Mart 2019 dergilerine genel bir bakış-2

Emine Işınsu ile yaşıyoruz

Ihlamur dergisi böyle sesleniyor okuruna Emine Işınsı özel sayısında. Özel sayı hazırlamak bir derginin yapacağı en prestijli çalışmaların başında gelir. Yüz akı olacak bir sayı hazırlanırsa eğer, dergi için bu unutulmayacak bir onur olarak hafızalarda yer eder. Ihlamur dergisi hazırladığı Emine Işınsu özel sayısı ile yazarın adına yakışır bir dergi sunmuş okurlarına. Başta Hakan Sarı olmak üzere emeği geçen herkesi yürekten kutluyorum.

Emine Işınsu benim için de çok önemli bir yazar. Türkiye gerçeklerini bir hafıza tazeleme inceliğinde Işınsu’nun romanlarında buldum ben. Dergide birbirinden önemli isim ve çalışmalar yer alıyor. Ihlamur dergisinin bu sayısını mutlaka edinmek ve arşivlemek gerek. Benim de “Sancı” romanını değerlendirdiğim bir yazı ile katıldığım dergiden birkaç paylaşım yapmak istiyorum.

“Emine Işınsu’nun son romanları Bir Ben Vardır Benden İçeri, Niyazi Mısri ve Bukağı ile Bayram’dır. Üç büyük mutasavvıf bu kitapların konusudur. İlki Yunus Emre ile ilgili bir romandır. Anadolu’da Türkçe şiirin büyük başlangıcını yapan Yunus Emre’nin hayatını roman şeklinde anlatmak Emine hanımın uzun uğraşları sonucu mümkün olabilmiştir. İkincisinde coşkun mutasavvıf, Yunus Emre izinde şiir yazan Niyazi Mısrî romanlaştırılmıştır. Ve Nihayet Hacı Bayram-ı Veli… Tasavvuf tarihimizi olduğu kadar edebiyat tarihimizi de ilgilendiren üç büyük isim.

D. Mehmet Doğan

“Emine Işınsu, “Bence mühim olan insanın arayışıdır, bu manevî gelişmedir... Bütün romanlarımda, elimden geldiğince bu hususa dikkat çekmeğe çalıştım. İnsanın “iyi” yahut “kötü” adına yaptıklarının tamamıyla kendileriyle ilgili olduğunu, iyinin de kötünün de karşısındaki şahıstan ziyade, dönüp kendilerine geleceğini bilmelerini istedim. Günün modem psikolojisinin insana bakış ve yöntemleriyle dinimizin insanı ele alış tarzı ve telkinlerinin birbirlerine uygunluğunu göstermeğe çalıştım.” diyerek yazarlığını anlatır.”

Asuman Güzelce

“Tuhaf bir biçimde, Işınsu’nun görülmek ve gösterilmek istenmediğini gözlemliyorum. Sebebini anlamış değilim. Emine Işınsu, günümüzde, tasavvuf ve modern edebiyatımız başlığı altında çalışacak kalemler için önemli malzemeler sunmuştur, sunmaktadır. Sahip olduğumuz bunca gazete, dergi, televizyon, üniversite, bunca sivil toplum örgütü, bunca resmi kurum ve kuruluş ne yapmaktalar? Bu sessizliğin anlamı nedir? Bilen varsa beri gelsin.”

Abdullah Harmancı

“Töre’nin çıkış öyküsünü Türk Yurdu dergisinin Ağustos 1998 tarihli 132.sayısında (“Dünden Bugüne Türkiye’de Dergicilik” Özel Sayısı) Emine Işınsu Hanımefendi bizatihi kendisi anlatıyor. Ve yeni dergi çıkarma teklifinin 1971 yılında bir akşam kendi evlerinde Talat Altaylı’nın “Abla, şu Ayşe’yi bir fikir dergisi haline getirsene” (s.55) teklifi sonrası gelişen toplantılar neticesine bağlıyor. Ki bu toplantılarda yukarıda adı geçenlere Sadi Somuncuoğlu, Galip Erdem ve İbrahim Metin’i eklerken Dündar Taşer’in kendi cebinden o günün parası ile iki bin lira borç verdiğini ve sürekli destek olduğunu belirtmesinin MHP ile Töre arasındaki ilişkinin boyutunu göstermesi bakımından ayrıca önemli olduğunu düşünüyorum. Ki dergide “Töre” imzası ile çıkan başyazıların Dündar Taşer tarafından kaleme alındığını yine Işınsu’dan öğreniyoruz. İskender Öksüz Beyin derginin hazırlanışı için Ankara’da organize edilen toplantıda Alparslan Türkeş’in de hazır bulunduğunu ve “Töre” ismini Sadi Somuncuoğlu’nun koyduğunu söylemesi (Yeni Şafak, 9 Mayıs 2018) parti-dergi ilişkisini destekleyen bir başka bilgi.”

