Kubbeyi yere koymak yahut yerine koymamak

Kalbimiz bugün Moğol istilasından daha acımasız, daha vahşi, daha zalim bir sistemin altında eziliyor. Bir dergâhın eşiğinde, bir velinin dizinin dibinde kendimizi bulmak da hayli zorken ne gurbetten bir haber alabiliyor ne sılada bir dost yüzü görebiliyoruz. Hastaneler arttıkça hastalığın çoğaldığı, camiler arttıkça dindarlığın azaldığı, okullar arttıkça eğitim kalitesinin düştüğü bir tenakuzla doğru orantılı olarak evler arttıkça evsizleştiğimiz, iletişim araçları arttıkça birbirimize bir selâmı dahi çok gördüğümüz bir çağın ürpertisiyle karşı karşıyayız. Yüksek güvenlikli konutlarda oturan ama en ufak bir güven duygusu hissetmeyen toplumumuz: İşte insanın çaresiz tedirginliği!

Bu sorunlu ruh hâli ve şuur krizinden en çok etkilenen şey, belki de şehirlerimiz oldu. Kubbelerle, minarelerle, sebillerle, türbelerle süslenen masal ülkesi İstanbul’un yaşanmaz bir gökdelenler cehennemine dönüşümünü hangi bilimsel kavram veya teoriyle açıklayabiliriz? Seri üretimden çıkmış gibi New York’taki bir binanın kısa süre içinde İstanbul’da, Bursa’da, Ankara’da taklit edilmesi elbette birkaç gözü dönmüş müteahhit yahut sermaye sahiplerinin ihtirasları yüzünden gerçekleşmemiştir. Son iki yüz yıldır bütün bocalamalarımızın bir sonuç ifadesi olarak şehirlerimiz, sığınılan değil korkulan yerler olmuştur.

Sadece Türkiye’de değil Müslüman coğrafyada da şehirlerimizin benzer yıkım ve tahribatlara uğradığına şahit olmaktayız. Şam denince Putin’in, Bağdat denince ABD işgalinin, Mekke denince petrol zenginlerinin aklımıza gelmesi, içine düştüğümüz durumun emperyalizmin tuzaklarından daha tehlikeli olduğunu gözler önüne sermektedir. İtikadi ve mezhebi meselelerden ziyade bilinçaltımızdaki bu yaraların şifasını aramak, Müslümanların öncelikli görevlerinden olmalıdır.

İslâm uygarlığının tarih sahnesine Yesrib’i Medine’ye dönüştürerek adım atması ve Medine’nin toplumun ihtiyaçlarına uygun olarak tabii bir gelişmeyle meydana gelmesi, hem inanç hem düşünce dünyamızı onarırken uğrayacağımız ilk duraklardan birisidir. İslâm’ın bir şehir dini olduğu, medeniyet iddiası güttüğü, yüksek kültürün erdemli şehirlerde teşekkül edeceğine dair vurgusu göz önüne alındığında; şehir hayatının maddi manevi bütün unsurlarıyla inşa edilmesi gerektiği, görmezden gelemeyeceğimiz bir gerçektir.

Dolayısıyla İslâm uygarlığını İslâm mimari ve şehirciliğinden ayıramayız. Gazzali’yi Nişabur’la, İbn Rüşd’ü Kurtuba’yla, Mevlâna’yı Konya’yla birlikte ele almamak, asırlar içerisinde olgunlaşan medeniyetimizi eksik değerlendirmek anlamına gelecektir. Birçok Kur’an ayetinde şehirlerin helâk olmasından ve bu helâkin sebeplerinden bahsedilmektedir. Bugün Müslüman coğrafyadaki şehirlere baktığımızda ise servet sahibi Karun’u, göğü delmek isteyen Firavun’u, büyüklük taslayan Ad Kavmi’ni, yüksek binaları olan İrem Şehri’ni görmekteyiz.

Bu şehirler olası bir isyanı bastırmak için inşa edilen Paris’ten farksız değildir. Böyle bir niyetle inşa edilen bir şehrin kalbimiz için söyleyeceği bir şey olabilir mi? Buralarda Ebu Hanife veya Gandi yerine belki Hülagû veya Hitler’le karşılaşabiliriz. Şehirlerimizin meydanlarında sadece Hallac değil bütün insanlık için darağacı kurulmuştur artık. Kılıcın yerine plazalar, tüfeğin yerine rezidanslar, güllenin yerine avm’ler, Haçlı ordusu yerine demir yığınları dört bir yanımızı kuşatır vaziyette. Ebu Cehil makamını emperyalizme, Cengiz Han görevini kapitalizme teslim etti. Sığınacak bir Hira’mız da yok!

Onur ÇELİK

YORUM EKLE

banner26