Mart 2019 dergilerine genel bir bakış-3

Hayatımız ve teknoloji

İlevdü dergisi; iletişim, düşünce, sanat ve medeniyet alt başlığı ile 9. sayısına ulaştı. Bir dijital derginin çok ötesinde çalışmalarla çıkıyor İlevdü. 9. sayıdan yapacağım ilk paylaşım Prof. Dr. Nazif Gürdoğan’a ait. Fikirlerine ihtiyaç duyduğumuz önemli bir isim Gürdoğan.  Teknolojinin hayatımızdaki yeri olarak özetlenebilir yazının konusu ama Gürdoğan, “Hayatta Teknolojinin Ötesi Hem Aydınlıktır Hem Karanlıktır” diyerek artı ve eksileriyle teknolojiyi anlatıyor bizlere.

“Tarihin her döneminde, aynı hız ve aynı yoğunlukta gelişmeyen teknoloji, her iki yanı da keskin bir kılıç gibi olmuştur. Ancak teknolojinin hayatı kolay- laştıran olumlu yanları gibi, hayatı zorlaştıran olumsuz yanları da, teknolojiyi elinde tutan insandan kaynaklanır.”

“Teknolojinin ötesi, teknolojiyi kullanan insana göre aydınlık ya da karanlık olur. Teknoloji iyilik peşinde koşan insanın olduğu kadar kötülük peşinde koşan insanın da, elindeki en güçlü ve en etkili silahtır. Nükleer teknolojiden hem barışta, hem de savaşta yararlanılır. Savaşta ölüm saçan nükleer teknoloji, barışta hayat kurtarır. Uçaklar insan taşıdıkları gibi, bomba da taşırlar. Yolcu gemileriyle insanlar taşınırken, savaş gemileriyle silahlar taşınır.”

“Bütün dünyanın karşı karşıya olduğu ana sorun, internetle, bilgisayarlarla, robotlarla, nükleer silahlarıyla, denetimden çıkan teknolojinin, denetim altına alınmasıdır. Teknolojiyi denetmek için, önce insanı denetmek gerekir.İnsan denetilmezse, teknolojiden çok daha tehlikeli olur.Savaşta askerlere, vur emrini silahlar değil,generaller verir. Savaşta cephe gerisindeki generaller ölmezler, cephe önündeki askerler ölürler.”

Zimem defterleri

Nidayi Sevim İlevdü’de kaybolup giden bir değerimize değinerek yaşanan güzel günlerin kulağını çınlatmış. Böyle güzellikleri okuyup da insanî yanımızı hatırlayınca “Ne güzel insanlardık biz.” demeden geçemiyor insan. Zimem defteri hakkında detaylı bilgi var yazıda.

“Osmanlı insanının ulaştığı ahlaki şahikayı gösteren nişanelerden biri de sadaka taşlarının benzer uygulaması olan "Zimem" defteridir. O güzel insanların hali vakti yerinde olanları  özellikle ramazan günlerinde hiç tanımadıkları mıntıkalardaki bakkal, manav vb. dükkânlarına girer, onlardan Zimem defterini, yani veresiye defterini çıkarmalarını isterdi. Baştan, sondan ve ortadan rastgele sayfaların yekûnunu yaptırıp, “silin borçlarını… Allah kabul etsin” der, çeker giderdi. Mali durumu daha iyi olanlar defterin tamamının yekûnunu yaptırır ve ödemesini yapardı. Bazıları tanınmamak için kılık-kıyafet değiştirerek bu hizmeti yapardı. Özellikle dükkânların tenha olduğu zamanları tercih ederlerdi. Kimse bilmesin, görmesin diye. Sonuç itibarıyla borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu;  borcu sildiren, kimi borçtan kurtardığını bilmezdi. Hiç tanımadığınız bir mahallenin hiç tanımadığınız bir bakkalına gidip hiç tanımadığınız birinin borcunu ödemek. Allah'ın rızasını kazanmak böyle bir şey midir acaba?”

İlk önce milli şuur

Ali Bal yazısında milli şuurdan bahis açarak bizleri millî değerlerimizle örülü bir yolculuğa çıkarıyor. Yolumuza milli coğrafya, milli kültür, milli sanat, milli tarih ve milli edebiyat çıkıyor. Öz benlik konusu burada önemle vurgulanıyor. Milli olmak, özbenliğinin sesi olmaktır aynı zamanda.

