Kur’ân’da geçen cehennem isimleri

Kur’ân-ı Kerîm’in yetmiş yedi âyetinde yer alan cehennem, herhangi bir sözlük anlamı taşımaktan çok kâfirlerin, münafıkların, zalimlerin, gerçeğe boyun eğmeyenlerin azap görecekleri yer olarak tasvir edilir. Nitekim söz konusu âyetlerin birçoğunda cehennem “mesvâ, me’vâ” (mekân) kelimeleri veya “azâbü cehennem, nârü cehennem” gibi bir terkiple kullanılmıştır.[1]

Kur’an’da cehennem için kullanılan başlıca kelimeler ve manaları şöyledir:

Nâr (نار)

Görmeyi sağlayan yaygın haldeki ışık demek olan النور iki çeşittir:

Biri dünyevi, diğeri uhrevidir. Dünyevi olan da iki kısma ayrılır:

Bir kısmı basiret gözüyle anlaşılır. Bu, etrafa yayılmış akıl nuru ve Kur’ân nuru gibi ilahi konularla ilgili olan nurdur. Bir kısmı da normal gözle algılanan nurdur. Bu da ay, yıldızlar ve aydınlatıcılar gibi ışık saçan cisimlerden yayılan nurdur.

Nâr (النار) ise duyularla algılanan alevdir. Sıcaklığa da, cehennem ateşine de النار denir.

Bazıları ise النار ve النور sözcüklerinin aynı asıldan geldiğini belirtirler. Aslında bunlar çoğunlukla beraber bulunan iki şeydir.

النار - السعير - الحريق - الجحيم - جهنّم

Bu kelimeler arasındaki fark şöyledir:

Saîr tutuşmuş, alevli/yakıcı nâr(ateş)dır. Bir şeyi yakması halinde ise saîr, harîk diye isimlendirilir.

Harîk bir şeyi alevleri ile yutan ve helak eden ateştir.

Cahîm ise ateş üstüne ateş, kor üstüne kor anlamı ifade eder. Cahîm çok alevli ateştir. Son derece parlak olması sebebiyle aslan gözü için cahme kelimesi kullanılır.

Cehennem (جهنّم) ise çok derin anlamına gelir. Kelime çok derin manasındaki cihinnam sözünden alınmıştır.[2]

Hasan el-Mustafavi ise bu kelimenin asıl manasının ziya olduğunu söyler ve ışığın parlaması; yani yayılarak çok saçılması cihetiyle ele alır. Nûr kelimesinde ise ışık başlı başına kendine aittir. Nûr; maddi ya da ruhani (manevi) olması açısından daha geneldir. Kendinde ya da başkasında gerçekleşebilir. Ziya ve hararet, iki mülazımdır. İkisi bir şeyin zerrelerinden, ya da içindeki şiddetli sarsıntı ve titreşimden hasıl olur.

Ziya ciheti göz önüne alınırsa nûr, hararet yönü göz önüne alınırsa nâr ismi verilir. Işıldama, yükseliş ve parlamaya delalet eden elif harfinin bulunması da buna münasiptir.

Kurân’da türevleriyle beraber 194 kez geçmektedir.[3]

Cehennem (جهم)

Yüce Allah’ın kızdırılmış ateşinin adıdır. Aslı Farsça olup جِهْنام dir, ama Arapçalaşmıştır.[4]

Cehennem (müennes); İbranice’de Hinnam Vadisi demektir ki burada insanlar Molek’e ateşte kurban sunarlar. Bu kelime yabancı kökenli bir kelime farz edilir.[5]

Lügat ehli şöyle demiştir:

