İki kişinin değildir bu; hepimizin vedası

Mukadder Gemici, Çanakkale Savaşı’nın yıldönümünde, o günlerde resmedilmiş bir tabloyu Dünya Bizim okuyucuları için yorumladı.

İki kişinin değildir bu; hepimizin vedası

Acaba nerede gördü bu askeri ve ona sarılanı? Karşısında durup resme bakarken insan uzun uzun sarılmışlar diyecek oluyor; ayakta, ayrılmadan, ağlamaktan omuzları sarsılarak, öylece beklemişler bir vakit. Köyden Geçerken Harbe Giderken Vedada ân, meçhul bir uzunlukta donmuş, her tabloda olduğu gibi. Ama belki de hissettirdiğinin aksine, uzunca değildi bu ayrılık ânı; iki adam hemen, acemice, ayrılığın acısını daha da pekiştirmemek için çabucak sarılıp ayrıldılar ve ressam da aslında o kısa âna şahitlik etti. Ân, daha yaşanırken hayal âleminde daha sonra tabloya geçirmek üzere bütün renkleri ve kompozisyonu ile tastamam, çarçabuk çizdi.

Ya görmediyse bu ânı? Memleketin bir yerinde, çekingen bir askerle sohbet ederken dinlemiş olabilir mi?

-Öğlene varmadan köyden ayrıldık. Ötekiler önden önden gitti. Babam kollarını böyle boynuma doladı, bırakmadı. Baba dedim…

Yutkunmuştur asker bu cümlede. Ne demiştir devamında? Anlatsa ya? Susmuştur muhtemelen o ânda şimdi olduğu gibi nefesini tutmuş, taşmak için bekleyen göğsünü, bir zırha sarmıştır.

-Sonra ne oldu?  

-Sonra… Hakkını helal et baba dedim, yürüdüm gittim.

İhtimaller sonsuz, belki de bir bölük asker yanlarından geçerken köylünün biri koştu sımsıkı sarıldı cephedeki evladı sanıp. Yahut o olmadığını bile bile “Hele dur” dedi, “Bir sarılayım ne olur, oğlum yerine, gözümde tüttü seni görünce...”

Başını eğmiş tabloda, omzuna yaslamış, bir gölgeye çekmiş yüzünü asker, saklıyor. Askerin yüzü görünmediği gibi ona sarılanın da yüzü görünmüyor. Baba? Ağabey? Kardeş? Amca? Büyükbaba? Her kimse, o da askerin omzuna gömmüş yüzünü. Yüzleri görünmeyen, birbirine sarılmış etle tırnak olmuş, tek beden olmuş iki insan; bir asker ve ona sarılan bir adam…

Kim bu asker? Nereli? Kaç yaşında? Ya ona sarılan? Babası diye tahmin etmek en kolayı. Birer meçhul kimlikleri. İsimlerinin bir önemi de yok aslında. Ressamı bunu herkesten iyi biliyor; önemli olan tabloya bakanın bu veda ânının dününe ve bugününe dair ne hissedeceği çünkü.

Bellidir, dönmeyecek bu asker. Bu kuvvetli sarılışın başka bir anlamı yok çünkü. Toprağa düşmeden evvel son bir temas; atan kalbini, yaşaran gözünü, saran kolunu, ciğerini, nefesini, kemiğini, varlığını hep hatırlamak. Sarıldıydım gitmeden demek, ellerimle uğurladım demek, öyle gençti demek, öyle güzeldi demek….

Yüzlerini bilerek saklamış olabilir mi Hikmet Onat “Sen seç” diyerek, “Kendi ailenden birkaç nesil önce istediğin yüzü sen koy benim gizlediğim yere. Senin büyük büyük dedenin babası, oğlunu harbe uğurluyor işte… Duy ve gör ki iki kişinin değil hepimizin vedasıdır bu...”

