‘Küreselleşen dünyada hepimiz paralı askerleriz’

Bazı yazıların, kitapların bir yazılış sebebi veya bir hikâyesi olur. Bu kitap tanıtım yazısının da bir sebebi veyahut hikâyesi var. Anlatayım. Yüksek lisansını benim danışmanlığımda tamamlamış ve bu çalışmasını Hastanelerde Manevi Danışmanlık, KDY, İstanbul 2020, ismiyle kitaplaştırıp yayınlamış ve bunun yanı sıra yedi adet kitap tanıtımı da yayınlamış olan sevgili öğrencim Mehmet Pehlivan’ın, 08.04.2020 tarihinde, bir sosyal medya hesabından yapmış olduğu bir paylaşımı dikkatimi çekti, okudum. Bir kısmını aşağıda alıntıladığım paylaşımında Pehlivan şu cümleleri kullanmış(tı):

“Bugüne kadar yaptığım kitap incelemelerinin içinde en olumsuz cümleler kuracağım bir kitaptı maalesef. Yazarın daha önce Yavaşla kitabını okumuştum, güzeldi, hoştu. Fakat incelememize konu olan Özgürlüğün Baş Dönmesi kitabı her ne kadar başımı döndürmese de, başımın ağrımasına neden oldu. İlk kez bir kitabı okurken ağrı kesici kullandım.

(…)

O kadar yabancı terim ve alıntı var ki başım döndü. Bir kitap yerine sanki psikiyatri doktorunun yazdığı reçeteyi okuyor gibiydim. Bu nedenle dikkatim dağıldı ve kitaptan maalesef bir şey anla(ya)madım diyebilirim. Zaten kitabın 100 sayfasını okuyabildim. Hoşlaşmadığımız yemeği yemeye ısrar etmediğimiz gibi kitabı da devam ettirmek mantıklı değildi.

(…)

Anlamamamın nedeni, içinde bulunduğum zaman ve mekândandır dedim. Farklı gün ve saatlerde okudum. Yok. Olmadı. Sonuç aynı.”

Daha da dikkatimi çeken son cümlesinde şu ifadeleri kullanıyordu öğrencim: “Kitabı okuyacak olan varsa adresini yazsın, göndereyim.”

Ben de “Mehmet Pehlivan, ben okurum, bana gönder” diye şaka yollu yazdım. O da sağ olsun hemen bu iki kitabı adresime göndermiş lakin küresel salgın yüzünden kargoların azizliğine uğradım ve mezkûr eserler evime ve elime hayli geç ve gecikmeli geçti. Öğrencime bu hediyesi dolayısıyla buradan bir kez daha teşekkür ediyorum. Ha bugün ha yarın okurum derken, bir aydan fazla bir süre geçti, kısmet bugüneymiş. Bugün (31 Mayıs 2020) bu kitabı okumaya başladım, okurken notlar aldım, bu notları uygun yerlerde birleştirdikten sonra ara ara kitaba yeniden başvurarak bazı notları tahkim ettim bazı yerleri “tırnak” içinde vermek suretiyle alıntıladım ve böylece bu tanıtım yazısı ortaya çıktı. Dolayısıyla yazarın üçüncü bölümde tartışmış olduğu sosyal medyanın faydalarından biri görülmüş oldu.

Kitapların arka kapak yazıları ile önsözleri önemlidir

Kitapların özellikle arka kapak yazıları ile önsözleri önemlidir. Bazı insanlar, kitapları, arka kapaktaki yazılardan okumaya başladıklarını söylüyorlar. Ben de öyleyim. Lakin bu kitabın arka kapağındaki yazı oldukça öz olmasına karşın içeriği hakkında bazı ipuçları veriyor. Bu yüzden ben bu defa kitabın önsözünden başlayayım, dedim. Zira kitapların önsözleri çoğu zaman en son yazılır ama yazar burada güzel cümleler kurar, meramını anlatır, eserin özünü anlatır, teşekkür faslını yazar onu daha okunur hale getirmeye çalışır. Arka kapak yazısı deyince kitabın ön kapağından da bahsetmek gerekir. Zira kitabın albenisini artıran etmenlerden biri de herhalde ön kapaktaki tasarımdır. Bunu da ifade ettikten sonra piramidin tepe noktasından iki alt köşesine yavaş yavaş kayar gibi konuyu bismillah diyerek genişletmeye başlayalım. Önsözde “İnsanın karmaşık iç dünyası ancak farklı disiplinlerin işbirliği ile bütüncül bir şekilde anlaşılabilir” diyen yazar, ruh sağlığı disiplini ile psikoloji, felsefe, antropoloji, fizik ve iktisat bilimleri arasında yakın bir dirsek teması olduğundan bahsediyor. Ama burada sosyolojinin ismi geçmiyor. Buna karşın kitapta sosyolojik tespitler ve çözümlemeler mevcut. Çoğu yabancı olan zengin kaynakçada da çok sayıda sosyolojik başvuru kitapları var. Belki de yazar sosyoloji disiplinini burada yazmayı unutmuş olabilir.