“Bizi millet yapan unsurları bilmeli ve korumalıyız. Sonra bu unsurları korumak, geleceğe aktarmak en büyük sorumluluktur. Nedir bu unsurlar? Başta dildir. Evet, bizi buluşturan, bir yapan, millet yapan en önemli unsur dildir, Türkçedir.

Çocuklarımız kendi masallarımızla büyümeli. Çocuklarımız, gençlerimiz dilimizin şaheserlerini okumalıdır. Masal ezberletmeliyiz. Destanlarımızı seslendirmeliyiz. Gençlerimizin dimağını bize ait eserlerle süslemeliyiz. Bu şuur ile donanan nesil, geleceğe daha emin adımlarla yürüyecektir.

Millî şuurumuzu artırmak, sağlamlaştırmak için izleyeceğimiz yol bellidir. Özümüzü oluşturan kendi edebiyat, sanat, tarih ve kültürümüzü unutulmayacak derece nakşetmek gerekir. Millî tarih, millî coğrafya, millî kültür, millî eğitim gibi alanlarda “millî şuur” sahibi vatanperver kişiler, sanatçılar, araştırmacılar yetiştirmeliyiz.”

Dijital çit

İlevdü, iletişim yönü zengin bir dergi. Teknoloji merkezli ve iletişimi de içine alan yazılar dergide sıkça yer alıyor. Dergiden yapacağım son paylaşım Mehmet Mortaş’a ait “Dijital Çit” yazısı. Teknolojinin insanların arasına gerdiği sanal çitten bahsediyor Mortaş. Görünmeyen ama etkisi büyük bir çit bu.

“Her değişim döneminde kişilikte buhran kaymaları yaşayan insan yeni dijital dünyanın getirdiği veya getireceği sorunlara karşı etrafını dijital çitlerle çevirmeye başladı. Modernizmin icat ettiği yaban olma ve yaşamayı dijital çit içinde kabullenen yeni nesil belki de dijital çitin dışında yaşayanları yabani olarak algılayacaktır. Modernliğin getirdiği tahripkâr yıkıcılığını insan yaşamı üzerinde gördük. Yeryüzünü kültürel ve aynı zamanda medeni-yetlerini yer ile bir eden modernliğin insan üzerinde onarılmaz zararlarını halen görüyoruz. Modernliği yerle bir edecek olan, daha doğrusu dijital gelecek insanı daha bir yalnızlaştırmaya başlamış gibi görünüyor. Toplumsal kişilikten daha çok, bireysel kişiliğin öne çıkacağı yeni dönem başlamış gibi. Bunun en bariz örneği her birey kendi etrafında ipek kozası gibi dijital çit oluşturmakta ve bu dünyaya hapsetmektedir.”

“Dijital çitin içine kendini hepseden ve bu sanal odadan seslenen birey, gerek yaşamındakileri, gerekse özelini ortaya dökmektedir. Ortaya dökmemeye çalışsa dahi bu sanal dünyanın cazibesinin etkisinde yeni bir kişilikle ortaya çıkmaktadır. Aklı ve kalbi bu yeni dünyaya hapsetmeden, ortaya anlamı koyarak bir çıkış yolu bulunabilir, dijital çit daha olumlu kullanılabilir.”

Hocalı’ya adalet gelir mi?

Şehir ve Kültür dergisinin 56. sayısından yapacağım ilk paylaşım Doç. Dr. Abdulhamit Avşar’a ait.  İnsanlığın yaşadığı en büyük katliamlardan birini konu edinmiş Avşar; Hocalı’da yaşananları tarihi süreç içerisinde el almış. Acı, ızdırap, kaybolup giden canlar ve dünyanın duyarsızlığı var karşımızda. Bir de tüm bunlara karşı dünyanın sessizliği…

“Karabağ savaşları süresince 20 bin dolayında Azerbaycanlı hayatını kaybetti, 4 bin 866 insan esir ya da kayıp düştü, 100 bin civarında insan yaralandı ve yaralıların yarıya yakını sakat kaldı. Bu sırada, Azerbaycan’ın yüzde 20’sine denk gelen 17 bin kilometrekarelik toprağı işgal edilmiş; 900 yerleşim yeri, 131 bin civarında ev, 1025 okul, 798 sağlık merkezi, 1500 kültürel mekân, 12 müze, 9 saray tahrip edilmiş ya da yakılmış, müzelerdeki 40 bin civarında tarihî eser talan edilmişti. Bu arada, 927 kütüphanede bulunan on binlerce kitap ve el yazması eser de yok edilmişti. Ermeniler, ateşkesin ilan edildiği 1994’ün 12 Mayıs’ına kadar Dağlık Karabağ’ın tamamını ve etraftaki yedi şehri ele geçirdiler. Buralarda yaşayan bir milyona yakın Azerbaycan Türkü, yerlerini terk ederek, iç bölgelere göç etmek zorunda kaldı. Bugün Azerbaycan, 1990’lı yılların ilk yarısındaki ülke değil. Refahını arttırmış, ordusunu güçlendirmiş, nüfusu iki katına çıkmış ve dünyaca tanınan ve bilinen bir ülke. Ve ümit edilir ki, barış temelli yürüttüğü Dağlık Karabağ’ın özgürlüğü mücadelesi muhakkak başarıya ulaşacak ve “Hocalı için adalet” gerçekleşecektir.”

