Kurban olam bıçak tutan ellere

Çalgılı çağanaklı bir ahırdı geldiği yer.

Pazara çıkmıştı, görmediği zorluk, yaşamadığı sıkıntı kalmamıştı.

Sadece kendisi yoktu Kınalı Koç olarak. Boynuzu elmas kargıya benzer Boğalar görmüştü.

Ağılda akça kuzucuğa tos vuran, ama pazarda boynuz yemeye başlayan deli Koyunlar...

Kaçanı kovalar, aman diyene bıçak atar mal sahipleri...

Atını mahmuzlamış, pazara gelmiş peşin paralılar...

Peşinde ala Köpek eniğiyle dolaşan Kuzular, Keçiler, Eşekler, Atlar, Taylar...

Hayvanların başına gelen alış veriş değil, bir gasptı. Bir kısmı alıcı diğer kısmı satıcı tarafına geçmiş, boynuzlarından tutmuşlar, paylaşamıyorlardı hayvanları.

- Uyumam için benim uzanmam gerekir demişti Kınalı Koç.

Şimdi yatmam gerekiyor; yarın güneş doğmadan kalkacağım çünkü.

Ama kimse dinlememişti.

Oysa At: “Ben rüya bile görürüm ayaktayken” diyordu.

“Sadece gözün uyur senin, ama gönlün uyanıktır.” deyip doğru dürüst bir yer vermemişlerdi Kınalı Koç’a ve yorgun argın dolaşmıştı pazarı.

Adı gibi burcu da “Koç”tu.

Ahırda, adıyla burcu tutan biri varsa, o da Kınalı Koç’tu.  Yani böyle olduğunu düşünüyordu. Bir burca ad olmakla övünülmesi gerektiğini bilmiyordu. Böyle bir niyeti de yoktu. Öyle ya, bir Koç, Yengeç, Akrep burcu var da bir Eşek, At, Öküz hatta Tavuk, Civciv, Horoz burcu yok muydu?

Elbette vardı.

O, Koçluğuyla üstün değildi; onlar Yılan veya Yarasa olmakla değersiz değildi.

Herkesin burcu gibi kaderi de vardı, o kadar.

Bunlar tamamen küçük iki boynuzlu, boynu ipli, boncuklu Koç kafasını işleterek elde ettiği sonuçlardı bunlar.

Onu üstün kılan yanı, kurban olmaya en elverişli ve yakın oluşuydu.

“Ben de atam Halil İbrahim’in Koçu gibi kurban olmak istiyorum.”

Böyle demişti arkadaşlarına:

-Kurban olam bıçak tutan ellere.

Ne zaman ki kurban olmaya niyet etti; işte o zaman Allah’a yaklaşma bilgisini de elde etti. Burç bilgisi o zaman verildi kendisine.

Ondan sonra bütün rüyalarda uçarken gördü kendini.

Tuzlu değil, bizzat tuzun kendisiydi yediği; ama içi serindi gene de. Ve tuz yediği zaman nasıl susuyorsa öyle susamıştı kurban olmaya.

Eski sahibinin elinde de kurbanlıktı Kınalı Koç; fakat kurban olamamıştı.

Sevinse mi uzun yaşadığına?

Sevinemedi.

Üzülsün mü canını kurban edemediğine.

Evet, çok üzüldü ve de üzgündü.

Sevinilecek bir şey varsa o da anasının, arkadaşlarının önünde kesilmemiş olmasıydı. Acı verecekti bu onlara.

Eski sahibi Davut Ağa gibi, yeni sahibi Ali Baba da nice arkadaşının sıcacık kanını döktü gözünün önünde. Derisini yüzüp, karnını yardılar. İçini çıkardılar, arkadaşlarının ayakuçlarına döktüler. Sanki, ‘Sizin de sonunuz böyle olacak’ dediler kendisine. Bazıları hastalıktan, bakımsızlıktan telef oldu, öldü. Onların ne eti işe yaradı ne derisi. Bazıları eli silahlı adamlar tarafından şehir ortasında vuruldu. Daha doğar doğmaz eti marul gibi görülüp kesilen Buzağılar gördü, onların öyküsünü dinledi.

Nasıl olsa ölüm yok muydu bu hayatın sonunda?

Neden o da kutsallar arasına katılmasındı? Pazara gidip de arefe günü dönen nice arkadaşı oldu. Onlara nasip olmamıştı kurban olmak. Onlar, bu kutsal günler geçince birer kasaplıktı.

Demek kurban olmak da bir nasip işiydi. Her zaman kurban günü değildi ki. Ondan sonra en yakın olan ‘adak kurbanı’ olmaktı; o da binde bir ihtimaldi.

Ali Baba, bakarsın bir gün elini ayağını bağlar, boğazına bir bıçak dayar, keser, içkili sofrasına meze eylerdi.

O böyle bir kötü emele hizmet etmek istemiyordu.

O, kendisini seven ve sevdiği için yaratan Allah adına harcamak istiyordu canını. Üçe paylaştırılmak, ‘Allah kabul etsin’ duası almak; fakirin, muhtacın karnını doyurmak, atası Halil İbrahim’in Koç’uyla komşu olmak istiyordu.

Bu gece işte bu isteğini anlatacaktı.

-Anlatacağım aslında önce benim, sonra da bizim hikâyemiz arkadaşlar, dedi.

Sadece kendisinden bahsetseydi ihtimal ki daha az dikkatle dinlenecekti. Sohbetin içine dinleyicilerini de kattı ve o zaman herkes anlatılan öykünün bir yerinden tuttu.

