Kumsala atılan imza

Yaz geldi, bütün bir yıl gelsin diye her fırsatta adını anarak totem yaptığımız, gelince de akvaryumda yaşamaya başlayıp nefes alamadığımız kutlu mevsim. Peki, şimdi n’olucak? İçindeki maksimum iki haftalık deniz tatili hariç kendisinden mucizeler beklediğimiz, gelince başımızın değil ama kan basıncımızın göğe erdiği, dolmuşlarda, otobüslerde, yolda belde varacağımız yeri; hele bir de -işin ucunda klima varsa- Nirvana olarak görüp gündelik koşturmalarımıza devam edeceğiz elbette. Nefesimiz sayılıymış, geçen gün ömürdenmiş, herkes ve her şey gibi yazlar da geçiciymiş, alıp götürürken rüzgârını; olan, üstünden bir yaz daha geçmiş fani bedenlere olurmuş; kimin umurunda: Yaz bir gelsin hele… Muradımıza eriverelim.

Yazın gelmesi, hanelerde “kayıt dışı” denilen başka anlamlara da geliyor elbette. Havuz başı olsun, kır düğünü olsun, otel olsun, mahalle arasında yahut mütevazı bir düğün salonunda olsun ama ‘bir şekilde olsun’ denilen düğün sezonu da açılıyor. Bütün bir yıl, üstüne mühür basılmış bu mukaddes tarihi bekleyen çiftler; ipinden kopmuş boncuklar gibi evleniyorlar yahu… Daha n’olsun! “Ne duruyosunuz, herkes evlendi, yaş geçiyor, çocuk işi tehlikeye giriyor, ne elektrikmiş arkadaş, umduğunu bulamadıysan bulduğunu sev, bu gidişle tek kişilik dev kadro” gibi üzerlerine boca edilen ima yağmurunu ekarte etmek üzere kolları sıvayan gençler, “kötü günler geçti, bundan sonra daha kötüleri başlıyor” kabilinden bir maratona adım atmak üzeredirler.

Bu ilk radikal adımdan sonra taze çiftimiz, öncesindeki geleneksel yahut modern bütün gereklilikleri, maratona katılmış atların bariyerleri geçmesi gibi aşarak geldiklerinden mi nedir; ömürlerindeki bu en özel ve keyifle yaşanacak günü de geçilmesi gereken son engel olarak görmeye başlamışlardır. Oysa o ilk evlilik teklifinin hemen ardından iki cihana yayılacak gibi duran sükûnetin getirdiği mutmaine hâl; fırtına öncesi sessizliğin resmidir. Söz kesme merasiminden başlayarak tanışma yemekleri, gelin/damat bohçaları, nişan alışverişleri, Ramazanlarda hiyerarşik düzen dünür iftarları, Kurban bayramlarında koçlar, hediyeler, gelin kınası, damat çetneviri olmak üzere bekârlığa veda kabilinden yapılan tüm o işkence mi, eğlence mi belli olmayan partiler, müstakbel kayınvalide/kayınpeder/görümce/elti/kayınço ve “tutmayın küçük enişteler”le geçirilen ‘hayırlı cumalar’dan sonra nihayet o büyük gün gelip çatmıştır.

Ömrün kalanının o ilk günü, kuaförlere; ‘gelin başı’, ‘damat traşı’ adı altında ödenen astronomik ücretlerden sonra peşlerinde fotoğrafçılarla gelinler-damatlar, korularda son derece kreatif ve sanatsal pozlar verecektir. Mevcut enerji stoğunu orada bıraktıktan sonra düğün mahalline intikal etmek üzere yola çıkılır. Her atılan adım fotoğraflanırken çiftimiz, kendilerine ayrılmış suitte şöyle bir façayı düzeltip esas duruşa geçecekler, efsane giriş müzikleriyle davetlileri selamlayacak, kırmızı halıda müzikle eş ritimde yürüyecekler, (ya müzik masaya varmadan bitiverirse:) nikâh faslı, nikâh memurunun klişe esprileri, ‘kim kimin ayağına bastı’lar, evlilik cüzdanları takdimi derken konfetiler, volkanlar, meşaleler ve sis bombaları altında düğün pastası ufukta görünecektir. Devasa maket pastayı; kılıçla, kalkanla keser gibi yapıp çapraz çatallarla yedirirken duruma uygun pozlar da verildikten sonra bir klasik ritüel start alacaktır: Takı merasimi. Damatla gelinin birer büst şeklini aldığı ve bir çeyrek altın uğruna yedi düvelin torunuyla torbasıyla poz vermek zorunda kaldığı bu merasimin, ne kadar süreceğini kimse kestiremez. Tabii, fonda düğün ortamı, kendi doğal seyrini almıştır. Yemekler, pastalar, çaylar, limonatalar, gevşeyen kravatlar, dağılan topuzlar, iki saat önceki jantiliğinden ve zarafetinden eser kalmamış çocukların peşindeki ana/babalar mübarek görevlerini hakkıyla yerine getirmenin rahatlığıyla ipin ucunu salmışlardır.

İhtiyar heyeti açısından olay; herkesin masanın üstüne yatırılıp kritik edildiği ve gelecekte olası yeni çiftlerin, yakıştırma usulüyle kaderinin tayin edildiği müstesna bir zaman dilimine dönüşmüştür. Göz ucuyla baştan ayağa süzülmüş, ‘mim konmuş bütün potansiyel adaylar’ jürinin önünden geçerken gözlendiğini bozuntuya vermeyen bir serinkanlılıkla salınmaya devam etmektedir. Gecenin ilerleyen saatlerinde ayakkabılara sığmayan ayaklar, özellikle uğurlama ve vedalaşmaların akabinde “bilmem kaç defa” öpülen yanaklar ve artık tutmayan bacaklarla yeni çifti, yeni hayatlarına yolcu etmenin zamanı gelip çatmıştır. Gelinin çiçeği yakalandıktan, damadın sırtı yumruklandıktan sonra çiftimiz bilinmezlerle dolu dünya evinin kapısını aralamak üzere hazırdırlar.

Gençler, bütün ritülleri yerine getirmiş; anne babaların, konu komşunun, eşin dostun ve her şeye bir kusur bulan akraba-i taallukatın ‘geçer’ imzasını almış olsa bile düğün seremonisi; marijinalize olmuş küçük bir kitle hariç herkes açısından tam bir dramdır ama bunu itiraf etmek ne mümkün; kan çıkar! Bundan sonra güneye daha da güneye, en güneye yapılmış balayı rezervasyonlarının ilk taksitiyle eş zamanlı seyreden taze evlilik hayatının en önemli ve kritik test süreci başlamış olur. O balayına gidilecek ve evet kumsalda o ayak fotoğrafı, bütün sosyal medya hesaplarından paylaşılacaktır. Öyle ya; ele güne karşı, bunca külfet, şu ayak fotosunu paylaşabiliyor olmanın hazzı içindir ama kimseler bilmez!

Ne diyelim; Allah mutlu mesut etsin.

YORUM EKLE

banner26