Mart 2019 dergilerine genel bir bakış-1

Şahsiyet: Vecihi Hürkuş

Ketebe-Piyan dergisi severek okuduğum dergiler arasına girdi bile. Elbette severek yazdığım dergilerden de. Kendine has duruşu, her sayı artan özenli çalışmaları dergiyi daha okunur kılıyor. Derginin uzun soluklu olmasını diliyorum. Çünkü bunu hak ediyor Ketebe-Piyan. Derginin kapak çalışmaları da oldukça özenli. Vecihi Hürkuş var Piyan’ın kapağında. Önemli bir konuya dikkat çekilmiş dergide. Kıymeti bilinememiş bir değerimiz Vecihi Hürkuş. Bedirhan Öner Vecihi Hürkuş’u anlatıyor yazısında. Oldukça faydalı bilgilerle donatılmış bir biyografi bu. Ben yazıdan birkaç paylaşım yapmak istiyorum.

“Vecihi Hürkuş, Türk havacılık tarihinde ‘Düşman Uçağı Düşüren İlk Türk Pilotu’, uçak sanayinin dünyada çok yeni olduğu bir dönemde 1925 yılında Türkiye’nin ve kendisinin ilk uçağını yapan, ömrünü ve bütün mal varlığını Türk havacılığına adamış fedakâr bir şahsiyet…”

“Vecihi Bey, sadece pilotluk ve uçak yapımıyla ilgilenen birisi değildi. Türk havacılığının gelişebilmesi ve yetkin kişilerin yetişebilmesi için 1 Nisan 1932’de ilk Türk Sivil Tayyare Mektebi’ni Vecihi Sivil Tayyare Mektebi adı altında İstanbul- Kızıltoprak’ta kurmuştur.”

“29 Kasım 1954 tarihinde ‘Türkiye’nin ikinci özel sivil havayolu şirketi olacak olan ‘Hürkuş Havayolları’nı kurar.”

“Vecihi Hürkuş, 53 yıllık havacılık çalışmalarında harp yıllarının savaş pilotu, barış zamanlarının uçak imalatçısı. Uluslararası Havacılık Federasyonunun ilk ve tek ödüllü Türk pilotu olan, Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki ilk uçağı imal eden, imal ettiği bu uçakla da yıllarca uçan Vecihi Bey; yaşadığı sıkıntılara, önüne çıkarılan engellere karşı daima mücadele etmiş, döneminde imkânsız olarak görülen birçok şeyi başarmış tarihimizin çok mühim bir şahsiyetidir.”  

Ahmet Murat söyleşisi

Ketebe–Piyan’da İrem Ahıskalı ve Rumeysa Turan; şair ve yazar Ahmet Murat ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Uzun soluklu bir söyleşi bu. Şiir, edebiyat, okumak, yazmak, yaşamak üzerine keyifle okunacak bir söyleşi sunulmuş okuyuculara. Mutlaka okunmalı ve arşivlenmeli bu söyleşi.

“İyi bir şair bulunduğu yerde ve uğraştığı şiir biçiminde iyi şiir ortaya çıkartan kimsedir; yani o şiirin, o türün kısıtlamalarına rağmen kendi şiirini türünün ona sağladığı tüm avantaj ve zavantajların içinden çekip çıkartan kimsedir.”

“Mutluluk; tasasız, kaygısız, sorularını cevaplamış, dünyayı yadırgamayan bir şeyse eğer bunun şiiri hakikaten de yazılamaz. Şiir bir dert işi; yani bir şeylerin yolunda gitmediğine dair, bir şeylerin olması gerektiği gibi olmadığına dair bir işaret, bir itiraz esasen.”

“Dinlediğim müziklerin tesiri altında daha önce gönüllü kalıyordum, fakat artık istemiyorum o etkiyi. O etkiyi istemediğim için de daha az dinliyorum, daha seçerek dinliyorum, daha klâsik şeyler dinliyorum. Çünkü klâsik müzik daha rasyonel daha akli bir şey.”

