Yerlilerin Gözyaşları & Yerlilerin Yok Edilişinin Kısa Tarihi

İspanyol tarihçi, papaz, uluslararası hukuk ve insan hakları normlarının ilk savunucularından olan Bartolomé de las Casas’ın, Kristof Kolomb’un ikinci yolculuğunu ve orada şahit olduklarını kaleme aldığı eseridir. Kolomb’un: “Çok uysallar, kötülük ve silah diye bir şey bilmiyorlar… Kılıç gösterdik, keskin kenarlarına dokunup ellerini yaraladılar… Emir almaya, bize köle olarak hizmet etmeye yatkın insanlar.” diye anlattığı yerlilerin, altın uğruna nasıl vahşice katledildiklerini gören Casas, Avrupa’ya döner dönmez bunun üzerine propagandalar yapıp İspanyolların yaptıkları işkenceleri Kral V. Carlos’a bildirdi, kitaplar yazdı ve köleliğe karşı çıkan ilk Avrupalı oldu. Casas’ın tüm bu çalışmaları neticesinde 1537 yılında yerlilerin köle olarak çalıştırılmasını yasaklayan bir yasa çıktı.

Yerlilerin Gözyaşları & Yerlilerin Yok Edilişinin Kısa Tarihi

Casas’ın en önemli eserlerinden biri olan “Yerlilerin Gözyaşları & Yerlilerin Yok Edilişinin Kısa Tarihi” birçok çarpıcı gerçeği açığa çıkarmaktadır. Casas şahit olduğu bir olayda, yerlilerin kılıçtan geçirilirken şöyle haykırdığını duymuştur: “Buraya, barışçıl niyetlerle size hizmet etmek için gelmiştik. Ama siz bizi öldürüyorsunuz! Bu duvarlara sıçrayan kanlarımız, haksız yere öldürülüşümüzün ve sizin zulmünüzün tanığı olarak sonsuza dek orada kalsın!” Bartolomé de las Casas da bu eserleri, o gün duvarlara sıçrayan yerlilerin kanı gibi yaşanılanların bir kanıtı olsun diye kaleme almıştır.

Avrupa, I. Haçlı Seferi’ne kadar kendi içine kapalıydı. Filistin ve Suriye’deki Hristiyan devletçiklerin ortadan kalkması, Fatih’in Konstantinopolis’i fethetmesi, Avrupalıların Doğu ile ticari ilişkilerini sınırlandırdı. Avrupa’yı sıkıştığı karanlığından Rönesans ve 15. yüzyılın sonlarından itibaren başlayan keşifler kurtardı. Bu keşiflerin en bilindik siması olan Kristof Kolomb, 1492 yılında Batı Hint Adaları’na ulaştığında çıktığı ilk ada olan Guahanahari’nin Hindistan’ın batısındaki bir ada, Küba adasını ise “Cipango” yani bugünkü Japonya olduğunu zannetti. Kolomb’un, iç kesimlerine doğru Çin’e ulaşacağını zannettiği toprakların da aslında yeni bir kıta olduğunu Amerigo Vespucci fark etti. Kolomb yalnızca birçok adayı değil ucuz emeği ve sömürgeciliği de keşfetti. Ve İspanyollar, Hintli zannettikleri Amerika yerlilerine zulüm yapmaya başlamış oldu. Gözünü altın hırsı bürümüş olan Kolomb, yerlileri köleleştirmek için bir cezalandırma harekâtı düzenledi ve 500 kadar yerliyi kardeşi ile birlikte İspanya’ya gönderdi. Kolomb’un ardından Yeni Dünya’ya gelen İspanyollar onun peşinden gittiler ve yerlilerden sömürdükleri altınları İspanya’ya taşıdılar. Böylece Avrupa’da sermaye birikimi hızlanmış oldu. İngiltere ve Fransa’da bu sömürge yarışında İspanya’dan geri kalmadı. 1992 yılında Amerika’nın keşfi kutlanırken değişik çevrelerden bu keşfin tarihi bağlamında tepkiler geldi çünkü yerliler Avrupa’dan gelen bulaşıcı hastalıklar nedeniyle öldüler, katledildiler, köleleştirildiler; kültürleri, dilleri yok edildi. Tüm bunları, o zamanlarda yaşayan tarihçi, papaz, insan hakları normlarının ilk savunucularından ve köleliğe karşı çıkan ilk Avrupalı Bartolomé de las Casas’ın eserlerinden öğreniyoruz.