Cehennemin lugatte aslı جِهانَم dir. Cihânem derin kuyu demektir. Futuhatu-l Mekkiye’de şöyle geçer: Cehennem adı sıcaklığından ve soğukluğundan dolayı verilmiş bir isimdir. Ayrıca جهنّم ismi جِهام (yağmursuz bulut) kelimesinden gelir. Zira onun görünümü çirkindir. Bulut Allah’ın rahmeti olan su ve yağmurunu akıtan demektir. Allah buluttan yağmuru giderince, kendisinden rahmet olan yağmur giderildiği için ona جَهام ismi verilmiştir. Aynı şekilde Allah cehennemden rahmetini giderdiği için o da çirkin görünümlü olmuştur. Oraya cehennem ismi verilmesinin bir sebebi de dibinin derin olmasıdır.[6]

جهنّم Sülasi mezid sigasıdır. İçinde kâfirler, Allah düşmanları bulunan ve onlara azab edilen mekâna isim olmuştur. Onun çirkin ve çatık kaşlı bir yüzü vardır. Bu isim جحن – جحم - جهن kelimelerine lafız ve mana olarak yakındır. Cehennem kelimesi içinde kabalık, darlık, iğrençlik ve somurtkanlık manalarını taşıyan bir okyanustur. Bu mana Allah’ın zikrinden yüz çevirerek yaşamanın ve bu değersiz dünya amellerinin neticesidir. Genişliği sema ve arz kadar olan, rahatlık, neşe, merhamet, nimet ve razı olunan bir yaşam diyarı olan ahiret alemindeki cenneti terk etmek demektir.

Kur'ân’da türevleriyle birlikte 77 kez geçmektedir.[7]

Hâviye (هوى )

İnsanın şehvete meyletmesine هَوى dendiği gibi, şehvete meyleden gönle de bu isim verilmiştir. Bu ismi almasının nedeni dünyada peşine takılanı her türlü felakete, ahirette ise Hâviye’ye sürüklemesi olduğu söylenmiştir. هُوِيٌّ yukarıdan aşağıya düşmektir.

Yüce Allah’ın فَاُمُّهُ هَاوِيَة [8] sözüne gelince; هَوَتْ اُمُّهُ ‘’anası ağladı’’ gibi olduğu söylenir. Kimisi ise bu ayetin onun varacağı yer cehennemdir manasında olduğunu söyler. Hâviye ise ateş demektir. Yine deniyor ki وَأَفْـِٔدَتُهُمْ هَوَآءٌ yani kalpleri boştur.[9] Bu tıpkı وَاَصْبَحَ فُؤٰادُ اُمِّ مُوسٰى فَارِغاًۜ اِنْ كَادَتْ لَتُبْد۪ي بِه۪ لَوْلَٓا اَنْ رَبَطْنَا عَلٰى قَلْبِهَا لِتَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ “Mûsa’nın anasının kalbi bomboş kaldı. Eğer biz (çocuğu ile ilgili sözümüze) inancını koruması için kalbine güç vermeseydik, neredeyse bunu açıklayacaktı.”[10] ayeti gibidir.

وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْۜ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰىۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ بَعْدَ الَّذ۪ي جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَص۪يرٍ “Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hristiyanlar asla Sen’den razı olmazlar. De ki: Allah’ın yolu asıl doğru yoldur. Sana gelen ilimden sonra, eğer onların arzu ve keyiflerine (hevâlarına) uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır.”[11] ayetinde ‘hevâ’ kavramının özellikle çoğul olarak gelmesi manidardır. Böylece onların her birinin diğerinden farklı bir hevâsı olduğu, ayrıca her birinin hevâsının dur durak bilmez sonsuz bir arzular yumağı halinde bulunduğu; bu durumda onların gayri meşru arzularına uymanın sapıklık ve şaşkınlığın dibine kadar gitmek manasına geleceğine dikkat çekilmiştir.

هُوِيّ kavramı aşağı doğru yuvarlanmaktır.

هَوِيّ ;yükseğe çıkmaktır.

هَواء ise; yeryüzü ile gökyüzü arasındaki boşluktur.