Altı bölümden oluşan kitap, ismini dördüncü bölümdeki başlıktan almış. Hangi Terapi: Çağımızda Benliğin Dönüşümü başlığını taşıyan birinci bölümde yazar, birçok sosyoloğun ve özellikle F. Tönnies’nin yapmış olduğu gibi toplumların geleneksel, modern ve postmodern toplum veya dönem diye üçe ayrıldıklarını belirterek “geleneksel toplumların kişisi, diğer insanlara bedensel, ruhsal ve manevi anlamda yakın yaşayan bir kişiydi” derken, modernlikle beraber kişinin çevresinin daraldığını ve pozitivizmin de etkisiyle insanlara kılavuzluk etme görevinin din ve din adamlarından bilime ve biliminsanlarına geçtiğini belirtmekte. Bu anlamda McLeod’dan aldığı pasaj önemlidir: “20. yüzyılla birlikte bilim evlere girmiş, herkes biliminsanı olmuştur” (s. 16).

Uydu, faks, kablo, internetin ve mobil telefonlarla enformasyon bombardımanına maruz kalan postmodern kişinin bir parçalanmayla karşı karşıya kaldığını ve insanın farklı ortamlarda, farklı benlikler olarak tanımlandığını ve bunu bir şekilde benimseyip, kendini öyle takdim ettiğini vurgulamakta. Geleneksel toplumlarda bir rahip, sağaltıcı veyahut şaman ile kişi arasında, bir mabedde veya herhangi bir yerde yapılan bir görüşme, kişisel öykünün bir uzlaşı yoluyla cemaatin/topluluğun öyküsüne katıldığı bir olayken modern psikoterapide daha bireysel ve bilimsel bir çerçevede benzer bir süreç gerçekleşir. Ancak psikoterapide başvuranın daha doğrusu müşterinin öyküsü sosyal ve kültürel bağlamından soyutlanarak Freudyen bir yaklaşımla ‘altta yatan’ patolojik ve diğer etkenlerin açığa çıkartılmasına başvurulur. Bu da yeni bir öyküleme türüdür. Ancak bunu albenili yapan şey, terapi odasının pek çok kişi için gerçekten dinlenildikleri, öykülerini anlatıp kabul gördükleri yer olarak görmeleridir (s. 18).

Postmodernizmin psikoterapideki yansımalarına gelince postmoden düşünürler bilginin öznel, göreceli ve yanılabilir olduğunda aynı görüşleri paylaşırlar diyen yazar, postmodernlerin bunun yanında bir kişiyi anlamak için onun içine doğduğu sosyal çevre ve bağlamı ve dili anlamak gerektiğini söylediklerini belirtmektedir. Evet bugün bazı bilim disiplinleri, özellikle sosyal hizmet disiplini, kişiyi çevresi ile birlikte ele alıp değerlendirmek gerektiğini vurgulamaktadırlar.