Bartolomé de las Casas ve babası Kolomb’un yolculuklarına katılmıştı. Dolayısıyla tüm olanlara yakinen şahitlik etmişti. Avrupa’ya dönen Casas, hayatının sonuna kadar yerli haklarını savundu ve İspanya Kralı’na olanları anlatıp “Özgür yerli kentleri” kurulması önerdi. Bu öneri, işgalci İspanyollar tarafından büyük tepki gördü. Casas’ın “Özgür yerli kentleri” fikrinin ütopik sosyalist Thomas More’u etkilemiş olması olasıdır. Casas, “Tek Yol” adlı eserinde, yerlilerin kendilerine ihtiraslar peşinde koşan krallar seçmediklerini, kıtlık yıllarında dayanışma gösterdiklerini, birbirlerine yardım eden sosyal bir yapı kurduklarını, yaptıkları yolların Romalılarınkinden daha kullanışlı olduklarını dolayısıyla İspanyolların gelişmiş bir uygarlığı yok ettiklerini kaleme aldı. Casas, aldığı ölüm tehditlerine rağmen “Günah Çıkartan İspanyol Papazları İçin Öğütler ve Kurallar” isimli kitabı yazdı. Bu kitaptan sonra çok tepki çekti ve piskoposluk görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Yerlilerin doğuştan köle olduklarını, Hristiyan olmadıkları için günahkâr olduklarını ve İspanyolların, yerlileri bu yüzden öldürdüklerini söyleyenlere karşın Casas: “Yerliler bir dini anlayacak akla ve kabul edecek bir ruha sahipler ama İspanyolların asıl ilgilendikleri bu değildi. Onların aklındaki tek şey altındı.” Casas, bu sözlerini yaşadığı olaylarla da destekledi ve uluslararası hukukun ve insan hakları normlarının ilk savunucularından biri oldu. Ölene kadar yerlilerin haklarını savundu.

Gerçek İngilizlere Bir Not

İspanyol Cizvitlerinin yüreklerinde sevgiden başka bir şey olmayan zavallı insanlara uyguladıkları katliamları okuyunca gözyaşlarınızı tutamayabilirsiniz. Bu masumlar, gerçek Hristiyanlığın ne olduğunu bilemeden ve İspanyolların kötü ruhlarına karşı koyamadan bu dünyadan ayrıldılar. İsa, çocukların ekmeğinin köpeklerin önüne atılmamasını söyler. Peki ya bu zalimlerin, köpeklerin önüne erkeklerin, kadınların ve çocukların masum kanını attıklarını duysa? Bu adamlar çok büyük cinayet işlediler ve hiçbir suçları olmayan zavallı yerlileri öldürdüler. Onları kendileri gibi görmediler ve herkesin ölümlü olduğunu unuttular. Yerlilerin mutluluk içinde yaşadıkları toprakları, ölümcül bir virüsün sebep olduğu salgın hastalık gibi istila ettiler. Son derece güzel olan toprakların orada yaşayanların kanıyla ıslanmasını ve geride bir ev bile bırakılmamacasına yakılıp yıkılmasını ve korkunç bir sessizlik içine gömülmesini kabul edebilir misiniz? Siz hiç şeytanlaşmış insanların zavallı masum insanları aşağılayıp işkence ettiklerini gördünüz mü? Bütün bu olanlara insanın kalbi dayanmaz, gözyaşı yetmez. Bu insanlar, Hristiyanlığa kazandırılıp ebedi konaklarına yolcu edilebilirdi. Hristiyan olduklarını iddia eden kötü ruhlu insanların neler yaptığını ve Tanrı’nın dinini nasıl lekelemeye çalıştıklarını, gerçek bir Hristiyan olan Casas’ın yazdıklarından öğrendiğinizde hayrete düşeceksiniz. Gaddarlıkla ilgili atasözlerimizdeki Türklerin ve İskender’in yerini İspanyollara vermeliyiz. Tanrı’nın inayetiyle eminim ki bundan sonra da ülkemizin refahının kıymetini bilerek, Tanrı’nın verdiği tüm fırsatları değerlendirecek ve ulu yargıcımıza teslim edilmiş bu insanlık davasında elinizden gelen tüm çabayı göstereceksiniz. 