Şeyh Galib’i tanımak

Okan Erdağı,  Ketebe-Piyan’daki yazısında Şeyh Galib ile nasıl tanıştığını anlatıyor. Elbette yazının merkezinde Hüsn ü Aşk var. Bunun yanında Şeyh Galib üzerine yazılmış ve kendisinin de istifade ettiği kaynak kitaplara da yer veriyor Erdağı. Bu, bir yazarı ya da şairi tanımak için faydalı bir yöntem.

“Sebk-i Hindî üslubu temsilcilerinden Şevket-i Buhârî’yi örnek alan şair, kullandığı Esad mahlasının bir süre sonra kötü şairlerin şiirleriyle karıştırılması üzerine Gâlib olarak değiştirir. Tabi mahlası sebebiyle eleştiriler de hemen peşinden gelir. Fakat bunlara kulak asmayan şaire asıl ünü sonraları yazdığı Hüsn ü aşk sebebiyle gelir. Öyle ki padişah dahil birçok kişinin ilgisini çeker, iltifatına nail olur. Bir dönem Galata Mevlevihanesi şeyhliğini de yapması sebebiyle adı Şeyh Gâlib kalır.  

Alaattin Karaca ile söyleşi

Lâ dergisinin 15. sayısında Alaattin Karaca ile Yunus Emre Yaylacı ve Enes Malik Yılmaz bir söyleşi gerçekleştirmiş. Şiir, şair ve edebiyatın sivilliği üzerine gerçekleşen söyleşiden birkaç noktayı paylaşmak istiyorum.

“Sivillik, sanata sonradan eklenen bir özellik değil, edebiyat zaten sivil etkinlik. Önce bunu belirteyim. Şöyle söyleyebiliriz. İlhama inanıyorsanız –ki ben sanatta ilk dizenin ilham olduğuna inanırım- sanatın tüm türlerinin ‘sivil’ olduğunu kabul etmek durumundasınız.”

“İkinci Yeni Şiiri’nin öncekilere göre bir ana özelliği var. Bir kere kendinden önceki egemen-verili dili deforme ettiler. Tabir caizse bozdular. Dilin bu anlamda ters-yüz edilmesi, aslında mantığın, idrak düzeninin; yani algılama biçiminin değişmesi, sonuçta da gerçekliğin deforme edilmesi demekti. İkinci Yeni, bu bağlamda Türk edebiyatına Tanzimat’tan sonra ‘farklı bir gerçek’in ve ‘mantık’ın olduğu fikrini getirdi.”

“Hiçbir sanat eseri, muhatabını gözeterek yazılmaz. Dolayısıyla hiçbir eser, ödül almak için yazılmaz. Yazılırsa, bu refleksle kaleme alınırsa, sanat eseri olmaz zaten.”

“Şair, boşluğunu, kendine ezelden üflenen nefesi ikrar eder. Fizikötesi bir kazazededir, asıl metne dipnot düşer. Gurbet burcundan, hasrete, oradan da hikmet burcuna doğru yükselen bir insandır şair.”

Kültürel inşa tabii cereyan içinde olur. Bizim tarih koridoru içinde artık genlerimize kadar işlemiş bir kültürümüz var, bundan gayrı bir yol olmaz. Kültür, süreklilik zinciri içinde gelişir. Kültürel inşa bu sürekliliği gözetecek şekilde olur. Geçmiş, hâl-gelecek yani. Bu üç boyut da gözetilmeli. Geçmişi taklit değil, geçmiş hâli yapar; hâl geleceği.”

Şiir karnımıza bağladığımız taştır

Yavuz Selim Yaylacı; şiir ve şair merkezli bir yazı kaleme almış. Bu yazı vesilesi ile şunu söylemekte fayda var. Lâ dergisi şiir üzerine yazıların yoğun olarak yer aldığı bir sayı hazırlamış. Dergide “şiir-ve şair” dosyasından dolayı yoğun olan şiir üzerine yazılar dergilerde en çok ihtiyaç duyulan yazılar arasında.  Böyle yazılara dergilerde çok ihtiyaç varken dergiler genelde deneme türünde çoğunun da aforizmayı aşamayan metinlere ağırlık verdiğine şahit oluyoruz. Bu bağlamda Lâ dergisini kutlamak gerek. Devamını bekliyorum.

Yaylacı’nın yazısından önemli gördüğüm iki bölümü paylaşacağım.