أهْواهُ Bir kişiyi havaya kaldırıp oradan yere atmaktır.[12]

Hevâ-Şehvet Farkı:

Hevâ; nefsin kendisini ilgilendirmeyen bir şeye meylederek uygun olmayacak bir biçimde yaklaşmasıdır. Bu nedenle genellikle hevâ bir yergi nitelemesi olarak kabul edilir. İnsan yemeğe karşı şehvet (aşırı arzu) duyabilir, ancak yemeğe karşı hevâ (za’f) göstermez.[13]

İsmail Hakkı Bursevî’de ise hevâ kelimesi, övülen değil kötülenen bir şehvet olarak açıklanmaktadır. Övülen Allah’ın fiilidir. Bu; nefsin, bedenin salahı için olan şeye sevk etmesi için insanda istek yaratmasıdır. Bu; ya bedeni, ya da insan nev’ini bâki kılmak ya da her ikisini ıslah etmek suretiyle olur. Nefsin fiili olan kötülüğü emretme, bedeni lezzetlere davet etmesidir. Buna şehvet gâlip geldiği zaman hevâ denilir.[14]

Kelimenin asıl manası dibe, alçağa temayüldür. Nefsin şehvet ve maddi şeylere meyli için kullanılır. Bir şeyi elde etmek, avlamak ve alçak (değersiz) şeylere gitmek için değersiz şeylere meyletmek demektir. Bu, alçaklığa doğru tabii bir alçalıştır. Dağlardaki derin çukurlara مهَواة الجبل denir.

Bu kelimedeki yükseklik (الإرتفاع) mefhumuna gelince dağ vs. nin irtifası için kullanılır. Aslında bu; arz ve dağ yüzeyine meyletme manasıdır. Hakiki bir irtifa değildir, çukura nisbetle bir irtifadan bahsedilir.

Boşluk mânâsı; boş fezanın zâhirî münasebetiyle kullanılan mecâzî bir mânâdır.

Muhabbet mânâsı; alçak, değersiz şeylere veya yönlere olan meyil için kullanılır. Bu meyil maddi veya manevi olmak açısından umumidir. İradeye bağlı veya tabiî olabilir.

Sevmek, ilgi göstermek ve nefsin meyletmesi manası; تَعِبَ babından olan هَوِيَ - يَهْوَى fiilindedir. Bu mânâ; düşme ve alçağa temayülün hilafınadır. Fiilin orta harfindeki esre düşme ve alçalmaya münasiptir.

Hâviye adeta; annenin çocuğuna sarılıp kucaklamaya can atması gibi, ehline kucak açarak onları iştiyakla beklemektedir.[15]

Kuran ı Kerim’de türevleriyle birlikte 38 kez zikredilmiştir. [16]

Cahîm (جحم )

Çok kızışmış ateş demektir. Öfkenin şiddetinden yüzü kızardı deyimi, ateşin kızışmış halinden alınmış bir kinayedir. Bu da kalbin sıcaklığının kaynamasından meydana gelir.[17]

Ateş yakmak demektir.[18]

Bu kelime şiddetli hararet ve tutuşmak demektir. Tutuşmuş ateş ve ateşin yeri için kullanılır. Ateş hem hissi (maddi), hem de kötü amel ve niyetlerden hasıl olan aklî ve ruhanî olabilir.

Bu ateş, hararet ve yanış bakımından Hümeze 104/6-7 de geçen hissî ateşten, yani nâr’dan daha şiddetlidir.

Çünkü nâr (hissî ateş) sadece maddiyat üzerinde bir tesir bırakır, madde etkilenmek ve kabullenmek bakımından zayıf ve sınırlıdır. Metafizik alemden farklı olarak mevcudiyeti ve tahammülü devamlı değildir, azabın şiddetiyle yok olur.

İki mananın bir arada olması için bir engel söz konusu değildir. Mümkün mertebe dikkatle baktığımızda; Kuranı Kerim bilgisi maddi ve hissi alemlerle sınırlı değildir.

