Kur’an hem feminizme hem de kadın düşmanlığına referans olabilir mi?

Birçok egemen sistemin, mevcut sosyokültürel yapının dayatması ve bu yapının etkisinden kurtulamayan dinî yorumların da katkısıyla kadını sırf biyolojik cinsiyetinden dolayı hiyerarşik olarak erkekten alt basamakta konumlandırması ve bu düzenlemeye muadil olarak toplumsal cinsiyet rollerini belirlemesi üzerine ortaya çıkan problemlere çözüm üretmekten ziyade bu konuda “kimin ne dediği”ni dile getirmek üzere kaleme alınmış bir eser, Modern Dönem Dindarlarının Kadın Algısı.

Kitapta ilk olarak, insanlığın bir diğer yarısını oluşturan kadınların -tarihsel süreç içinde insan hakları bağlamında epeyce mesafe kat edilmiş olmasına rağmen- hep sorun olma düzleminde gündeme geldiği ve bu algı biçiminin M.Ö. yaşamış toplumlardan bugün geldiğimiz 2000’li yıllara kadar tevarüs yoluyla korunduğu, tarihin farklı katmanlarında yaşamış ve yaşadıkları zamanlarda olduğu gibi çağımızda da hâlâ seslerine kulak verilen filozof ve Müslüman düşünürlerin görüşlerine yer vermek suretiyle ortaya konmaya çalışılıyor.

Antony Giddens’e göre “kültürlerin, tarihin, coğrafyanın kadınlara ve erkeklere sosyal olarak yüklediği roller ve sorumluluklar” anlamına gelen toplumsal cinsiyet başka bir tanımlamayla cinsiyete dayalı olarak toplumun bireylere yüklediği rolleri, görev ve sorumlulukları, toplumun onları nasıl gördüğünü, nasıl algıladığını ve onlardan taleplerini içermektedir. Yazar, gelenekte cinsiyet ve toplumsal cinsiyetin birbiriyle örtüştüğü anlayışı kabul görse de bugün bu iki kavramın birbirinden ayrı anlamsal boyutlarını konu edinen geniş bir literatürün ortaya çıktığını ifade ediyor. “Doğacı görüş” taraftarlarına göre toplumsal iş bölümü erkeklerin fiziksel açıdan güçlü olmaları sebebiyle avcı ve savaşçı olabildikleri ve evden uzaklaşabildikleri, kadınların ise çocuk doğurma özellikleri nedeniyle eve bağımlı kaldıkları gibi genetik ve psikolojik farklılıklar çerçevesinde oluşurken doğacı görüşe itiraz kapsamında ortaya çıkan “gelişmeci görüş”e göre ise cinsiyet rolleri kültürel ve sosyal olarak belirlenip inşa ediliyor. Dolayısıyla cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ilişki bağlayıcılık özelliği taşımıyor. Toplumsal cinsiyet bağlamında hassaten kadına biçilen roller hususunda dinin etkisine de değinen yazar, özellikle dinin meşrulaştırıcı gücünün egemen sistemlerin etkisine açık olduğuna ve bu kapsamda kadın rollerinin sınırlarının çizilmesinde etkisini yıllarca sürdürdüğüne dikkat çekiyor.

Yaratılış bağlamından “çok eşlilik” ve “erkeğin kavvamlığı” alt başlıklarıyla ahlak ve ibadetler alanına; boşanma, şahitlik, miras gibi meselelerin ele alındığı sosyal bağlamdan siyasal bağlama kadar çeşitli kategorilerde Kur’an’ın kadın ve cinsiyet statülerine dair yaklaşımlarının konu edildiği ikinci bölümde özellikle günümüz ilim adamlarından Süleyman Ateş, Abdülaziz Bayındır, Mustafa Öztürk, İlhami Güler, Şaban Ali Düzgün, Mehmet Okuyan, Adnan Demircan gibi bilindik hocaların görüşlerine yer veriliyor.

Kur’an’da kadın ve erkeğin yaratılışı

Kur’an’ın insanın yaratılışı ile ilgili atıflarında asıl amacın insanın nasıl yaratıldığını anlatmaktan ziyade toplumun yaratılış ile ilgili bilgilerinden yola çıkarak yaratıcının Allah olduğuna ve yaratmayı yinelemenin de ona ait olduğuna vurgu yapmak olduğu hususu belirtildikten sonra birçok ayete isnatla Kur’an’da kadın ve erkeğin yaratılışında bir eşitsizliğin görülmediği, fakat bununla birlikte Müslümanların zihinlerinde yer etmiş eşitsizliğin temelinin daha çok Tevrat’ın “yaratılış” bölümündeki söylemlerle de benzerlik gösteren hadis rivayetlerine dayandığı ifade ediliyor.