Tablonun ismi kayıtlara “Köyden Geçerken/Harbe Giderken Veda” olarak geçmiş. Bir Hikmet Onat eseri. Sanat tarihçilerinin Türk resim tarihinde “Şişli Atölyesi” olarak adlandırdıkları dönemin eseri.1 Milli Saraylar envanter kayıtlarına göre 1917 tarihli.  100,5×74 cm ebadında. Tuval üzerine yağlıboya tekniği ile resmedilmiş.

Anadolu bitmeyen bir kaynakmış gibi ordunun asker susuzluğunu gideriyor o günlerde. İnsan bugün sayarken, yazarken çokluğuna hayret ediyor cephelerin; Kafkas, Hicaz-Yemen, Irak, Kanal, Galiçya, Balkan ve Çanakkale… Hepimizin adını I. Dünya Savaşı olarak bildiği bu savaşın sebebi de gizli saklı değil artık; sanayileşmiş ülkelerin dünyadaki iktisadî ve siyasî hâkimiyeti ele geçirme mücadelesi, ilk büyük paylaşımın savaşı.

Anadolu ne yapsın; bu canavar, bu aç gözlü taarruz karşısında, dişini sıkıp dayanmaktan, adeta avuç avuç tohum saçar gibi oğullarını uzak cephelere dağıtmaktan, son nefesini de İstiklal Harbi’ne saklamaktan başka?

O yüzden şen pembeler, kahkaha atan kırmızılar, memnun maviler yok tabloda, siyaha bakan bir kahverenginin hakimiyetinde, koyuca bir renk bütünlüğü, bir keder kararlılığı var resimde. İki figürün ardında duruyor fukara köy, çorak sarı toprak, gariban Anadolu…

Kapılarda, bacalarda, çarşılarda, sokakta ve evde; giden hele de askerse beklerken en ufak bir esintide pır pır eden, titreyen bir tüle dönüşür kalp.

Tabloda sarılma ânı değil de renklerin koyuluğu “geri dönüş yok” diyor. Bu, bir daha görmemecesine tastamam, bir veda. O yüzden sıkıca sarılıyorlar birbirlerine. Gönül umut istiyor; o asker, dünyanın her neresindeyse kan kuyuları içinden çıkıp gelsin, dolana dolana çeken siperlerden, ateş ve barut girdaplarından kurtulsun istiyor. Giden, yola salınan beklenir çünkü, kadim âdet böyledir. Nasıl bir cehennemî savaşa gönderdiğini bilse de ümit, insanın cıvıltılı kuşudur, öter durur. Kapılarda bacalarda, çarşılarda, sokakta ve evde; giden hele de askerse, beklerken en ufak bir esintide pır pır eden, titreyen bir tüle dönüşür kalp. İşte bu yüzbinlerce vedadan sonra, bekleyenlerden ve dönebilenlerden küçücük iki şahitliği bir çırpıda ne de güzel anlatıyor Tanpınar;

“Hemen herkesin yalnız kendisinin anlatabileceği bir hikayesi vardı. Hemen herkes birkaç kişiye ağlıyor ve âkıbetini hâlâ bilmediği bir sevdiğini bekliyordu.

Bir ihtiyar adamdan bahsettiler ki yıllarca pencere önünden ayrılmamıştı. Kafkasya’ya giden torununun dönmesini istiyordu. İç mahallelerde her kapı çalışıyor hâlâ heyecanla karşılanıyor, işin garibi aradan beş yıl geçtiği halde hâlâ tek tük dönenler oluyordu. Sibirya buzlarını çözdükçe, Hint cengelleri yol verdikçe hâlâ yaşamakta oluşuna kendisi de şaşıran şaşkın bir biçare yurduna dönüyor, kurtulduğu cehennemin hikayesi, insan üstü kudretini, katlanılan ızdırabın büyüklüğünden alan yeni bir Odisse gibi bir şehre yayılıyordu. Küçük bir köy kahvesinde Kamçatka’nın soğunu, Seylan’ın sıcağını, Madagaskar’ın yılanlarını her gün başka başka ağızlardan dinlemek kabildi.

