Korona günlükleri yahut çekiçle örs arasında

Günce-I

Bugünlerde herkes tuhaflaştı mı ne? Paranoyak mı olduk, koranoyak mı belli değil. Gözbebeklerimiz irileşmiş. Herkes birbirine bir garip bakıyor. Potansiyel düşman gibi. "Yaklaşma, yakarım" dercesine. Teşbihte hata olmaz, herkesi canlı bomba gibi görüyoruz. Ha patladı, ha patlayacak. Güreşte tuş pozisyonuna getirilecek rakip misali. Her an tetikte.

İnsanlar eşten dosttan uzak olsa da koronayla ve onun doğurduğu şüphe ve vehimlerle kol kola, kucak kucağa, et ve tırnak misali. Geleceğe dair hayallerimizi ve planlarımızı hallaç pamuğu gibi atan bu davetsiz misafir, yemediği herze bırakmıyor. Edepten ve ustan mugayir. Hem davetsiz hem de yatıya niyetli. Herkes terk etse de o terk etmiyor bizi. Bir heyula gibi dolaşıyor etrafımızda. Hayali gerçeğinden daha ürkütücü ve kasvet verici.

Dedikodu mekanizmaları da alabildiğine hızlı işliyor bu günlerde.  Ölümcül virüse dair bitip tükenmek bilmeyen şehir efsaneleri. Öyle tasvirler var ki yedi başlı ejderha, yanında cüce kalır. Eyüp'ün ağzından çıkan söylenti bir zaman sonra uzun bir "ip"e dönüşüyor. Sonra bu ip boğazlarda öylece düğümleniyor. Kimse çözemiyor bu kör olasıca kördüğümü.

Her zaman göreceli olduğuna inandığım zaman kavramı korona günlerinde daha bir göreceli. Geceler güne, günler gecelere dönüşmüş sanki. Kimsenin uykusu tutmuyor geceleri. Eskiden birkaç sayfa kitap okusam gözlerime uykular abanırdı. Şimdi o da kâr etmiyor.  Gece yatışla sabah namazına kalkış arasında taş çatlasa üç dört saat var. Sabah namazının huzur ve huşu ikliminde arındıktan sonra ötesi yeni bir güne rutin iş ve telaşlarla başlamanın sıradanlığı. Yine aynı evde aynı odalar arasında akşama değin benzer mekik dokuyuşlar.

Çekik gözlülerin memleketi Vuhan'dan yola çıkan, binlerce kilometre kat ederek hanelerimize bir davetsiz misafir gibi çöreklenen korona illeti, yaşam tarzımızı kökünden değiştirdi. Uyku düzeni de kalmadı kimsede. Ne zaman yattığımız, ne zaman kalktığımız belli değil. Bugünlerde televizyon seyrede seyrede göz ishali olduk. Nerde bir dizi, nerde bir belgesel, nerde bir film varsa ezberlercesine seyrettik. Dizi ve film stoklarını tükettik alimallah. Yeni çekimler de yok. Hayat da filmler de tekrara düştü. Isıt ısıt koy önüne misali.

Günce-II

Korona, İtalya'yı esir aldığı ilk günlerde insanlar can sıkıntısından balkonlara çıkıp keman, piyano, org ve gitar gibi müzik aletleriyle mini konserler veriyorlardı birbirlerine. Biz de onlara hayretle bakıp bir yandan da bıyık altından gülüyorduk. Bu necis virüsün bize de uğrayacağını hiç hesap etmiyorduk. Bu küresel vakanın ciddiyetini henüz kavrayamamıştık milletçe. Her gün artan vakalar ve ölümler bizi tedirgin etmeye başladı. Sonra da bir baktık ki Türkiye'de ilk vaka görüldü. Sonra ikinci, üçüncü… Ardından gelen ilk ölüm. Sonra ikinci, üçüncü... Bir de baktık ki vaka sayısı on binin eşiğinde, ölüm sayısı yüzü çoktan aşmış.

Anlaşılan o ki şımarık Avrupa, II. Dünya Savaşı'ndan bu yana görmediği büyük bir tehditle karşı karşıyadır. Onun içindir ki Avrupa devletleri yaşama tutunmak gayesiyle ilk kez şartsız olarak bir araya gelip ortak paydada buluşmuşlardır. Zira bıçağın kemiğe dayandığı çetin bir zamandayız. Geçmişe dair bütün hesaplaşmalar çok ileri bir tarihe ertelenmiştir.