Yok Ediliş

Batı Hint Adaları, 1492 yılında keşfedilince İspanyollar bu bölgeye yerleştiler ve bu adaya “Hispaniola” adını verdiler. Bu adalarda o kadar çok insan vardı ki insan soyunun en kalabalık kısmının burada yaşıyor olabileceğini düşünebilirdiniz. Yerliler, bu zamana kadar gördüğüm en uysal, masum ve barışsever insanlardı. Zayıf, narin ve ufak tefektiler. Dünyaya ve hırslarına ait hiçbir şey bilmiyorlardı. Çoğunluğu yerde yatıyordu. Biraz daha zenginleri “Hamak” adını verdikleri bir ağın üzerinde yatıyordu. İspanyollar, bu temiz yürekli insanlara saldırmaya ve onları merhametsizce öldürmeye başladılar. Bu kıyım öylesine büyüktü ki tahminimce 3 milyon yerlinin yaşadığı ada da sadece 300 kişi hayatta kaldı. Başkaldıranlar ölüyor, itaat edenler ise aşağılık işlerde çalıştırılıyordu. İspanyolların tüm bu yaptıklarının nedeni itibar ve zenginlik hırsıydı. Yerlilerin, uysal tavırları da işlerini kolaylaştırmıştı. İlk başlarda yerliler, İspanyolların göklerden geldiklerine inanıyorlar ve onlara olabildiğince iyi davranıyorlardı. Zamanla İspanyolların aşağılayıcı hakaretlerine maruz kaldılar ve İspanyollardan biri Kral’ın eşine tecavüz edince yerliler onları ülkelerinden atmak için yollar aramaya başladılar. Ama onların çocuk oyuncağı gibi silahlarına karşın İspanyolların kılıçları, mızrakları vardı ve her girişimin sonu yerlilerin kanıyla bitti.  İspanyollar, o kadar acımasızdı ki küçük yaştaki çocukları suya atıp önce hangisinin boğulacağı konusunda iddiaya girerlerdi. Beylerini ve soylularını diri diri yaktılar. Bunlara benzer daha nice olay gördüm.

Hispaniola Adası’nda beş büyük krallık, çok sayıda prenslik ve birkaç küçük beylik vardı. Bu krallıklardan biri olan Maqua oldukça verimli topraklara sahipti. Akarsularında bol miktarda alüvyonlu altın bulunuyordu. Çünkü buradaki dağlarda Cibao altın yatakları yer alıyordu. Cibao Krallığı, hükümdar Guarionex tarafından yönetiliyordu. Cibao’nun soyluları, krallarının emriyle İspanyollara çok iyi davrandılar ve çanların içini altın tozuyla doldurarak onlara hediye ettiler. İspanyol asker işte bu Kral’ın karısına tecavüz etti. Bunun üzerine Guarionex, intikam için ordu topladı. Ancak işler beklediği gibi gitmedi ve kralın ölümü, iyilik yaptığı İspanyolların elinden oldu. Diğer krallıkların akıbeti de bundan farklı olmadı. İspanyollar, Küba Adası’na geçtiğinde yıl 1511’di.  Buradaki yerlileri daha kısa sürede yok ettiler. İspanyolların adaya geldiğini duyan Hatuey, uyruklarını bir araya topladı ve şöyle dedi: “İspanyolların, Haiti’de (Hispaniola) neler yaptıklarını ne kadar acımasız olduklarını duymuşsunuzdur. Şimdi aynı şeyi bize yapmak istiyorlar çünkü Tanrıları böyle istiyor.” Hatuey içi altın ve değerli taşlarla dolu sepeti havaya kaldırdı ve sözlerine devam etti: “İşte onların Tanrıları bu! Eğer Tanrılarını hoşnut edebilirsek belki bize zarar vermekten vazgeçerler.” Sömürgeciliğe karşı direnen ilk gerilla önderi Hatuey, İspanyolların eline geçmemek için çok mücadele etti ama sonunda diri diri yakılmaktan kurtulamadı. Aziz Francisco, Hatuey yakılmadan önce yanına gidip eğer Hristiyanlığı kabul ederse öldükten sonra cennete gidebileceğini ve orada mutlu olacağını söyledi. Hatuey, keşişe cennete İspanyolların da gidip gidemeyince sorunca keşiş: “Evet, cennetin kapıları bütün İspanyollara açıktır.” dedi. Hatuey ona şöyle cevap verdi: “O zaman ben cehenneme gitmeyi tercih ederim çünkü artık İspanyollarla karşılaşmak istemiyorum.”