Bir bütün olduğumuz yer; Çanakkale

Şehir Kültür dergisi mart ayına yakışan bir kapakla çıktı. Çanakkale’yi anan ve hatırlatan bir kapak bu. Çanakkale konulu yazıyı da Fahri Tuna kaleme almış. Yazıdan bazı önemli noktaları paylaşmak istiyorum.

“Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber, Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber. Yahya Kemal merhum ‘bizim romanlarımız türkülerimizdir’ der. Katılmamak mümkün mü üstada: Muzaffer Sarısözen’in derlediği bir Kastamonu türküsü (ağıtı mı desek) her şeyi apaçık aşikare terütaze anlatmıyor mu zaten: Çanakkale içinde Aynalı Çarşı Ana ben gidiyom düşmana garşı Çanakkale içinde bir uzun selvi Kimimiz nişanlı kimimiz evli Çanakkale içinde bir dolu testi Analar babalar umudu kesti Çanakkale üstünü duman bürüdü On üçüncü fırka harbe yürüdü Çanakkale içinde vurdular beni Ölmeden mezara koydular beni. Tastamam budur Çanakkale. Böyledir. Acı hüzün onur iç içedir. Peki benim için nedir Çanakkale: Gerçeği söyleyeyim mi? Daha üç ay on altı günlükken babası Çanakkale Triyandafil Çiftliği mevkiinde on altı haziran bin üç yüz otuz bir (bin dokuz yüz on beş miladi) günü şehit düşmüş bir adamın, (Raif sayı//56// Mart) 20 Hoca’nın torunuyum ben. Kandıra kütüğünde bulmuştuk kaydını. Eskiden Kocaeli Sancağına bağlı olduğumuzdan, kayıtlarımız ordaydı: ‘Adı: Okçuoğlu Raif. Baba adı: Hacı Ahmet. Şeyhler Nahiyesi. Muhsine Divanı. Okçular Köyü. Ölüm tarihi: 16 Haziran 1331. Ölüm sebebi: Şehiden. Ölüm mevkii: Triyandafil Çiftliği.’ Beş altı yaşlarındaydım; bir şey dikkatimi çekiyordu. Büyükbabam Hatipağa Raif Tuna, köy içine evli Okçu Halamı (adı Fahriyeymiş, biz vefatında öğrendik gerçek adını) bir hafta görmese sarılıp ağlıyordu. Anlam veremiyordu küçücük zihnim, elli yaşındaki adamın kendinden dört yaş büyük ablasını, beş altı gün görmese ziyarete gitmesini, sarılıp ağlaşmalarını. Okçu Halam için Çanakkale, henüz dört yaşındayken, asker sevkiyatı sırasında beş on dakika görebildiği babasına ‘bizim bebeğimiz oldu’ sözüdür, sadece. Ve şehit künyesinin gelişidir ardından. Babasız büyümesidir. Yokluk kıtlık boynu büküklüktür hep.”

Şule Yüksel Şener’i tanıyalım

Mehmet Nuri Yardım bizleri Şule Yüksel Şenler’i tanıtıyor. Kullandığı sıfat çok değerli; Bir Neslin Öncüsü. Önemli bir paye bu. Nesillerin yolunu aydınlatmak ve onlara yol gösterici olmak herkese de nasip olmaz. Yardım, yazısında Şenler’in aksiyoner kişiliğini ele alıyor. Zor zamanda konuşmak gibi bir görevi üstlenen Şule Yüksel’i tanımak ve tanıtmak gerek.  Bu yazının dua niyetine geçmesi dileğiyle bir bölümünü paylaşıyorum.