Nefiste hasıl olan ruhani ateş (nâr), insanın kalbinde de bulunur. Bu; düşük bir basiret için bile idrak edilebilir bir malumattır ve onun mevcudiyeti kat’idir ve kabul edilmiştir.

İlgili ayetlerde belirtildiğine göre cahîmin dibinden, cehennemliklerin yiyeceği olan ve şeytanların başlarına benzeyen zakkum ağacı çıkar.[19]

Kur’ân’da türevleriyle beraber 26 kez geçmektedir. [20]

Saîr (سعير )

سَعْر Ateşin alevlenmesidir.

مِسْعَر Kendisiyle ateşin alevlendiği odundur.

سُعار Ateşin hararetidir.

سِعْر kelimesi ateşin alevlenmesine benzetilerek piyasa fiyatı için kullanılmıştır.[21]

سعَر Ateş, alevlenmek;

سعير müennes bir kelime olup; yanan ateş, cehennem;

سُعُر çılgınlık;

سَعّر alevli şekilde yakmak.[22]

Bu kelime yanmayla birlikte hararetin şiddetini ifade eder. السعير kelimesi tutuşmanın ve hararetin şiddetini ifade eder.[23]

Kuran’da bu manada on altı kez geçmektedir.[24]

Harîq (حريق)

Bir şeyi yakmak alev olmadan ona sıcaklık vermektir. Giysiyi vurarak yakmak gibi..

حرق الشَّيء ; bir şeyi eğe ile eğelemek anlamına gelir.

Tuzluluğu ile yakan su için kullanılır.

إحْراق ; Alevli bir ateşi, bir şeyin içine atmaktır.

أحْرقَني بلومه ‘’Kınamasıyla yaktı beni’’ deyimi istiare yoluyla kullanılır ve bir kişiyi kınayarak ona aşırı biçimde eziyet etmektir.[25]

حريق yakıcı anlamına gelmektedir. Diş gıcırdatmak, yakmak demektir.[26]

Bu kelimedeki ilk mana hararet ve tutuşarak yanmaktır. Mücerred lazım olarak kullanımı daha yaygındır. Bunlar حريق – حرَقَ – حرِقَ – حارِقة – تحَرُّق - اِحتِراق dır.

Ateşle yanmak (التحرق بالنار) hararetin şiddeti, yoğunluğu ve nüfuzu tesiriyle bir şeyin suretinde oluşan değişim ve etkilenmedir. Bu kelime soğuğun, kasırganın, suyla yıkamanın ya da sevgi ve hüzünden kaynaklanan olay ve sürtüşmelerin tesiriyle oluşan değişim ve etkileşimler için istiare olarak kullanılır. Sanki bir şey sıcağın etkisiyle alev alıp yanmıştır. Veçhi şebeh de şiddetli bir etkilenme ve derin bir değişimdir.

الحارقة kelimesi bir şeyin kendi yapısındaki sıcaklığı ifade eder. Âzâların hareketi ve çalışması esnasındaki hararetin şiddeti ve yoğunluğudur. Kaslardaki bu çalışma biterse insandaki hareket ve yürüyüş durur.

وَذُوقُوا۟ عَذَابَ ٱلْحَرِيقِ [27]

ayeti ‘’yanan ve içinde hiddet bulunan azabı tadın’’ demektir. Zevk kelimesiyle kullanılarak “tadın” buyurulması; azab mefhumunun tatlı-hoş manaları da olan azb kökünün türevi olması dolayısıyladır.[28]

Kur’ân’da bu manada dokuz kez geçmektedir.[29]

Seqar (سقر)

Bu kelime سقرَتْهُ الشمسُ “güneş onu yaktı” sözünden gelmektedir. سقر Cehenneme özel isim yapılmıştır.[30]

Bu kelime cehennem ateşinin bildiğimiz dünyevi ateşten farklı özelliklere sahip olduğuna dikkat çekmektedir.[31]

سقَر Müennes bir kelime olup, yakarak incitmek (güneş) anlamındadır. Cehennem ateşi; bu kelimenin yabancı kökenli olduğu farz edilir.[32]

Bu kelimedeki asıl mana; renk ve sıfatta değişime yol açan şiddetli sıcaklıktır. Bu mana şiddetli hararet manasındaki الحَمّ kelimesine yakın ve السعير manasıyla alakalıdır.[33]

Bu kelimeyle ilgili olarak şunları söyleyebiliriz:

1- السّقر içinde asi ve kafirlerin bulunduğu azap verici ateş için alemdir.