Bugün bir virüs karşısında aciz duruma düşen kibirli Avrupa, bir zamanlar maddî ve manevî olarak sömürdüğü müstemlekelerden bile yardım umuyor. Acizliğin ezikliğini bütün hücreleriyle yaşıyor. Yaşadığı çıkmazlar muhtemel pişmanlıklarını da yüzüne vuruyor.

Neyi var, neyi yok silahlanmaya ayıran, akıllı füzelerle mazlumları avlayan Avrupa bir kez olsun sağlığa yeterince yatırım yapmayı, meselâ solunum cihazları üretmeyi akletmedi. Şimdi bin akıllı füze, hayat kurtaran bir solunum cihazı etmiyor. Solunum cihazları hastaneleri dolduran hastaların yaşlısından alınıp gencine takılıyor. Bu ne büyük imtihan!

Tuhaf zamanlardan geçiyoruz nitekim. Tarihin yazacağı sıra dışı günler bu günler. Anlaşılan o ki bizler de ilerde tarihin altını çizerek yazacağı günlerin figüranı oluyoruz.

Günce-III

İlkbaharın ilk ayıymış, martmış, meyve ağaçları kış uykusundan uyanmaya, tomurcuklanmaya başlamış. Gel de anlat külahıma sen. İçimizde korku ve endişenin zemherisi hüküm sürmekte hâlâ. Bir zamanlar çocukların koşuştuğu, yavukluların buluştuğu cadde ve sokaklarda in cin top oynuyor şimdi. Kaskatı bir ölüm sessizliği çökmüş arzla arş arasına. Göklerde ahenkle süzülen kuşlar da bir anlam verememiş bu fırtına öncesi sessizliğe.

Twitter denen meret adeta korona platformuna dönüşmüş. Milletin ağzı torba değil ki büzesin. Bilen de konuşuyor bilmeyen de. Virüse küfreden de var, düşmanların başına salan da. Kimi yarasa yiyen, kimi de yılan yiyen Çinlilere ağız dolusu sövüyor. Kimi de bu işte, yurtdışı uçuşları zamanında durdurmadığı ve de umrecilere izin verdiği için devleti suçluyor.

İnsanları tavuk misali evlere tıkayan koronavirüs en çok da kaynanasıyla birlikte yaşayanları etkiledi. Evden çıkan insanlar koronavirüsten, çıkmayanlar da ya kaynana ya da karı dırdırından ölüyor. Her halükârda mukadderatları benzerlikler taşıyor. Çin işkencesi gibi bir şey. Biri direkt, biri süründürerek öldürüyor. Küçük bir farkla da olsa neticesi ölüm.(şaka!)

Koronavirüs, beterin beteri var misali küçük dertleri ve küçük ağrıları bastırıyor. Bazıları hastaneden virüs kaparım diye diş ağrısını, bazıları azan migrenini, bazıları da hipertansiyonunu bastırmakla meşgul. Çünkü acıları dindiren hastaneler bugünlerde yeni acılara gebe. Doktorlar da en az hastalar kadar hasta, huzursuz, bir o kadar da bitkin...

Her gece millet büyük bir korku ve endişeyle Sağlık Bakanı Fahrettin Koca'nın ekrana çıkacağı saati gözlüyor; gece kadar kara, kapkara haberler almak için. Bazı ekranlarda seçim günlerini ve seçim sonuçlarını andıran istatistikler gün boyu yayımlanıyor. Ülke adı, vaka ve ölü sayısı... vs. Bakan, hemen her akşam büyük bir sabırla bütün ayrıntıları aktarıyor halkına. O da bu milletin bir ferdi ve sağlığın en başı olarak ölümlere ve vaka artışlarına çok üzülüyor. Yeri geliyor gözleri nemleniyor, yeri geliyor sesi titriyor. Fakat geleceğe yönelik endişeleri kökünden bertaraf etmek ve umutları yeşertmek için güven veren duruşunu hiç bozmuyor.

Günce- IV

Bu koronanın zihniyetini de, cibilliyetini de bir türlü öğrenemedik. Öyle bir virüs ki zengini de öldürüyor fakiri de. Sosyalisti de öldürüyor kapitalisti de. Okumuşu da öldürüyor cahili de. Monarşiye de karşı oligarşiye de. Belli ki kibirden hoşlanmıyor. İnsanlara eşit mesafede duruyor.  Ser verip sır vermeyen korona, belli ki sükûnetten nemalanıyor. 

