecek söz aradık, söylenecek söze aralandık. Bu günlere geldik. Biz söyleyelim de siz dinleyesiniz istemedik. Bu türküyü hep birlikte söyleyelim dedik. Hep birlikte gülelim. Güllerimiz hep bir bahçe olsun istedik. Gül alınsın gül satılsın istedik. Dikenlerin de hatrı kalmasın.”

Bir ‘Maruz Müşahid’: Ahmet Hamdi Tanpınar

Murat Koç; Ahmet Hamdi Tanpınar üzerine bir yazısı ile yer alıyor Temmuz’da. Koç’un bu tahlil, portre yazılarını çok önemli buluyorum. Hem uzun soluklu hem de derinlikli yazılar bunlar.

“Ahmet Hamdi ile ilgili açılacak herhangi bir bahis onun romancılığı ile sınırlı tutulamayacak kadar geniş bir alana vurgu yapmak zorundadır. Zira Tanpınar kültürel birikimi ve düşünce zenginliği açısından çağdaşı aydınlardan bazı önemli noktalarda farklılaşmaktadır. Bununla beraber bir romancı olarak Tanpınar’ın teknik-anlatım-biçim gibi konularda Türk romanına sağladığı açılımın da hakkı teslim edilmelidir. Romanı sadece bir tez aktarım aracı olarak görmemiş, türün kendi disiplini içinde barındırması gereken özelliklerine sadık kalmış ve onu ilerletmiştir.”

“Yaşadığı dönemde ‘Kırtipil Hamdi’ lakabıyla küçümsenen, yazdıkları göz ardı edilen Tanpınar’ın eserleri ve fikirleri son yıllarda çarpıcı biçimde önemsenmeye başlamıştır. Özellikle 2007 yılında basılan ve pek kimsenin haberdar olmadığı günlükler, Tanpınar’la ilgili bilinen birçok ezberi değiştirmiştir.”

“Tanpınar’ın dinle ilişkisi klâsik bir dindarın ya da inanç sahibinki gibi değil, Batılı anlamda bir muhafazakârın kurduğu ilişki gibidir. Türkiye’de dinin toplumsal birlikteliği sağlayan önemli bir değer olması, toplumu bir arada tutan değerlere sahip çıkmayı savunan muhafazakârlık için önemlidir.”

“Ahmet Hamdi Tanpınar, düşüncelerini oluşturan temeller esas alındığında Batılı bir düşünürdür. Beslendiği kaynaklar ve metodoloji açısından üstadı-hocası Yahya Kemal gibi ‘Kayıtsız şartsız Avrupalıdır.’ Ancak yaşadığı toplumun maziyle arasındaki kuvvetli bağın, dünü inşa eden medeniyetinin öneminin farkındadır. Tanpınar kendisini bir medeniyet krizinin ortasında bulmuştur. Doğu ve Batı medeniyetlerinin sentezinin, aralarında bir uzlaşma sağlamanın mümkün olmadığını bilecek kadar ikisine de vakıftır.”

Şükrü Sim ile Türkiye’de sinema düşüncesi üzerine

Erkam Kuşcu Temmuz dergisi için Doç. Dr. Şükrü Sim ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Altını çizdiğim satırları paylaşıyorum.

“Gelenek ve dine karşı çok sert bir tutum var Türkiye’deki sol içinde. Belki İran örneğini, burada bizden ayıran farklılıklardan birisi de budur. Abbas Kiarostami sineması bu duruma örnek verilebilir. Kendi memleketinde kalarak sinema yapmaya devam etmiştir. Kendi değer dünyasına sırtını döndüğü de söylenemez. Bu anlamda devrimden sonra rejiminin karşısında muhalif bir sanatçı olarak İran’ı terk eden birçok sinemacıdan daha başarılı eserler verdiğini belirtmek gerekir. “

“Bizzat sinema felsefenin kendisidir. Sinemadaki karakterler, hikâye, kurgu, imge semboller, anlatım bunların hepsi bir bütün olarak arayış dediğimiz şeye dahildir. Felsefî bir yapıt için bunlar söylenebiliyor ise pekâla bir film için de söylenebilir.”

“Artık bizler görüntü çağındayız. Bu gerçeğin farkında olmamız lazım. Artık anlam görüntü üzerinden inşa ediliyor, felsefe de böyle yapılıyor. Felsefe derken de kast ettiğimiz hikmetin yansımasıdır. Yani hakikat arayışı…Bu arayışın da sonu yoktur. Buldum dediğin an, aslında kaybettiğin, bittiğin andır.”

Temmuz’dan bir öykü

Temmuz’dan paylaşacağım öykü; Hikmet Dündar’ın Av öyküsü olacak. Kurgu ve anlatım olarak okuyucuyu olayların içine çekiyor öykü. Hayatın içinden, gündelik telaşlar arasında ilerleyen, Osman Sarı’dan bir dizeyle kuşların havalandığı bir öykü Av. Merak unsuru öykünün tümüne hakim.

“Patron ayağına komando renkleri olan spor ayakkabı ve paçalarda özel cepleri olan kurşuni bir pantolon gitmişti. Üzerine avcı yeleğini geçirirken neşeyle söylendi.

‘Savaşa girdi kalbim bir yara aldı beni, nerede bir acı varsa aradı buldu beni”

“Kuşlar kafalarını döndürmeden 360 derece görebilir, bu sayede erkek bıldırcın ne tarafa dönse eşini görebiliyordu. Aslında bu mevsimde daha güneyde olmaları gerekiyordu ama eşi geçen yazın sonunda doğandan kaçarken elektrik tellerine çarparak kanadını yaralamış, bir çalı dibine kendini atarak canını zor kurtarmıştı.”

“Hışırtılar ve ayak seslerini duyunca son bir gayretle yerlerinden fırladılar. Her canlı diğerinin avı sonuçta ama bazen gizlenerek bazen kaçarak sakındıkları hedefe doğru giderler. Bir kayaya yahut dala çarptığını düşündü ilkin, birden bütün dünya zifire battı, eşini görmeyince telaşlandı en çok. Onu son gördüğü noktaya doğru uçmaya çalıştı, kurşun gibi ağırlaşan kanatlarını kıpırdatmadı bile. Yere düşünce son bir kez daha sıçradı. Köpeğin nefesi tüylerine değdiğinde kalbi durmuştu.”

Âsi şehir Hama

Mücahid Akıncı, Hama şehrini ve şehrin tarihi mücadelesini anlatıyor. Hz. Ömer’den başlayarak tarihteki ve edebiyat dünyasındaki Hama’yı bizlere örneklerle anlatıyor Akıncı. Faydalı ve akıcı bir yazı olmuş.

