Kızlarından ayrılan bir anne-babanın iç dünyasına yolculuk: Tarlakuşu

Ona Tarlakuşu diyorlar... Artık otuz beşine basmış ve ailesiyle beraber yaşayan bir kız bu.  Anne ve babasından bir günlük ayrılık dışında hiç ayrılmamış bu kızın adını bilmiyoruz. Ya da adı Tarlakuşu. Dayısının daveti üzerine evden ayrılacak. Daha önce kendisi ve ailesi için yaşanmamış bir deneyim. Anne ve baba kızlarından ayrı kalmaya, kızları da anne ve babasından ayrı kalmaya ne kadar dayanabilecek?  Şimdi o gün geldi ve tam bir haftalığına dayısına misafir olacak. Anne ve babayı telaşa sürükleyen gün… Her şey hazır… Tren de hazır, duygular da. Herkes, her şey kendini hazırlamış bu anın yaşanmasını ve bitmesini bekliyor gibi.

Roman böyle bir ayrılık sahnesiyle başlıyor. Romanın ana karakteri “Tarlakuşu” olsa da anne ve babanın bu bir haftalık süreçte yaptıkları bize onu unutturacak kadar önemli. Fakat Tarlakuşu’nun gölgesi neredeyse tüm karakterler üzerinde daima dolaşıyor.

Yıllar geçmesine karşın bir talibinin çıkmaması artık anne ve babasını durumu kanıksar hâle getirmiş. Öyle ki belki şimdi bir talibi çıkıverse eskisinden daha fazla düşünecekler ve karar veremeyecekler.
Esasında Tarkakuşu'na anne ve babası tarafından bir dönem yakıştırılan Géza Cifra diye biri olmuş. Géza Cifra herhangi bir yüksek soydan gelmeyen sıradan biri olarak tanıtılıyor kitapta. Hatta bu yüzden yazar tarafından sıradan bir serseri diye de küçümseniyor. Géza Cifra'nın ailenin gündemine gelmesi bir akşam Tarlakuşu'na evine kadar eşlik etmesi ile söz konusu olmuş. Dokuz sene evvel kızın akşam yemeğine birkaç dakika geç gelmesine neden olan bu olay, ailede mutlu bir şaşkınlık hissi uyandırmış. O günden bugüne kadar bu adam evde gündemin ilk maddesi oluvermiş. Arada sırada kızlarını oyaladığını düşünüp damat adayını suçlamışlarsa da yazarın ifadesiyle ondan daha uygun damat adayını "en cüretkâr" rüyalarında dahi göremezlerdi. Géza Cifra'nın mütereddit karakteri, çok fazla çalışmayan kafası aile için uygun bir damat olması için yeterliydi. Çünkü Tarlakuşu'nun görüp görebileceği en yakın ve en uygun koca buydu. Aile, kızlarının sınırının ve kapasitesinin farkındaydı. Fakat işte münasebetler ilerlememiş ve üstelik aradan dokuz sene gibi de bir zaman geçmişti. Şimdilerde anne ve babanın bu adama bakışı daha soğuktu muhakkak.

Yazarlar bazen kişilik analizi yapabilmek maksadıyla pek çok kişiyi bir araya toplarlar. Bu toplanma alanı bazen bir otelin lobisi, bazen büyük bir konak, bazen de bu eserde olduğu gibi bir restoran ya da tiyatro olabiliyor. Böylesi daha kolaydır ayrıca. Kişiliklerini anlatabilmeniz için ya da onlardan bahsedebilmeniz için başlarına bir iş gelmesi ya da yolda herhangi bir sebepten onlarla karşılaşmanız gerekmez. Tek tek evlerine ziyaretlerde bulunup bir de evlerinden, eşyalarından bahsetmeniz ve evde bulunan diğer aile üyelerinin kimler olduğunu söylemeniz ve onları da tanıtmanız gerekmez. Tek yapacağınız onları oraya getirmektir ve bu romandaki gibi bir yerde toplayarak yemek yedirmeniz, tiyatro izletmeniz yeterlidir. Bay Ákos’un yani Tarlakuşu’nun babasının cemiyetten tanıdığı ve daha sonra görüşmediği arkadaşları burada olduğu gibi karşısına çıkabilmektedir.