-İbrahim peygambere selam olsun arkadaşlar, dedi. Bizi telef olmaktan kurtaran, ölümümüzü Allah için can verme mertebesine çıkaran odur. Odur ki bize ölümü güzel eylemiştir.

-Nasıl oldu, dedi Rüzgârın Oğlu Şebdiz?

-Bir oğul istemişti Allah’tan diye devam etti Kınalı Koç. ‘Allah’ım demişti eğer bir oğul verirsen bana, onu sana adayacağım.’

Böyle dua etti ve tam yüz yaşındayken ona bir oğul verdi Allah. Adını İsmail koydu. Çocuk yedi yaşına gelince verdiği söz hatırlatıldı İbrahim’e rüyasında.

-Nasıl, rüyada mı, dedi bu kez Rüzgârın Oğlu Şebdiz?

-Evet, rüyada dedi Koç. Hem de üç gece ve üst üste. İbrahim peygamber üç gün aynı rüyayı görünce bunun doğru olduğunu anladı ve o zaman oğlunu aldı karşısına: “Oğlum İsmail” dedi, “ben seni rüyamda Allah için kurban ediyor görüyorum.”

-Babam bana böyle deseydi, ben çoktan kaçardım dedi Tay.

-Vay hayırsız evlat vay, dedi Rüzgârın Oğlu.

-Sadece senin evlat değil; şimdi bütün yavrular senin Tay gibi, dedi İbili.

Ama bizim yavrularımız gibi demedi İbrahim’in yavrusu : “Sen ne ile emredildiysen onu yap baba” dedi ve teslim oldu babasına. “İnşallah beni sabredenlerden bulursun.”

İbrahim peygamber bıçağını bileyledi, çocuğun gözünü bir bezle bağladı ve

‘Bismillahi Allahüekber’ diyerek, bastı bıçağı.

-Vay be ne büyük cesaret, dedi Kıtmir.

-Buna cesaret değil iman demek lazım, dedi İbili.

-Ama bıçak kesmemiş, diye devam etti Kınalı Koç.

Sonra burada durdu.

-Keskin bıçaklara geleyim Allah’ım, dedi.

Sonra devam etti anlatmaya:

-Bir kez daha çalmış bıçağı İbrahim peygamber çocuğun boynuna.

-Bu kez garanti kesmiştir, dedi Buzağı.

-Bıçak yine kesmemiş, dedi Kınalı. “Allah Allah, neden kesmiyor bu bıçak” demiş ve yanındaki kayaya vurmuş bıçağı. Kaya ikiye ayrılıvermiş hemen. O zaman anlamış ki kesmemek bıçaktan değil, Allah’tan. Üçüncü defa çalmış bıçağı İsmail’in boynuna.

-Hah, şimdi kesti, dedi İbibik Horoz.

-Bıçak gene kesmemiş, diye ekledi Kınalı.

Tam bu sırada Cebrail aleyhisselam ‘Allahüekber’ diyerek atam Koç’u indirmiş cennetten.

O Koç da benim gibi kınalı, besili, beyaz, ince tüylü, hilal boynuzlu, kara gözlüymüş. “Oğlunu kesme, beni kurban et ey İbrahim” demiş. “Kurban olmaya ben daha layığım.”

İbrahim peygamber de oğlunun elini, ayağını çözmüş; gözleri bağlı Koç’u kesmiş.

İşte ondan sonra Kınalı Koç’un eti, kanı, derisi ve namı dünyada kaldı; ama ruhu cennete uçtu. Ben onun için kurban olmak istiyorum işte.

Benim her gece duam budur arkadaşlar, dedi.

Kınalı Koç o zaman gördü ki kendisiyle birlikte bütün arkadaşları ağlıyor.

Bu duygusal ortamda dua kabul edilir. Ben dua edeyim, siz de ‘âmin’ deyin arkadaşlar, dedi.

Sonra arka ayaklarının üzerine dikeldi, ağzını açtı, ağlamaklı sesiyle:

-KURBAN OLAM BIÇAK TUTAN ELLERE, dedi.

-KURBAN OLAM ALLAH İÇİN BIÇAK TUTAN ELLERE.

Herkes gönülden yapılan bu duaya ‘Âmin’ diyerek katıldı.

Dua bitmişti ki o sırada ahırın dışından birtakım sesler geldi. Bu ses Ali Baba’nın oğlu Süleyman’a aitti. Çünkü Ali Baba, oğlunu ahıra göndermiş, git bakalım demişti. Hırsız filan gelmiş mi, benim kurbanlık Koç’um, Kınalı’nın başı selamette mi? Geçen Kurban Bayramında ikiz kardeşini kurban etmiştim; bu Kurban Bayramında, yani üç gün sonra onu kurban edeceğim Allah’ın izniyle, dedi.

Kıtmir uyumuş mu, bağlı olanların ipi çözülmüş mü? Bak gel bakalım.

Ali Baba’nın oğlu geldi, ahırı kontrol etti ve babasına:

-Ahırda her şey yolunda baba, dedi. Ortalıkta hiçbir yaramazlık yok; Koyun ve Koçlar yerinde ve meliyorlar. İnekler, Buzağı ve Tosunlar mööö’lüyor, Tavuklar ve Horoz gıdaklıyor; Eşek ve Sıpa’sı anırıyor, Köpek Kıtmir havlıyor, Kedi miyavlıyor, Arı vız vızlıyor, Rüzgârın Oğlu Şebdiz ve Tay kişniyor.

- Herhalde dua ediyorlar oğlum, dedi Ali Baba gülerek. Kurban olmak için dua ediyor olsalar gerek.

Kâmil Yeşil, Kurban Çiftliği kitabından.