“La Taknetu” ya da öksüzün son umudu: Türkçe

“... şiir insanları birleştirmez, onları ayırır.”

Thomas Stearns Eliot’ın 1948 yılı Nobel Edebiyat Ödül Töreni’nde yaptığı konuşmadan alınan bu ifade, Süleyman Çobanoğlu’nun üçüncü şiir kitabı Tamgalar’ın önüne bir uyarı gibi konulmuştur. İnsanlar ne ile ayrılır? İnsanın bir diğer insana el, yaban, öteki demesi için her şeyden önce dil gelir. Ne ten rengi ne başka bir fiziksel ötekilik iki insanı dil kadar birbirine yabancılaştırabilir. İzmir Hasköy’de yaşayan siyahi Türkler bu konuya güzel bir örnek teşkil eder. Şiveleriyle tam bir Egeli olan bu topluluk dilin bağlayıcılığını göz önüne seriyor. Şair, Türkçeyi savunmayanla ayrılacağını peşinen ilan etmiş oluyor ve Türkçeye tamga vuran sözleri ululuyor şiirlerinde.

Kitabın “içindekiler” bölümünde bile ortalama bir okurun sözlüğe başvurmasını sağlayacak çokça şiir ismi var. Çobanoğlu hangi zümreye ait olduğunu yedi düvele ilan ediyor. O bir Türk Ozanı. Kitabın Ozan şiiriyle değil de Kurtbakışı şiiriyle başlaması da bundan olsa gerek. Türk Ozanı olmanın nece zor olduğunu anlatıyor. Sırtında bıçaklar köreltseler de korku ve ölümü bakmadığı leşler gibi ardında bırakarak söylüyor sözünü.

Söze Eliot’la başladık, onunla sürdürelim: Şairin, şair olarak görevi, önce kendi diline, dolaylı olarak da kendi toplumuna karşıdır denebilir. Dili önce muhafaza etmek, sonra da geliştirip yaymak şaire düşer. Diğer insanların duygularını ifade eden şair, bu duyguları daha şuurlu bir hâle getirerek değiştirmekte, insanların, kendi duygularını farkına varmalarını sağlayarak onlara kendilerine ait şeyler öğretmektedir. Çobanoğlu’nun önce dili muhafaza etmek konusundaki özeni okurunu sözlük kullanmaya itiyor, okurunu zenginleştiriyor. Ozan Üçgen şiirinde açıkça ifade ediyor davasını: “Türkçe konuş, ki Türkçe/ göğ filiz, kütük değil”.

Süleyman Çobanoğlu şiirlerinde öncülü kabul ettiği şairlere de yer vermiştir. ‘Şair Meslek Lisesi’ şiirinde “yavan aştan dökülmüş bir sofraya oturdum / Korkut Ata, Aprınçır, Yunus Emre konuktur” derken Türkçenin bilinen en büyük ozanlarına selam duruyor. “Beşeri Hoyrat” şiirinde de “çekik gözlü Yesevi-Yunus yayından kaşı” dizesiyle de nereden geldiğini, kimlerden olduğunu bir kez daha ünlüyor. “Kuluk” şiirinde dedesinden öğrendiği bir bilmeceyi sorarken Anadolu’nun dağlarında gezen yörüklerin konuştuğu Türkçenin; beylerin, padişahların konuştuğu dil olduğunu hatırlatıyor okuruna: “Oğlum muamma ki bilmemek günah / ayağın çobandır dilin padişah.”

Çobanoğlu, Yesevi-Yunus çizgisini sürdürmek arzusunu sadece bir şiirinde onları anarak göstermemiştir. Şiirlerinde birçok ayet, hadis ve rivayetlerden alıntıya da rastlıyoruz. Bunlara örnek olarak “Attığımda o Oku” ve “Kedi” şiirlerini örnek olarak verebiliriz. “Attığımda O Oku” şiirinde Enfal Suresi’nin 17. ayetine bir atıf bulunmaktadır. “Yılkı” şiirinde bulunan “la taknetu” ifadesi de Zümer Suresi’nde 53. ayette geçmektedir. “Ümit kesmeyiniz” şeklinde tercüme edilebilecek olan ayetin tamamı mealen şöyledir: “De ki (Allah şöyle buyuruyor): “Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”

Çobanoğlu’nun şiirinde yer verdiği “la taknetu” emrine hem Hoca Ahmet Yesevi’nin Divan-ı Hikmet’inde hem de Yunus Emre Divanı’nda rastlıyoruz.

“Lâ taknetu” rahmetinden ümid tutup / Meveddetin gülzârında esesim gelir.” (Hikmet-203, Divan-ı Hikmet)

“Dedin ‘Lâ taknetu...’ rahmetinden ümidim çok/ Kıyâmet tanı atınca, başıma salma şaşkınlık.” (Hikmet-241, Divan-ı Hikmet)

“Rahim-dürür senin adın rahimliğin bana dedin/ Mürşidlerin muştuladı《lâ taknetû》hitap nedir” (Sen hod bize bizden yakın, Yunus Emre Divanı, Dergah yay.)

Tilki yavruları dünyaya sağır, kör ve annelerinin sütüne bağımlı olarak gelirler. Yavrular, yaklaşık dört haftalıkken katı yiyecekler yemeye başlar ve genellikle 12 haftalık olduklarında sütten kesilirler. Bu yüzden tilkiler eniklemek için en ıssız yerleri tercih ederler.

Çobanoğlu “Yılkı” şiirinde “sazlıklar uçuşuyor/ tilkiler enikliyor ‘lâ taknetu‛ dağında” dizesinde yer veriyor ayeti kerimeye. “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” muştusunu bir dağa benzetiyor. Dağ gibi yüce bir muştu. Ama bu dağ muştuya rağbet o kadar az ki, o dağ tilkilerin enikleyeceği kadar ıssız. Ozanın yılkıya çıkacağı kadar ıssız.

Süleyman Çobanoğlu “Yılkı” şiirini yayınladıktan sonra Tamgalar kitabı yayınlanana kadar hiçbir mecrada şiir yayınlamadı. Ozan kendini yılkıya saldı ve berkiyip Tamgalar ile geri döndü. 

Hoca Ahmed Yesevi’nin, Yunus Emre’nin ayak izlerinden yürüyen ozan, onlar gibi urvetül-vüska’ya tutunmuş, O’nun yedeğinde sözünü ünlüyor. Hadi son sözü de ozandan işitelim:

“Ama işte bir tek O, sadece Dürr-i Yetim

 Kendi kalbime beni şefkatiyle yediyor”.

YORUM EKLE

banner19

banner36