“Türkiye’de en çok okunan romanlardan birisi de Huzur Sokağı’dır. Satış rekorları kırmış olan, her yaştan ve kesimden binlerce kişi tarafından hâlâ ilgiyle okunan Huzur Sokağı, ilk olarak 1969 yılında Bugün gazetesinde tefrika edilmeye başlanınca büyük ilgi çeker. Feyza ile dindar bir üniversite öğrencisi olan Bilal’in ‘Huzur Sokağı’nda yaşadıkları temiz aşkı anlatan kitaba ilgi hiç azalmadı. Huzur Sokağı, 100’ncü baskıyı çoktan aştı. Şenler, sadece Huzur Sokağı’nın yazarı değildir. O, İslami kadın hareketi açısından da önemli bir isim olup bu dava uğruna hapsi bile göze almış kahramandır. Hasan Aksay, Şule Yüksel’in 1960’lı yıllarda yazdığı sırada Türkiye’nin zor dönemden geçtiğini belirterek, “Erkeklerin bile mücadele edemediği o yıllarda bir kadın olarak cesur yazılar yazıp konuşmuştur.” demişti. 80 sonrasında, bilhassa 28 Şubat’ta yaşanan başörtüsü zulmü ve utancı unutulmayacağı gibi Şule Yüksel’in fazilet mücadelesi her zaman saygıyla ve sevgiyle hatırlanacaktır. Yazarımız bir kaç yıl önce rahatsızlığı dolayısıyla hastaneye yattığında Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, eşi Emine Hanımla birlikte kendisini hastanede ziyaret etmişti. Örnek bir devlet adamındaki bu vefa hissi unutulmayacak derecede ulvi bir haslettir. Bir nesle mihmandar oldu Şule Yüksel, mücadele etti, derdini anlattı, davasını yazdı. Anadolu’yu karış karış gezerek genç kızlarımıza başörtüsünü sevdirdi. Hastalıklarıyla uğraşırken bile Rabbine şükretti. Örnek bir hayatı yaşayan, hayırlı ve müspet bir çığır açan Şule Yüksel Şenler Hanımefendiye sağlıklı ve bereketli bir ömür diliyorum. Allah kendisinden ebeden razı olsun.” 

Klâsik şiir, insan ve toplum

Edebiyat Ortamı’nın Mart-Nisan sayısı yine geleneği bozmadı ve okurlarını şiir yıllığı ile buluşturdu.

Dergiden yapacağım ilk paylaşım Şakir Diclehan’ın Klâsik Şiir, İnsan ve Toplum yazısından olacak. Divan edebiyatının inceliklerini anlatıyor Diclehan. “Bir toplumun tarihi, biraz da şairlerinin, hatiplerinin, musikişinaslarının ve tarihçilerinin tarihi demektir. Fuzulisiz bir Bağdat ve Kerbela, Baki’siz bir Kanuni devri, Nabisiz bir 17. yüzyıl, Nefisiz bir IV. Murad devri hiç düşünülebilir mi? Nedim’i çekip çıkarırsanız Lale Devri, güzelliğinden pek çok şey kaybedecektir.”

“Sanat eseri, toplumun kültür yapısını oluşturan düşünce dünyalarının üretime dönüşmesidir. Toplumun düşünce dünyaları da kuşkusuz dönemin ideolojisine bağlıdır. Toplumda birden fazla ideoloji olabilir ama asıl olan toplumun geneline hâkim olan ideolojinin ne olduğudur. Metinlerin böyle bir ortamda yaşayan bireyler tarafından kaleme alındığı düşünüldüğünde, metnin, dönemin ideolojisiyle paralel gittiğini söyleyebiliriz. Osmanlının ideolojisi İslam yaşam tarzına dayandığı için şairlerin eserlerindeki ideolojinin de “din”de birleştiği görülür.”

İnanmış adam Mehmet Âkif

Ali Asker Barut, Edebiyat Ortamı dergisinde Âkif üzerine bir yazı kaleme almış. Belki hakkında en çok yazı yazılan isimlerden biridir Âkif ama her dem yenilenen bir heyecan ile okuyorum Âkif üzerine yazılan her yazıyı. Ali Asker Barut, “İnanmış Adam” vurgusu ile anlatıyor Âkif’i.

“Temiz inanmanın sembol ismi Türkiye’de şair Mehmet Akif Ersoy’dur. Memleketimden İnsan Manzaraları’nda Darülmuallimin mezunu Nurettin Eşfak ağzından konuşarak der ya Nâzım Hikmet büyük içtenliği ve bütün samimiyeti ile:
Âkif, inanmış adam
Fakat onun ben
inandıklarının hepsime inanmıyorum.”  Barut, yazısında bu paylaşımı yaptıktan sonra fikrini de söylüyor: “Evet Âkif, inanmış adam! Haklı Nâzım! Ve onun ben inandıklarının hepsine inanıyorum!”

