Yitik cennetin anahtarı şiir olsa gerek

Maraş’ın sanırım suyundan olsa gerek, günümüz şiirine en güçlü ırmaklar ile eklemlenen isimlerin çoğu bu şehirden çıktı. Böyle bir çırpıda sayabileceğimiz epey isim hepimizin aklına gelir. Bunlardan biri de Ali Büyükçapar’dır. Selçuk Küpçük yazdı.

Yitik cennetin anahtarı şiir olsa gerek

Maraş’ın sanırım suyundan olsa gerek, günümüz şiirine en güçlü ırmaklar ile eklemlenen isimlerin çoğu bu şehirden çıktı. Böyle bir çırpıda sayabileceğimiz epey isim hepimizin aklına gelir. Necip Fazıl, Nuri Pakdil, Karakoç kardeşler, Mavera Dergisi ekibi, Pakdil’in dergisine 1970’lerin ikinci yarısından sonra eklemlenenler… Bir de ayrıca günümüz şiirine, yazdıkları metinler ile önemli katkı sunan 1970 ve 80 sonrası doğanlar… Ve belki bir başka yazı konusu olarak Maraş’ta çıkan edebiyat dergileri… Bütün bu bileşenleri bir arada andığımız zaman, karşımıza şiir ve edebiyatımız adına çok geniş bir külliyat sunuyor Kahramanmaraş. Anadolu’nun muhtemelen bir başka şehrine nasip olmayacak katkıdır aynı zamanda bu.

Bu önemli birikim ile benim organik ilişkim, daha çok Karakoç kardeşler ve 1970’lerde doğanlar üzerinden olmuştur. Genç kuşaktan da birkaç isim var (Ömer Yalçınova gibi mesela) ama ortak dergilerde yazma, birbirimizi çok daha evvelden metinler üzerinden tanıma imkânı bakımından, bende bu anlamda karşılığı olan kuşak aşağı yukarı böyle. Bünyamin Küçükkürtül’den Yasin Mortaş’a kadar uzanan bu Maraşlı şair arkadaşların çoğu ile 1990’ların ilk yarısından itibaren Türkiye’nin değişik yerlerinde yayınlanan dergilerde beraber ürünler yayınladık. Yüz yüze görüşmemiz çok sonraki yıllarda nasip olsa da, 90’larda ürün yayınlayan çoğu ismin metin üzerinden kurduğu “dostluk” bence bir başka idi.

Şiirin ırmağı çağlıyor

Bu yazı bağlamında bahsedeceğim Maraşlı isim ise Ali Büyükçapar. Kendisi ile ilk 1996 yılında, “İnsan Saati Dergisi” yayınları tarafından basılan ilk şiir kitabı “Malabadi-Otuzüç Şiir” dolayısıyladır. O tarihlerde, adresime gelen postadaki bu kitabın kapağını görür görmez çok beğendiğimi hatırlıyorum. Kitabın içine özenle yerleştirilmiş mektubunda şunları not düşmüştü: “Beyefendi, Merhaba. Şiirin ırmağı çağlıyor. Her güne diriliş muştuları saçan güneş bizi aydınlatıyor. İmgelerin dünyasında kanat çırpan kelebekler, baharı taşıyor sonsuzluğun ülkesine. Yitik cennetin anahtarı şiir olsa gerek…” 16 Kasım 1996 tarihini taşıyan bu mektubu hâlâ saklıyorum. Yazı için, “Malabadi” kitabına elim uzandığında, yıllardır arasında duran bu mektubu yeniden okudum. Ali Büyükçapar, 1968 doğumlu olmasına karşın, şiirinin daha çok 1970 ve sonrası doğanlar ile aynı dergilerde yayınladı diyebilirim.

2000’lerin hemen başında bir grup arkadaş ile çıkarmaya başladığımız Kumyazıları Dergisi’ni Maraş’ta gönderdiğim isimlerin başında Ali Büyükçapar da geliyordu. Kumyazıları’nda bir-iki şiirini de yayınlamıştık sanırım. Dergimizi Maraş’ın yerel gazetelerinde tanıttığını ve hatta küçük duyurular ile ilanlarını yaptığını, zaman zaman bana gönderdiği bu gazeteler aracılığı ile öğreniyordum. Birbirimizi hiç görmeden salt metin üzerinden kurduğumuz ilişki biçimi bu denli “saygıdeğer”di. Bu sadece Ali Büyükapar ile benim aramada kurulan bir ilişki değildi o yıllarda. Birçok isim o yılları böyle anlatır muhakkak. Metnin geliştirdiği derin bir dostluk ilişkisi. Metin o zamanlarda daha güçlü idi belki. Dergi çevreleri daha işlevsel. Ve dergilerin dolaşım ağı ile kurulan ilişkiler daha kuşatıcı.

