Küçük Ayasofya'nın büyük yalnızlığı

Fetihten sonra Bizans döneminden kalma pek çok kilise, işlevsiz vaziyette kaldığı için bir plan dâhilinde camiye çevrilmiştir. Ayasofya Camii, Eski İmaret Camii, Zeyrek Camii, Molla Gürani Camii, Fethiye Camii, Kariye Camii, Fenari İsa Camii ve Koca Mustafa Paşa Sümbül Efendi Camii bunlardan sadece bir kısmıdır. Bahse konu yapılar şehir merkezinde ve ziyaretgâh güzergâhları üzerinde bulunduğu için İstanbullular tarafından bilinir. Ancak benzer bazı yapıların varlığından pek çoğumuzun haberi bulunmuyor. Belki ismini duymuş olabiliriz. Lâkin nerede ve nasıl bir hüviyeti haizdir? Hakkında hiç bir bilgimiz yoktur. İşte bu yapılardan biri deKüçük Ayasofya Camii'dir.

Cankurtaran ile Kadırga arasında yer alan Küçük Ayasofya Camii, zaviye-medrese, türbe, hamam ve sıbyan mektebinden oluşan külliyenin merkezini oluşturur. Sıbyan mektebi zamanımıza ulaşmamış, külliyenin az ötesinde, Kaleiçi Sokağı üzerinde bulunan hamamı (Çardaklı) ise metruk vaziyettedir. Cami, mahalleye ve hemen yakınında bulunan caddeye de ismini vermiştir. Sultanahmet meydanına çok yakın bir konumda, surlara 25 metre mesafededir. Yanı başından demiryolu hattı geçer. Vaktiyle Bizans kilisesi olan yapı, 15. Yüzyılın sonları veya 16. Yüzyılın başlarında, Sultan II. Bayezid dönemi, Topkapı Darussaade Ağası Hüseyin Ağa tarafından camiye çevrilmiştir. Külliye bu caminin etrafında şekillenmiştir. Kilisenin Aya Sergios ve Bachos ismiyle ilk defa 527-536 tarihleri arasında inşa edildiği kimi kaynaklarda yer alır. Konstantinopolis (İstanbul) merkezi planlı, I.dönem Bizans kiliselerinin tipik örnekleri arasında gösterilir. Kimi araştırmacılara göre Antik Çağ sonu ve Erken Bizans dönemi mimari özelliklerini bünyesinde barındırır. Avrupa ve Ortadoğu'daki bazı dinî yapıların formları ile benzetildiğinden dünya çapında mimari değeri olduğu vurgulanır. Daha evvel aynı mahalde bazilika tipinde bir kilisenin varlığı da rivayetler arasındadır. İmparator I.Jüstinyen ve eşi Teodora tarafından inşa ettirilen kilisenin Ayasofya ile benzer planda olması sebebiyle Osmanlı döneminde, bani Hüseyin Ağa ismi ile değil de Küçük Ayasofya ismi ile meşhur olmuştur.

Şeyh Mehmet Efendi kabri

Külliyenin güney, kuzey ve batı yönlerinden olmak üzere üç giriş kapısı vardır. Üzerinde bir Hadis-i Şerif metni bulunan, kuzey kapısından girdiğimizde genişçe sayılabilecek bir avluya çıkıyoruz. Caminin ölçülerine kıyasla avlu gayet geniş planlamış ve ortam ferahlatıcı bir havaya bürünmüştür. Meydandaki şadırvanın etrafını çevreleyen hücreler zaviye-medrese bölümünü oluşturur. Günümüzde gelenekli sanatlarımızın farklı branşlarda icrası için hizmet vermektedir. Kapıdan girince sağdaki ilk mekân çayhane olarak faaliyet gösteriyor. Burada biraz dinlenip çayımızı yudumlarken bir yandan da tarih muhasebesi yapıyoruz. Gözlerimiz etrafı süzmeye devam ediyor. Biri şadırvanın önünde diğeri çayhane önünde olmak üzere avluda iki adet sadaka taşı gözümüze çarpıyor.  Şadırvanın hemen yanı başındaki 1768 tarihli kabir, Küçük Ayasofya Zaviye Şeyhi; Şeyh Mehmed Efendi’ye aittir. Kabrin yanı başında, ağaca yaslı vaziyette duran demirden mamul bir kapı dikkatimizi çekiyor. Üzerindeki yazıya göre Sultanahmet Kapalı Cezaevi’nin hücre kapılarından biri imiş. Ne maksatla buraya konulduğu hakkında malumatımız bulunmuyor. Biz buna şimdilik “özgürlük anıtı” diyelim. Zira özgürlüğün ne anlama geldiğini işte böyle huzurlu bir ortamda vakit geçirirken idrak ediyoruz.  