2- Bu kelime niteleyici ve alem olmasından ötürü gayrı munsariftir. Aslında حَسَن gibi bir vasıftır (niteleme). Değişim ve etki bırakan harareti kuvvetli bir ateştir.

3- Biz deriz ki; السقر cehennem gibi onu kuşatıp ateşin mahalli için değil bizzat ateş için alemdir, buna da şu ayetler delalet etmektedir:

[34] لَا تُبْقِي وَلَا تَذَرُ . لَوَّاحَةٌ لِّلْبَشَرِ

“Geride bir şey koymaz, bırakmaz. Derileri kavurur.”

يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلَىٰ وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ [35]

“Yüzüstü ateşe sürüklendikleri gün kendilerine, ‘Cehennemin dokunuşunu tadın!’ denecek.”

Bu sıfatlar ateşin ihatasıyla değil, kendisiyle irtibatlıdır.

4- لَا تُبْقِي وَلَا تَذَرُ[36] ’’Geride bir şey koymaz, bırakmaz’’ yani ona girenin hal, keyfiyet ve özelliklerini bırakmaz. Bilakis onları değiştirip mahveder, sonrasında da onu rahat ve boş bırakmayıp azabına devam eder.

5- لَوَّاحَةٌ لِّلْبَشَرِ [37] ’’Derileri kavurur’’ yani o şüphesiz insan için ayırdedilebilir, aşikar ve parlaktır.

6- سحب kelimesi; يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ [38] “Yüzüstü ateşe sürüklendikleri gün’’de geçtiği üzere ateşte yüzü koyun sürüklemektir. مسّ سقر ifadesi şerhtir ve ateşte sürüklenmenin neticesidir.

7- عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ[39] “Üzerinde on dokuz görevli melek vardır.” kendinden sonra gelen şu karineyle ortaya çıkmıştır ki murad şüphesiz üzerlerine vekil kılınan meleklerdir: [40]وَمَا جَعَلْنَا أَصْحَابَ النَّارِ إِلَّا مَلَائِكَةً ۙ وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ إِلَّا فِتْنَةً “Biz, Cehennemin görevlilerini ancak meleklerden kıldık. Onların sayısını inkâr edenler için bir imtihan vesilesi yaptık.”

On dokuz rakamına gelince, bu dokuz ve onun toplamıdır. Dokuz tekli sayıların sonuncusudur ve kendisinden sonra on gelir ki o da onlar basamağının ilkidir ve dokuz onla toplanmıştır. Belki bu seqar ın üzerindeki hesaba çekicilerin çokluğuna bir işarettir.

8- قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلِّين َ[41] “Onlar şöyle derler: ‘Biz namaz kılanlardan değildik.” Salat kulluk vazifelerinin ilkidir. Kul ve Rab arasındaki en güzel vesile ve en büyük rabıtadır. Namaz kılmayan kimse Allah’la olan bağlantısını inkıtaya uğratır. Ve kim rahmet, feyiz ve ruhaniyet kaynağını keserse o saqar’dadır.

Müddessir suresinde yaktığı şeyi tüketircesine tahrip etmekle birlikte sönmeyip yakmaya devam eden ve insanın derisini kavuran şeklinde nitelendirilmiştir. Kurtubi’ye göre saqar kemiği değil de eti yakıp tahrip eder. [42]

Kuran’da türevleriyle birlikte dört kez geçmektedir.[43]

Hutame (حُطَمَة )

حَطْم Kırmak demektir. Kırmak ve un ufak etmek anlamındaki هَشْم vb. fiiller gibidir. Bir noktaya kadar gidebilen sınırlı kırmaların tümü için kullanılır.