“Hama şehri fiziki olarak Asi nehrinin kıyısında bulunan bereketli bir topraktır. Hz. Ömer döneminde fethedilmesi ile İslam hakimiyetine girmiş, daha sonra şehrin çoğunluğu Müslüman olan bir şehir haline gelmiştir. Bu şehrin İslami hüviyet kazanmasında en önemli husus Abdulkadir Geylani’nin çocukları olmuştur.”

“Bu İslam’a aşık şehir edebiyatımıza da girecek, aşkın ve hüznün adresi olacaktır. Bu aşka ilahi bir nazar ile bakılmadıkça, bu hüzün yüreklerdeki imanın külünü götürmedikçe anlaşılamayacak ve gerçek bir dirilişi ortaya çıkarmayacaktır.”

Temmuz’dan şiirler

salyası kandır bu köpek çağın
havlayıp duruyor üstüne can çekişenlerin
çöp eşeleyen moskofun
kendi çocuklarını yiyen şam’ın
ve akşamın toynak kıvılcımları
İdlib
haramiler geldi kalbini yedi

Tuncay Yerlikaya

Sevinmeyi bilmem, kalbine soksan şımarmam
Nef’î deniz boca etmiş Galip’ten tek bir damla.
Dostun savurduğu kılıca, elimi bile kaldırmam
Riya kâfir töresi öfkeyle çatılan kaşlarla uğurla.

Ali Emre

ürkeksin diyorum ürkek
yedi kere
yazıyorum bunu boş
yedi ajandanın ilkine

uykudan bir cibinlikle
örtmeden önce yüzümü
bazı geceler

iki çalar saat
kuruyorum kendime

Tunay Özer

Mavi, gümüşten hançer, gecenin sırtında
Sar ey pul bizi, kaos ve beyaz
Çünkü kış uzadıkça akar denizi rengin
Üşür bir kumsal örtüsünden yırtılıp
Şimdi, ağaç ve ondan kopuşturulan ne varsa bıçak bıçak kıyı
Ser gitsin, yol gitsin çünkü ayrık otları

Sıddıka Zeynep Bozkuş

Edebiyat Ortamı’ndan 2020 şiir yıllığı

73. sayısı ile çıkageldi Edebiyat Ortamı. Hem de her zaman büyük bir heyecanla beklenen mart-nisan sayısı ile. Çünkü derginin baharı selamlayan bu sayısında okuyucular şiir yıllığına da ulaşmış oluyorlar. Yıllığı bu yıl değerli şair-yazar Ali Sali hazırladı. Derginin olduğu gibi yıllığın da mizanpajı Yunus Nadir Eraslan’a ait. Titizlik hemen göze çarpıyor. İçerik olarak bir yılın şiirinin her açıdan değerlendirilebileceği bir yoğunlukta hazırlanmış yıllık. Şiirler, şiir üzerine yazılar, şiir kitapları üzerine yazılar gibi birçok başlıktan oluşan bu çalışmada başta Ali Sali olmak üzere emeği geçen herkesi tebrik ediyorum canı gönülden.

Edebiyat Ortamı’nda Ali Emre söyleşisi

Edebiyat Ortamı’nın 73. sayı söyleşilerinden biri Ali Emre ile yapılmış. Sorular Engin Elman’dan. Söyleşi; yazı serüveni ve özellikle Selahaddin Eyyubi, Nurettin Zengi romanları merkezinde gerçekleşmiş. Emre’nin yazdığı her cümlenin sadece bu topraklarda değil tüm ümmet coğrafyasında çok büyük bir kıymeti vardır çünkü o yazdığı her şeyi sınırları belli olmayan bir dünyaya ses ve soluk olsun diye yazan sorumluluğun bilincinde bir önemli değerimiz.

Söyleşiden altını çizdiğim satırları paylaşacağım.

“Gençlik yıllarından beri düşkünlüğüm var tarihe. Tanıdığımda çok sevdiğim ve etkilendiğim Nurettin Zengi’yi, kimse yazmadığı için yazmak zorunda kaldım biraz da. Hafıza inşasına katkıda bulunmak için. Tarihini iyi kötü bilmeyen, kahramanlarını ve güzidelerini tanımayan, yaşadığı zamana taşımayan bir toplum kendini kolay zehirler. Kenetlenmez. Kendini sevemez. Çerçöple uğraşır. Yeniden tarih sahnesinde yer alma istek ve istidadı duymaz. Güzellerin, güzidelerin, insan hazinelerinin üzerinde uyuyoruz biz. Hep söylüyorum bunu.”

“Tarih yahut biyografik bir roman yazmak hakikaten zor. Gerçekle ilişkinin getirdiği bir tazyik söz konusu her şeyden önce. Aynı zamanda, birçok ayrıntıya dikkat kesilmeniz gerekiyor tarihi bir romanda.”

“Zamanla, sağlığımı zorlamak pahasına, haftanın iki üç günü dışında, günde en az on saat çalışmayı alışkanlık haline getirdim. Planlı çalışmayı ve yazmayı daha iyi öğrendim. Selahaddin romanını daha hızlı, daha çabuk yazabildim bu sayede. Nurettin’le ilgili okumalar, araştırmalar yaparken bu konuda epeyce not almış, hazırlık yapmıştım zaten.”

“Eskisi kadar sık yayımlamıyorum fakat şiir yazmaya devam ediyorum. Şiirden kopmam. Ancak şöyle bir durum var: Tarihe yönelik ilgi ve yoğun mesai, şiirime de ister istemez böyle bir kanal, böyle bir vadi açıyor son zamanlarda. Son kitabımda, Çeyizime Bir Kefen’de de gözlemlenebilir bir durum bu. Başka şiirlerdeki değini ve temasların yanında, özellikle Şerefin Bin Kitabı bölümünde yer alan şiirler bu dikkatle okunabilir.”

Söyleşinin sonunda; Mustafa Aydoğan’ın, Habil Sağlam’ın, Hüseyin Akın’ın, Ahmet Tasin Aldı’nın, Muhammed Enis Özel’in, Rıdvan Öztürk’ün, Ahmet Maruf Demir’in Ali Emre hakkında yazdıkları yazılardan alıntılar yer alıyor. Bir alıntı da Haksöz Haber’den yapılmış.

Yunus Emre Divanı Karaman nüshası hakkında…

Yunus Emre Divanı Karaman Nüshası’nı Üstün Kılan Özellikleri isimli yazısı ile Yusuf Yıldırım Temmuz için bir yazı kaleme almış. Karaman nüshası hakkında örnekler eşliğinde değerlendirmeler yer alıyor yazıda.