“Kelimelerin, şairin eliyle şiire girişinde, onlara birer örtü verilir ki böylelikle şiirin kapısından giren ‘baba’, bir anda gölgesin altında serinlenen ‘çınar’ olabilir. Hatta bir adım daha ilerleyecek olsak ‘şiir dili’ ifadesini, şairin şiir söylerken hissettiği mahcubiyeti şiirindeki kelimelere yansıtması ile de eş tutabiliriz.”

“Okuyucunun bir nesir bitişinde başını kitaptan kaldırışı ile bir şiirin bitişinde başını kitaptan kaldırışı ya da kaldıramayışı arasındaki o farkı düşünün. Söz gelimi ‘Sızıyı gideren su/ Suyun sızladığını kimseler bilmez” mısralarından sonra tavrınızı, ruhsuz bir nesir sonrası o doyurucu (!) tavrınıza kıyaslayın. Tokluk hissinin tokluğa galip gelişi, şiirdir.”

Lâ dergisinden şiirler

Sabah
Avuçlara acı veren kar tanesi
Sıcak bir sac olup tenimizi yakınca
Yıkıyor kumdan kalelerimizi
Yeni bir gün daha, sanki neden
Ey bizi kendimize vuran dalgalar
İncelen taşlarımız ve yosunlu kıyılarımız
Ve göz tartısında mavi görünen bakışlarımız
Her vaktine günün farklı uyanışımız neden

Yavuz Selim Yaylacı

Yolsuz kalmış kervan, buluşan iki nehir
Köpürünce çöller, kervan durunca nehirde
Nasıl susanırmış, ben bilirim”

Oğuz Yılmaz

ıskalanmış hedefler beliriyor mesafende
nişanında kendi yanılgılarının tortusu görüyorsun
ırmaklar düşlüyorsun deniz ve okyanus ve fakat
rıhtımında acziyet kumları-boğuluyorsun

Yunus Emre Yaylacı

Türk toplumunu anlamak mümkün mü?

Cins dergisinin Mart 2019 sayısında Ercan Yıldırım bir anlam arayışı içine çekiyor okuyucuyu. “Türk toplumunu anlamak mümkün mü?” diye soruyor yazısında.  Kabul etmek gerek ki kendine has duruşu ve tavrı ile dünya üzerinde “Türk toplumu” diye bir topluluk var. Hayata bakışından tutun da dünyayı yorumlayış biçimine kadar birçok yönden özel bir toplumdur Türk toplumu.

“Türk toplumunu anlamak kavramı özellikle 27 Mayıs sonrasında sosyalizmin gelişmesiyle gündeme geldi.

Toplum nasıl sosyalizme geçecekti; Rusya’daki gibi en azından teorideki proleter ve aydın yoluyla mı, Çin’deki gibi köylü yürüyüşüyle mi yoksa bize özge ittihatçılığın bir versiyonu olarak askerin öncülüğünde aydın-memur darbesiyle mi… bu yöntemler tartışılırken mezkur metotların Türk milletine uymadığı dile getirilir.”

“Türk toplumunu anlamak istiyorsak, önce devlete bakmalıyız! İslam ve devlet millet olmayı sağlayan, toplum vasfını kazandıran iki temel direk; ikisi olmadığında bu toprakların ‘renkleri’ kendi tezlerini savunmaya geçiverecek, bütünlük kaybolacak. Türkiye’deki siyaseti, insanların beklentilerini anlamak için geçerli formüllerin başında gelir din-devlet- merkezlilik.”

“Bu toplum devrimci olamaz… bilinen tariflerin içinde devrim fikrine katılmaz! İran devrimi de Sovyet ve Çin devrimi de bu topraklarda yeşermez! Fakat şunu da söylemek gerek; imkân bulunduğunda, şartlar olgunlaştığında, kadrolar teşekkül ettiğinde, bir karizma da doğduysa ‘eski düzeni’ bir anda devirir.”

“Türk toplumunu anlamak istiyorsanız çilingir sofralarına değil namaz saflarına; arslan sütünü paylaşanlara değil Ramazan pidesini bölüşenlere bakın!”