Kitapta uçuk hayallere yer yok

Macar edebiyatından bir isim olan Dezső Kosztolányi Nebula Kitap’tan çıkan yalın ve son derece gerçekçi bir dille kaleme aldığı Tarlakuşu'nda küçük insanların hayatını anlatıyor. Romanda enteresan herhangi bir şeye yer vermiyor ve gerçeklikten uzaklaşmamak ve ruh hallerini dahi belirli bir mantıksal tutarlılık çerçevesinde yansıtma gayreti içinde bulunuyor. Hiç kimseye aşırı ve uçuk hayaller kurdurmuyor ve olması gereken neyse onun olmasını heyecan yaratmadan aktarıyor.

Romanda Tarlakuşu’nun gerek annenin gerekse de babanın hayatının tam ortasına yerleşmiş durumda olduğunu görüyoruz. Bunu evden bir haftalığına ayrılmasıyla beraber ortaya çıkan yemek sorunundan da anlıyoruz. Anne ve baba kızları dayısına gittiği günün ertesinde karınları zil çalar halde kendilerini Magyar Király lokantasına atacaklardır. Aynı şekilde annenin temizlik yapmaktan neredeyse beli tutmaz vaziyettedir artık. Kızlarının değeri bu tip ekstra durumlarla daha fazla anlaşılacaktır. O evdeyken kimsenin aklına akşam ne pişireceğim ya da doyacak mıyım, evi kim temizleyecek türünden sorular gelmiyordu. Hatta annesinin babasına "baba", babasının annesine "anne” hitabı hayata hep Tarlakuşu'nun penceresinden baktıklarının da bir göstergesi. Hitaplara bile yansıyan bu alışkanlık kızın ev ve ailesi için ne denli önemli bir figür olduğunu açıklıyor. Tarlakuşu bu iki insanın hayatlarının odak noktasını oluşturuyor. Onsuz hiçbir planları yok neredeyse. Hayatlarının anlamı, tadı, tuzu ve rengi otuz beş yaşına gelmiş hafif tombulca bu kız olmuş.

Onun gidişiyle anne ve babanın sosyal hayatı oluyor birden, hatta tiyatroya bile gidiyorlar. Burada dedikodulardan ve semtin küçük gündeminden haberdar olmaları şimdiye kadar yaşamadıkları bir şey. Tarlakuşu evdeyken bu kadar şeyi yani restorana gidip tanıdık tanımadık kimselerle konuşmayı, aynı şekilde tiyatroya gidip oralarda ileri gelenlerle görüşmeyi gerçekleştirme imkânı bulamıyorlardı. Annenin kendine bir çanta alması, babanın aylar sonra berbere gidip bir akşam için hazırlanması şüphesiz Tarlakuşu'ndan sonra yeni bir hayat olarak düşünülebilir. Bu yeni hayatın çekiciliği belli bir yaşa gelmiş bu iki insanın şimdiye dek vakitlerini nasıl da bir kızın etrafında pervane olarak boşa harcadıkları hissini veriyor.

Gündelik meselelerle beraber bilhassa erkekler bir araya geldiğinde politik konuların konuşulması kaçınılmaz durum. Yazar da iki farklı siyasi fikre sahip grubun birbirleriyle yaptığı atışmayı sayfalarına taşımış. Burada dikkat çekici olan konulardan ve isimlerden birisi Lajos Kossuth'tur. Bilindiği üzere Lajos Kossuth 1850-1851 tarihleri arasında Osmanlı Devleti’ne sığınmış Macar tarihi açısından önemli bir devlet adamıdır. Osmanlı kendisini, ailesini ve 56 kişilik ekibini Kütahya'da misafir etmiştir. Bu sığınma ve yardım Türk-Macar dostluğu açısından da son derece önemli bir merhale olarak görülmektedir. Hali hazırda Kossuth Evi ya da Macar Evi olarak adlandırılan ev Kütahya'da müze ziyarete açıktır. Kitapta da Lajos Kossuth'un izlediği politikalar hakkında dar kapsamlı birkaç cümle okumak mümkündür.