“Yunus özelinde en doğru en eski ve özgün nüsha sorunu yumaklanarak devam etmekte. Ana sorun, Yunus Emre’nin asıl divanının kayıp olması ya da mevcutlar içinden hangisinin olduğunun bilinmemesidir. Çünkü Yunus Emre divan nüshalarının çoğunun telif /müellif ya da istinsah / müstensih yani yazım tarihi / yazan kayıtları yoktur.”

“Özgün Yunus Emre şiiri sayısı divan nüshalarında 230’u geçmez. ‘Çıkdım Erik Dalına’ gibi nüsha dışında kayıtlı şiirlerin de varlığı kabul edildiğinde taş çatlasın Yunus Emre’nin 250 şiiri olabileceği öngörülebilir.”

“Yunus Emre divanlarının birçoğu bir şahıs ya da kütüphane koleksiyonu içinde iken, Karaman Nüshası, Karaman’daki Yunus Emre Tekkesi’ne aittir….

Kitap kapağı deri cilttir. Ö kapak yüzeyine sade bir şemse işlenmiştir. Yan kâğıt sade ve işlemesizdir, yani tezhip yok. Tespit edilememiş yırtık sayısı altıdır. Ancak bir o kadar daha sayfa yırtılmış kopmuş olabilir. Sağlamlığı açısından bakıldığında sayfaların yüzyıllarca çok iyi ve temizce korunduğu, delik, çürüme, köşelerden eskime aşınma gibi birçok tahribatı hafif atlattığı anlaşılmaktadır.”

“13.14. yy Selçuklu eserleriyle yapılan karşılaştırmalarla Karaman Nüshası’nın 14. yy’ın hemen başında yazıldığı görülmüştür. Selçuklu nesihi ile yazılmış başka bir nüsha tespit edilememiştir. Karaman Nüshası’na en yakın nüsha olan Fatih Nüshası’nın yazısı gelişmiş Osmanlı nesihidir. Muhtemelen Şeyh Hamdullah hattında yani 1500’lü yılların hemen başında ya da öncesinde yazılmıştır.”

“Ömrünce öze önem veren ve alçak gönüllü sade bir hayatı olan Yunus Emre’nin hayat görüşlerine aykırı, şeklen yaldızlı ışıltılı bir eser bırakması beklenmemeli. Tarihi bir gerçek olarak çevresi de öyle seçkin bir zümreden oluşmuyordu. Sanatçılardan, mücellitlerden, müzehhiplerden, kâtiplerden oluşan bir çevreden uzaktı. Eğer seçkin bir zümreye sahip olsa daha sağlığında iken Mevlana gibi hem hayatına hem de eserlerine dair kitaplar yazılırdı.”

Abdullah Harmancı’dan bir öykü

Abdullah Harmancı üç küçük öyküsü ile yer alıyor dergide. Gölgesel Dönüşüm öyküsünü buraya alıyorum.   

“Şaşırmazdım. Elli sene Halk Bankası’nın güvenlik kulübesinde uyuklamış Celal amcanın. Bu cehennem kazanı Ağustos öğlesinde. Mezarlığın koyu gölgeli köşesinde yatışına. Merhumun kabri başında dua okurken. Başımı kaldırıp görmeseydim. Celal amcanın gölgesinde ebedi uykusunu uyuduğu binanın. Halk Bankası’nın yeni gökdeleni olduğunu.”

Ali Asker Barut’tan Nazım Hikmet yazısı

Ali Asker Barut, bir Nazım Hikmet anısından yola çıkarak keyifli ve ilginç bir yazı ile yer alıyor Edebiyat Ortamı’nda. Almanya’da bulunan bir dernek tarafından hazırlanan ortak kitap ve bu kitapta yer alan bir bölüme değiniyor Barut. Nazım Hikmet / Türkülerimizden Korkuyorlar isimli kitapta yer alan ayrıntılar ve kitabın içeriği hakkında bilgi var. Kitabın basım tarihi 1977. Belge niteliğindeki bu yazıyı özellikle Nazım Hikmet’e ilgisi olanların okumasını tavsiye ediyorum.

Edebiyat Ortamı’ndan şiirler

Kalbini al ve şehrini terk et
Serinlik veren bir ateşle yürü
Eğe kemiğinden İsmail doğmamıştır üzerine
Ve tabir edilmemiştir bir Yakup’ta Yusuf rüyası görenleri
İshak müjdesinin te’vilinden düşür, İbrahim olamadıkları zamanın rahminde

Bu şehir İbrahim
Benî Kudüs müdür benî İsrail mi
Kadîm bir secdenin alnında suretim kim görünür
Modern zaman yırtıklarından şehirler inşa edip
Bir gökdelenden baktığım yer kalbim midir
Zeytine yemin edildiği günü ve dahi kıyamet saatini
Takvimimden kopardıklarında
Muharref bir kan olup akmıştım Kudüs üstüne

Erdal Çakır

semada meshetsek diyorum kalbimizi
giysilerimiz ve en büyük perdemiz akıl
izin verir mi kutsî hatıramızı anmaya
alnacımızdaki yosunlardan kir tutup
ateşsiz kalan ibadethanemizi ısıtmaya
meshetsek kalbimizi semada
yaralarımızı görürüz ihtimal
yaralarımızdaki zehri akıtırız belki
sadağımızdaki okları
yöneltirsek aklımıza

Ali Sali

Hayata alışamamış bir bedevinin
Gelgitleri var sahra ile deniz arasında
Göz gözü görmeyen bu tenhalıkta
Iska bir hayatı üzerine geçirivermiş
Sokağa başını uzatmış bir kadın havasında

Mücahit Ocakden

Otobüs bekleyenler uzatır ellerini
Bunu üzerine gazete serilenler bilir
Yırtık ayakkabılar bilir suların ortasında
Ve çiçekçiler nasıl anlatır o doğumu
Bir kadının adı ezilir kalabalıkta
Cambazlar çiçekçi vitrinlerini dolaşır

Cihad Adıman

Mahalle Mektebi’nde Selçuk Küpçük söyleşisi

Mahalle Mektebi dergisi 52. sayısına ulaştı. Dergilerimiz her sayı daha bir yenilenmiş olarak çıkıyor karşımıza. Elbette bu mutluluk verici bir durum. Yoğun içerik, yetkin çalışmalar ve incelikli hazırlanmış mizanpaj ile dergiler varlığını tüm gerçekliği ile sürdürüyor.