Selçuk Küpçük

“Realist bir bakış açısıyla romanlarını yazan Emin Işınsu Tanzimat’tan günümüze kadar gelmiş olan yazarlar içerisinde, kendi insanına bağlı, onun değerlerine sadık ve her daim kendi insanını anlatan bir yazardır. Türk dünyasına duyarlı eserleri ile sadece içinde bulunduğu toplumu değil başka coğrafyalardaki Türklere de duyarlı olarak onların dünyasını da anlatan eserler ortaya koymuştur.”

Selvigül Kandoğmuş Şahin

“Emine Işınsu, iç âleminin zelzeleleri dolayısıyla gergin görünür. Devamlı bir sanat ikliminde bulunanlar kabul ederler ki, etrafla münasebetleri ancak bu iklime yakınlık nisbetinde derinleşir. İnsanın en fazla garip ve yalnız bulunduğu haller, böyle iç alem ve dış alem çatışmasının cereyan ettiği ve kendi kendisiyle kaldığı zamanlarda besleyip, büyüttüğü intibaksız hallerdir. Bu intibaksızlık ve dış âlemden kaçış, her san’atkârda başka türlü ve kendi dünyası zâviyesinden tezahür edeceği için, galiba en zor olan da iki san’atkârın anlaşabilmesi, dost olmasıdır.”

Yağmur Tunalı

“Kardelen başka bir çiçektir, kimselere benzemez. Ondaki hassasiyet ile güç verilmemiştir başka çiçeğe. Bundan sebep kimi insanlarla kimi çiçeklerin yazgısı bir yazılmıştır der yazan çizen bakan sezen! Kardelen, her haliyle bir türkü çağırır içinden. Bu türkü varır değer Türk olanın gönlüne ve ayağa kalkar gönlüne esaret değmeyen; Tam da burada başlar bir romanın İlay türküsü! Emine Işınsu fark eder bunu ilk, Akçabardak/Kardelen ile Türk’ün birlenmiş yazgısını. Esaret dinlemez gönlü saf olan ve esaret öldürür saflığı. Esarete baş kaldıran kardelen 57 misalidir, Türk’ün zorluklara baş kaldırışı. Ellerinden önce kalbi kaldırmaz, ne demir bir halkayı ne uzun bir zinciri ve böylece “ÇİÇEKLER BÜYÜR” der romanın adına…”

Ayşe Ünüvar

“Bu sayıya başladığımız günden bugüne çokça hatıra, anekdot, mektup, fotoğraf incelemek suretiyle Emine Işınsu’yu daha yakından tanıma fırsatımız oldu. Takdir edeceğiniz üzere hepsini yayımlamak mümkün olmadı. Emine Işınsu’ya dair dört başı mamur bir sayı olduğunu, söylenecek her şeyin söylendiğini asla iddia edemeyiz. Umulur ki yeni dosyalara, özel sayılara, araştırmalara vesile olacak bir kıvılcımı ateşleyebilmiş ve manidar bir hatıra bırakabilmişizdir. Zira gayemiz edebiyatımızın nadide bahçesi Emine Işınsu’ya hayatta iken vefa gösterebilmekti, ondan öğrendiğimiz gibi…

Keyfiniz yarıda kalmasın, bir Işınsu romanıyla devam edebilirsiniz…”

Hakan Sarı

Roman ve…

Şiar dergisinin Mart-Nisan 2019 sayısının dosya konusu roman. Romanlar, yazarlar, temalar üzerinden roman konusu ayrıntılı olarak ele alınmış. Şiar’ın dosya konusu ile ilgili birkaç paylaşım yapacağım.

“Edebî türler içerisinde roman ve kadın arasındaki ilişki birçok yazarın dikkatini çekmiş ve bazı eserlerin adı bizzat bir kadını işaret ederek müşahhaslaştırmıştır. Romanın tür olarak yükselişe geçtiği 19. asırda gerek Avrupa’da gerekse Osmanlı sınırları içerisindeki kadınların sosyal hayat içerisinde aktif bir durumda olmaması yazara dili yabancılaştırma tekniği açsından önemli bir fırsat sunar.”