Yazıhane’de bir akşam

Büyükçapar ile ilk karşılaşmamız 4-5 yıl evvel, Maraş’ın Elbistan ilçesinde düzenlenen bir etkinlik sayesinde oldu. Edebiyat etkinliklerinin en güzel tarafı bu. Yoksa çok büyütülecek bir işlevselliği olmuyor. Ama metinleri üzerinden okumaya kıymet verdiğim birçok ismi de böyle tanıdım, dostluklarımız böyle gelişti. Elbistan’daki etkinlik sırasında yine de istediğimiz kadar konuşma fırsatımız olmamıştı. Bu fırsatı ancak geçtiğimiz yıllarda Kahramanmaraş Belediyesi’nin düzenlediği etkinliğin bitiminden sonra yapabildik. Dönüş saatimiz herkesin gittiği zaman diliminden epey sonraya denk geldiği için Ali Büyükçapar beni, Gökhan Akçiçek’i, Mustafa Uçurum’u, Hüseyin Kaya’yı alıp “yazıhanesi”ne götürdü. O yazıhane’den çok etkilendiğimi söylemeliyim.

“Yazıhane” aslında daha çok 1960’ların sonu, 70’lerde belki bir nebze 80’lerde kullanılan bir mekandı. Yani şair, yazarın evinin dışında bir yazı bürosunun bulunması meselesi. Kitapları oradadır, görüşmelerini, kabullerini, toplantılarını burada yapar, çıkarıyorsa gazete ve dergisini burada şekillendirir, matbaaya buradan verirdi. Günümüzde artık böyle bir mekân kullanılmıyor. O yüzden zaten, bana Ali Büyükçapar’ın yazıhanesi çok etkileyici geldi. Kendimi bir an eski kuşakların mekânlarından birisindeymiş gibi hissetim. Her tarafı boydan boya kitaplarla, dergilerle dolu bir büro. Duvarlarda içinden geldiği geleneği temsil eden afişler, fotoğraflar. Bu, aynı zamanda benim de geleneğim. Bir önceki yıl yayınladığım, “Yüzleşmenin Kişisel Tarihi” adlı kitabımın son çalışmalarını yapıyordum o aralar. Büyükçapar’ın yazıhanesinde rastladığım ve sağolsun geri iade etmek şartı ile ödünç aldığım “Türk Yurdu Dergisi”nin bir özel sayısı çok işime yaramıştı. Orada hepimiz unutamayacağımız bir sohbetin içine girdik. Kendi eli ile kahve ikram etti ayrıca bize. Bunu da unutmam mümkün değil.

Sonrasında bizi asıl Maraş’a götürdü. Maraş’ın eski mahallelerine. Kendisinin de çocukluğunun geçtiği mekânlar. Hatta bir dergâha uğradık. Orayı da hiç unutamıyorum. Yerin altında inip baktığımız şeyh efendiye ait çile odası da çok etkiledi beni.

Ali Büyükçapar’ın yeni bir şiir kitabı çıktı geçtiğimiz aylarda. Bu sefer, O’nun bana posta ile göndermesine fırsat kalmadan, internetten ulaştım çalışmasına. Ötüken Yayınları tarafından basılan kitabının ismi, “Ateşi Yakmak”. İlker Gülşen’e adanmış olan bu kitabı, “Menekşe İlahileri”, “Hacı Bektaş’ın Lalaleri”, “Doksan Üç Harbinden Tabyalar”, “Tufan Söylevi”, “Milcan’da Kar Fırtınası” adlı bölümlerden oluşuyor. Ateşi Yakmak’ın, biraz evvel bahsettiğim, “içinden geldiği gelenek” ile ilişkisini hemen anlamak mümkün. Bu yüzden bende karşılığı olan mısralar epey fazla. İslam inancı ile yoğrulmuş Türk mitolojisi, kitabın her tarafında hissettiriyor kendisini. Bu şiir damarının, modern Türk şiirine eklemlenebilecek belki de tek alanını temsil ediyor Büyükçapar’ın yazdıkları. Mesela rahmetli Dilaver Cebeci bu damarı modern şiire eklemledi ama geliştiremedi. Hamasetin çok dışında, derin felsefi birimi içinde barındıran, hem İslam hem Türk mitolojisinin güçlü simgesel alanlarını şiire taşıyabilen bir şiir damarının, belki de en kritik yerinde duruyor bu yüzden Ali Büyükçapar’ın yazdıkları.

Kitaptan bir şiir:

ABDAL MUSA

Çekti Hak pusadını titredi deniz

Albatros suya daldı, inci mercan saçıldı

Tayfalar kırdı zincirlerini

Sancaklar çekildi maviliklere

Kumlar çoğaldı biteviye kum,

Kalelerini savurdu zulmün

Emek kutlu yol

Özgürlük boynumda hamayıl

Başım eşiğinde

Kızıl lalelerde senin haberin

Kim yüceler yücesi

Şah oldu onun ecesi

 

Abdal Musa yol eri ereni

Dipsiz kuyularda yıldız sağanağı

 

Bitecek zulüm insanın ezilmesi

Işık daha parlayacak

Güneş lekelerinde kıyamet

Abdal Musa her bahar

Kızıl çarıklı ellerle bir daha doğacak” (s.34)

Selçuk Küpçük yazdı

Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2019, 17:28
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13