banner17

Zarifoğlu’nun ‘Yaşamak’ı

Cahit Zarifoğlu şu günlük hayatta kullandığımız “Eyvallahı yok” ifadesinin içini tam manasıyla dolduracak türden bir yazar: Tavizsiz ve anlaşılma gayesi gütmeyen…

Zarifoğlu’nun ‘Yaşamak’ı

Yaşamak bir günlük kitabı olmasına, en azından kendisini öyle tanıtan bir kitap olmasına karşın herhangi bir kronolojik sıra takip etmeyen yazılardan meydana geliyor. Bir hikâye kurgusu, olay örgüsü ya da devam eden olaylar bütünü değil de ilgili tarihlerde yazılmış daha çok deneme türü yazılarla karşılaşıyorsunuz. Cahit Zarifoğlu gibi bir ismin anbean neler yaptığını, neler düşündüğünü, belirli meselelere kendi ağzından nasıl baktığını öğrenmek maksadını tam manasıyla gerçekleştiremiyoruz belki ancak çok değerli fikirler ediniyoruz.

Cahit Zarifoğlu, kanaatimce kapalı anlatımın ve kapalı şiirin efendisi. Çok fazla anlaşılma güdüsüyle yazmıyor ve bu özelliği Yaşamak kitabında da fazlasıyla kendini gösteriyor. Kitabın ilk baskısı 1980 yılına ait. Demek ki iç dizayn ve kurgu tercihinden Cahit Zarifoğlu’nun da haberi var ve belki de o öyle istedi. Hatıralar ve yazılanlar 1979 yılına kadar… Kronolojik bir sıra takip edilmediği gibi konu bütünlüğü de bir günlük kitabı olması dolayısıyla yok. 1978 yılında basından geçen ya da o yıl o anda kaleme aldığı düşünceleri yazdıktan hemen sonra 1973 yılına geçebiliyor. Bu farklı bir tarz olabilir. Burada Cahit Zarifoğlu’nun daha çok kendi kurallarıyla hareket ettiğini, klişelere bağlı kalmadığını, kalıplara girmediğini anlıyoruz. Yazdığı şiirler de nesirleri gibi kapalı ve okuyucuyu zorlayan türden. Fakat tüm bu zorlamalara rağmen yazar böyle bir derdi olmasa da gerek nesirde gerekse de şiirde okuyucuyu rahatlatmayı başarıyor.

Cahit Zarifoğlu şu günlük hayatta kullandığımız “Eyvallahı yok” ifadesinin içini tam manasıyla dolduracak türden bir yazar: Tavizsiz ve anlaşılma gayesi gütmeyen… Bunu destekleyerek önsözü dahi olmayan bir kitaptan bahsettiğimizi belirtmeliyim. Daha kitabın başında içeriğe dönük herhangi bir açıklama, bir açıklık yok. Kitap sürprizler içeride diyor… Kitabın ilerleyişi sembollerle oluyor. Zaten Zarifoğlu, sembollerin adamı olduğunu kendisi de ifade ediyor. Bu durum kapalı anlatımın kapısını sonuna kadar açmış ve okurken insanı hülyalara daldıracak kadar konudan, örgüsü olmasa da olaydan, anlatmaya çalıştığı şeyden uzaklaştırmış, soyutlamış oluyor. Öyle oluyor ki kitapta anlatılana alternatif yeni bir kurgu sizin hayalleriniz oluyor. Bu anlamda kaleminin de zarif olduğunu söyleyebilirim. Paragrafın orta yerinde uyanabiliyorsunuz daldığınız hülyalardan. Sizi alıyor ve o parça parça öykünün tamamlayıcısı yapıveriyor. Bu hülyalardan bazen Almanya’da bazen Fransa’da bazen Girne’de bazen İstanbul’da bazen Diyarbakır’da uyanıyorsunuz. Türkiye’nin ve Avrupa’nın çeşitli noktalarından bazen bulunduğu coğrafyaya bağlı bazen de vazifesine bağlı olarak ruh halini yansıttığı anılara ve düşüncelerin kâğıda dökülmüş hallerine rastlıyoruz.

Cahit Zarifoğlu’nun kendine has tarzıyla birilerinden etkilenmesi veya birilerini yol gösterici olarak düşünmesi beklenen bir şey değil. Fakat yazar, Necip Fazıl’ı gerçekten bir üstad ve yol gösterici bir karakter olarak görüyor. Ona olan hayranlığının ölçüsü yok. Necip Fazıl konuşurken tasavvuftaki sohbet medeniyetini hatırladığını, büyüklerin dizlerinin dibinde oturmanın ve onlardan feyizlenmenin ne demek olduğunu anladığını söylüyor.