Mahalle Mektebi’nden yapacağım ilk paylaşım Mehmet Kahraman’ın Selçuk Küpçük ile gerçekleştirdiği söyleşiden olacak. Küpçük son yıllarda müzik ve dergiler üzerine çok yoğun çalışmalar yürütüyor. Söyleşi; Türkiye’de Dönemler ve Şarkılar Üzerine.

“Müzik, Türk modernleşmesinin en görünür kısmı aslında. Osmanlı Sarayı da, Çankaya da Batı ile arasındaki mukayeseyi yaparken kendisini kıyasladığı temel alanların başında müzik geliyor. Sağcı tarihçiliğin mistifike ettiği Abdülhamit mesela bugün adına Klasik Türk Müziği denilen Saray Divan-Osmanlı müziği gibi çeşitli adlarla anılan geleneksel formu sevmez, ilgi duymaz ve tercihini çok sesli Batı müziğinden yana kullanırdı. Bunu İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın “Hoş Sada” kitabında da bulabilirsiniz, Çinuçen Beyin kitabında da. Hatta Abdülhamit saraya Batılı operacıları sürekli davet etmiş, kendisi bizatihi ney dersi yerine piyano dersi almayı uygun bulmuştur. Bu şaşılacak bir şey değil bence. Çünkü Osmanlı ile Cumhuriyet’in modernleşmeden anladığı şey arasında bence çok farklılık yok. Farklılığı üslup üzerinden bulabiliriz. Neden Saray kendi mekânında Batılı bir müzik orkestrasını tanzim etmeyi istedi? Geleneksel müzikte ne tür bir sorun gördü acaba? Bu soruların cevabı çok önemli ve bence Türk toplumu ile elitlerin temel çatışma alanını simgeleyen çok mühim bir tartışma.”

“Ozan ve türkü kır merkezli bir hayatın ürünüdür. Teknik icra bakımından kırın mekanı ve tematik bakımdan kırın meseleleriyle sınırlı bir müzikal dünyadan bahsediyoruz. Ama kent öyle değil. Her şeyden evvel yeni sesler var burada. Ozanın daha önce hiç karşılaşmadığı. Tangolardan şarkı formuna ve hatta 1950’lerde rock’n roll söylemeye başlayan kolejli çocukların tetiklediği yeni bir akıma kadar. Bütün bu sesleri duyuyor ozan. Gazinoda mesela bütün bunların yanına Neşet Ertaş olarak eklemleniyor. Neşet Ertaş geleneği kente, modernleşmeye bağlayan en önemli temsilcilerden. Bir halka. Onun getirdiklerini Cem Karaca devralıyor diyebiliriz. Artık Cem Karaca ve onun gibi isimler kente ait bir öykü anlatmaktadırlar. Bu yüzden Cem Karaca’dan başlayan isimler için ben “kent ozanı” diyorum. Bu benim bir tanımım değil. “Kent Ozanlığı” tanımı vardı zaten. Ben onu yorumluyorum. Ama Neşet Ertaş’ın gazinolardaki icrası sırasında bazı teknik sorunlar ortaya çıkıyor. Bu, bağlamanın hiç hazır olmadığı bir sorun aslında. Bağlama tabi sembol. Aslında kastettiğim Doğu toplumlarının hazırlıksızlığıdır.”

“Şimdi, Mustafa Keser’i İzlandalı gencecik bir müzikolog gelip buluyor. Ona yönlendirmişler. Türk müziğini araştırıyor. Yıl 1989. Bizde var mıdır böyle gidip bir başka coğrafyanın müziğine ilgi duyup, onu akademik olarak inceleyen. Yok. Ama elin genci merak ediyor işte. Weber’in rasyonelleşmek dediği şeyin dibinde bu “merak” meselesi var. Soru sorma bilinci.”

“Müzik ve İslamcılık, solculuk ya da ülkücülük meselesi benim çalıştığım konulardan. Bu meselenin üst başlığı müzik ve politika ilişkisi üzerinden kurulabilir. Türk solunun müzik ile ilişkisi tabi ki daha köklü ve derin. Türk Pop müziğinin miladı olarak ele alınan Tülay German’ın arkasındaki müzisyen eşi Erdem Buri mesela TİP’li ve TİP’in 1965 seçimlerindeki propaganda şarkısını onlar yapıyorlar. Ki bu şarkı bir parti için yapılmış ilk özgün propaganda şarkısıdır. Anadolu Pop’un 1970’lerin sonuna doğru politikleşerek Anadolu Rock olmasının politik zemininde de sol vardır.”

İnsanın nisyanı ahlakın isyanı

Muıhammed Enes Kala; insan, ahlak, erdemler üzerinden ele aldığı yazısında evrensel bir kavram olan ahlakı merkeze alarak bir yol haritası çiziyor. Yol işaretleri bizi ahlaki değerlere götürecek. Takip etmek gerek.

“Yaşadığımız dünyada inanç, fikir, eylem ve tutum boyutlarının her birisinde sorunlarımızın varlığı kendisini yakından hissettirir. Sorunların nedenini belki de en genel anlamda zihniyet krizi olarak ifade edebilsek de bunun zemininde yine ahlak krizinin yattığını unutmamalıyız. İnandığımız aşkın varlık olan Allah’a ilişkin tasavvurumuzun hem akla, hem vicdana hem de duyguya yani kısaca söylenecek olursa insan fıtratına seslenmesi gerekir. Ancak böyle bir tasavvur, kalpte kökleşip fikirde yerleşerek eylem ve tutumlarımızda tezahür edebilir. O halde kendi kendimizle olan ilişkimizde samimiyete binaen Allah, yekdiğerim, çevrem ve alemlerle olan ilişkilerime ilişkin sahip olduğumuz hikmet merkezli olması lazım gelen tasavvurlarımızın inanç, fikir, duygu, eylem ve tutum boyutlarında birbirini neden tamamlayamadığını en başta kendimize sormalıyız. Söz konusu soru esası itibarıyla başlı başına bir samimiyet dolayısıyla ahlak sorusu/sorunu(dur). Bu soruya cevap vermeden başlanan her ilişki ya insanın kendisini ya da yekdiğerini kandırmaya sebebiyet verebilir.

İşaret ettiğimiz sorunların çözüm yolu kuşkusuz İslam’ı yenilemek değil, bilakis İslam’la idraklerimizi, iradelerimizi ve hassasiyetlerimizi yenilemektir. Bunun içinse her şeyin başına ve zeminine koyabileceğimiz, İslam’ın asli kaynaklarından beslenen, kendisinden tahakkümün değil, hikmetin sadır olabileceği, tüm mevcudatın fıtratını ve hakkını muhafaza etmeye namzet bir ahlak telakkisini elde edebileceğimiz ve bunu nazari ve ameli çerçevelerde tüm dünya insanlarına teklif edebileceğimiz yolları yeniden keşfetmeliyiz.”