Olayların geçtiği yıl olarak 1899 tarihini verebiliriz. Bunu Tarlakuşu'nun yazdığı mektuptan anladığımız gibi yazarın bahsedip bahsedememekte tereddüt geçirdiği ve kısaca sadece dış politik gündeme atıfta bulunup sonra geri çekildiği Dreyfus Davası'nın yeniden başlamasından anlıyoruz. Dreyfus Olayı ve Dreyfus Davası Fransa'yı uzunca bir süre meşgul etmiş ve bu süre zarfında kendisine bol bol taraftar bulan azgın kitleler meydana getirmiştir. Kitap, Fransız ordusunda yüzbaşı olarak görev yapan Alfred Dreyfus'un Almanlar’a bilgi sızdırdığı suçlamasının ardından yeniden yargılanmaya başladığını gazete haberleriyle yansıtmaktadır. Anne ve babanın şair olmaya çalışan bir gençle karşılaşmaları ve bunun neticesinde dünya gündeminden bir iki haber kırıntısından bahsetmeleri bize mektupta apaçık yazılmamış olsaydı da olayların geçtiği tarihi bulabilmemiz için ipucu vermiş olacaktı. Dreyfus Olayı'nın Macarları ilgilendiren tarafı Dreyfus'a iftira atan kişinin Macar asıllı Binbaşı Esterhazy olması. Gerçi romanda bu konular hakkında tek satır görmek mümkün değil. Dreyfus Davası'nın edebiyat dünyasını en çok ilgilendiren yanı Emile Zola'nın daha sonra kitap haline getirilmiş "Suçluyorum" isimli mektupla dönemin Fransa cumhurbaşkanına gazete aracılığıyla seslenmesidir. Davanın ve kendi hayatının seyrini değiştirecek bu mektup tarihteki yerini çoktan almıştır bile.

Farkındalık oluşturan bir hafta

Karakter analizleri bir hayli fazla. Yazar adını geçirdiği hemen hemen herkes hakkında bir iki laf ediyor ve böylece bu kişileri okuyucuya tanıtmış oluyor. Yazarın karakterleri bir araya toplama ve onlardan bahsetme formülü Ákos’un da yıllardır arkadaşlarını yalnız bırakmış olsa da üyesi olduğu Panterler grubunun haftalık rutin toplantısına ya da eğlencesine diyelim katılmasıyla devam ediyor. Bu kez sadece erkeklerin bulunduğu bir mekânda oynanan kâğıt oyunlarına ve eski dostların bir araya gelip eğlendikleri koskoca bir güne tanıklık ediyoruz.  Ákos’un bu günün sonunda şimdiye dek hiç yapmadığı şekilde eve bir hayli geç gelmesi anne ve babanın kızları üzerinden kırılgan olan durumlarını ortaya çıkarması bakımından ilginçtir. Baba, belki biraz da alkolün verdiği etkiyle kızlarının otuz beş yaşına gelmiş olmasına rağmen henüz evlenememiş olmasını yılların da içinde biriktirdiği bir öfkeyle çirkinliğine bağlıyor ve bunda da kendi kabahatini arıyordu. Bu, gelinen noktayla bir yüzleşme bir bakıma. Annenin itirazları olsa da o ana kadar kimsenin yüksek sesle telaffuz edemediği ya da etmediği gerçekler bir bir ortaya saçılıyor. Biraz acıma hissi biraz da mevcut duruma olan öfkeleri ilk kez açığa çıkıyor.