Aşırı çok yiyen kişiye de cehenneme benzetilerek حُطمة denilmiştir.

حُطام ise kuruluktan kırılan şey demektir. [44]

حَطَم Parçalara ayırmak; حُطام kuruluktan dolayı parçalanan şey; الحُطمة cehennemin adıdır.[45]

Bu kelimenin asıl manası; bir şeyin iskeletini parçalamak, nazmını bozmak, görünüşünü yok etmektir. Maddi ve manevi olarak kullanılır.

Dünyevi mallar için kullanılması; onların zevali, böylece yokluk alemine geçmeleri sebebiyledir.

الحطمة kelimesi; ضُحَكَة (çok gülen) ve هُمزة (çok kınayan) gibi mübalağa sigasındadır. Kırıp parçalama sıfatının çok olduğunu gösterir.

O; içine savrulan her şeyi parçalar; unvan, şahsiyet, dünyevi itibar, suret ve makbul görülen şekli şemalin tamamını yok eder.

Kur’ân’ı Kerim’de bir tek Hümeze suresinde iki kere geçmiştir. [46]

Hutame kelimesi, içinde geçtiği Hümeze suresiyle de uyum içindedir. Vezin bakımından uymaları bir yana Hümeze’nin haysiyet ve gönül kırma manası Hutame’deki kırma manasıyla birleşmekte, her biri diğerini kuvvetlendirmektir.[47]

Lazâ (لظى)

Bu fiilden türetilen لظى kelimesi yalın ateş demektir.

لظى Kavramı ise gayrı munsariftir, cehennem adıdır.

لظى müennes bir kelime olup alevlenmek ve cehennem ateşi mânâlarına gelmektedir. Bu kelime normal isim ve dişil olduğu için gayrı munsarif olduğu görünüyor.

تَلظَّى Şiddetli bir şekilde alevlenmek demektir.[48]

Kelimenin asıl manası maddi ya da manevi şiddetli alevlenmedir (ateş almadır). Maddi tutuşma, tıpkı hissi olan ateş gibidir. Manevi olan ise kalpte gazap sebebiyle meydana gelen şiddetli yanmadır. Ahiret alemindeki tutuşmuş ateş ve alevli azab için kullanılır. [49]

Kur’ân’da bir kez geçmektedir.[50]

Kaynakça

Hasan El Mustafâvî, Et-Tahkîk, Tahran, Merkez Neşr Allâme el- Mustafavî, 1973, 1. Baskı

Rağıb el-Isfehani, Müfredat, Çev. Abdulbaki Güneş, Mehmet Yolcu, İstanbul, Çıra Yayınları, 2006

İsmail Hakkı Bursevî, Kelimeler Arasındaki Farklar, Çev. Ömer Aydın, İstanbul, İşaret Yayınları, 2011

John Penrice, Kur’ân Sözlüğü, Çev. Ömer Aydın, İstanbul, İşaret Yayınları, 2010

Mukâtil b. Süleymân, Kur’an Terimleri Sözlüğü, Çev. Beşir Eryaysoy, İstanbul, İşaret Yayınları, 2004

Ebû Hilâl el-Askerî, Arap Dilinde ve Kur’an’da Farklar Sözlüğü, İşaret Yayınları

Mevlut Sarı, El Mevârid, Arapça-Türkçe Sözlük, Bahar Yayınları, İstanbul, 1982

corpusquran.com internet sitesi

Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an-ı Kerim ve Meâli mobil uygulaması

[1] Buraya kadar olan kısım TDV İslam Ansiklopedisi’nden alınmıştır. C.7, Sh.227, Bekir Topaloğlu.