“Ferdin, her şeyden önce kendi kendisini kolaylıkla kandırabilme istekliliği ve becerisi; kendisiyle olduğu kadar yekdiğeriyle olan faziletten uzak menfaat ilişkisi; her işin başına itinayla kendi faydasını koyup, kendi menfaatini yükseklere çıkarma arzusu; dünyayı ve ahireti birbirinden kopararak her istediğinin yaşadığı dünyada gerçekleşmesine duyduğu özlemi; malı, şöhreti ve makamı bir vesile değil, kendinde amaç olarak görmesi; ibadetlerin ruhunun kaybedilmek suretiyle, onların sadece bedeni hareketlere indirgenme hali gibi çok sayıda ahlaki sorun bugün sadece Müslümanların değil aslına bakılırsa tüm insanların canını yakmaktadır.”

“Kerim devlet, her daim makbuliyetini yasadan, yasa meşruiyetini adaletten, adalet masdariyetini ahlaktan, ahlak ise mevcudiyetini Hakk’tan alır. Hakk ve adalet dairesi üzerinde bina olunan devletin yaşamak kadar yaşatma ahlakıyla ahlaklandığını düşündüğümüzde, kubbesi altına giren tüm mevcudatın hak ve fıtratının muhafaza edilme sorumluluğunu kendisinde hissettiğini anlayabilmek mümkün hale gelir. O halde bunun yeniden ve yine gerçekleştirilme imkânlarını keşfetme yollarının yaşadığımız zihniyet ve medeniyet krizinden kurtulma reçetelerini içinde sakladığına inanabiliriz. Böylesi bir inancın hem menşeinin hem de ufkunun ahlakla örüldüğü ise hiçbir zaman unutulmamalıdır.”

Türk sinemasında melodram

Ahmet Topbaş, Türk Sinemasında Melodram isimli yazısında melodramın tarihini ve sinemamızdaki gelişim sürecini anlatıyor.

“Melodram bir tür olarak önceleri tiyatro ve edebiyatta karşılığını bulmuş bir anlatım biçimidir. Filmin endüstriyel bir ürün olarak algılanmasından sonra sinemada da kullanılmaya başlandığı dönemlerde henüz tür kavramından söz edilmiyordu.

Melodramın kökenlerinin sözlü kültüre ait hikayelere ve ahlaki öğütlere dayandığı söylenebilir. Bir tür olarak tanımlandığı on dokuzuncu yüzyıldan bu yana çeşitli sanat dallarında kullanımına başvurulmuştur. Melodram ilk olarak tiyatroda ve edebiyatta kullanılmış, özellikle roman yazımında sıkça başvurulmuştur. Temel olarak feodal karşıtı bir söylem takınan bu eserlerde burjuvazinin ve yenilikçi ahlak anlayışının toplumdaki karşılığı irdelenmiştir. Toplumun değerleriyle yaşadığı çatışmalara çözüm sunmayı amaçlayan bu yaklaşım modern dönemde de etkisini sürdürmüştür.

Sinemada tür kavramı 50’li yıllarda film üreticilerinin ve sinema kuramcılarının üzerine düşündüğü bir konu olmuştu. Belli bir özgünlük içeren ve sinematografik unsurlarla niteliği artırılan halk hikayeleri, seyircinin beğenisiyle karşılaşınca film üreticilerini beğeniye hitap eden filmler üretmeye sevk etmişti.”

“Muhsin Ertuğrul’un 1922’de yazıp yönettiği “İstanbul’da Bir Facia-ı Aşk” isimli film melodram türündeki ilk eser olarak kabul edilmektedir. Bu filmle birlikte bir tür olarak melodramın Türk Sinemasında kullanılmaya başlandığını görmekteyiz.

50’li yıllarda Türk Sineması, tiyatro kökenli oyuncular ve yönetmenlerden farklı olarak sinema eğitimi almış yeni bir nesille yola devam ettiğinde de melodram anlatım biçimi olarak varlığını korumayı sürdürmüştür.

60’lı yıllara gelindiğinde kadın ve çocuk kimliği üzerinden anlatılan filmlerde bir artış görülmüştür. “Sezercik”, “Ayşecik”, “Ömercik”, “Öksüzler” gibi film serileriyle fakir semtlere, suça, ahlaki yozlaşmaya, sınıf kavgalarına, taşra masumiyetine atıfta bulunulmuştur.”

“80 sonrası toplumsal çözülmeyi anlatan, toplumsal travmaları irdeleyen, modernleşmeye çalışan insanın değerleriyle yaşadığı çatışmayı ele alan filmlerle melodram altın çağını yaşamaya başlamıştır. Bu dönemde üretilen Namuslu (1984), Züğürt Ağa (1986), Muhsin Bey (1986), Düttürü Dünya (1988) gibi filmler dönemin siyasal ve ekonomik çalkantılarından etkilenen bireylerin hikayelerine odaklanmışır.

90’lara doğru darbenin yarattığı travmanın hafiflemesi yerini kente uyum sağlayamayan burjuva insanının hikayelerine bıraktı. Bu dönemde yapım şirketlerinin artması, büyük bütçelerle çekilen filmlerin görülmeye başlanması da dikkat çekicidir. Mustafa Altıoklar’ın İstanbul Kanatlarımın Altında (1995) filmi ile Yavuz Turgul’un Eşkiya (1996) filmlerinin büyük başarı kazanması yapımcıları yerli film üretmeye teşvik etmiştir.”

“2000’lere doğru suçun, terörün, şiddetin yeniden yorumlandığı filmler görülmeye başlar. Bu dönemde Eşkiya (1996), Tabutta Rövaşata (1996), Masumiyet (1997), Gemide (1998), Laleli’de Bir Azize (1998), Leoparın Kuyruğu ( 1998), Dar Alanda Kısa Paslaşmalar (2001), Deli Yürek (2001), Gönül Yarası (2005), Babam ve Oğlum (2005), Kabadayı (2007), Beyaz Melek (2007), Issız Adam (2008), Kosmos (2009), Güneşi Gördüm (2009) gibi yapımlar ile şiddetin görünümlerini, toplumsal kutuplaşmayı ve çözülmeyi, düzene yönelik kaygı ve korkuların işlenişini gözlemleyebiliriz.

Türkiye’nin modernleşme serüveninin toplumsal izdüşümü olarak da okunacak bu filmler Türkiye’de bireyin ve ailenin yaşadığı kırılmaları, kimlik bunalımlarını, sınıf kavgalarını da görmemize imkan tanıyacaktır.”