Küba Adası’nda Hatuey gibi birçok insan yakıldı. Sadece Küba değil Yeni Dünya’nın anakara kısmında da büyük vahşetler yaşanıyordu. Buraya gelen aşağılık bir vali, insan dışı işkencelerle yerlilerin elinde ne var ne yok alıyordu. Bir keresinde şeflerden biri bu zorba valiye 9.000 kastellana altın armağan etti. Vali şeften daha fazla altın almak için onu bir kazığa bağlatıp altına ateş yaktı. İşkenceye dayanamayan şef, 3000 kastellana daha altın verdi. Vali bununla da tatmin olmadı ve daha fazlasını istedi. Başka altını olmadığını söyleyince de şefi kemikleri akana kadar yaktı. Yerlilerin bu validen kaçıp kurtulabilecekleri hiçbir yer yoktu. Zaten çoğu boyunlarına pranga takılarak en ağır koşullarda çalıştırıyorlardı. İspanyollar çoğu zaman yerlilere bir lokma ekmek bile vermezdi. Böyle bir açlıkta 30.000’den fazla yerli öldü. Açlık o kadar dayanılmazdı ki çocuğunu öldürüp yiyenler bile vardı. İspanyollar yerlilerin sadece yiyeceklerini değil evlerini barkalarını da ellerinden aldılar. Aldıkları evlerde yaşayan yerlileri köle yaptıkları “Encomienda” isimli bir sistem geliştirmişlerdi. Bir zamanlar Yeni Dünya’nın en gelişmiş bölgeleri olan bu topraklar şimdilerde bir katliamın sahnesiydi.

Yeni İspanya

1517 yılında İspanyollar, günümüzde ABD’nin güneybatı kesimi, Meksika ve Panama’nın kuzeyindeki topraklardan oluşan Yeni İspanya’yı keşfetti ve burada da katliamlarına devam ettiler. Daha önce bahsettiklerimizin bin mislini yaptılar. Bunları anlatmaya ne güç ne kalem yeter. Yine de doğrulukları hakkında yemin edebileceğim birkaç olayı paylaşmaya çalışacağım. Cholula kentinde yaptıkları katliam, en vahşilerinden biriydi. Kentlerine gelen İspanyolları büyük nezaketle karşılayan yerliler, onları ağırlamak için soyluların kent merkezindeki evlerine götürdüler. İspanyollar ise bu arada onları nasıl katledeceklerini düşünüyorlardı. Bu öyle bir katliam olmalıydı ki herkes İspanyolların neler yapabileceğini görmeliydi! İspanyollar, yük taşıtabilecekleri birkaç yerliye ihtiyaçları olduğunu söyleyince yerliler onlara hizmet için bir araya toplandı. İspanyollar, bütün yerlileri bir araya toplayınca hepsinin ellerini bağlayıp kılıçtan geçirerek parçaladılar. Beylerini kazığa bağlayarak diri diri yaktılar. Duyduğuma göre yerliler yanarken İspanyollar şarkı söyleyerek eğleniyorlarmış. Bu kent de son olmadı ve İspanyollar Panuco’da, Tututepec Eyaleti’nde, İpilcingo ve Colima eyaletlerinde, Leön ve Kastilya krallıklarında ve daha birçok yerde katliam yapmaya devam ettiler. Bütün bunları ayrıntılı olarak anlatsam içiniz parçalanır. Gerçekten bu katliamları dile getirmek ve bilmek çok zor. Aslında artık İspanyolların neden bu masum yerlileri katledip bunca zulmü yaptıklarının nedeni üzerinde durmak istiyorum.

