Küresel soğumaya dikkat: Ne çok acımasızlık var!

İnsan neden bu kadar acımasızdır. Kaç gündür bu soruyla didişip duruyorum. Aldığı kültür, sahip olduğu inanç insanın sivrilen yanlarını törpülemez mi hiç? O zaman neye yarar inanç ve de onun zaruri sonucu olan amel? Bütün bu soruları size değil kendime soruyorum. Ne kadar vefasızlık, kadirbilmezlik gördümse hep yakın çevremden gördüm. Düşmanı uzakta aramama gerek bile kalmamıştı. Bir kuru dilim daha fazla kemirebilmek için en yakınını satanlara şahit oldu bu gözler. Gaflette olanı gördüm, basireti bağlananı rastladım; fakat hiçbirisi rikkati dağınık insanlar kadar göğsümü pres altına alıp soluğumu tıkamadı.

“Pencere kenarında bir saksılık çiçeğiniz de mi yok?” diye çok söylendim. “Hiç mi bir şarkıya dalıp gitmezsiniz?” diye sordum. Cevap alamadım. Ne Kur’an okuyanlarda ne hadis halkalarına katılanlarda ne de şiir yazanlarda görebildim bu rikkati. Üç günlük dünyanın menfaatlerine ne kadar da çok tamah edenler varmış. İbadetleriyle aralarına mülkiyet girmiş o kadar insana rastladım ki bunaldım ve de bulandım. Din gününden bahsedip de öte dünya hassasiyeti içlerine sirayet etmemiş insanlarla anlaşamamaktan daha tabii ne olabilir ki?

Bizden İsmet Özel’i sevme sebebimizi geri almak istiyorlardı. Sezai Karakoç’la Cemal Süreya’nın oturup birlikte çay içebilmelerini her yerde söylemememiz gerektiği tembihleniyordu. Zarifoğlu otostopla Avrupa’yı gezmişti, fakat onu siz yine de gençlerin yanında söylemeyin diye ikaz almıştık. İyi de niye? İnsan yanlarımız görmezden geliniyordu da ondan. Hep bir şeyler olmaya çalışmıştık yıllar yılı, sadece bir tek şey aklımıza gelmemişti: İnsan olmak! Çünkü insan olmaya çok yatırım yapmak gerekiyordu. Beşer değil insan olmaktan bahsediyorum. Fıtratı ve hilkati ile barışık olan Müslümana insan dendiğini öğreneli çok olmuştu.

İnsanın acımasızlığını en çok inanmış insan kardeşinden anlıyor kişi. Hep uzaktan gelecek yumruğa odaklandı yüzümüz. Karşıdan gelecek hakarete, mihnete hazır bir çehre ile dolaştık günlerce. Yumruk da hakaret de zulüm de hep beklenmedik yerden, en yakından geldi. Vahşilik hiç de hayvanlara özgü bir şey değilmiş, bunu anladım. Aklını kullanarak acımasız davranmak en ağır olanı imiş. Acımasızlığın salgın haline geldiği durumlar geniş hoşgörü, yüksek anlayış ve mümkün mertebe idare etme duygusudur. Bu niteliklere sahip insancıl karakterler merhamet gösterdikleri kişilerden acımasızlık görebiliyorlar.

Çok tuhaf bir varlık insan, kendisine içten ve toleranslı davranan kişileri ilk fırsatta üzmek ve ezmekten şehvet derecesinde zevk alıyor. Sizi bilmem, ama ben bu dünyadan giderken muhtemelen karşılaştığım acımasızlıkları yanımda şahit olarak getireceğim. İmkânı olan imkana sahip olmayanı nasıl gözünün yaşına bakmadan suçlayıp itham ediyor. Tek savunma silahımız kalıyor geriye, sabırla yoğrulmuş inancımız!

Çiğ süt emenlere mahsus bir şey midir acımasızlık? Süt her hâlükârda merhamet ve şefkatle dimağlara vasıl olur. Amaca ulaşmak için her yol mubahtır anlayışı o kadar yaygın ki mahallede bu tutum karşısında ahlâkın yeniden tarifini yapmak gerekiyor. Haydi vicdan yok diyelim, anlayacağın dilden konuşalım: Empati de mi yok? Empati sünnettir oysa. “Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma” sözü en çok kullandığımız hadislerdendir.

Acıma duygusu diyorlar, mesele o kadar basit değil. Acıma duygudan ibaret değildir zira, o bir eylem ve davranış biçimidir. Sanırım insandan insana sirayet etmeyen, bir ucu noksan kalan şey tam da budur. Hayata geçirilmeksizin sadece duygu bazında içimizi serinletme aracı ise acıma, uzaktan merhaba gibi bir şey olur.

Kimse yüzümüzün asıklığını sormuyor, kendi kendinize yetip yetmemeniz kimsenin umurunda değil, lakin ufukta beliren sıradağları dava adıyla birlikte harekete geçireceğimize inanıyoruz. Bu afaki inanışlar insanı o kadar çok yapay doygunluğa ulaştırıyor ki yakındaki insanla göz göze gelmeye üşeniyoruz. Yakın zaman ve de yakın mekân iddiasızlıkla eşdeğer sayılıyor. Birbirimiz olmadığımız için hiç çekinmeden birbirimizin canını yakıyoruz. İki-üç ben merkezli narsis kişilik bir araya gelip ego tatmin ayini yapıyor, sanıyoruz ki birbirimiz oluyoruz. Herkes kendi benliğini takdis ettiğini saklıyor. Saklanıyoruz birbirimizden. Kovalayıp uzaklaştırıyoruz birbirimizi; kucaklama numarasıyla tam punduna getirip boğuyoruz.

“Ne çok acı var” diyordu merhum Zarifoğlu. İşaret ettiği alanların bir kısmını gittik gördük. Erzurum’da otuz üç kişiyle birlikte gördüğümüz müşterek zulüm “ne çok acımasızlık var” dedirtecek cinstendi.

Ah acı, ah yüreğimizin muhkem bastığı tek yer! Ne çok iplere serdiler seni un yerine. Çepçevre kuşatıldığımız acımasızlıktan acılarımızı duyamaz hale geldik.