Aşksızsan işin var!

Dursun Ali Tökel, aşktan bahsediyor yazısında. Elbette aşksızlıktan da. Kalbe dokunan o nazenin histen.

“Bir işi yapma aşkımız ve sevdamız işimizden büyükse eğer o iş gözümüze bir sinek gibi görünür. Bir iş, bizim onu ifa etme arzumuzdan daha büyükse eğer, o iş gözümüze bir dağ gibi görünür. Eskiler boşuna dememişler “aşk olmadan meşk olmaz” diye. Meşk burada iştir, üstesinden geleceğimiz iş, gelmek zorunda olduğumuz iş…

Babayızdır, kocayızdır, evladızdır, anneyizdir, eşizdir, öğrenciyizdir, memuruzdur, işçiyizdir, amir, şef, patronuzdur… Hangi hal ve makamda olursak olalım sonsuz bir iş sarmalı bizi bekler. İnsanların eşit olduğu yegâne pozisyon budur herhalde: Makamı ne olursa olsun yığınla iş, halledilmek üzere insanı beklemektedir. Bizler, dağlar gibi önümüzde bekleyen ve asla bitmeyen bu işlerle uğraşmak zorundayızdır, yaşadığımız müddetçe bu dağlarla boğuşma maceramız bitmez. İşleri karşısında insan aslında tam da mitolojideki Sisifos gibidir. Bitirir bitirmez, sanki hiç bitirmemiş gibi işler yeniden başlar ve bu kısır döngü içerisinde insan birden hayatının sonuna gelir ve ne yazık ki bunu bile anlayamaz.”

“İnsanın duasının kabulü, isteğinin tecellisi, arzusunun gerçekleşmesi için; o işi gönülden isteyecek, işe aşkla sarılacak, o işin her türlü zahmetine gönülden katlanacak, acı çekecek, sabır gösterecek ve sonunda arzusuna nail olacak! Şeyh Gâlib’in, insanın beklentilerinin gerçekleşmesi için gereken süreci inci yapan bir istiridye ile metaforlaştırması boşuna değil elbette. Semboller ne güzel işliyor! İşte bunun için de bir eğitim gerekiyor; dergâh, dervişe arzusuna nail olmak için nasıl bir yol izleyeceğini adım adım gösteriyorsa, hayat da insana o yolu acı tecrübelerle gösterir, eğer insan bu meselede âgâh değilse!”

“Şimdi ister Şeyh Gâlib’e bakalım, isterse Mehmet Âkif ’e nazar edelim, ister Yunus Emre’yi takip edelim aynı irfanın yüce hikmetli dili konuşmaktadır. İnsanlar “İnsan için çalıştığından başkası yoktur” (Necm-39) ayetinin hakikatini unutmuşlar, epigraftaki beyitten mülhem söyleyelim, hakikatlerini yitirmişler bir mecaz halinde yaşamaktadırlar. Bir işin üstesinden gelmek için aşksız kalmış bir insan, mecazda boğulup kalmış; o işin mahkûmudur, mağdurudur, mazlumudur. Aşkı kendine yoldaş edinen insan ise işinin hakikatli esrarına vakıf, yolun efendisi, meşgalesinin de sarrafıdır. Şairler bize sarraf olmanın yollarını gösterirler mecazlar âleminden numunelerle. Onların mecazları, hakikatlerin bin bir sırlı rumuzlarıdır.”

Mahalle Mektebi’nden bir öykü

Merve Koçak Kurt’un öyküsünün adı beni hemen yakaladı. Çünkü bir şiirden kopup gelmiş kadar öylesine sıcak öylesine hayattan; Ezelden Aşina.

Öykülerine aşina olduğum bir isim Merve Koçak Kurt. Bahardan, güzden, hayattan ve kaybolmaktan  yana ağır duyguların olduğu bir öykü. Hayatın sesi capcanlı duruyor cümleler arasında. Bunu çok iyi yapıyor yazar. Kalp atışlarını hissederek okuyorsunuz öyküyü. Ve bir kelebek uçup gidiyor başımızın üzerinden.

“Onlar sana nasıl baktılarsa, şimdi sen de çocuklarına öyle bakıyorsun. Aynı bakışın ışığıyla, aynı kalbin sızısıyla, aynı vefanın duygusuyla… Attığın adımlar, içtiğin sular, içine çektiğin nefesler önce onları hatırlatıyor sana. Gidecekleri okulları, çalışacakları işleri, âşık olacakları kişileri, yapacakları evlilikleri, sahip olacakları çocukları düşünmek unutturuyor kendini sana. Kendinden geçerek, varlığını yok sayarak, başkalarını yaşa(t)mak için dünyaya bir çocuk getirmek…”

“Şöyle bir bakıp geçecek miydin? Kalabalığın arasından seçip alacak mıydın suretini? Bu kadar benzerliği neye yoracaktın? Acı bir gülümseme mi takılacaktı dudaklarının kenarına? Birkaç damla gözyaşı mı süzülecekti yanağından? Bakışların hangi denizin köpüğüne dalacaktı? Tam olarak ne yapacaktın o an için?”

“Yalancı baharlar dolmuş içine meğer, kış güneşleri. Ne kış güneşi istiyorsun ne de yalancı bahar. Bir an için yanıldığını hissediyorsun. “Yüküm ağır…” diyorsun. Bulamayacağından korkuyorsun onu. Kalbimiz, bir isimler mezarlığına dönüşüyor.

Sen, onun hayaliyle dönerken etrafında; bir tırtılın kelebek olup kozasından uçuşuna şahitlik ediyorum ben de. Bir bakıyorsun, uçan aslında senin ruhun. Kanatlandığını ancak denizin kıyısına geldiğinde anlıyor - sun. Uçabiliyormuş meğer. Ruhun.”

