Kuyruk acısı

Kitap fuarlarının en renkli sahneleri herhalde yazarların imza günleridir. Okuyucu sadece yazarın yazdıklarını değil imzasını da adım adım takip eder. Zamanla imzada yamulmalar, kırılmalar var mı diye takibe alır. Bir kucak kitapla imza günü sırasına girer. Uzun mu uzun bir kuyruk vardır yazarımızın önünde. Bazı okuyucular yazarla ünsiyet peyda etmek için yanlarında börek, çörek, kurabiye gibi yiyecek şeyler de getirirler. Yazarımızın hemen bitişiğinde bir başka yazar daha vardır. Aksi gibi onun imza günü de aynı saatte başlayıp yine aynı saatte bitiyor. Uzun kuyrukların yazarının keyfine diyecek yok ama bunu belli etmemeye çalışıyor. Önünde üç yedek kalem daha var. Ne olur ne olmaz kalemlerden biri biterse hemen diğerine geçsin diye her şey düşünülmüş. Masadaki kitaplar bittikçe stanttakiler hemen takviye yapıyorlar. Bu arada bir yandan da para trafiği alabildiğine yürüyor. İlk kez kitap fuarına gelip imza kuyruğuna girenler yazarı aynı zamanda kitap satıcısı olarak gördüklerinden ikide bir kitapların fiyatlarını ona soruyorlar. Yazar kafasını kaldırmıyor hiç.

Kalabalık koridoru baştan sona doldurduğu gibi ara sokaklara doğru da yayılmaya başlıyor. Yazarın hiç acelesi yok. O kadar yavaş imzalıyor ki önündeki kitabı, insanın aklına her şey geliyor. Acaba diyor insan içinden, yazar bu kalabalık manzara hiç dağılmasın, imza bitinceye kadar izdiham oluştursun da el âlem görsün ne kadar kudretli bir yazar olduğunu mu demek istiyor? Bitişikteki hiç müşterisi olmayan yazarı sormayın. Bir ahbabının altına sandalye çekmiş popüler kültürden, pop yazarlardan dem vurup duruyor. Bir iki kişi standa yaklaşıp kitapları gelişigüzel elleyip elleyip bırakıyor gerisin geri. Bir gökdelenin yanında gecekondu gibi kalıyor siftahsız yazar. Yazdığı kitaplar gözünden düşüyor. Yayıncısı olay yerini terk ediyor. Bir bardak su bile yok önünde.

Yanındaki stantta kalabalık azalmıyor bir türlü. Fotoğrafçılar, muhabir ve kameramanlar oraya doğru yöneliyorlar. Halinden kültür-sanat muhabiri olduğu anlaşılan adam kalabalığı yararak imzacı yazara bir soru soruyor, yazar geri çeviriyor soruyu. Müsait olmadığını söylüyor önce, sonra mazeretini değiştiriyor, ilkesel olarak basına demeç vermediğini söylüyor. Bir eliyle alnını kaşıyor. Kaçıncı kez aynı anons yapılıyor, yine aynı yazarın imza duyurusu. İki saati aşkındır kuyrukta bekleyen genç kız nihayet sıra kendisine geldiğinde imzacı yazarın masasına adeta yığılıp kalıyor. “Sizi çok seviyorum” diyor “metalürjide okuyorum” diyor. Ezbere şiirlerini okuyor şairin. Son mısraı yanlış okuyunca hemen düzeltiyor şair. “Sarkıtlarım göktendir, sen sanma ki müstamel”. Öğrenci kız mısradaki “ki” bağlacını söylemeyi unutmuştu. Bu yanlış okuyuş şairin hoşuna gitmemişti. “Ezbere bilmiyorsanız iyice öğrenin öyle okuyun, ben o “ki” bağlacını oraya yerleştirinceye kadar haftalarca uykusuz sabahladım”. Kız defalarca özür dilese de şair hiç oralı olmadı bile.

Bitişik stantta sohbet konusu değişmiş konu komşu şair yazarın uzun imza kuyruğuna gelmişti. Siftahsız yazar yanındaki dostuna ikide bir aynı şeyi söylüyordu: “Hiç oluyor mu azizim, kız erkek aynı kuyrukta karışık. Buna ne din cevaz verir ne de diyanet. Sen hiç bizim yayınevimizde, standımızda hiç öyle bir manzara gördün mü? Bu kadar da şımarıklık olmaz yani!”

Arka tarafta alışılmadık bir hareketlilik daha, özellikle gençler kalabalığı yararak oraya doğru yürüyorlar. İnsan yığınlarından stanttaki bu yoğun ilginin kime olduğu görülmüyor. Bir partinin kadın kolları başkanı hayranlarının kollarını imzalıyormuş. Bunu da güç bela kolunu imzalatmış sevinçle salondan çıkmaya çalışan bir kadından öğreniyoruz. Az ilerde dört yaşındaki bir yazarın önü fotoğraf çekilenlerden, selfi çekenlerden, makas almaya çalışanlardan geçilmiyor. Kitabı 445. baskı yapmış dört yaşındaki kız çocuğunun annesi önce BBC’ye sonra Reuters haber ajansına konuşuyor. Çığlık atarcasına: “Benim çocuğum anne demeden önce kalem dedi kalem! Okuma yazmayı kuzeni yardımıyla anne karnında öğrendi biliyor musunuz? Lütfen zorlamayın, daha fazla konuşamayacağım.”

Uzun bir salondan çıkış kapısını bulmaya doğru yönelirken çocuklar yararına çalışan kısa adı “Konumuz” olan bir sivil toplum kuruluşu soyulmuş muz maketinin altında yoksul çocuklara muz dağıtmakla meşguldü. Ellerinde muz istikbaldir, muz kitaptır, muz fikirdir, özgürlüktür, ışıktır gibi dövizler taşıyan yaşı bir hayli geçkin kadınlar etraflarında biriken meraklı bakışlardan son derece memnundular. Ne de olsa hedefledikleri kalabalığı toplamışlardı. Ana kapıya ulaştığımda köşe kafede 17 yaşında bir genç sessizce havuç suyu satıyordu.

Duvarlar boy boy duyuru afişleriyle bir şeyler anlatmaya, kendilerini duyurmaya çalışıyorlardı. Bir tanesinin önünde durmak zorunda kaldım. Dev afişte şöyle yazıyordu: Siz satın alın, biz sizin yerinize okuyalım! Afişin altındaki notta firmanın bu iş için “150 tane yapay zekalı robot hizmetinizde” yazıyordu.

Hızla oradan uzaklaştım. Elimde kitap almak için sımsıkı tuttuğum kâğıt para terden sırılsıklam olmuştu, üst geçidin orada bir dilencinin tasının içerisine bırakıverdim.