İlknur Tatar Kırılmış

“Türk edebiyatındaki ender özgün romanlardan biri de kanaatimce Fahim Bey ve Biz’dir. Niçin ve hangi yönleriyle özgündür diye sorulsa, ilk verilecek cevap herhalde şudur: Bir kere hasımların, güçlerin veya düşüncelerin çatışması üzerine kurulmamıştır. Okurun merakını kamçılayacak ana düğüm ve ara düğümler yoktur. Kısaca Fahim Bey ve Biz’de ‘serüven’e, ‘entrikaya’ya pirim vermez Abdülhak Şinasi Hisar; okurun ilgisini ‘macera’ ile avlama niyetinde değildir. Bu bakımdan, meselâ Tanpınar’a benzer. O da öyledir, Huzur’da, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde, Mahur Beste’de estetik hazzı, gerilimle, şok olaylarla, ‘serüven’le sağlama çabasında değildir.”

Alaattin Karaca

“Roman sanatında hiç şüphe yok ki en mutaharalı saha, tarihî roman türünde gerçek ile kurgu arasındaki bağları ve dengeleri doğru şekilde tasarlamak ve yazıya geçirmektir. Tarih biliminin olayları ve kişileri yorumlama yöntemi ile edebiyatın bu olay ve kişileri ele alış biçimi arasındaki farklılıklar olması doğaldır.”

Abdullah Akın

Fasih Ahmed Dede

İdris Mahfî Erenler, 21. sayıda mutasavvıf şairlerden Fasih Ahmed Dede’yi tanıtıyor bizlere. Dervişâne bir üslupla anlatıyor Erenler, Ahmed Dede’nin hayatını. Galata Mevlevihanesi çevresinde yaşananlar eşliğinde şiirli bir yolculuğa çıkıyoruz. O kadar keyifli ve şevkli bir anlatım karşımıza çıkıyor ki bir an önce Fasih Ahmed Dede’nin dünyasına girmeyi arzuluyor gönlümüz.

“Ehl-i melâmet olduğu kadar ehl-i aşk idi Fasih Ahmed Dede. Dediğim gibi, haline bakanlar kimi sarhoş derlerdi hakkında, kimi meczûb. Diyenler sarhoşluğunun ilahi aşk şarabından olduğunu bilmiyorlardı, meczubluğunun da ilahi cezbeden menkûl olduğunu. İşin aslına bakarsanız, Ahmed Dede dervişliğe soyunduktan ve Gavsî Dede’nin elinde bin bir gün çilesini ikmal edip Mevlevî dedesi olduktan sonra öyle pek insan içine karışmayı sevmeden, tekkedeki hücresinde ömrünü ikmal etmeyi tercih etmiş.”

Kırık dökük sosyalleşme

Sosyal medya, birçok yönüyle hayatımızın merkezinde yer tutmaya devam ediyor. Kuşatılmışlık hali hızla ilerledikçe değerler de kaybolmaya başlıyor, değerler kayboldukça kimliğimiz de renklerini yitirmeye devam ediyor. Sabiha İclal Tiryaki, “Kaynak ve Mahremiyet, Şiddetin Materyalleri” başlığı altında konuyu işliyor.

“Mahremiyetin en ulaşılmaz sandığımız noktalarında aykırılıklar oluşurken, zihinleri ve melekeleri, zihinleri karman çorman eden algılarla bal edebilmek çoğu zaman başarısızlıkla sonuçlanabiliyor. Ayıklama yapılamayacak kadar etki karmaşasına düşen, dünyevî meselelerde çürütülmüş ve manevi pek çok hassasiyetini yitirmiş olan kitleler, maruzsa kaldıkları deformasyonu yaşam biçimleri haline getiriyor ve bunu gerçek doğru olarak kabulleniyorlar.”

“Cebimize kadar giren bu telaş ve tek başınalık, klavyelerini silah olarak kullanan asosyal canavarlara dönüşen bir sürecin kapılarını da aralıyor. Dünya üzerinde siyasi, askeri ve sosyal emelleri olan pek çok merkezin kullanışlı birer malzemesi haline gelen dijital kimlik sahipleri, fırsat verdikleri karışıklık ortamının ciddiyetinin çok da farkında değiller gibi görünüyor.”

Şiar’dan Şiirler

adını bilmediğim çiçekleri gözlerime sürdüler
göğsüme, sakallarıma, yürüdüğüm dağlara
akşamı bekleyen kedilere, kazağındaki muskalara
sen şarkılarda adını ezberlediğin bir ismin peşindeydin

Mehmet Tepe

Ölüme duran kanlı kışlarda birikiyor öcüm
ve kindar bir dünya kokusu yayılıyor gözlerime
bedenimde toplarken tüm gövdelerin sinmişliğini
devlete karşı açılır ağzım deniz
dili İsrail

Cihan Adıman

Nasırlı sevilere derman olurdu annem,
Bulutların güneşi ağırladığı gibi.
Tanklarla örselenmiş bu karanlık dünyaya,
En kusursuz tanları muştulardı pak kalbi.