Neden?

İspanyollar gelmeden önce mutlu ve refah bir hayat süren yerliler, o kadar uysallardı ki Hristiyanlığı zaten kabul ederlerdi. Ancak İspanyollar onlara İspanya Kralı’na boyun eğmelerini ve eğmedikleri takdirde Kral’ın emrinin yerlileri öldürmek veya onları köleleştirmek olduğunu söylüyorlardı. Bu emre direnen yerlileri yani kendilerini korumak isteyenleri asi sayıyorlardı. İspanyolların isteğine uyanlar inanılmaz ağır koşullarda köle oluyor, uymayanlar ise ölüyordu. İspanyolların zorba valilerden biri, kendileri kadar belki de daha zalim iki başka zorbayı bazı krallıklara gönderdi. Bu canavarlardan birinin gittiği yer Güney Denizi tarafındaki Guatemala’ydı. Guatemala da yaptıkları tahribat, vahşilikler en katı kalpli insanı bile ağlatabilir. Boyun eğdirdiği yerlileri diğer yerlilerle savaştırıyorlardı. Yanında götürdükleri yerlilere hiç yiyecek vermedikleri için yerliler, savaşta yakaladıkları yerlileri yemek zorunda kalıyorlardı. Hristiyanlar buradaki canavarlıklarına 1524 ile 1531 yılları arasında geçen yedi yıl boyunca devam ettiler.

Burada yaptıkları ve aklımda yer etmiş bir olaydan bahsedeceğim. San Salvador kentine ve Cuzcatan Eyaleti’nin merkezi Cuzcatan kentindeki yerliler, gelen İspanyolları büyük bir şölenle karşıladılar. Komutan onların bu misafirperverliğine karşın adamlarına dönerek: “İstediğiniz kadar yerliyi alıp hizmetinizde kullanabilirsiniz.” dedi. Bu zavallı ve oldukça uysal yerliler, itiraz etmeden İspanyollara hizmet etmeye başladı. Komutan, her geçen gün onlardan daha çok çalışmalarını ve altın getirmelerini istiyordu. Yerlilerin ellerinde getirecek bir şey kalmayınca komutan hepsinin zincire vurulup vücutlarına kızgın demirle kölelik damgası vurulmasını emretti. Bu damgaların vuruluşunu ve yerlilerin etlerinin nasıl yandığını gözlerimle gördüm. Onların kaç gözyaşı akıttığının sayısını Tanrı bilir. İspanyollar bundan sonra Guatemala’ya döndüler ve burada bir kent kurdular. Guatemala’dan sonra Machuac’a oradan da Methuaca ve Jalisco’ya geçtiler. Buranın halkı da onları büyük bir sevinçle karşıladı ama İspanyollar onların da hayatını cehenneme çevirdi.

İnsanları hiç ayırt etmeden çocukları, bebekleri bile dağladılar. En kötüsü de buydu çünkü o çocuklar İspanyolları dans ederek, alkışlayarak karşılamışlardı. İspanyollar, Methuaca ve Jalisco’da hepsini burada anlatamayacağım kadar sayısız günah işlediler. Bütün bunlar Kral’ın emrini yerine getirmek ve Altın Tanrı’sına ulaşmak içindi. Bu yaptıklarından Tanrı’nın da hoşnut olduğunu düşünüyorlardı ama bir kere olsun Tanrı’nın kitabını okumamışlardı. Ne acı… Yaptıkları vahşet sayısızdı. Yucatan Krallığı’nda yaptıkları işkencelerin birkaçından bahsedeceğim. İspanyollardan biri, burada yaşayan bir soylunun oğlunu kendine köle yapmak istedi. Kabul etmeyince de çocuğun burnunu ve üst dudağını kesti. Buranın valisi, kadınları hamile bırakıp sonra da satan ve hamile kadınların daha çok para ettiğini gülerek söyleyen sefil bir mahlûktu. İnancımız burada yeşerebilecekken bu krallık İspanyolların yaptıkları bunca kötülükten sonra Hristiyanlıktan hep uzak durdu.