Ahlak ve ibadet alanı, kadının olması gerektiği statüden indirilip varoluşundan dolayı sahip olduğu kimi haklarını kaybettiği alanlardan biri olarak gösteriliyor. Vahyin inzal olduğu dönemde genç erkekler arasında tek eşle evliliğin yaygın olduğu, yaş ilerledikçe ise sorumluluk ve ekonomik durumun düzelmesi ile birlikte yeni evliliklerin mümkün hâle geldiği; bunda da dul kadınların himaye altına alınması, çok çocuk sahibi olma arzusu gibi saiklerin etken olduğu görüşlerine yer verildikten sonra günümüz dünyasında pek çok kadının ekonomik yönden bir erkek tarafından desteklenmediği gibi buna ihtiyaç da duymadığı belirtiliyor ve birden çok kadınla evliliğin gerekçelerinden olan çok çocuk sahibi olma isteği, eşlerden birinin kısır olması ve çiftin kendi çocuklarına sahip olma imkânının bulunmaması durumunda “Uygun çözüm eşlerin başkalarıyla evlenmeleri ve kısır olanların evlilikten mahrum bırakılmaları mıdır?” gibi bir soruyla irdelenmeye çalışılıyor. Nisa suresinin 34. ayeti bağlamında “kavvamlık”, “kanitât”, “nüşuz” gibi kavramlar ile “darabe” fiili hakkındaki modern döneme ait yorumlara yer veriliyor.

Siyasal ve sosyal bağlamda da kadının toplumsal cinsiyet rollerinin belirlenmesinde çoğunlukla kadının aleyhine bir seyrin takip edildiği ve özellikle kadının birey olarak özgürlüğü, şahitliği, fitne olarak nitelendirilmesi, miras meselesi, boşanma hakkı, yöneticiliği gibi konular değerlendirilirken sosyal rollerinin oluşmasında “eksiklik” söyleminin vuku bulduğu ifade ediliyor. Yazar, bu anlayışın ortaya çıkmasında, konuyla ilgili ayetlerin bütünlük içerisinde okunmaktan ziyade siyak ve sibakı göz ardı edilerek parçacı bir yaklaşıma tabi tutulmasının, ayetlerin inzal olduğu tarihî ve sosyo-ekonomik şartların dikkate alınmamasının ve ayetlerin ataerkil arka fonun da eklemlenmesiyle salt literal anlamlarına bağlı kalınarak yorumlanmasının etkili olduğunu düşünüyor ve Kur’an’ın adalet ve hakikat değerleri açısından düşünüldüğünde bunun doğru bir anlayış olarak kabul edilemeyeceğini ifade ediyor.

Sahabe hanımları da sitem etti mi?

Arap dilinin erkek egemen yapısından ve onun da ötesinde kültürel algılayışından kaynaklı olarak Kur’an’ın da erkeği kadına önceleyen bir dil yapısına sahip olduğu literal okumalarda dile getirilen bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim daha nüzul döneminde başta Rasülullah’ın eşleri olmak üzere -özellikle Ümmü Seleme- kimi sahabe hanımları da Hz. Peygamber’e gelerek “Niçin Kur’an’daki her şey erkekler için? Neden biz kadınların adı yok?” mealinde sitemde bulunmuşlar ve bunun üzerine Ahzab suresi 35. ayet inzal olurken Âl-i İmran 195 ve Nisa 32 gibi ayetlerde de erkeklerle birlikte kadınlar da ayrıca zikredilmiştir. Fakat gerek cinsiyetten münezzeh olan Allah için gerekse içinde kadınların da bulunduğu bir topluluğu ifade için sıfat ve zamirlerin daima müzekker (eril) hâlinin kullanılması Amina Wedud’u bugüne kadar cinsiyete dayalı olarak algılanan ve yorumlanan kimi meseleleri cinsiyetsiz (nötr) terimlerle açıklamaya, evrensel kabul edilen bazı meselelerin sınırlılıklarını belirlemeye ve yedinci yüzyıl Arabistan’ına özgü olduklarını ortaya koymaya sevk etmiştir. Kur’an’ın bazı pasajlarının, doğal bir süreç olarak inzal sürecindeki mevcut kültürel gelenekleri yansıttığını, ataerkil bir topluma kendi anladıkları dilden konuştuğunu, atalarının geleneğini sürdürmekle övünen bir toplumun canlı sorularına canlı cevaplar verdiğini ifade eden yazar; bu itibarla Kur’an’ın insan olma noktasında kadın ile erkek arasında bir fark gözetmezken işlevsel farklılıkları da görmezden gelmediğini kabul ediyor. Fakat dikkatlerden kaçan bir nokta olarak Kur’an’ın bu farklılıkları inanç ve ahlak alanıyla ilgili hükümler gibi mutlaklaştırmadığını tarihi ve tecrübi uygulamalara dolayısıyla örfe dayalı bir hüküm çerçevesinde değerlendirdiğinin altını çizerek belirtiyor.