Uğur Demirel

güneşi sızdırmayan sis telaşıyla
akacak yol bulamayan sularda arınırsın
ağıtların en acı ve en ince çığlığında
serinliğin gürültüsüyle uyuyakalırsın

Arif Mete

Turan Koç Hece dergisinde

Hece dergisinin 267. sayısının dosya konusu Turan Koç. Dosya Arif Ay’ın Turan Koç portresi ile başlıyor. “Yüzmeyi tarlalarının kenarından akan Kızılırmak’ta, susmayı hepimiz gibi o da Edebiyat dergisinde Nuri Pakdil’den öğrendi. Aynı evin odalarını paylaştık uzun süre: Onun daktilosunun sesine karışırdı; Edebiyat’a şiir yetişecek ya sabaha. Ben bir kıza aşıktım: O da bir kıza aşık oldu, bana imrenerekten; böylesi, bizim gençliğimizin romantizm klasiği o yıllarda.”  

 Atıf Bedir ve İbrahim Demirci’nin Turan Koç ile gerçekleştirdiği söyleşiden birkaç paylaşım yapacağım.

“Şiirle tanışmam ve bir yerde şiire yönelmem konusunda şunu söyleyebilirim: Köyde ilkokula gitmeden önce kız-erkek tüm çocukların ilmihali öğrenmesi için kış aylarında açılan mektepte eski yazıyı okumasını öğrenmiştim; babam bu konuda beni teşvik ediyor, okumamda yardımcı oluyordu. İlkokul süresince babam bu yazıyı daha iyi okuyabileyim diye beni sürekli destekledi. Öyle ki eski yazıyla yazılmış Mevlid’i çok iyi anlamasam da okuyabiliyordum. Gene, henüz ilkokulda iken Karacaoğlan’dan epeyce şiir okudum.”

 “… Edebiyat dergisi çevresinin içinde buldum kendimi. Biraz daha zaman geçince bir şiir yazdım. Birkaç kişiye ve elbette bazı ağabeylere gösterdim. ‘Olmuş.’ ‘olmamış!...’ diyenler oldu. Şiir yazmaya devam ettim. Önceki şiir tecrübem başka bir düzeye/ dile evrilmeye başladı. O günlerde Dorian Gray’in Portresi’ni okuyordum. Oscar Wilde’ın ‘sanatçı eserinin üzerine çıkmadıkça...’ diye devam eden bir cümlesiyle karşılaştım bir yerde. Bu ifade gitti, geldi, beni on ikiden vurdu. Ben de ‘Sanatın üstüne nasıl çıkılır?’ dedim ve defteri yırttım, daha önce yazdığım bütün şiirleri çöpe attım.”

Hece’den şiirler

Çıktı geldi çiğdemlik semte varlık baskını
Ak aynalı çarşılar değirmenler öğütmüş
Gece boyu depresyon kucaklarken yangını
Kafiyeden dokundum bu heykeller köpürmüş

Şenol Korkut

dünyayı birlikte omuzlarken
gece diz dize, gündüz göz göze
köyler köy, şehirler şehir
kent henüz doğmamış
riyaya ağırlaştırılmış müebbet
kontra atak düzeni keşfedilmemişken

şiirdi eskiden buralar
şimdi hep düzyazı

Eyyüp Akyüz

Hayriye söyle ona dalgın değil sadece dargınım
Çok incindimse de kırılmadım –mazi tuttu beni- mazi kalbimde yara
Aşkın şaşkınlığına dönüştüğünü söyle ve şaşkınlığın yine aşka
Baharı onun için beklettiğimi söyle
Gecikmesin, gidebilir
-Hiçbir bahar bir âşık kadar sabırlı değildir

Aziz Kağan Güneş

Gün ağartan bir hikâyedir, bu onun akla ziyan, hal tercümesi gibi
Acı ve kederli şeylerin anlatıldığı, yine de anlatılamadığı künyesi

Ayşegül Sözen Dağ

Azerbaycan Edebiyatı Özel Sayısı

Türk Edebiyatı dergisinin 545. sayısı Azerbaycan edebiyatına ayrılmış. Böyle bir sayı hazırlamak da Türk Edebiyatı dergisine yakışırdı. Elimizdeki dopdolu Azerbaycan Edebiyatı özel sayısını görünce bu fikrimin doğru olduğunu anlamış oldum. Şiiriyle, edebiyatıyla, şair ve yazarıyla Azerbaycan edebiyatı karşımızda.