İnci Avcısı

İspanyollar, Paria’dan başlayan ve Venezüella Körfezi’ne uzanan sahil şeridinde de yerlilere onlara zarar vermeyeceklerine dair söz vermelerine rağmen katliamlarını devam ettirdiler. Yerliler, onlara çocuklarına bakar gibi davrandılar ama İspanyollar 1510 yılında burada akıl almaz zalimlikler yaptılar. Trinidad, anakaradaki Paria’ya çok yakın verimli toprakları olan güzel bir adadır. İspanyollar buraya geldiklerinde yerlilere onlara zarar vermek için gelmediklerini söylediler. Yerliler de yabancıları büyük bir misafirperverlikle karşıladılar. Yeni Dünya’da âdet olduğu üzere onlara yiyeceklerini verdiler, armağanlar sundular. Hristiyanlar ise yerlilerin onlar için yaptıkları eve bütün yerlileri topladılar ve hepsini orada kılıçtan geçirdikten sonra yaktılar. Sağ kalan yerlileri ise köle olarak sattılar. Bu işlerin başındaki bir komutan bana bir keresinde şöyle söylemişti: “Hadi ama biraz sakin ol! Ben sadece işimi yapıyorum.” Bu komutan, bana yerlilerin gördüğü en kibar ve yardımsever insanlar olduğunu da söyledi. İspanyollar inançları uğruna birçok zalim insanı öldürmekten geri durmadı ve akıllarını devre dışı bıraktıkları işlere imza attı. Aziz Domingo tarikatının rahiplerine, yerlilere Hristiyanlığı anlatmaları izni verildi. Yerliler, rahipleri gökten inen bir melek gibi karşıladılar. Rahiplerden sonra adaya askerler gelmiş. Askerler adanın Kral’ı Alonso’yu alıp götürmüşler. Krala bu adı Hristiyanlar vermiş olmalı çünkü yerliler Hristiyan isimlerinden hoşlanıyorlardı. Krallarının götürüldüğünü öğrenen yerliler rahiplerin yanına gitmişler. Bu durumdan haberi olmayan rahipler yerlilerden sadece özür dileyebilmişler ama yerliler İspanyol askerlerinin yaptıklarının cezasını rahiplere kesmişler. Onlar yüzünden masum rahipler, yerliler tarafından öldürülmüş. İspanyollar, adadan kaçırdıkları yerlileri cehennemden beter şartlarda çalıştırdılar, sattılar ve “Merhametli olun” ilkesini unuttular. Bu insafsızlar, yerlileri denizin 4-5 metre altına içinde inci bulunan mercanları toplamaya gönderiyorlardı. Su yüzüne çıkıp nefes almalarına dahi izin vermiyorlardı. İnci toplamak için girdikleri denizler, yerlilerin mezarı oldu. Sağ kalanların ise ciğerleri hastalandı ve onlarda kısa bir zaman sonra kan kusarak öldüler. 