“İnsan olmanın ne olduğu” sorusunun cevabı

Daha sonra sayın Sayar, benlik kavramı üzerinde durmakta ve onu tanımlamaktadır. Ona göre benlik “insan olmanın ne olduğu” sorusuna bir kültürel grubun kendi psikolojisi içinde verdiği cevaptır” (s. 22). Benlik kavramı hakkında birkaç tanımlama yapan yazar bundan sonraki sayfalarda Philip Cushman’ın görüşlerini özetler. Cushman, II. Dünya Savaşı sonrasında Batılı benliğin ‘boş benlik’ olarak tanımlanabileceğini söylemektedir. 16 yüzyıldan itibaren Batı dünyası dini referans çerçevesinden bilimsel olana, tarıma dayalı üretim biçiminden sınai olana, kırsal yerleşim yerlerinden şehir yerleşim birimlerine ve cemaat yaşantısından şehir yani birey yaşantısına geçmiştir. Yani aydınlanma, modernizm, pozitivizm vb. süreçlerden geçen Batı dünyasında, cemaat türü toplumsal yapı tipinden cemiyet tipi toplumsal yapı ve yaşantıya geçilmiştir. Viktoryen çağda derin, mahrem güdü-yönelimli ve potansiyel olarak tehlikeli olan benlik kavramı devletin benlikler üzerindeki denetimini ve baskısını meşrulaştırıyordu. Viktoryen kişiler para biriktirmeyi, cinsel ve saldırgan dürtülerini kontrol altında tutmayı düstur edinirken, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Batılı insan para harcamaya ve dürtülerini serbest bırakmaya başlamıştı (s. 23).

Yazara göre de Batılı benlik boştur zira aile, cemaat ve gelenekle irtibatını kaybetmiştir. Bu boş benlik, modern çağın getirdiği ve hatta gerektirdiği yabancılaşmaya ve parçalanmaya karşı durabilmek için tüketim malzemeleri, kaloriler, yeni yaşantılar, yeni politikacılar, romantik sevgililer ve empatik terapistler tarafından doldurulmayı arzulamaktadır. Bu boşluk, azalmış özsaygı, değer karmaşası, yeme bozuklukları, alkol ve madde bağımlılığı, kronik tüketicilik gibi farklı şekillerde kendini göstermektedir. Benliğin boşluğunu reklam endüstrisi ve psikoterapi kurumu doldurmaya çalışmaktadır. Reklam endüstrisi ile insanlar tanıtımı yapılan bir ürüne sahip olmayı ve onu tüketmeyi arzular hale gelmektedir.

Psikoterapi de aynı işlevi görmektedir. Yazara göre psikoterapi müşterilerine ‘yaşam biçimi çözümü’ vaat etmektedir. Hasta kişi, bilinçdışı bir süreçle, boş benliğine terapistin kişisel değer ve davranışlarını pekala yerleştirebilir (s. 24). İlerleyen sayfalarda yazar, empatinin kaybedildiğinden dem vurur. “Empati, siyasi baskı dönemlerinde kaybolmaya yüz tutar ve onun yerine ihanet ve ihbar özendirilir” görüşündedir yazar (s. 25).

Bu tespit manidardır. Türkiye, popüler kültürün bütün hoyratlığıyla her şeyi silip süpürdüğü, toplumsal hayatın bütünüyle egemenliği altına aldığı bir dönemden geçtiğini söyleyen Kemal Sayar, Türkiye’de Televole kültürünün insanları ahmak otomatonlara dönüştürdüğünü belirtmektedir. Ona göre Türk toplumunda en önemli statü göstergesi paradır (s. 29). Son zamanlarda bilgi, kültür, manevi değerler gibi insanlığı ayakta tutan tüm bu olguların yerine paranın iyiden iyiye öne çıktığı herkesin malumudur. Bazı insanlar en basit bir hesaplaşmada, bir tartışmada “paran kadar konuş” diyerek insanı, toplumu yaşatan değerleri yok sayabilmektedir. Bu durum bir anlamda gösteri toplumu olmanın bir tür dışavurumudur.

Küreselleşmenin ruh sağlığına etkisi

Küreselleşmenin Psikolojik Boyutları başlığını taşıyan bölümde yazar, küreselleşme nedir, ne işe yarar sorusuyla başlar meramını anlatmaya. Küreselleşmeyi, “Bilgi, eşya, sermaye ve insanların politik ve ekonomik sınırları aşan akışıdır” (s. 38), biçiminde tanımlayan yazar, ‘Coğrafyanın sonu’ ya da ‘mesafenin ölümü’ olarak adlandırılan süreçte dünyanın küçüldüğünü hepimiz hissetmekteyiz, demektedir. Ona göre küresel kültürü taşıyan iki önemli araç, bilgisayar ve iletişim teknolojileridir (s. 39).