Kündekâri tekniğinin emsalsiz örneği…

Külliyenin cami bölümündeyiz. Mabedin Güney-batı köşesinde, binadan bağımsız olarak, barok üslupta, kesme taştan bir minaresi vardır. Önceleri pek çok defa yenilenen bu minare en son 1955 yılında bugünkü haliyle inşa edilmiştir. İki giriş kapısı bulunan caminin cümle kapısı üzerinde iki kitabe yer alır. Ortada bulunan büyük kitabe, mekânın camiye dönüştürülme tarihini verir. Bunun yanında yer alan daha küçük ölçekli kitabe de ise: “Sizden biri İslam’ını güzelleştirirse yaptığı her iyilik on mislinden yedi yüz misline kadar yazılır ve yaptığı her kötülük Allah’a kavuşuncaya kadar aynıyla yazılır.” anlamlarına gelen Hadis-i Şerif yer alır. Cümle kapısının ahşap kanatları, XVI. yüzyıl kündekâri tekniğinin emsalsiz örnekleri arasında gösteriliyor. Kuzey giriş kapısı üzerinde de bir kitabe bulunur. Burada da yine bir Hadis-i Şerif yer alır. Şöyle yazıyor:“Kale'n-Nebiyyi Sellallahu aleyhi Vesellem: ‘A’dedtü li’ ibadiye’s salihin ma la aynün raet vela üzünün semi’at ve-la hatara ‘ala kalbi beşer’ Sadaka Rasulullah.” ( Resûlullâh ‘s.a.v.’ şöyle buyurur: Salih kullarım için hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir kalb-i beşerin hatırından geçmediği ni’metler hazırladım.)

Yapının sekiz köşeli ana kubbesi bulunmaktadır. Kareye yakın dikdörtgen içinde yer alan bu sekizgenin kenarları bir kemer, bir yarım kubbe olarak sıralanmaktadır. Mekân, kiliseden camiye çevrilirken klasik Osmanlı cami mimarisine uygun olarak, beş kubbeli bir son cemaat yeri, minber, mihrâb ve son cemaat yeri ilave edilmiştir. İç süslemeler değiştirilmiş, pencere sistemleri yeniden yapılandırılmıştır. Minber ve mihrâb mermerden olup gayet sade ve zariftir. Sekiz köşeli mermer sütunların taşıdığı müezzin mahfili de narin bir yapıya sahiptir. Semavî Eyice'nin ifadesiyle“Küçük Ayasofya Camii, Bizans ve Türk mimarilerinin birbiri içine grift olduğu bir eser” olarak karşımızdadır. Cami içerisinde ziyadesiyle dikkatimizi çeken husus sütunlar ve başlıklarıdır. Bu güzellik karşısında etkilenmemek mümkün değil. İnsan bakmaktan gözlerini alamıyor. Yapının bünyesinde bulunan, farklı renklerdeki, porfir taşından mamul toplam 34 sütunun 16'sı alt katta, 18'i ise galeridedir. Sütun başlıkları ve frizlerdeki taş işçiliği muhteşemdir. Semavî Eyice'nin verdiği bilgilere göre: “İki katı ayıran mermer frizler de tamamen ilk çağ sanatı uslubundadır. Bunların arasında, binanın içini dolaşan bir friz yüzeyinde VI. Yüzyıl Bizans yazı sanatının güzel bir örneği olan kabartma harflerle işlenmiş bir yazı, İmparator I.Jüstinyen ve eşi Teodora’nın adlarını vererek kilisenin Sergios'a  adandığını bildirir…” (TDVİA, c.26., s.521.) Camide öğle namazımızı eda ediyor, sonrasında tefekküre dalıyoruz. Yaklaşık yirmi milyonluk İstanbul'un nezih bir bölgesinde güzeller güzeli bir mabed ve içerisinde bizden başka kimse yok. Bu duruma üzülsek mi sevinsek mi bilemedik?! Güzellikler paylaşınca çoğalır mucibince “iç geçirmedik” desek yalan olur.