Krallık

İspanya Kralı, 1526 yılında Venezüella Krallığı’nın idaresini, bazı şartlar karşılığında bir Alman’a verdi. Venezüella’ya üç yüz kadar askerle giren Alman’ı karşılayan yine barışçıl ve uysal yerlilerdi. Buradaki yerlilerin daha vahşice katledildiklerini düşünüyorum çünkü bu Almanlar diğerlerinden daha açgözlüydüler. Tanrı korkusu olmayan bu insafsızlar bir gün öleceklerini düşünmeden altın peşinde onlarca masumu vahşice öldürdüler. Bu toprakların asıl sahiplerine sorulmadan hatta onların haberi bile olmadan buraların tüm yönetim ve yargılama yetkisini ellerinde tutan bu barbarlar, insan kılığına girmiş şeytanlar, daha önce kimsenin duymadığı yeni işkence yöntemleriyle 4 milyon ya da 5 milyondan fazla yerliyi yok etti. Bu saldırılardan sadece birkaçını anlatacağım. Diğerlerine de siz karar verin. Bu Almanlar, bir eyaletin beyini yakalayıp altınların yerini öğrenmek için sıkıştırdılar. Bey bir yolunu bulup kaçtı ve dağlarda saklanan diğer yerlilerin yanına gitti. Ne var ki vahşi Almanlar hepsini buldu ve kılıçtan geçirdi. Bu zalimler buradan Santa Marta Adası’na civarlarında bir eyalete geldiler. Burada her bir fatih, tek bir öğünde on kişilik bir ailenin yemeğini yemesine rağmen yerliler bu zorbalara çok iyi davrandılar.  Nihayet gidecekleri gün, Almanlar tüm yerlilerden altın istediklerini vermeyenlerin ise öldürüleceklerini söylediler. Yerliler altın getirdikçe Almanlar daha fazlasını istediler sonra daha fazlasını. En sonunda getirecek altınları kalmayan yerlileri aç bırakarak öldürdüler. Bu despot şeytanların, yaptıklarını tüm detaylarıyla anlatsam gözyaşlarınızı tutamazsınız. En kötüsü de bu ahlaksız zorbalar, hiç ceza almadılar çünkü yetkililer burada olan işkenceleri ve zorbalıkları soruşturmayacak kadar körleşmişti. Bunlar sadece dünyevi suçlarıydı peki ya dinimize ve Tanrı’nın yasalarına verdikleri zararlar? On yedi yıl içinde Alman zorbalar en az yarım milyon yerliyi köle olarak sattılar ve Batı Hint Adaları’nda akıl almaz kötülükler yapmaya devam ettiler ve hiç kimse yurtlarından koparılan, köle olarak satılan, vücutlarına kızgın demirlerle damga vurulan yerliler için hiçbir şey yapmadı.

Peru Krallığı

İspanyollar, 1531’de Peru Krallığı’nı istila ettiler ve akıl almaz katliamlar yaptılar. İspanyollara karşı direnenler de oldu ama eşit olmayan taraflar arasındaki bu savaşı, İspanyollar kazandı. Bu mücadeleyi verenlerden biri de Atahualpa’ndı. Onun yaptıklarını, İspanyolların vicdansızlıklarını Aziz Francisco tarikatından bir keşiş gördüğü kadarıyla yazmış. Bu yazıdan bir bölüm aktaracağım. “Marcas de Niza, Aziz Francisco tarikatının baş keşişiyim. Bu bölgedeki yerlilerin yaşadıklarına tanık oldum. Anlattıklarımın gerçek olduğuna yemin ederim.  Yerlilerin ne kadar cömert olduklarını ve İspanyollara ne kadar altın, gümüş hediye ettiklerini gözlerimle gördüm. Ayrıca İspanyolların her türlü hizmetinde de çalışıyorlardı. Ama buna karşın İspanyollar, İmparator Atahualpa’yı diri diri yaktılar. Oysa bu Kral onlara karşı hep iyi davranmıştı. Atahualpa gibi Cochilimaca da soylu Chamba da Schapera da ve daha nice soylu da İspanyollar tarafından diri diri yakıldılar. Erkek, kadın, büyük, küçük ayıt etmeden yerlilerin kulaklarını, ellerini kestiler. Bu eziyeti o kadar çok yerde ve o kadar çok yerliye yaptılar ki rakam vermem mümkün değil. Bu söylediklerimin doğru olduğuna yemin ederim.  Bir keresinde İspanyolların diri diri bir çocuğu yaktığını gören Ocena adlı din adamı, çocuğu alevlerin arasından çekip aldı; fakat İspanyol asker, bebeği kapıp tekrar alevlerin arasına fırlattı.” İşte bunlar, bir zamanlar orada yaşayan ve tüm bunlara şahit olan bir papazın notlarından bir bölüm.