İlerleyen sayfalarda yazar, günümüzde sefaletin kıtlıktan, kaynakların kıt olmasından değil, zenginliğin adaletsiz dağılımından kaynaklandığını söylemektedir (s. 43). Bu görüşlerini birtakım istatistiki bilgilerle destekler. Ona göre esasen küreselleşme, kapitalizmin tarihsel buhranının dünya ölçeğinde yaygınlaşmasıdır. Bu buhran, geliştirilen üretim güçlerinin toplumun tüm üyelerine eşit iş ve tüketim imkânları sağlamakta yetersiz kalmasıdır (s. 44). Küreselleşmeyle birlikte ulus devletlerin bir güç kaybına uğradığını, uluslararası saygınlığının azaldığını iddia eden yazar, “uluslararası saygınlığı azaldığında kimlik duygusu ve demokrasi de yara alır (s. 47) demektedir. “Küreselleşme ile birlikte insanların emniyet ve tekinlik hissini sağlayan kaynakları çözülmeye uğramakta, millet ve aile kaybolmaya yüz tutmaktadır” diyen yazar bu olguyla birlikte samimiyet ve sahicilik duygusunun yitip gittiğini belirtmektedir (s. 52).

Tüketim toplumunun insan ilişkilerini metalaştırdığından bahseden yazar, ‘kullan at’ anlayışının teşvik edildiği ve toplumun bazı katmanları tarafından kabul gördüğünü lakin bu söylemin sadece üretilmiş malları atmak değil, bunun yanı sıra değerlerin, hayat tarzlarını, istikrarlı ilişkilerin, şeylere, binalara, metalara bağlılığında atılmasına kadar geniş bir alana yayıldığını (s. 53) söylemektedir. Küreselleşmenin insanları yurtsuzlaştırdığı ve köksüzleştirdiği için insanların kırılgan yapıda da olsa duvarlar örmeye başladığını belirten yazar, “Komşunu kendin gibi sev” düsturunu unutulmuş, evler muhkem şatolara dönüşmüştür” (s. 54) olduğuna dikkat çeker. Küresel çağın bariz vasıflarından birinin hareket olduğunun dile getirildiğini söyleyen yazar, bu söyleme göre çoğu insan göçmendir, ‘yerli’ ve ‘yabancı’ yoktur biçiminde ifade edildiğini ve küresel çağın simge kişisinin ‘göçmen’ olduğu kanaatindedir.

Küreselleşmenin yarattığı yurtsuzluk duygusunun ruh sağlığı açısından üzerinde durulmaya değer bir konudur diyen yazar, toplumdan, köklerimizden, geleneklerimizden koparıldığımız için yalnızız ve bu yüzden endişeliyiz (s. 59) demektedir alandan biri olarak. Burada nostalji kavramına bir açıklık getirmektedir. 18. yüzyılın ruh sağlığına ilgi duyan hekimleri sıla özlemini ve evden uzakta, gurbette olmanın acısını “nostalgia” kavramıyla ifade etmişlerdir. (Yunanca nostus: eve dönüş ve algos: ağrı). Bu sözcük 1688’de ilk kez kullanılmış ve daha ziyade evlerinden uzaktaki çökkün, bitkin, yılgın paralı askerleri tanımlamak için istimal edilmiştir. Nostalji sözcüğü hakkında bu kadar ayrıntılı bilgiyi bu kitabı okumakla öğrendim desem doğrudur. Sayfa 62-66 arasında yazar ilk bölümde ele aldığı benlik ve küresel çağda benliğin dönüşümü konusu üzerine tekrar dönmekte ve ruhun belirsizliğinden bedenin belirsizliğine ve küreselleşme ve biyokolonizasyon konularına açıklık getirmektedir. Sosyologların, antropologların görüşlerinden istifade ederek konu hakkında detaylı bilgiler veren yazar kültürel psikiyatri küreselleşme ve ruh sağlığı üzerinde durmakta ve Kirmayer ve Minas’ı kaynak göstererek küreselleşmenin psikiyatriyi üç koldan etkileyebileceğini yazmaktadır:

  1. Birey, kolektif kimlik ve topluluk yaşantısı üzerindeki etkileri;
  2. İktisadi eşitsizliğin ruh sağlığına yansımaları;
  3. Daha örtük olarak, psikiyatrik bilgiyi biçimlendirip yayması (s. 79).

Bu etkiler üzerinde kısaca açıklama yapan yazar, bu bölümün son başlığı olan Sormak Güzeldir’de Bauman’dan bir cümle alıntı yaparak, “Soru sormaktan kaçınmak, verilebilecek bütün cevapların en kötüsüdür” demektedir. Ve “Sormak düşünmektir; düşünmekle, dünyayı dönüştürme fırsatı yakalarız. Dünyayı bulduğundan daha iyi bir biçimde bırakmak, insan olarak hepimizin ödevidir” (s. 82) diyerek soru sormak üzerinde güzel bir saptama yapmaktadır.