Koronavirüs'ün her gün binlerce can alması insanoğlunu fazlasıyla ürküttü, neticede can taşıyan herkesin paniklemesine sebep oldu. İngiltere'nin başbakanı Boris Johnson ile aynı ülkenin Veliaht Prensi Charles da koronavirüse yakalanan devlet erkânından oldu. Bu da son zamanlarda dünyanın gerçek hakiminin bir toz tanesi kadar bile olmayan koronanın olduğunu gösterdi. Kimse afra tafra yapmasın; "Ben oyum, ben buyum, ben var ya!"  demesin. Bir virüs elini kolunu sallayarak geldi; ekonomiyi, sanayiyi, teknolojiyi ve sosyal hayatı yerle bir etti. Küresel ekonomi adı altında küresel soygunculuk yapanlar  kefen derdine düştü. Şimdi her taraf toz duman. Dünyanın egemenleri bu illete karşı ne yapacaklarını bilmiyorlar.

Bir imzayla dünyanın kaderini değiştirebilenler kendi hayatlarının telâşına düştüler. Hepsi de kendilerine kaçacak delik aradılar. Sesleri solukları kesildi; yüzleri mum rengine döndü. Gece gün demeden Suriye'ye bomba yağdıranlar, kendi meseleleri içinde boğuldu. Son sistem makineli tüfeklerle insan avlayanların parmaklarında tetiği düşürecek mecâl kalmadı.

Dünyanın kıymetlerini ulu orta parselleyen soyguncu şımarıklar dünyada vermedikleri hesabın bir gün bir yerlerde kendilerine sorulacağı kaygısına kapıldılar. Ortaçağ kafasıyla dünyayı idare etmeye kalkan insanlar vicdanlarını kaybedince adil ve yeni bir dünya için virüsler vicdana geldi. Bu virüslerin yeni bir dünyanın kapılarını aralaması işten bile değil.

Kendini dünyanın mutlak efendisi olarak gören mütekebbir  insanoğlu "Hiç'in "H"si bile olmadığını şimdi daha iyi anladı. O insan ki dünyada her ne varsa hunharca yağmaladı. Çevreyi insafsızca talan eyledi. Allah'ın sessiz kulları olan hayvanlara huzur bırakmadı.

Günce-V

Strateji uzmanları ve kelli felli analizciler koronadan sonra dünyanın eskisi gibi olmayacağını, yaşlı küremizde köklü değişikliklerin kapıda olduğunu söyleyip duruyorlar. İyi de bu değişiklikler mevcut zulümleri ortadan kaldıracak mı? Hafazanallah yenidünya düzeni yeni zulümlerin kapısı mı aralayacak? Birincisi için duacıyız ama ya ikincisi olursa…

Koronavirüs pandemisinin ne kadar süre daha aramızda kalacağını bilememek insanları tedirgin ediyor. Hani bazı istenmeyen şeyler vardır ki belli bir süre hayatınızda kalır, sonra geçer. Gün gün geriye doğru sayar, o süreç içerisinde dişinizi sıkarsınız. Fakat yaşamakta olduğumuz sürecin ne yazık ki ucu açık. Hiç kimse geleceğe yönelik uzun vadeli planlar ve hesaplar yapamıyor. Bırakın günler sonrasını, bir adım önümüzü görmekten aciziz.

Koronavirüs öyle hızlı hareket ediyor ki maraton koşularına girse açık ara birinci olur. Değme maratoncular onunla yarışamaz. Bir bakıyorsunuz Avrupa'da, bir bakıyorsunuz Asya'da, bir bakıyorsunuz Afrika'da, bir bakıyorsunuz Amerika'da. Avusturalya'da cabası. Ne ada (İngiltere, Japonya, Endonezya) dinliyor, ne de yarımada (İtalya, İspanya, Türkiye).

Bugünlerin en kıymetli duası "Allah bağışıklık sistemini güçlendirsin" lafzı olsa gerek. Çünkü güçlü bir bağışıklık sistemi, koronavirüs karşısında çelikten bir bariyer vazifesi görüyor. Virüsün özellikle yaşlı insanları öldürmesi bağışıklık sistemiyle ilgili. Koronavirüs öncelikle ve özellikle astım, koah, tansiyon ve diyabet gibi kronik hastalıklardan muzdarip olanları hedef seçiyor. Hayatı zindan eden ölümcül virüsün nazı daha çok bunlara geçiyor.

Bugünlerde bütün dünya insanları mecburi agorofobi (dışarı çıkma korkusu) illetiyle yüzleşiyor. Korku, stres, depresyon ve endişe bir sarmaşık misali sarıp sarmalamış bizi. Dışarı çıkınca koronavirüs canavarı izbe bir köşe başında bizi bekliyor gibi tuhaf bir korku içindeyiz. Eskiden güneşi gördüğümüzde "Dışarıda hayat var" derdik. Şimdi de "Dışarıda ölüm var" diyoruz. Dışarıyla olan bağlantımız sadece pencere ve balkonlardan ibaret.