Mahalle Mektebi’nden şiirler

Bu havaları iyi bilirim gökyüzü sürekli yerini değiştirir
kendi düşünce kırılan bir kalbin taşınması gibi sessizliğe
sabahlar henüz yüzünü ovuştururken işe gider türküler
bir doz daha artırırsam çözünürlüğü kalmaz mevsimin
ama kimseye kırılmam kırılan her dalı uzar sanır şairler

Mustafa Köneceoğlu

Çırpınıp durdum oysa şehrin ortasında
Sessiz de değildim aslında o kadar
Çok keskin ve uzun cümlelerim vardı
Yazı isteyenlerim mesela,
Sonra yazın yayınlanmayacak düzeyde
Kötü diyenlerim

Yürürdüm Konya’nın geniş caddelerinde
O tarihlerde de takılıp kalırdım yaşadıklarıma
Bütün başarısızlıklarımı telafi edecek bir başarı
Bir şiir mesela bir yazı ne bileyim bir sohbet veya şükür
O zaman da yoktu hayatımda

Ömer Yalçınova

Taşın üzerine oturmuş göğe bakar bir İbrahim

Hiç eksik olmadı yeryüzünde

Gün dönümlerinde elinde tuttuğu tanrısını

Fırlatıyor bak açık denizlere

“Ben batanları sevmem” diyor hüzünle

Batıyor oysa güneş, batıyor gece, batıyor yıldızlar

Yakan ateşin serinliği küçük bir dere

Balta olup çıkıyor çocuğun elinde.

Ey taş!

Ey suskunluğun ağırlığı

Üzerinde esneyen çağların hangisi sahici

Hangisi vurur göklere başını hakikatin sevincinden

Hangisi kanar, hangisi yanar, hangisi arar, hangisi sorar

Hangisi farkındadır her gün âlemi soğuk sular misali avuçladığının

O son deminde hangisi içine çektiği son nefesi öz kardeşi gibi uğurlar

Ey çağ, ey insan, ey nefes, ey hakikat, ey suskunluk harmanı söyle hangisi

Yunus Emre Altuntaş

çiçek açmışım çünkü annem gülüyor bahçede

annem bir dünya ve karşısında ellerim

boş olarak bırakılan yer sofrasında

mesela bir tabak, bir bardak

ve hiç koparılmamış bir tandır ekmeği

annem şu içiyor sağlığında dünya çeşmesinin

dünya iki kara leke arasına sıkışmış bense

özlüyorum dönerken hep kollarında gökyerin

Zeki Altın

Bir Nehri Geçmek Ya da Kuşak Farkı

Hece dergisi 279. sayısı ile selamladı baharı. Rasim Özdenören önyazıda “Bir Nehri Geçmek Ya da Kuşak Farkı” diyerek yaşadığımız çağa bildiri sunuyor adeta. Her cümlesi önemli.

“Yeni kuşak, eskilerin itirazını kabul edilir bulmaz. İtirazların kendilerini bağlamadığını bilirler. İthamlar karşısında omuz silkerler, kale almazlar…
Peki, böyle konuşanlar kimin ürünü?
Kimi dikkate almaktan kaçınıyorlar?
Bizzat kendilerini mi? Geçmişlerini mi?
Öyle veya böyle yollarına devam etmek onların, bu yeni kuşağın kaderidir…

Meselenin püf noktası tam da bu çatakta temerrüz ediyor.
Yeni koşullar yeni hayat tarzını öngörüyor…
Yaşanan yaşanmıştır, gelecek ileride durmaktadır…”

Edward Said’in Kudüs’ü

Kudüs üzerine yazılan her cümleyi önemsiyorum. Durduğumuz yeri işaret ediyor bu tür yazılar. Dergilerimizde her sayı birkaç yazı olmalı Kudüs ve tüm mazlum coğrafyalar üzerine. Hece’de Hatice Bildirici, Edward Said’in Kudüs’ü isimli yazısı ile Kudüs’e Edward Said’in gözüyle bakıyor. Derinlikli, direnişi bileyen ve Kudüs merkezli bir biyografik yazı bu. Ben yazının sonuç bölümünü paylaşmak istiyorum ama mutlaka Hece’den bu yazıya okumak gerek.

“Edward Said Batı’ya gittikçe Doğu’yu bulacak, Filistin’i Amerika’dan daha iyi anlayacaktır. Halkayı birer birer genişletirsek onun için Filistin’i görmek Orta Doğu’yu, Şark’ı, oryantalizmi ve nihai olarak emperyalizmi görmek anlamına da gelir. Bugün de kritik durumun sürdüğü, kanayan bir yara olan Filistin meselesinin Batı’da bilinir ve sorgulanır olmasında ve emperyalizm karşısında bir entelektüel duruşunun oluşmasında Said’in emeği unutulmayacaktır.”

Düşen yaprağıma ağaç olanım

Mehmet Narlı Hoca’dan şiir ve türkü tadında bir yazı karşılıyor bizi Hece’de. Her satırında sevda yüklü bir sesleniş var. “Yüzünü ve Ruhunu Garip Şiirime Çevirenim, Aklın ve Kalbin Atlısı Olanım, Sabrın ve Güzel Niyetin Kapısı Bildiğim, Halleriyle Dil Olanım, Türkülerle de Allah’a Dönenim, Hakikat Nezaketini Duyuranım” diye sesleniyor Narlı.

“Şimdi söyle bana: Kapılarda bekliyorum. Her gece kapılarda hiç kimseyi bekleyen adam, hafızanın atını vursun mu vurmasın mı? Hayallerindeki albastı zakkumunu türlü gerçekliklere yedirdin mi yedirmedin mi?”

“Türkü bahsinin ince ve nazik kalbini sonbahara ermiş yaprak gibi titrettiğini bilirim elbet. Fakat sormazsam içinin berrak doğruluğunun uzağına düşerim: Acaba delisi ve vurgunu olduğun Nesimi, Pirsultan, Dadaloğlu türkülerinin ciğerindeki isyan ve karşı duruşu, sofiyane mi şâkiyane mi bulmaktasın? Veya her ikisinin ortasında ıstırapla yüklü olan ruh-ı asabiye olarak mı duyup düşünmektesin?”

Ali Karaçalı günlükleri

1995 ve 1996 yılına ait günlükleri yeri alıyor Ali Karaçalı Hece’de. Her cümlesinde bir yol gösterici hassasiyet var.  Sık sık not alarak okunacak günlükler bunlar. Kitaplar, isimler, dostluklar geçiş töreni yapıyor adeta. Bir de tarihe tanıklık etmiş oluyoruz Karaçalı’nın anlatımıyla.

“Zorlandığım, kimi zaman içime hafakanlar bastıran ama alttan alta vazgeçemediğim bir tatla da bırakamadığım bir okuma oldu. Farklı bağlamlarda iki kitap. Birisi yeni okuduğum Frithjof Schuom’un İslam’ın Metafizik Boyutları diğeri ise aylar öncesi başladığım –araya onca bireysel acı girdi ki- Paulo Freire’nin Ezilenler Pedagojisi adlı kitabı. Shuon’un değil ama Freire’nin kitabına bir zaman sonra yeniden dönmek isterim. Sanırım zamanı değildi.” 1 Nisan 1996

“Acılı günler… Hastalıklar, ölümler. İçimizin bir yerlerinde, bilincimizde, belleğimizde yuvalanıp düşlerimize uzanan görüntüler, sesler, ürpertiler.