Benlikleri dönüştüren faktörlerden biri: İnternet

Üçüncü bölüm Psikolojik Mekân Olarak Siberalan başlığını taşımaktadır. Diğer insanlar üzerinde bir etki ve izlenim meydana getirme veya sosyal ortamlarda oluşturulan izlenimi belirleme arzu ve çabasının insani bir özellik olduğunu söyleyen yazar, ‘Home page’ bize ideal benliğimiz dünyaya sunma imkânı verir. Online maskeler takarak, yeni kimlikler edinmemizi sağlar demektedir (s. 89-90). Ona göre internet üzerinde konuşan insanların regresyona yani bir gerilemeye haline girdiği; bu durumun çabuk parlama, cinsel açıdan karşısındakini taciz etme ve kendi iç dünyasını sakınmaksızın ifade etme vb. gibi belirtilerle kendisini gösterdiği ileri sürülmektedir. Bunun yanı sıra internetin fayda ve zararlarından da bahseden yazar, internet bireyler ve gruplar arasındaki etkileşimi artırma amacıyla kullanılan ancak sonuçta sosyal ilişkilerde azalmaya yol açan bir sosyal teknolojidir (s. 101) demektedir. İnternet bağımlılığının tanımını yapan yazar, internetteki oyun alanlarının özgül bir çekiciliği olduğunu ifade etmektedir. İnternetin postmodern çağda benlikleri dönüştürdüğünün altını çizen yazar, düş ve simülasyonun gerçekle karıştığı, iç ve dış dünyanın sınırlarının muğlaklaştığı postmodern zamanları anlamak için çok eski zamanlara, bilgi ve yaşantıda derinliğin ve sahiciliğin muteber olduğu bir zamana gitmeye ne dersiniz? Sorusuyla bölümü sona erdirmiştir.

Özgürlüğün Baş Dönmesi başlıklı dördüncü, anksiyete kavramı üzerinde detaylı olarak durulmakta. Aslında bu bölümün başlığı bana göre “Kierkegaard ve Anksiyete” olmalıymış. Çünkü yazı boyunca daha çok onun ismini görüyoruz. Yazıdan, tüm zamanların en önemli ruhbilimcilerinden biri olarak tanımlanan Sören Kierkegaard’ın (1813-1855)’ın S. Freud’dan yaklaşık bir asır önce, 1844 yılında Anksiyete Kavramı adlı kitabında, bu kavram üzerinde durduğunu öğreniyoruz. Kierkegaard’a göre anksiyete her zaman özgürlüğe yönelimli olarak tanımlanmalıdır. Kierkegaard’ın anksiyeteyi bir öğretmen olarak görmesi yazar için anlamlıdır. Anksiyete gerçekliğin kendisinden daha iyi bir öğretmendir; zira gerçeklikten kaçabilir ya da görmezden gelebilirsiniz halbuki anksiyeteyi hep içinizde taşırsınız (s. 123). Bölümün ilerleyen kısımlarında varoluşçu psikoloji açısından anksiyete, normal ve patolojik anksiyete kavramlarını daha ziyade Paul Tillich ve Rollo May’ın görüşleriyle açıklamaktadır. Anksiyete ve değerler, insan ve zaman, seçmek ve ölüm ve insan başlıkları bölümün diğer başlıkları olarak göze çarpmaktadır.

Ruhsal Hastalığa Yönelik Tutumlar başlıklı beşinci bölümde, simgelerle konuya giriş yapan yazar, farklı toplumlarda zihinsel hastalıkların nasıl algılandığı ve karşılandığı konusunu ele almakta (s. 146-148). Ruhsal hastalığa yönelik tutumlar ve şizofreni başlığı altında Batı ve üçüncü dünya ülkelerinde şizofrenin seyri üzerine bir karşılaştırma yapmaktadır. Üçüncü dünya ülkelerinin aile ve cemaat ilişkilerinin güçlü olmasının bu hastalık üzerinde iyileştirici etkisinin olduğunu söylemektedir (s. 150-153). Bu bölümde depresyon üzerinde de duran yazar, Hint-Avrupa dillerinde depresif yaşantıyı anlatan pek çok kelime varken bazı Batı-dışı toplumlarda ‘çökkünlük’ sözcüğünün tam bir karşılığını bulmak zordur demektedir. Mesela İranlı bir köylü “Kendimi çökkün hissediyorum” demez de kalbinin ağrıdığından yakınabilir veya çevresine karşı düşmanca tutumlar içine girebilir (s. 155).