Günce-VI

Devlet 65 ve üstü yaştaki ihtiyarlar için sokağa çıkma yasağı koyunca bir yaşlı kovalamacası başladı. O sokak senin bu cadde benim... "Derhal yakalayın, sigaya çekin!"

Pandemi korkusuyla evlerine kapananlar "Gün uzar yüzyıl olur" sözünün hakikatini yaşıyor. Dışarıda akıp giden zaman dört duvar arasında bir türlü geçmek nedir bilmiyor.

Koronavirüsün alışageldiğimiz şehir hayatına da kendince ince bir ayar çektiği aşikâr. İnsandan uzak kalmış cadde ve sokaklar metruk şehirleri andırıyor şimdi. Bir zamanlar gürültü yüzünden girmek istemediğimiz cadde ve sokaklarda sağır edici bir sessizlik yaşanıyor. Hayat kesintiye uğramış. Sanki bir savaş sonrası sessizliği var her yerde. İn cin top oynuyor. Bu insansızlaştırma ve izolasyon birkaç ay sürerse parke taşlarının arasında otlar bitecek, yosun tutacak kıyılar. Sükûtun çığlıkları kaplıyor arzla arşın arasını şimdi. Kafeler ve kahveler kapanmış, lokanta ve restaurantlar sadece paket servislere açık. Bir zamanlar dolup taşan sinemalar ve tiyatrolar kapılarını sımsıkı kapatmış, sanat susmuş, ağzını bıçak açmıyor.

Karantina kapsamında cemaatinden mahrum kalmış camiler alabildiğine hüzünlü; dokunsan ağlayacak kabilinden. Minberlerin ve mihrapların mermerleri buz tutmuş. Saf gönüllerden çıkan dualara ve aminlere hasret dudaklar. Bu hasret uzun sürmeyecek inşallah.

Cami avlularında "hu hu" diye Hakk'ı zikreden güvercinler aç, susuz ve yalnız kalmış. Merhametli ellerin atacağı yemlerin yolunu gözlüyorlar. O eski şen şakrak günlere dönülmesi için duacılar. Sımsıcak simit atan şefkatli ellerden uzaktalar. Onlara martıların ağlarcasına bağırışları ekleniyor. Onlar da bu yalnızlıktan ve terk edilmişlikten hayli muzdaripler.

Koronavirüs, şehirli insanın kendi kendine yetmediğini; fırıncı, kasap ve manav gibi birçok insandan destek alarak yaşamak mecburiyetinde olduğunu bir kere daha göstermiştir. Oysa köylü öyle midir? Köylü, ekmeğini odun ateşiyle harlanan sobasında pişirir. Ahırındaki hayvanlardan (inek, koyun, keçi vb.) birini, kümesindeki tavuğu keserek et ihtiyacını karşılar. Bahçesindeki meyveleri toplayarak ve kışlık ayırarak manava muhtaç olmaz.

Kimileri bu yaşananları Allah'ın gazabı, kimileri de hakim güçlerin dünyaya korku salmak, yaşlı küreye ayar vermek ve bunun üzerinden çuval dolusu paralar kazanmak için planladıkları oyun olarak görüyor. Komplo teorilerinin biri bitmeden öbürü başlıyor.

Bunu yeni felâket senaryoları takip ediyor. Bütün bu olup bitenleri kimi kıyametin başlangıcı, kimi de yeni ve güzel bir dünyanın müjdecisi olarak görüyor. Hakikati yalnız Allah biliyor.

Tuzaklanmış bombaya tekme atan, doğalgaz kaçağını çakmakla kontrol eden bu millet koronaya pabuç bırakacak değil ya. Boşuna yaşamamışız. Depremden, kalkışmadan sonra, çocuklarımıza anlatabileceğimiz nur topu gibi bir de koronamız oldu. Sizin anlayacağınız tarihe tanıklık ediyoruz. Fakat korkulması gereken yerde korkmamak da akıl kârı değildir.

Günce-VII

Koronavirüs olur da koronavirüs edebiyatı olmaz mı? Çok şükür o da oluşmaya başladı bir yandan. Fakat buna edebiyat mı edepsiz edebiyat mı denir, bilemem. Çünkü sin kaflı küfürler havada uçuşuyor çok kere. Kafiyeyi bulan virüsün iffetiyle oynuyor umarsızca. Koronayı horona davet edeni mi ararsın, yedi sülalesiyle halvete gireni mi ararsın...