Madde ile mâna birleşerek ebediyete uzanıyor

Caminin kuzeyinde yer alan sekiz köşeli plan üzerine inşa edilen ve üstü çatıyla örtülü türbe, bani Hüseyin Ağa'ya aittir. Ayvansarayî'nin verdiği bilgilere göre Hüseyin Ağa bazı sebeplerden dolayı idam edilmiş ve buraya defnedilmiştir. Türbenin içinde yan yana iki sanduka bulunur. Semavî Eyice'nin bildirdiğine göre bunlardan biri Hüseyin Ağa’ya, diğeri ise Halvetiyye tarikatının Şâbâniyye kolundan Şeyh Hacı Kâmil Efendi’ye aittir. (Eyice, a.g.a., s.521.) Türbe’nin çevresi zaman içerisinde yapılan definlerle büyük bir hazireye dönüşmüş. Burada farklı dönemlere ait, devirlerinin sanat anlayışına, süsleme üslubuna ayna tutan birbirinden kıymetli mezar taşı örneği bulunur. Mimari yapıların tamamlayıcı bir unsuru olarak görülen mezar taşları bulunduğu her mekâna ayrı bir değer katarak fiziki olanı adeta metafizik alana taşıyor. Osmanlı mimarisini diğer medeniyetlerden ayıran en ince, en belirgin nokta sanırım burasıdır. Madde ile manayı birleştiren, barıştıran insanları ebediyete hazırlayan bir bakış açısı ve düşünce yapısı…

Tarihte pek çok onarım gören Küçük Ayasofya Külliyesi, 1937 ve 1955’teki iki büyük restorasyon geçirdi. 2003 yılında tekrar onarıma alındı ve çalışmalar 2007 yılında tamamlandı. Hakikaten etkileyici, şaşırtıcı ve sıra dışı bir yapı ile karşı karşıyayız. Yukarıda da belirttiğimiz üzere İstanbul'da kiliseden çevrilme pek çok cami vardır. Lakin Küçük Ayasofya Camii'nin yeri bir başkadır. Güzellikler meşheri diyebileceğimiz bu mabedin ne yazık ki ziyaretçisi pek azdır. Ne zaman uğrasam ortalıkta dolaşan bir kaç yabancı turistten başka kimse yoktur. Gerçek şu ki

ecdat, bu hayır eserlerini turistlerin fotoğraf çekmesi için değil, müminlerin rükû ve secde etmesi için ihya etti. Sultanahmet, Süleymaniye ve Fatih Cami gibi selatin camilere belki defalarca gitmişliğimiz vardır. Lakin ara sıra yolumuzu değiştirip farklı ruhani iklimlere yol almayı bir türlü denemeyiz. Oysa şehrin güzellikleri bizleri bekliyor. Keşfetmek için biraz çaba göstermemiz gerekmez mi? Ayasofya Camii'nin zincirli olması içimizde kanayan derin bir yaradır. Eyvallah, zincirlerin kırılmasını ümmet ve millet olarak sabırla bekliyoruz. Ayasofya'nın utanç zincirleri kırılsın. Lâkin Küçük Ayasofya da aramızda mahzun ve garip kalmasın. Onu yalnız bırakmayalım!..