Musa Yakub ile yapılan söyleşiden paylaşım yaparak başlıyorum dergiye.

“İnsanların nefsi, tamahı… Felsefî inciler kütüphanesinden Ebu- Hamid El Gezai’nin, Hallac-ı Mansur’un ve diğer sofilerin eserlerini okuyorum, onlar daha o zaman heyecan sinyali vermişler ki; ‘Ey İnsan, sen nefsini yenmeyi, her şeyi adaletle çözmeyi bilmelisin.! Be yapabiliriz ki? Kuran-ı Kerim her yıl milyonlarca basılıyor, insanlar okuyor ama yine kirli niyetlerinden uzaklaşamıyorlar. Çok şükür bazı iyi ameller de vardır bizi ileriye götürüyor.”

Yusuf Gedikli yazısında Şehriyâr’ı anlatıyor. Elbette yazının merkezinde Heyderbaba var. Gedikli, Heyderbaba’nın insanların zihninden neden silinmediğini maddeler halinde açıklıyor. İki maddeyi buraya alıyorum.

“Şiirin avamiliği, şekil ve vezin bakımından geleneğe bağlılığı, dil ve anlatım bakımından sadeliği, okuma yazma bilmeyenlerce de anlaşılmasına imkân vermesinin yanında, hafızalarda kalışını kolaylaştırmıştır.”

“Şehriyar’ın Farsça yazdığı şiirlerle meşhur bir şair olarak tanınmış olmasıdır.”

Elbette böyle bir dosya Bahtiyar Vahapzade olmadan olmazdı. Rahid Ulusel, “Bahtiyar Vahapzade’nin Söz Vatanı” adlı yazısında Vahapzade’yi anlatıyor.

“Bahtiyar Vahapzade, halk şairliğinin, milletvekilliğinin, akademik kimliğinin nüfuzu, keyfi, rahatlığıyla yaşamamış, sanki imtiyazları kendisine kalkan ederek, Azerbaycan gerçekliğindeki problemleri sorumluluk bilinci yüksek bir vatandaş gibi; bir baba, oğul, kardaş acısıyla ortaya koymuş ve meselelere şair sözünün neşterini vurmuştur.”

Özcan Ünlü de Sabir Rüstemhanlı hakkında yazdığı yazıda şu noktalara değiniyor: “Sabir Rüstemhanlı, Azerbaycan edebiyatının hem gelenek hem de damarına hem de modern yapısına uygun şiirler söylemiştir. Zaman zaman hece veznini kullanan, âşıklık geleneği ve tekke şiirine yanlanan şair, çoğu serbest tarzda söylediği şiirlerinde de hecenin zevkini okurlarına hissettirmektedir. Onun şiirlerinden bazıları bir roman gibidir; meseleyi şiir boyunca ele alıp bitirir. Bazen tarihi bir olayı şiir disiplini içinde aktarır. Lirik şiirlerinde hamaset tuzağına düşeceğini zannedenleri usta söyleyişiyle mahcup eder.”

Dergide daha birçok isim var. Ben son olarak İmdat Avşar’ın Anar’ı anlattığı yazısından bir bölümü paylaşmak istiyorum. “Sanatın hemen her alanında eserler veren, Azerbaycan edebiyatında belirleyici bir rol oynayan Anar’la aramızdaki onca yaş farkına rağmen sıkı bir dost olduk… En önemli de onun dostlarına karşı vefasının, dostlarını asla satmayışının tanığı oldum.”

Türk Edebiyatı’ndan şiirler

Esti sam yelleri, kalıktı kumlar,
Yaradan çözülmüş, sarıktı kumlar…
  
Darıktı develer, darıktı kumlar,
Bir nağme okuyun, sahra gülleri.”

Mehmed Demircioğlu

Bahar dile, ey bineva,
Gülünün solan vaktidir.
Bu gün ayın on dördüdür,
Ayın tam dolan vaktidir.

Adile Nazar

Sabahtan akşama koşarım böyle,
İlahi, ben de bir ağ güne çıksam.
Tutsam ağ günlerin ağ ellerinden
Şükürler içinde, sağ güne çıksam.

Celil Baloğlan

Bu görüşü derde derman bilmiştim,
Hasretinle çok ağlayıp gülmüştüm,
Görüşüne bir kış günü gelmiştim,
            Kar altında yüreği yaz Tebriz’im,
            Ekmeği bol, kısmeti az Tebriz’im!

Sabir Rüstemhanlı