Bu sırada bir Necip Fazıl analizi de yapıyor. Necip Fazıl’la ilgili anısı 1976 yılına ait. Bu demek oluyor ki kendi vefatından 11, üstadın vefatından 7 sene evveline ait hatıralar bunlar. Bu manada da çok değerli… Üstada ilişkin en büyük hayranlığını Necip Fazıl merdivenden inerken ifade ediyor: “Merdiven inerken adımını birden peydahlanan bir boşluğa attığını görüyorum. Ama bir melek bu adımı onun dengesini bozmadan düzeltiyor ve basamağa koyuyor.” Zarifoğlu’nun Necip Fazıl’da gördüğü alelade bir yazarlık, alelade bir insanlık değil. Onun yol gösterici özelliğini, onun önderliğini ve dünya ile ahiret yurdu arasında geçiş yapmadan kendisine başvurulacak bir kaynak teşkil ettiğini ve onu öyle gördüğünü gösteriyor. Cahit Zarifoğlu’nun hislerini açık açık belli etmeyen mizacına ve eserlerine bakacak olursak Necip Fazıl Kısakürek hakkında yazdıkları değerlendirmeye değer. Necip Fazıl’la beraber daha pek çok kıymetli ismin adını da anılarda okuyoruz. Rasim Özdenören, Akif Inan gibi…

Yaşamak hem nesir hem şiir kitabı olarak da değerlendirilebilir. Nesir aralarına hiç farkında olmadan yerleştirilmiş şiirlerle karşılaşıyorsunuz ve şiir devam ederken yine farkında olmadan nesir başlamış oluyor. Genel olarak gerek akıcılık gerekse de şiirsellik bakımından doyurucu bir kitap olduğunu söylemek gerekiyor. İlk cümlesi “ne çok acı var” olan bir kitaptan bahsediyoruz. Sanki bizleri olacaklara hazırlıyor gibi. Eğer yaşamaksa niyetiniz acılara, üzüntülere, bunların türlü türlülerine hazırlıklı olun mesajı var gibi. Yaşamak öldürmeyen acıların güçlendirdiği savını doğrularcasına her gün artan direncin, her gün batan güneşi görmenin, her gün doğan güneşi karşılamanın bileşkesi… Ne çok acı var ve yaşamak bu acılara göğüs gerebilmekle oluyor.

Kitap, acı tatlı hatıraları barındırırken bunları -tümüyle- bir iç döküş olmadan ve dolayısıyla yazarın burada bile kapalı anlatımı tercih edişiyle -bestesi çok güzel bir şarkının nakaratı kısa tutması gibi- okuyucuyu yarım bırakıyor. Mesela, kızının doğumu, mesela babasının vefatı… 1975 yılında kızı dünyaya geliyor. Bir önceki gece annelerin hamilelik özelinde çektiği acıları, bulundukları durumu kimseye anlatmaya güçlerinin yetmeyeceğini ve kimsenin de bunları anlamaya idrakinin yetmeyeceğine dair anlık yazdığı satırlar dikkate değer. Çünkü diyor ki o hamilelik sancıları, endişeler, korkular ancak fizik ölçüler içinde formüle edilebilir. Gerçek acıları, gerçek endişe ve korkuları velhasıl gerçekleri ve o anlatılamayanları gerçek sahibinden başka kimse anlayamaz. Hatta kadınlar bile… Herkesin korkusu, endişesi, acısı ve ağrı eşiği kendine göre. Fakat biz doğuma sevinecek yerde kadınların yaşadığı her birinin kendine özgü bu acılarını anlamaya çabalarken yakalıyoruz kendimizi. Ancak yazarın hayranlık uyandıracak bu çözümlemesi içinde pek çok disiplin barındıran bilimsel bir çalışmanın ürünü gibi. Bu manada hakkını vermek gerekiyor.

Yaşamak kitabını okurken Cahit Zarifoğlu’nun biz beşere göre zamansız olarak kabul edilen vefatına üzülmemek elde olmuyor. Bu kapasitedeki bir sanatçının üretime daha uzun seneler devam etmesi ve en azından beraber olduğu, aynı liseyi okuduğu arkadaşları kadar yaşaması biz dünyalıların isteği idi.

İdris Kartal, “Zarifoğlu’nun Yaşamak’ı”, MAKAS dergisi, Ekim-Kasım 2018, sayı 4.

YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20