[2] Arap Dilinde ve Kur’an’da Farklar Sözlüğü, Ebû Hilâl el-Askerî, Sh.469ظ

[3] corpusquran.com internet sitesi

[4] Müfredât, Râgıp el-İsfehânî, 1/271 (Es Semin der ki; bu söylediği nakil yönünden meşhur değildir. Aksine onlara göre meşhur olan onun Arapça olduğudur. Gayrı munsarif olması, özel isim ve müennes sayılmasındandır.)

[5] John Penrice, Kur’an Sözlüğü, sh.65

[6] İsmail Hakkı Bursevî, Kelimeler Arasındaki Farklar, sh.86

[7] corpusquran.com internet sitesi

[8] Kâria Sûresi, 101/9

[9] İbrahim Sûresi, 14/43

[10] Kasas Sûresi, 28/10

[11] Bakara Sûresi, 2/120

[12] Müfredât, Râgıp el-İsfehânî, 2/814

[13] Ebu Hilal el-Askerî, Arap Dilinde ve Kur’an’da Farklar Sözlüğü, 167

[14] İsmail Hakkı Bursevî, Kelimeler Arasındaki Farklar, 347

[15] Nesâî, Cenâiz

[16] corpusquran.com internet sitesi

[17] Müfredât, Râgıp el-İsfehânî, 1/237

[18] John Penrice, Kur’an Sözlüğü, sh.59

[19] Et-Tahkîk, Hasan el-Mustafâvî, 2/68

[20] corpusquran.com internet sitesi

[21] Müfredât, Râgıp el-İsfehânî, 1/582 (Bu mevzuyla ilgili olarak ayrıca Arap Dilinde ve Kur’an’da Farklar Sözlüğü Kitabı’ndan جحم maddesine bakınız.)

[22] John Penrice, Kur’an Sözlüğü, sh.147

[23] Et-Tahkîk, Hasan el-Mustafâvî, 5/156

[24] corpusquran.com internet sitesi

[25] Müfredât, Râgıp el-İsfehânî, 1/301 (Bu mevzuyla ilgili olarak ayrıca Arap Dilinde ve Kur’an’da Farklar Sözlüğü Kitabı’ndan جحم maddesine bakınız.)

[26] John Penrice, Kur’an Sözlüğü, sh.72

[27] Enfâl Sûresi, 8/50

[28] Et-Tahkîk, Hasan el-Mustafâvî, 2/234

[29] corpusquran.com internet sitesi

[30] bknz. Müddessir Sûresi, 74/42, Kamer Sûresi 54/48

[31] Müfredât, Râgıp el-İsfehânî, 1/587

[32] John Penrice, Kur’an Sözlüğü, sh.148

[33] bknz.Müddessir Sûresi, 74/25-30; 42-43; Kamer Sûresi, 54/48

[34] Müddessir Sûresi, 74/28-29

[35] Kamer Sûresi, 54/48

[36] Müddessir Sûresi, 74/28

[37] Müddessir Sûresi, 74/29

[38] Kamer Sûresi, 54/48

[39] Müddessir Sûresi, 74/30

[40] Müddessir Sûresi, 74/31

[41] Müddessir Sûresi, 74/43

[42] Et-Tahkîk, Hasan el-Mustafâvî, 5/180

[43] corpusquran.com internet sitesi

[44] Müfredât, Râgıp el-İsfehânî, 1/322

[45] John Penrice, Kur’an Sözlüğü, sh.77

[46] corpusquran.com internet sitesi

[47] Et-Tahkîk, Hasan el-Mustafâvî, 2/286

[48] John Penrice, Kur’an Sözlüğü, sh.273

[49] Et-Tahkîk, Hasan el-Mustafâvî, 10/216

[50] corpusquran.com internet sitesi

YORUM EKLE
YORUMLAR
Emincihan İskender
Emincihan İskender - 4 ay Önce

İnternette bulduğum en dolu en akademik çalışma idi. İstifade ettim. Allah razı olsun.