Zamanla karşılaşmalar: İçimdeki Sazlar Başka Söz Başka

Fatma Barbarasoğlu’nun sekizinci öykü kitabı, İçimdeki Sazlar Başka Söz Başka; kişileri, şablonların içine sıkışıp kalmaya, kör bir kitleyle hareket etmeye, kendine yabancılaşmaya razı eden imajların günlük hayattaki pratiklerini gösteriyor. Münire Daniş yazdı.

Zamanla karşılaşmalar: İçimdeki Sazlar Başka Söz Başka

Nereden geliyor, her insana aynı tekdüzeliği veren, ilgiyi-dikkati aynı konulara, dili aynı sözcüklere hapseden, yapılıyor olanı da yapılması gerekeni de algılamamızı örten zamanı teslim alan dalgalar? Büyük oranda iletişim teknolojisinin sosyal ağlarla yaydığı bu dalgalar akılla, sahicilikle, anlamla denetlenen gerçeği, neredeyse yaşamın bütününü etkisi altında tutuyor ve soru sormayı da önemsizleştiriyor. Önüne kattığı kişilerin ne geçmişe ne şimdiye ne de geleceğe dair soruları var… Bu teknolojinin insanın elinden aldığı şey ekranlarda harcanan zamandan ve sunduğu şey ekran üzerinden sürdürülen yaşamdan ibaret değil... İnsandan hakikati, hayattan derinliği, zamandan anlamı, eylemlerden sorumluluğu çekip alan kocaman boşluklar açılıyor...  ‘Boşluk’ küresel imgenin yeryüzüne yayılmış en büyük kompozisyonu… Bu kompozisyondaki kimliği ise; yüzeysellik, tekdüzelik, sorumsuzluk, anlamsızlık gibi gerçeğin doğru algılanmasını engelleyen içerikler yapılandırıyor. 

İnsanın ve hayatın anlamını çarpıtma, kusursuz yaşam hayaline inandırıcılık kazandırma potansiyeline haiz olan iletişim teknolojisinin sosyal ağlarında, mutlu mesut yaşayıp giden kişilerin; şeylerin içinde yüzüp gitmekten, bireysel özelliklerin çeşitliliğinin silinmesinden şikâyeti de yok esasında. Çünkü ona neyi kaybettiğini fark ettirebilecek hususiliği, ilkeleri yitirmiştir. W. Benjamin’in temas ettiği gibi, “İnsanların davranışları hiçbir zaman olmadığı kadar kitle içgüdülerinin hükmü altında. Ve kitle içgüdüleri her zaman olduğundan daha da bulanık ve hayata yabancılaşmış durumda…”

Fatma Barbarasoğlu’nun sekizinci öykü kitabı, İçimdeki Sazlar Başka Söz Başka; kişileri, şablonların içine sıkışıp kalmaya, kör bir kitleyle hareket etmeye, kendine yabancılaşmaya razı eden imajların günlük hayattaki pratiklerini gösteriyor. Kişilerin kendiyle, hakikatle gerçekten karşılaşmasını sağlayacak bakma-görme, algılama-anlama imkânlarının yok edildiği bir zeminde, ne oldu nasıl oluyor hayatın içinden kesitlerle canlandırılıyor... İnsanın razı olduğu ya da farkına bile varmadığı yüzeysellik gündelik hayatı nasıl etkiliyor? Yakın olduğumuz, ait olmaya çalıştığımız şeyler bizi kime benzer kılıyor. Yapay-sahte olan bizim sahiciliğimize ne yapıyor? Sahici miyiz gerçekten? Yaşadığımızı algılamamızı, yakınlık içinde olduğumuz insanları anlamamızı, kendimize yabancılaştığımızı görmemizi engelleyen nedir?

Soru sormayı uyandıran karşılaşmalar

İçimdeki Sazlar Başka Söz Başka’nın öyküleri soru sormayı uyandıracak karşılaşmalarla; temas ettiğimiz olaylardan kullandığımız kelimelere, benimsediğimiz davranışlardan gösterdiğimiz yaklaşımlara, geçmişten şimdiye yaşadığımızın ne kadarının bize ait olduğunu görünür kılan sahneler kuruyor. İnsanın kendiyle olan ilişkisi çevresiyle olan ilişkisini de şekillendiriyor. Kim olduğunu bilmeyen, yaşadıklarının anlamından haberi olmayan başkalarını da tanımıyor-anlamıyor. Her bir öykü yaşadığımız zamanla bir karşılaşmadan yola çıkarak; zamanın aynalarına yansıyan insanın insanla, olgularla, gerçeklerle, hatırayla temasını ortaya koyuyor ve olanı-olması gerekeni algılamanın önemine dikkat çekiyor.

