Korkudan kaçarken doluya tutulmak

“Güneşin Öbür Batışı” isimli öyküsünde Emin Gürdamur şu cümleyi tırnak içine alıyor:  “İnsanı acımasız kılan şey, çürümeye hazır bir et yığınının içinden sonsuzluğa bakması mıydı?”[1]

Hayat, şu aciz bedenimizin içinden bakıp durduğumuz karmaşık bir manzara gerçekten. İki gözden, iki kulaktan, burnumuzdan, derimizden içimize içimize çektiğimiz hayatın garip sahnesinde bitmek bilmez endişelerin, sonu gelmez emellerin müşterisiyiz.

Neyi umuyorsak o renge bürünüyor hayatın geçici konağı dünya. Biz her ne kadar onu kaypaklıkla, düşkünlük yeri olmakla suçlasak da bu sıfatların gerçek sahibi biz miyiz yoksa? “Dünyayı nereye çeksen oraya gider.” demişti bir yakınım. Tutacak çok kulpu var evvelkilerin parmak izleriyle dolu bu kocamış kazanın. “Ölümlü dünyada hakikat gördüm” diyen Veysel’i hatırlamalı tam da burada. Hakikat, hayatın tedrisinden geçmiş Veysel’in bizim karanlık saydığımız dünyasında yanan bir ışık olmuş, belli.

Veysel gibi içine bin pencere açmış ruhların eriştiği burç nerede kim bilir? O burcu görebilmek kimin harcı? Neyi feda edip neyi göze almalı? O yokuşa bizim nefesimiz yetmez ama gözümüzde ışıkları parlasın hiç yoktan iyi diyerek sözünü ediyorum. Gıpta ile seyrine daldığımız burç insanların hatırını sayarken böyle, acaba onları marifete eriştiren meslek nedir diye de sorarken buluyorum kendimi.

“Kendi kusurunu bilip arif olanlar”ın başkasının ayıbına değil dilleri, gözleri de varmaz elbet. Kendini kendine şikâyet edebilen, gözünü yalnız yüzüne diken, dili sadece kendine bükülen marifete erişmiş sayılır. Böyle diyor kendinden daha büyük bela bilmeyenler.

Modern psikoloji, kişinin kusurunu bilmesini “yüzleşmek” diye tanımlıyor. Bu kolay bir şey değil muhakkak. Kendi sesini dinlemek, kendi görüntüsünü izlemek, başlangıçta insanı utandırır değil mi? Göz kendini görmediğinden bu karşılaşma biraz trajiktir. Bundan kaçınırız çoğu zaman. Zihnimizde kendimize dair oluşturduğumuz imaj ile gerçekliğimiz arasında derin uçurum vardır. Bu uçurumdan aşağı bakmak ise ürkütücü.

İnsan tabiatı gereği kolay olana meyyal, yüzleşmekten çok yansıtmayı seçen bir varlık. Bunu kendini savunma refleksi ile yaptığı da malum. Yüzleşmek, derin bir muhasebenin ciddiyetini, yüksek bir cesareti ve çoğu zaman bedel ödemeyi gerektirirken; yansıtmak maliyeti kendisi dışındakilere yüklemekle, hesabı başkalarına ödetmekle neticelenen bir tutum.

Başkasını mesul tutmayı, ben değil o yaptı demeyi davranışlarımızın temeline konuşlandırıyoruz çoğu zaman. Üst akılların, gizli odakların çevirdiği bir dolabın içinde mahsur kaldığımızı düşünüyoruz. Her birimizin içine kaçtığı buna benzer fasit daireler var. Bunu bir emniyet alanı saydığımız için kendimize iğneyi batırmak ve bu korku balonunu patlatmak aklımıza dahi gelmiyor.

Dünyayı karaya boyamak, feleğe bühtan üstüne bühtanda bulunmak esasında gerçek mesuliyetlerden kaçtığımıza işaret eder. Bu sorumsuzluk hali birçok şekilde tezahür edebilir. Bazen nefret söylemleri, bazen umursamazlık postuna bürünen yüzleşme korkusundan başka bir şey değildir orta yerdeki kusur. Kemal Sayar’ın ifadesi ile  “Umursamazlık gibi görünen şeyin altında bazen derin bir korku yatar. Asıl cesaret, gerçekle yüzleşebilmektir.”

Korku, insanın en ilkel duygusu kuşkusuz. Ümidi boğan korku aynı zamanda insanı mesuliyetlerinden uzaklaştırır, saldırgan hale getirir. Bu duyguyu kontrol edemeyen kimse, tehlikeli bir yerde duruyor demektir. Korku, gerçeklik duygusunu tahrip eden, insanın iradesini geçersiz kılan bir güdüdür. Korkusunu terbiye edemeyen hiçbir şeye muvaffak olamaz.

İnsanı iktidarı ve mesuliyeti olmayan işlerle uğraşmak kadar yoran ve korkutan daha büyük bir şey yoktur. Bununla birlikte iktidarı ve mesuliyet alanına giren işleri yoluna koymak kadar onu mutlu eden hayatını renklendiren bir şey de yoktur. Yaşamak korkudan kendini azade kılmak ile lezzetlenen bir nimet şüphesiz. O sebeple hayatın kendisine abartılı güzellemeler yapmanın yahut kahredip ona nefret kusmanın kendi başına bir anlamı yok.

Şimdi konuş bakalım soluğun genişken ey şu satırlara büyük büyük cümleler sığdıran şaşkın, kendi uçurumuna atları sürebilecek misin acaba o dev ekranda kendini izlerken, kime ne söylüyorsun?

 

[1] Emin Gürdamur, Atları Uçuruma Sürmek, Hece Yayınları, s.28

YORUM EKLE