Ebû Sa’îd Ebû’l-Hayr’ı tanıyalım

Bilal Kemikli Cins’te Ebû Sa’îd Ebû’l-Hayr üzerine kaleme aldığı yazı ile yer alıyor. Ufuk açıcı olarak nitelendirdiğim yazılardan Bilal Kemikli’nin yazısı. Hayatı, tahsili, yetiştiği ortam, yetiştirdiği talebeler gibi birçok konu yer alıyor yazıda.

“Ebû Sa’îd’in, erken denilecek bir yaşta eğitim ve öğretime başladığını görüyoruz. Ebû Muhammed Anezî’den Kur’an eğitimi alarak başladığı bu eğitimi, bilahare Ebû Sa’îd Anezî’nin derslerine devam ederek dil ve edebiyata dönüştürmüştür. Arap edebiyatın ilgisi de bu dönemde başlamış, rivayete göre otuz bin beyit ezberlemiştir.”

“Ebû Sa’îd Ebû’l-Hayr, Mevlana Celaleddin er-Rûmî’nin öncülüdür. Diğer bir ifadeyle o, Mevlana’nın bilhassa rubai tarzında üstadı olarak anılabilir. Nitekim Mevlana’ya atfedilen pek çok rubai, esası itibariyle Ebu Sa’id’indir. Mesela Mevlana adına yapılan konuşmalarda ve yazılarda sıkça karşımıza çıkan ‘gel’ redifli rubai, esasında Ebû Sa’id’e aittir.”

Süleyman Unutmaz söyleşisi

Rıdvan Tulum, Cins’te Süleyman Unutmaz ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Söyleşinin merkezinde “şiir” var. Poetik bir bildiri de diyebiliriz bu söyleşiye.

“Şiir insana kim olduğunu söyler, bazen de olamayışını söyler. Eğer biz kelimenin tam anlamıyla insan olmakla olan bağımızı koruyacaksak bunu şiirin bize verdiği şuur, incelik, hassasiyet ve duyuşla yapabileceğiz.”

“Sosyal medya sayesinde şiire, dergiye, kitaba ve yazara ulaşabiliyoruz. Edebiyat ortamında olan bitenden haberdar olabiliyoruz. Ulaşamayacağımız pek çok güzel eserle az ya da çok tanışabiliyoruz. Yazdıklarımızı insanlara kolayca ulaştırabiliyoruz.”

“Şimdi Büyük Türk Şiiri dediğimiz zaman bizim millet olarak bu topraklardaki hikâyemizi de göz önüne almak zorundayız. Yunus Emre bugün hâlâ yeni kalabilen şiirleri yazdığı zaman ortada kemale ermiş bir Türkçe bile yoktu muhtemelen. Şiirimiz vardı ve lisanımız henüz olgunlaşmamıştı.”

“Şiirin asıl muhatabı sonsuzluktur aslında. Muhatap sonsuzluksa cevap gecikir. Şair bunu kavrayarak yazarsa şiirini yaptığının kıymetini daha iyi anlar.”

Bir sıkıntı avcısı: Edip Cansever

Zeynep Tuğçe Karadağ, “Bir Sıkıntı Avcısı” diyerek Edip Cansever’i anlatmış yazısında. Şairlerin şiir ve şairler üzerine yazmalarını çok önemli buluyorum. Şairin yaptığı işi önemsediğini gösteriyor bu eylem. Farkında olmayı tetikliyor.

Karadağ bir Cansever portresi çizmiş bize. Şiirle örülü bir portre bu. Dergiler, kitaplar, nesneler dünyasında bir Cansever var şiire can veren. “Sıkıntı” kavramına açılım sağlamak için yazıdan bir bölüm paylaşacağım.

“Depresiftir Cansever, bunu şiirinde açıkça hissettirir. Sıkıntılıdır, kabuğunu çatlatan tek şey şiirdir. Varoluşçuluk, yaşamak, ölüm, yalnızlık, sesler, unutulmak, huzursuzluk, her gün bakılıp geçilen ama merak edilmeyen insanlar, anılar ve denizdir onun dertleri. Toplumsal sorunları da ele alır Cansever ama alışılmış şekilde değil, daha bireysel, daha imgeci ve daha sakin bir şekilde. İç sesini susturamayanlardan biridir o. Yitip gitmemek için kendisiyle konuşmak zorunda kalanlardan biri.”