"Kelle paça ilâcı/Doktorudur bol acı

Ben bu dertten ölmeyim

Olun bana duacı",

"Evde varken pırasa

 Niçin yersin yarasa"

diyerek işi Göktürklere ve onların dikmiş oldukları Orhun Abideleri'ne kadar götüren, oradan da Türk boylarının akınlarından korunmak için yapılan Çin Seddi'ni mevzuya dahil edeni mi? Koronadan kadim Çin'e uzanan uzun, ince ve dikenli bir yol...

Şimdilik korona şiir olarak neşet ediyor bağrı yanıklardan; cinaslı maniler de cabası.

"Virüs kaptım korona

Yaşar mıyım sor ona

Gurbette bir yarım var

Ben ölürsem kor ona"

Edebi zorlayan şiirlerin yanında bir de koronavirüsle ilgili edebî ölçülerde yazılan şiirler de var. İşte Trabzon'un Uzungöl'ünden Mehmet İnan böyle güzel bir şiir kaleme almış:

"Nasıl da kardeş oldu sağcı ile solcusu

Gitti bütün kinimiz geldi ölüm korkusu

Geçmiş yaşantımızın yapılmalı sorgusu

Mutlu olamıyorduk bitmiyordu hırsımız

Dünyalar bizim olsa doymuyordu nefsimiz

*

Zaman durdu duracak koca caddeler ıssız

Ağzı bıçak açmıyor kahvehaneler sessiz

Okullarda çocuk yok, sınıflarımız derssiz

Yüz senelik esnaflar kapatmışlar dükkânı

Bu işten kurtulmanın yok mudur bir imkânı?

*

Cuma kılınamadı yok camide cemaat

Herkes yerli yerinde kimse etmez seyahat

Duamız Yaradan'a, etsin bize şefaat

Elbet bu günler geçer, kalacak hatırası

Yan gelip de yatmanın çıkıyor faturası"

Almanya'nın Augsburg şehrinde yaşayan gurbetçi şairimiz Servet Yüksel de, hecenin 11'li ölçüsüyle koronavirüsün sosyal, psikoloji ve tıbbî serencamını bakın nasıl özetlemiş:

"Bir virüslük canı varmış dünyanın,

Ahraza döndürdü süper güçleri..

Bu hayatın gerçeğine uyanın,

Terk edelim günahları, suçları

*

Gözle görülmezmiş adı korona,

Ahali şaşırmış nasıl koruna?

Hangi aşı lâzım aklın zoruna?

Sayıları köpürt, ver demeçleri

*

Panikledi, dinozorlar, fosiller,

Burnundan kıl aldırmayan nesiller,

Şatolara kaçtı azgın asiller,

Düşünür mü çıplakları, açları?

*

Hayaller tarumar, gemi batıyor,

Korku sokaklarda cirit atıyor,

Bilen beri gelsin, kim ne satıyor,?

Ekrana bağlanmış sinir uçları

*

Kıtalar boyunca sömürü çarkı,

Kanla, gözyaşıyla sulanmış arkı,

Maskeli baloda, hep aynı şarkı,

Hâlâ fitne-fesat dolu içleri

*

Uçurumdan itiverir bir anda,

Malın-mülkün yitiverir bir anda,

Her şey olup, bitiverir bir anda,

Ağartacak sakalları, saçları

*

Uyarıcı gelmiş, kitap inmiştir,

Kıyamet ufukta, yakın denmiştir,

Mazlumun ahından sakın denmiştir,

Ey zalimler, korkunç olur öçleri

*

Haşerat yiyenler, haddi aşanlar,

Kibirle, gururla dolup taşanlar,

Gülüp oynayarak nara koşanlar,

Nefsi tatmin etmek tek amaçları

*

Neye güvenip de, böyle oldunuz?

Kendi elinizle belâ buldunuz,

Halbuki kemik, et, aciz kuldunuz

Hadi durdur, ahirete göçleri

*

Mümine de, gavura da ihtar bu,

İyi-kötü insanlığı tartar bu,

Allah'a dönmezsek, daha artar bu,

Gönüller almaya bul muhtaçları

*

Hakk'ın adil, has erleri gelecek,

Bugün ağlayanlar, yarın gülecek,

Tarihin alnından zulmü silecek,

Süpürecek o tahtları, taçları..."

Rabbim, zalime karşı mazlumdan yana tavır takınan, bin yıldır i'lâyı kelimetullah uğrunda koşan,  ağzı dualı bu aziz ve necip millete böyle acıları bir daha yaşatmasın.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Erkan
Erkan - 4 ay Önce

Kaynanayla oturanlar...

Merve Yıldırım
Merve Yıldırım - 4 ay Önce

Çok güzel bir yazı her yönüyle Nihat Hocam, kaleminize sağlık,