Kitabın ilk öyküsü “Bazı kadınlar neden susar” herkesin birbirinin hikâyesine bir şekilde temas ettiği eski mahalleye götürüyor bizi ve hatırayla karşılaşmaya tanık ediyor. Hatırayla karşılaşma; bir daha hatırlanmayacak zannedilen bir hikâyenin bizde kalan parçasını ortaya çıkarır… “Yarım Peçete,” asıl olanı çarpıtan kahramanla; gerçek aşinalığın tanımayı-paylaşmayı sağladığını, uzaklığın ise zannı nasıl beslediğini sergiliyor. “Kaderimde hep güzeli aradım” öyküsü, muhayyile ile gerçekliği karşılaştırıyor. Kahramanın kafasındaki hayalle, gerçeğin yüzleşmesinden doğan neticenin görüşü nasıl berraklaştırdığına tanıklık ediyoruz. “Helalleşme”; kahramanın, hasbelkader muhatap olduğu insanlarla, iradesi dışında gelişen olaylarla karşılaşmasına yüklediği anlam arayışını sahneler. “Saklana saklana” öyküsünde; kendini görmekten aciz olan, kendinden bihaber kadın kahramanın, başkalarını görme, yorumlama-yargılama performansının ironisi yapılır.

Aile bireyleri arasında dahi anlama-anlaşılma görüşünü bulanıklaştıran sosyal medyanın; duyguların, kelimelerin, davranışların doğru algılanmasını nasıl sabote ettiği, “Sofrayı tutan melekler” öyküsünde canlanır. Aile içinde nesillerin birbirine yabancılaşmasının göstergeleri yansır sayfalara...

“İki kadın…” ne şekilde yaşayacağını, nasıl anlaşılacağını gerçeği değil kurguyu kullanarak, kamusal kabul görmüş tanımlarla belirlemeye çalışan iki kadının, kendi gerçeğiyle karşılaşmaktan kaçar olmasına yer verir. “Şarkıların yüklendiği geçmiş”te, geçmişi geri getirme potansiyeline sahip olan şarkıların; insan zihninde uyandırdığı sahneler, hikâyeler, anlar eşliğinde hatırlatma gücüne değinilir. Hatıra, insanın (zihnini kuran, duyguları besleyen) geçmişle karşılaşmanın imkânıdır…

Bilinmeyen bir hikayeye dahil olmak

Tanınmayan, bilinmeyen bir hikâyenin içine dâhil edilme ihtimalinin ürpertisini hissettirir “Münzevi” öyküsü. “Suriyeli izi” insanın insanla; yakınlık-uzaklık üzerinden karşılaşmasına acı gerçeklerle temas eder.

Ve “Kariyer günleri”… Yaşadığımız günlerin boşluğunun kaynağının, neyin aranması gerektiğinin göstergesi gibidir. Öğrenmek, bilmek, anlamak, fark etmekle ilgili klişeleri yıkan, ezberi bozan bir hoca; öğrencilerin ufkunu, kendini bilme (kendi gerçeğinle karşılaşma) çabasına açar. Plansız, tevafukla bir araya gelen kursiyerlerin buluşması, “Kendini anlat/ kendine rastla” eylemine yöneltilmesini; ben kimim, biz kimiz, niyetim ve eylemlerim beni nereye taşıyor sorularına imkân vermenin, alan açmanın, merakı kışkırtmanın, iz sürmenin, kendini inşa etmek için emek vermenin öğrenilmesine vesile olan bir beraberlik ortamını öyküler. Bu buluşmanın esrarı meraka muhatap olunca, medyanın da ilgi odağı olur. Niyetleri, eylemleri, hikâyeyi çarpıtma, aslından koparma potansiyeliyle medyanın rolü çok tanıdıktır; doğruyu eğriye nasıl taşıdığını, yıkım yaratan yaklaşımını adım adım izleriz. Kitabın son öyküsü “Bizi habersiz bırakma” bir aile serüveninde; beraber olmanın, duygusal bağlarla birbirine bağlı olmanın dahi birbirini anlamaya yetmez oluşunun, yakınken uzak olmanın boşluğunu hissettirir…

Bütün öyküler, yaşadığımız zamanın içinden geçen insanlardan, olaylardan, gerçeklerden alınmıştır. Olabildiğince sahici ve tanıdıktır. Yaşadığımız günlerin boşluğu, zamanın dolduran olgular, sergilediğimiz-şahit olduğumuz davranışlar, konuştuğumuz-duyduğumuz cümleler, tanığı olduğumuz gerçekler; nasıl yaşanıyorsa öyle gâh hüzünle, gâh tebessümle, aşinalıkla ya da şaşırarak okunuyorlar. Her hikâye kendi dilini, kendi duygusunu, kendi atmosferini kurabilme maharetiyle anlatanın sahiciliğine hayran bırakıyor bizi. Yaşadığımız zamanla karşılaşmalardan oluşan İçimdeki Sazlar Başka Söz Başka okuyucusunu tanıklığa çağırıyor aynı zamanda; olan budur, olacak olan ne olabilir?

Münire Daniş

Güncelleme Tarihi: 10 Temmuz 2019, 15:39
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13