Lüküs hayat, lüküs hayat; yan gel de yat

Yazar Thierry Paquot, bir savunma dürtüsüyle ele aldığı eserinde duymaya alıştığımız şeylerin dışında başka şeyler söylemeye gayret ediyor. Gerek ismi gerekse de bazı hususlardaki keskin çıkışlar itibarıyla Lükse Övgü, yeni bir şeyler duymak isteyenler için ideal bir kitap olabilir.

Kitapta tahmin edilebileceği gibi lüks tüketimle üretimin artacağı ve buna bağlı olarak ekonomik organizasyonların çarkının döneceği yönünde ifadeler kullanılıyor. Ayrıca işin psikolojik, sosyolojik ve genel olarak felsefi taraflarından bahsediliyor. Zaten kitabın sonundaki “Kaynakça”ya bakarsanız konuya dair kimlere başvurulduğunu görürsünüz. Meseleyi sadece üretim-tüketim ekseninde düşünerek ekonomik boyutta değerlendirip o alana sıkıştırmak doğru değil. Kitabı tamamen okuduğunuzda lüksün bir ihtiyaç olduğu fikrine dahi kapılabilirsiniz. Tam tersini düşünenler de çıkacaktır.  Ancak yazarın Doğu kültürüyle özdeşleştirdiği şekliyle lüks bir yaşam “sokaktaki adam”da hiçbir zaman olmadı. Bunun önündeki engelleri başta yetişme şekli olmak üzere uhrevi açıdan da konuşmak gerekebilir. Yazarın bu konuda bir fikri yok.

Fransız yazar, verdiği örneklerle konuyu açmayı başarıyor ancak bazı Fransız örnekler konunun yerel düzeyde kalmasına neden oluyor. Kitabı sadece Hristiyanlara ve Fransızlara yazmış olamaz diye düşünüyorum.

Paquot, neyin lüks olup neyin lüks olmadığını izah ederken epey zorlanıyor. Lüks övülecekse de ürkütmeden övülmeli değil mi? Hele hele israf sınırları içine girerseniz ya da en azından akıllara israfı getirirseniz lüksü övmek yerine yerersiniz. Yazar, kabul etmeliyim ki burada çok dikkatli davranıyor. Bu nedenle tüm kitap boyunca lüksün kötü bir şey olmadığını aksine adından da anlaşılacağı üzere iyi bir şey olduğunu anlatıyor. Ancak lüksün kısıtlı bir kesimin alışkanlığı olmasıyla genele yayılmasının dilemmasını da yaşıyor. Lüks, herkesin yaşam biçimi olduğunda değerini yitireceğinden hem övülüp hem de belirli kesimlerin yaşam tarzı olarak kalması arzu ediliyor. Aksi durumda övülen şeyin kıymeti kalmayacaktır. Tartışma konularından biri de gereklilik konusu. Yazar, somut örnekler vererek konuyu izaha çalışmış.

Yer yer tutuk bir kitap gibi görünse de bazı bölümlerde ilginç açılımlara rastlayabiliyoruz. Bir felsefe ya da bir felsefeci eleştirisinin bizleri götürdüğü nokta gerçekten şaşırtıcı olmuş. Yazar, alışveriş merkezleriyle ilgili herhangi bir felsefe kitabından yararlanamadığını ve böylesi önemli karşılıklı eylem bütününün atlandığını, şaşkınlığını belli ederek anlatıyor. Burada gelmek istediği noktanın alışveriş ve onun ruha dokunan anlamı elbette. Felsefenin derin anlamlar barındıran alışveriş merkezlerini bu nedenle boş geçmemesi gerektiğini belirtmeye çalışmış. Kelime kökünden ulaştığı "heyecan” ya da "karşılıklı heyecan" ve alışveriş ilişkisi okunmaya değer gerçekten. Yaptığı eleştiriye de değinecek olursak bir yerde gerçek meselelerle değil kendine çizdiği sınırlı meselelerle ilgilenmesine "kızıyor" diyebiliriz. Bu bölümü dolaylı olarak alışkanlıklar düzleminde lükse bağlamış ama okuyucunun başka bir kitaba geçiş yaptığını düşünmemesi için hiçbir neden yok. Ayrıca kitapta böyle bütünden kopuk birkaç parçanın var olduğunu da söylemeliyim.

Kitabın genel manada arz-talep dengesini tutturduğunu söyleyebiliriz. Ekonominin bu birincil ilkesi olmadan hiçbir ekonomik kitabın kaleme alınamayacağı ortada. Bu yönüyle kitabı işin felsefesine vakıf bir kitap olarak değerlendirsek de aynı zamanda bir de ekonomik bir kitap olarak da değerlendirebiliriz. Ortada bir alım-satım, bir değişim varsa bunun nedenlerini hangi bilimle ya da disiplinle açıklarsanız açıklayın muhakkak ekonomiye uğramak zorunda kalırsınız. Yazar da bunu yapmış zaten.