Dün Hüseyin Su ile Ramazan Dikmen’e uğradık. Sonra da Ali Ulvi Temel’e. İbni Sina Hastanesinde yatıyorlar. Ölüm ve hastalık karşısında insanoğlunun aczi, çaresizliği. Aslında bir hiç olduğumuz duygusu. Her hasta alıp beni kardeşime götürüyor: Yunus’a.” 9 Mayıs 1996

“Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun öykülerini okudum: Acı Deniz. Güzel, oturmuş bir dil, yalın bir anlatım. Severek ve imrenerek okudum.” 10 Mayıs 1996

Mehmet Aycı’dan Ali Necip Erdoğan portresi

Tanımadan sevdiğiniz, tanıdıktan sonra daha çok sevdiğiniz kişiler vardır. Bunun tam tersi de olabilir. Tanıdıktan sonra içinizdeki bütün sevgi kıvılcımları havaya savrulur gider. Ali Necip Erdoğan, tanıdıktan sonra muhabbetimin daha da arttığı isimlerden. Hem Ali  hem Necip. Daha ne olsun.

Mehmet Aycı, Hece’de portresini yazmış Erdoğan’ın; Kaygılı Kardeş diyerek.

Oyunda olma dalgınlığını oyunu anlamsız bulma bilgisinin dağıttığı zamanlarda, oyunu yeniden anlamlandırma kaygısıyla kalbinin nasıl sızladığını yüzünden okuduğumu; dalgınlığının, bilgisinin, kaygısının, kalbinin ve yüzünün hâlâ oyuna devam ettiğini, çünkü nefes aldığımızı bir nefeste sıralayasım geliyor.

Oturup portresini yazasım geliyor.
Ali Necip Erdoğan bu.
Kardeşimiz.
Öykücü.
Diğer Şeyler müellifi.
Kendini çözerek dokuyor öykülerini.
Narin.
Naif.
Kaygılı.
Böyle biliriz.”

Hayrettin Orhanoğlu’ndan fantastik tarih yazısı

Hayrettin Orhanoğlu, son zamanların ilgi odağı olan fantastik tarihe sinema bağlamında açılım getiriyor. Başlıklarla, örneklerle geniş açılımlı bir yazı sunuyor bize. Sinema-tarih-gerçeklik konularında oldukça özgün ifadelerle konuyu işliyor.

“Sinema, edebiyat, heykelcilik vb. gibi sanatların üstünde estetik gaye gerçeklik ve gerçekliğin sunulması üzerine şekillenir. Dolayısıyla araç ne olursa olsun estetik beğeni ile gerçekliğin sunulması arasında sıkı bir ilişki vardır ve önemli olan da gerçeklik ve gerçekliğin değişme ve dönüşmeleri arasındaki bu ilişkiyi tanımlayabilmektedir. Bir başka deyişle tarihin gerçekliğinden ziyade gerçekliğin nasıl sunulduğu, belge ve bilgiye dayanan tarihselcilikten nasıl yararlandığı önem taşır.”

“13. yüzyılda İngilizlerin İskoçlar üzerindeki egemenliğini yıkarak İskoç’yanın bağımsızlık mücadelesini anlatan Cesur Yürek; Osmanlı Devleti’ne karşı Arapları anlatan Arabistanlı Lawrence; Hz. Muhammed’in hayatını anlatan Çağrı filmi gibi bizde de yönetmenliğini Faruk Aksoy’un yaptığı Fetih 1453 gibi yapımlar, gerçeği değil gerçeğin kurgusallaştırılmış boyutunu gözler önüne serer. Ancak bütün bu filmlerde dikkat edilmesi gereken şey, ısrarla belirttiğimiz gibi gerçek değil gerçeğin nasıl sunulduğudur.”

 Şiir buluşmalarında Murat Üstünbal var

Hece 279’un Şiir Buluşmaları konuğu Murat Üstünbal. Uzun soluklu bir söyleşi bekliyor Hece okurlarını. Özellikle  kuram konusuna ilgili olanlar için oldukça doyurucu bir söyleşi olmuş.

Hece’den Şiirler

yıkılan yakılan binalar
toz bulutu eşyalar arasında ölüler
ikiye bölünmüş dünya
bir tarafta mazlumlar bir tarafta cellatlar
insanlık düşmanı lider bozuntuları
semirerek gebererek
vahşetin anıtını dikiyorlar

Arif Ay

bana hangi Hatice diye sormayın
ister çölünün ortasında olsun
isterse Torosların tepesinde
muhacir ya da tacir
başında taç ya da ayağında pranga
hiç fark etmez, Hatice hep sahip çıkar yuvasına
aşkını alın teriyle besler
her nefeste yuvasını bir adım yukarıya taşır.

Faruk Uysal

Bulut olmayı dilerim
Temmuz öğlesinde
Üstünde çiçeklerin
Ya da bir salkım söğüt
Bir yol üzerinde
Gözleri önünde güneşin

Hicabi Kırlangıç

Ey başımın üzerinde dönen ecel kuşları! Kalbimi
sevinçle dolduracak esenlikler bağışlayın şimdi bana,
erinçler uzatın şu daralan nefesime; ve emzirin
bütün öksüzleri, ülkemin kana bulanmış
göğüslerinden doyasıya..

Ben, James Clarence Mangan, İrlanda
çıkışsız Türk. İşte ayrılıyorum aranızdan:
Elveda gaileli dünya, günahlarla haşır neşir olan dünya

“Lâ ilâhe, illallah!”

Adem Turan

sehiv secdesiyle mümkün mü
tamiri kalbimizin
esmanın kokusu siner mi acep
secdeye kaparsak efkârımızı

vardır kokusu isimlerin
bize öyle talim ettirildi unuttuk
unuttuk bizi perçemimizden
bir yakalayan olur

ihtimal alırdık tadını esmanın
isimlerin unutmasak rayihasını

Ali Sali

Yolun ve sözün kısaldığı vakitlerde
İpek Yolu, petrol yolu oldu şimdi
Şeytan ve melek birbirine karışıyor
Hiçbir yere sığmıyor küçücek serçenin korkusu

İbrahim Gökburun

bu suskunluğu neye yormalıyım anne
içimde biriken keder ve kediler anne
gece olmadan daha terk ettiler
şu önümde yükselen evler şu alıp başını
durmadan yürüyen caddeler içinde
çekilmiş ip gibi dönüyorum kendime

Kemalettin Bal
                                                                                                                                                                                                                                        

YORUM EKLE