Haplar acı olabilir ama şifa vericidir

Birol Çotuk ile birlikte yazıldığı anlaşılan altıncı bölümde Kaos Teorisi ve Psikiyatri ismini taşımaktadır. 1960’lı yıllarda kaos biliminin doğuşu bilim içinde bir meta-dil, bir meta paradigma oluşurmuştur. Konuyla ilgili en popüler kitabın yazarına göre kaosun başladığı noktada klasik bilim durur (s. 164). Kaos rastgele bir kargaşa değildir. İçinde gizli bir determinizm taşır; o yüzden kimi araştırmacılar bu durumu ‘deterministik kaos’ olarak adlandırmışlardır. Kaos belirsizlik ve düzeni aynı anda içinde barındırır (s. 168). Bu bölümde yazarlar kaos ve insan fizyolojisi, kaos ve insan psikolojisi ve kaos ve biyolojik psikiyatri başlıkları altında çeker adını verdikleri şekillerle açıklama yoluna gitmişlerdir. Yazarların eleştiri başlığı altında son cümlelerini buraya alarak tanıtımımızı sonlandıralım. “İyi bir ilkenin her düzeyde işleyeceğini sanmak aldatıcı olabilir. Bir kaos araştırmacısının dediği gibi, “Eğer bir kuram her şeyi açıklamaya yarıyorsa, aslında hiçbir şeyi açıklamaz” (s. 190).

Prof. Dr. Kemal Sayar’ın psikiyatri uzmanı olması sebebiyle burada tanıtımını yaptığımız kitap, esas itibarıyla doğal olarak psikiyatri alanı ile ilgilidir. Bununla birlikte yazarının sosyoloji, psikoloji, antropoloji ve iktisat vb. gibi sosyal ve manevi bilimlere de vâkıf olması hasebiyle kitap pür psikiyatrik bir eser olmanın sıkıcılığından çıkarılmıştır. Başka bir ifadeyle eser psikiyatrik temel üzerinde yukarıda saydığımız disiplinlerle yoğrulmuş, harmanlanmış ve deyim yerindeyse alan dışı kişiler tarafından da anlaşılıp okunabilsin diye tıbbi deyimle hap haline getirilmiştir diyebilirim. Sevgili öğrencim Mehmet Pehlivan, haplar acı olabilir ama şifa vericidir. İtiraf edeyim ben de kitabın ilk dört bölümünü daha rahat okurken sonraki bölümlerde yazarın uzmanlık alanının daha belirgin olduğu kavram ve açıklamalardan dolayı zorlanmadım değil; buraları birkaç kez okumak zorunda kaldım ve anladım.

Bu vesileyle son cümle olarak sayın Kemal Sayar hocaya, Türk okuyucularına böyle bir eser kazandırmış olmalarından dolayı teşekkür ediyor; hürmet ve şükranlarımı sunuyorum. İyi okumalar diliyorum.

Özgürlüğün Baş Dönmesi, Kemal Sayar, Kapı Yay., İstanbul 2019, 200 s.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet Pehlivan
Mehmet Pehlivan - 5 ay Önce

Her zamanki gibi gayet uzun ve doyurucu bir yazı olmuş. Yazı yazmanın da kaderi var evet. Adem Efe hocamın huyu da kısa yaz (a)mıyor. Allah kalemine güç versin. İlmini bereketlendirsin.

Mehmet Pehlivan
Mehmet Pehlivan - 5 ay Önce

Adem Efe hocam yazınızda bana cevap olarak, "haplar acı olabilir ama şifa vericidir." demişsiniz. Evet doğru katılıyorum. Sanırım hapı kullanırken dozunu ayarlayamadığım için kitaptan verim alamadım.

Ad ban Eskiyurt
Ad ban Eskiyurt - 5 ay Önce

Gùzel bit inceleme yazisi. Aden hocamin yazilati kacirilmaz ,YUREĢINE KALEMINE saģlikkk

Kadirhan Öztürk
Kadirhan Öztürk - 5 ay Önce

Emeğine sağlık hocam. Çok istifade ettim.