“Kadın, Hz. Peygamber’in erkeklere bıraktığı en büyük fitnedir.”, “Kadın şeytanın en tesirli silahıdır.”, “Kadın uğursuzdur.”, “Aklı ve dini eksiktir.”, “Kadın için en hayırlı yer kabirdir”, “Kadınlara okuma yazma öğretilmemeli, onlara danışılmamalı, danışılırsa da dediklerinin tersi yapılmalı.”, “İşlerini kadınlara havale eden toplumlar helak olmuştur.”, “ O ilk yaratılışı gereği eğri yaratılmıştır, onu düzeltmeye çalışmak gereksizdir.”, “Bir insanın başka bir insana secde etmesi gerekseydi kadının kocasına secde etmesi gerekirdi.” gibi geleneksel kadın algısını besleyen onlarca rivayete de değinen yazar; Hz. Peygamber’in kadınlara yönelik olumlu tavrını yansıtan sünnetine rağmen ne yazık ki ataerkil düşünce sistemi içinde nakledilen bu rivayetlerin her birinin Müslüman toplumlar nezdinde kabul gördüğünü ve nesilden nesile aktarılması sebebiyle de mevcut sosyokültürel durumun kadınlar aleyhine meşrulaştırıcı bir etki ile günümüze kadar geldiğini esefle ifade ediyor.

Tartışmaların temelinde ne var?

Geleneksel kadın algısını besleyen ve devamlılığını sağlayan bir başka faktör olarak “kutsallaştırılmış dinî yayınlar”a da temas eden yazar, kadını olumsuzlayan bir algı oluşturmada bu eserlerin naslardan bile daha etkili olabildiğini iddia ediyor. Din ve kadın konulu kitapların yazılış amaçlarının üç kategoride toplanabileceğini, bunların da; savunmacı bir anlayışla İslam’ın kadına verdiği hakları ortaya koyarak kadında görev bilinci oluşturmak, fıkhi bilgi başlığı altında kadınların özel hâllerinde ibadet konusunda yapıp edeceklerinin sınırlarını belirlemek ve Müslüman aile ve toplumunun daha ziyade erkek egemen bir yapıya sahip olduğunu ihsas ettirmek şeklinde sıralanabileceğini söylüyor.

Günümüz kadın tartışmalarının temelinde “bu sorunun ne kadar İslam’ın içinden çıkmış bir problem olup olmadığı”nın yattığını söyleyen yazar, bu durumun da karşımıza eski ile yeni ya da modern ile geleneksel arasında bir çatışma söylemini ortaya çıkardığını; yok olmamak, eriyip gitmemek adına korunma ve savunma refleksiyle hareket eden geleneğe dayalı görüş sahiplerinin kadın ve aile sorunlarını Batılılaşma ve modernleşmeye bağlarken feminist söylemin ataerkil ideolojinin kadını erkeğin kölesi hâline getirdiğini öne sürerek kadının anneliğini ve aile kurumunu reddettiğini, hatta zaman zaman tefrite kaçarak işi erkek düşmanlığına kadar vardırdığını ve sorunların temelini de dine dayandırdığını ifade ediyor.

Geleneğe dayalı görüş sahiplerinin konuyu fıtrat kavramı üzerinden tartıştıklarını, bundan dolayı hassas, narin ve nazik bir yapıya sahip kadınlarla güçlü ve koruyucu bir yapıda olan erkekler arasında görev dağılımı yapılırken bu hakikatin göz ardı edilmemesi gerektiğine inandıklarını ve böylelikle esasında kadın erkek farklılığını ilahi plan üzerinden meşrulaştırmaya çalıştıklarını belirten yazar, toplumsal cinsiyet rollerinin dinî referanslarla belirlenmesine itiraz eder ve her durumda her yerde geçerli olmayan rol dağılımlarının bazen kadın ve erkeğin arasındaki iş bölümünde farklılıklar meydana getirdiğini bazı durumlarda genelde kadınların yaptıkları işleri erkelerin yapar hâle geldiğini ve bu durumun tersinin de geçerli olduğunu bu sebeple dinî nasların bütüncül gayelerinin göz önünde bulundurularak mantıki ve adil yaklaşımların ortaya konması gerektiğini serdediyor.

Halifelik makamına layık görülmüş insanın bir ayağını oluşturan kadın cinsinin, kendi başına asla bir şey olamayacağı algısını üzerinden atıp tam bir birey olma çabasına katkı sunmak amacıyla yapılan bu çalışma konuya ilgi duyanlar tarafından okunmayı ve takdir edilmeyi hak ediyor.

Ayşe Kalyoncuo, Modern Dönem Dindarlarının Kadın Algısı, Ankara: Araştırma Yayınları, 2018.