Bir dostum anlatmıştı;

‘Daha şehre girmeden Aşkale‘de yattığım hanın kahvesinde esirlikten yeni dönen yanık yüzlü tek kollu bir biçare bana giderken bıraktığı oğlu, karısı ve anasından hiç birini hatta evinin yerini bile bulamadığı için girdiği günün akşamında şehri terk ettiğini söyledi.  

-Peki şimdi nereye gidiyorsun? diye sordum.

Bir müddet düşündü yüzü altüst olmuştu. Nihayet,

-Efendi dedi nereye gittiğimi ne sorarsın? Geldiğim yeri sana söyledim yetmez mi?2”

İnsanı aradan yüz yıldan fazla geçtiği halde kederden kedere sürükleyen bir hatıra daha var, bir ses daha doğrusu. Niyazi Berkes’in hatıralarında anlattığı, kulaktan kalbe yakarak yol alan bir borazan nağmesi;

Bir kapı eşiğinde çok yaşlı bir kadın oturuyordu. Üstü başı yama içinde. Bu yaşlı ninenin elinde bir borazan ağızlığı. Ona baka baka ağıtlar okuyordu. Çanakkale Savaşı’nda şehit düşen borazancı oğlunun ağızlığını sağ kalan askerler ona getirmişler. O günden beri o nine (tarlaya çalışmaya gidemeyecek yaşta olduğundan) oğlundan kalan ağızlığa baka baka ağıt söylüyordu. Yetiştirdiği evladından elinde bir o boru ağızlığı kalmıştı. Titrek, hafif sesiyle on yedi, on sekiz yıldır yaktığı ağıtları okuyordu. Gözlerimden boşanacak yaşları saklamak için gençlerin arkasına saklandım. O seste bütün Türk halkının iniltisi yansıyordu.4

Böyle hatırlarala tablo daha da netleşiyor artık, arkada görünen o tek çatının içinde yaşayanlar birer birer belli oluyor. Pencerelerde torun bekleyen dede, kapı önünde üstü başı yama içinde bir nine, kurşunlardan kaçmış, bombalardan geçmiş yanık bir yüz ve tek kolla eve dönen bir gazi ve daha niceleri, o koca Anadolu bütün tabloya yayılmış…

Duyuluyor ki bir de sesi var artık bu tablonun, inceden sızlayan, bütün coğrafyada inleyen bir sesi... Ressamı Hikmet Onat’ın sanat anlayışını tarif ederken “Gerçek içindeki şiiri arıyorum” deyişi, bu sesi biraz tarif ediyor. Anadolu’nun bin yıldır şehit verdiklerini, şehit topraklarıyla birlikte yâd edişi, sessizce dayanırkenki yakarışı, sabır ve metanet dileyişi bu ses. Bir tablo değil bu nedenle Hikmet Onat’ın çizdiği, bu sefer sadece gerçeğin içindeki şiir de değil, ancak yaşayanların yakabileceği, ayrılığın acı boyasından mütevekkil bir ağıt…

 …..

Hikmet Onat’ın “Köyden Geçerken/Harbe Giderken Veda” adlı eseri, tablonun tam karşısına geçip daha fazlasını hissetmek isteyenler için Beşiktaş’ta, Milli Saraylar Resim Müzesi’nde.

Mukadder Gemici

Dipnot:

1 Şişli Atölyesi için bknz. //trdergisi.com/bir-serginin-ilginc-hikayesi-ve-viyanada-savas-resimleri-ve-digerleri/

2 Beş Şehir, Ahmet Hamdi Tanpınar, Dergah Yayınları

3 Unutulan Yıllar, Niyazi Berkes, İletişim Yayınları 

Yayın Tarihi: 18 Mart 2021 Perşembe 12:00
banner25
YORUM EKLE

banner26