Kızları olmadan var olamayacakları gerçeğiyle yüz yüze gelmiş bu iki kişi hayatlarının nasıl da değiştiğini görmüşlerdir. Sadece bir hafta olan ayrılığın kötü alışkanlıklara dönme, düzensiz ve uykusuz bir hayata yol açması rutini bozmuş ve neredeyse bilhassa baba açısından travmatik rahatsızlıklara kapı aralamıştır. Yıllardır ağzına koymadığı alkolü en çok bu bir haftalık ayrılık zamanında tüketmiştir. Aynı şekilde gerek anne gerekse de baba bu bir haftalık ayrılık zamanında Magyar Király’nin o yağlı yemeklerine öğün dışı olsa bile katlanmak durumunda kalmışlardır. Görmek istemedikleri kimseleri en fazla bu zaman aralığında görmüşler, görüşmek istemedikleri kimselerle en fazla bu zaman aralığında görüşmüşlerdir. Her yönden çok öğretici ve farkındalık uyandırıcı bir haftanın ardından kızlarının geliş tarihini iple çekip eski hayatlarına dönmeyi arzulamışlardır. Nihayetinde Tarlakuşu’nun birkaç saatlik rötarı aileyi epey hırpalamış ve anne babayı komplo teorilerine sevk etmiş olsa da kızlarının dönüşü aynı gün gerçekleşmiş ve sevinçlerine sevinç katmıştır. Bu dönüş bir haftalık düzensiz hayatın bir son bulması manasına da gelecektir. Tarlakuşu yine ailesini derli toplu bir hale getirecek, yemekler zamanında yenecek, ev yine tertemiz olacak ve anne baba yine kızlarından başka bir şey düşünmeyecektir. Yılların verdiği alışkanlıklar devam edecek, belki artık kızlarına bir koca aramaktan da vazgeçeceklerdir.

Roman, yazarı ve yazıldığı dönem dikkate alındığında bir klasik. Biz okuyucular klasik eserleri okurken belirli beklentilerden uzak oluruz. İletişim, haberleşme, teknoloji, özel teşebbüs, serbest düşünme gibi artık hayatımızın her anında bizimle beraber yaşayan düşünce sistematiği ve yardımcı unsurlar böylesi eserlerde tabiri caizse tatile çıkar. Yazarın vizyonu, dünya görüşü ve hayata bakış açısı dönem insanı olmaya son derece uygundur. Biz de okurken dönem insanını anlamaya, dönemin özelliklerini öğrenmeye gayret ederiz. Zaten klasik okumanın bir amacı da budur. Dünyaca ünlü eserlerin değerlerine değer katan özellikler zamanın ruhunu ortaya koyabilmelerinde saklıdır. Bazen bir yere ulaşmak, bir yerden haber almak, beklemek, imkânsızlık dairesi içinde kıvranmak bizleri yorsa da genel manada klasikler için olumsuz sözler sarf edilmez. Bu eseri bu çerçevede düşünmek gerekir. Belki de olayların geçtiği bir Macar şehri olan Sárszeg, dar yaşam döngüsü içinde klasik bir on dokuzuncu yüzyıl sonu yirminci yüzyıl başı tartışma konuları ve yaşam biçimi hakkında bizlere az sonra yaşanacak Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı arifesinde kimi fikirler de veriyordur.
 

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yusuf Çaloğlu
Yusuf Çaloğlu - 1 yıl Önce

Her klasik bir kitap okuduğumda kendimi kitabın içinde bulurum..Yöreyi insanları sosyolojiyi tanıma fırsatım olur..Örneğin,Sovyet Ekim Devrimini Rus klasiklerini okuyunca anlamıştım,Lenin/Stalin'den değil.Hep uyarmışımdır,Kendi ülkesinin Edebiyatını okumayan kendi ülke sosyolojisini tanıyamaz-anlayamaz-Türk Sol'unun hatası bu,kendi Edebiyatını küçümser bu nedenle uzak durur,birde Devrim yapmaya kalkar-kalktık-