Dokunaklı bir yazı bu. Mevzu Âkif olunca duyguların kabarması da kaçınılmaz oluyor. Biyografik bir yazı olmasına rağmen yazarın duyguları her satıra sinmiş bu yazıda. “Mehmet Âkif Ersoy’un tabutunun, yakınlarından alelacele gençler tarafından bulunup buluşturulan bir Kâbe örtüsüne ve lokantadan ödünç alınan ay yıldızlı bayrağa sarılmış mezarlığa götürülürken iç burkan fotoğrafı, Türk devlet ve hükümet yetkililerinden kimseyi utandırmaz.”

Edebiyat Ortamı’ndan iki öykü

Edebiyat Ortamı, ürün çeşitliliği bakımından bir dergide olması gereken bütün özellikleri barındırıyor. Öyküde de önemli isimlerin çalışmaları var. Dergide yer alan öykülerden iki öyküden seçtiğim cümleleri sizlerle paylaşıyorum.

“Hangi boşluğu doldurmuştun bende, bilmiyorum… Bildiğim tek şey seni tanıdıktan sonra kocaman bir ışık doğmuştu içimde/n. Ben’den havaya, toprağa, suya yayılan bir ışık… Sanki o ışığı yaymak için gelmiştim dünyaya. Ağaçlarla birlikte yaşamak için. Dallarına çiçek kondurmak için. Saçlarına çiçeklerden taç yapmak için.

Her bir zerremin toprağa karışmasını dileyerek geçmişti bütün ömrüm. Biliyordum ki toprağa yayılan hiçbir zerre, orada öylece kalmazdı.”

Merve Koçak Kurt-Işık Kırılması  

“Sakin ol diyorum kendi kendime. Sakin ol! Hurma çekirdeği sensin… Hurma çekirdeği o kadın… Hurma çekirdeği masum olan herkes…. Hurma çekirdeği babamın yalnızlığı… Babam sıkıntılarına yol arkadaşı yapmış bu kulübeyi ve hurma ağacını. Onu kimse duymamış. Onu belki de kimse dinlememiş, bu hurma ağacından başka.”

Mehtap Altan-Hurma Çekirdeği

Selçuk Küpçük portresi

Fahri Tuna, portrelerine Edebiyat Ortamı’nda da devam ediyor. Genç portreler olacağı haberini almıştım bu yazıların. İlk yazı Selçuk Küpçük portresi. “Şiirlerini Beste Beste Uçuran Adam” diyor Tuna, Küpçük için.

“Selçuk Küpçük tek, tekil, bir kişi değildir, aldanmayın sakın: Selçuk Küpçük çoğuldur, bin’dir, on bin’dir, biz’dir. Biz Selçuk’tur o!”

“Odalar dolusu mütehammil müzisyendir o. Ne odası, evler, konaklar. Hatta şehirler, ülkeler.”

“Ülkemizde Dergi Bakanlığı kurulacak olsa mesela, tartışmasız ilk bakan Selçuk Küpçük olacaktır. Olmalıdır. Zaten ülkemizin dergilere bakanıdır o.”

“Kardeşimdir. Kardeşimizdir.

Türkçeyi yaşayan adamdır. Yaşayan ve yaşatan. Türkçe sevdalarının kardeşi o.

Teselli makamının şairi.

Uçur şiirlerini Selçuk, beste beste.”

 Edebiyat Ortamı’ndan üç şiir

Sümerlerden mektup bekliyorum
postacı yoldaymış
yalanın bu kadarına da pes demiş
mektup gönderen Sümer
bıyık altından gülerek

gülüşünden cesaretle Sümer’in
bekleyedurdum mektubu
lakin yolu şaşırmış postacı
Etiler’e götürmüş
adresi üstünde mektubu

Arif Ay

uyanır düşten
perdelerin arkasına çekilen
şehre sokulur
ağaç dallarına düşen yağmur
sabahın en serin halidir
sisler içinde düşüme gelen

dalıp dalıp gitmesi gözlerimin
türkülere heveslenmesi
ondandır yüreğimin
semanın bu kadar yakınlaşması

Ali Sali

kâinatın İstanbul’u, onun bir denizi var
üstelik de üzerinde inci gibi beyaz vapur

üst katta mutlu bir adam, saatin tam yedisidir
elinde bir bardak çay hem sıcacık susamlı simit

Şadi Kocabaş