"Gereksizin Gerekliliği" başlığı altında kaleme alınan bölüm benim neredeyse her kitapta yaptığım gibi ön tahminlerle okumayı hayal ettiğim bölümlerden biri oldu. Yazarın burada benim kafamdan geçenleri yazmış olmasını ve benim farkında olmadan kurduğum ve daha önce belki kısa kısa ve üzerinde durmadan düşündüğüm şeyleri söylemesini bekledim. Beklentim kısmen yerine gelmiş olsa da işin içine felsefecilerden örnekler girince insan dünyada düşünülmemiş konunun olmadığını hissedip düşünme hevesinden uzaklaşıyor. Bizlerin hayatın hızlı akışı içinde vakit bulup da ayıramadığımız düşünme zamanlarını başkaları bol bol, geniş geniş kullanmış gibi geliyor. Fakat yazarın bu bölümdeki açıklamaları tatmin edici değil. En azından benim beklediğim vurucu sebepler örnek olarak verilmemiş. Bunu da belki bir kısmını okuyucuya bırakan yarım fikirler statüsünde değerlendirmeliyiz. Lafın tamamını söylememesine saygı duyulabilir.

Paquot, geleneksel anlayışın değişime uğramasında geleneksel üretim esaslarının da etkin olduğunu ifade ediyor. Zamanla el ile özene bezene, incelikli bir şekilde, alın teri damlamış bir lüks eşyanın seri üretim tesislerinde fabrikasyon esaslara uygun biçimde üretilmesi, onun hitap ettiği ve alıcısı olduğu çevreyi genişletmiş olmasından kaynaklanıyor. Geçmişte sadece bir yahut iki kişide var olan bir lüks eşya, şimdilerde isteyen herkeste olabiliyor. Eskilerde sadece gidilip görüldüğü zaman varlığına inanılan lüksler şimdi sosyal medya aracılığıyla elimizin içine kadar girmiş durumda. Elbette yazar, sosyal medya konusuna bizim kadar giremez çünkü kitabın yazıldığı tarih buna izin vermiyor. Bundan sonraki senelerde de benim burada bahsettiklerime yeni ekler olacaktır.

Yazar, kitabın sonlarına doğru biraz da günah çıkarma maksadıyla insanların yaşam şekillerinden haberdar olduğunu, çok düşük ücretlere çalışan önemli bir kesim olduğunu ve dolayısıyla kendi ifadesiyle “dünyanın hâlini” bildiğini söylüyor. Fakat lüks tutkusunun parayla ilgisinin olmadığını savunuyor. Sonra da derhal felsefeye başvurup herkesin lüksünün ayrı şeyler olduğunu söylemeye başlıyor. Son bölüm “tuzu kuru bölüm” olarak da adlandırılabilir. Yazarın herkesin şatafatlı eşyalarla mutlu olmak istemeyebileceğini, bazılarının maddi olmayan lükslerle de mutlu olabileceğini söylemesi gerçekten tuzu kuruluk. Bizim “şükür” olarak formüle ettiğimiz inanç sistematiğinden bahsediyor gibi görünse de yazarın tüm romantikliğiyle “elinde olanla yetin ve daha fazlasını isteme” bakışı hem sinir bozucu hem de tam manasıyla savunamadığı bir bakış. Lükse, servete, ihtişama karşı olmamakla beraber bunun bir tercih hâline gelmesini savunması daha doğru olacaktı. Öncesindeki hâlden anlar pozlarıyla da çelişmemiş olurdu.

Kitabı sonuna kadar okuyanlar görecekler ki metin giderek ara ara kopuk konularla beraber başka bir yere evriliyor. Yazarın zaman zaman övdüğü “olmasa da olur” kıvamındaki sözler iyice kendisini göstermeye başlıyor ve bir anlamda artık ilk akla gelen lükse ulaşamayacak kesimden ümidini kesiyor. Ardından da lüks yaşama ulaşamayacak olanlara “Kendi lüksünüzü kendiniz yaratın” tavsiyesi vermeye başlıyor. Biraz evvel övdüğü el işlemeli marka saat nereye gitti bilmiyoruz.

Can Yayınları’ndan çıkan Lükse Övgü “Kırkmerak” dizisinin 6. kitabı olarak basılmış. Gerek yazarın üslubu gerekse de her ayrıntıyı açıklama çabası, kitabı zor okunur bir kitap haline getirmiş. Bir yandan merak bir yandan bu engeller, okuyucuyu devam edip etmeme noktasında kararsız bırakabilir.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Karahan
Karahan - 3 ay Önce

Güzel bir değerlendirme, elinize sağlık

banner26