Yeni Granada

1539 yılında birçok zorba, Santa Marta ve Cartagena çevresindeki topraklara aynı amaçlarla girdiler ve kuvvetlerini birleştirdiler ve 300 millik bir yer ele geçirdiler. Değerli madenler bakımından zengin olan ve günümüzde Kolombiya, Ekvator, Panama ve Venezüella devletlerinin sınırları içinde kalan bu bölgeye “Yeni Granada” adını verdiler. Burada güç birliği yapan İspanyollar, daha önce vahşiliklerini anlattığım zorbalardı. Burada öyle canavarlıklar yaptılar ki tarih bir benzerini daha görmemiştir diye düşünüyorum. En dikkat çekici bulduğum bazı olayları anlatacağım. Batı Hint Adaları Konseyi’nde, valilerden birinin burada yaptıkları hakkında soruşturmaya başladı. Vali hiçbir suçlamayı kabul etmedi. Konsey’e çağrılan tanıklar, yerlilerin çok insancıl olduklarını buna karşın İspanyolların aşırı davranışları olduğunu ve daha önce de bahsettiğim encomienda sisteminden bahsettiler. Tanıkların ağzından yazıyorum: “İspanyollar, encomiendalarında yerlileri çalıştırmakla doymadı. Büyük bir hırsla sürekli daha çok altın istiyorlardı.” Granada Kralı’nı hapse attılar ve altı ya da sekiz ay hapiste tuttular. Kral Bagota, can havliyle İspanyollara, serbest bırakılması karşılığında kendilerine altından bir ev verebileceğini söyledi. Kral, İspanyollara birçok altın ve değerli taş getirttirdi ama altından bir ev veremedi. Bunun üzerine İspanyollar Kral’ın işkence edilerek öldürülmesine karar verdiler. Önce karnına kızgın yağ döktüler. Sonra boynuna bir pranga takıp kazığa bağladılar ve altına bir ateş yaktılar. Vali ara sıra acılar içindeki Kral’ın yanına geliyor ve bahsettiği altın evin nerede olduğunu soruyordu. Ama öyle bir ev yoktu. Bagota canını kurtarmak için yalan söylemişti. Ve Kral yavaş yavaş kızararak öldü. Diğer İspanyollar da kanlarının son damlasına kadar sömürdükleri yerlilerin verecek hiçbir şeyleri kalmayınca korkunç işkencelerden sonra onları da diri diri yaktılar. Elli kadar yerli, başlarında Daitama isimli bir beyle birlikte bu zorbaların elinden kurtulup dağlara kaçtı. İspanyollar, yerlilerin canlarını kurtarmak için kaçmalarını kendilerine yapılmış bir ayaklanma olarak gördüler ve hepsini asi ilan ettiler. Vali, derhal bölgeye takviye ekip gönderdi ve dağlara sığınan yerlileri buldular. Sonrada hepsini bir saniye bile tereddüt etmeden kılıçtan geçirdiler. Bir başka olay: Yerliler bütün iyi niyetleriyle İspanyollara hizmet etmek istemişler. İspanyol komutan ise yerlileri en ağır şartlarda çalıştırmış ve biraz olsun dinlenmek isteyen yerlileri kılıçtan geçirmiş. Bunu yapmasının tek nedeni ise yerlilere İspanyolların gücünü göstermekmiş.

Aynı komutan yine 400 kadar yerliyi bir yere toplayıp hepsinin kafasının kestirtmiş. Ve komutan bunları sadece yerlilerin gözünü korkutmak için yaptığını söylüyormuş. Bu kuvvetlerden biri öylesine vahşice işler yapıyormuş ki duyanlar dehşete düşüyor. Yerliler bu işkenceler sonucu ölmektense kendilerini uçurumdan aşağı atıyorlarmış. Bu Tanrı düşmanlarının yaptıklarını kâğıtlar alamaz, kalemler yazamaz. Yeni Granada’yı yakıp yıktılar ve Hristiyanlığın saygınlığına gölge düşürdüler. Yeni Granada Krallığı’na komşu eyaletlerinde de katliamlarını sürdürdüler. Şimdi bu eyaletlerde anca elli yerli yaşıyordur. Yerliler gördüklerini, yaşadıklarını ağlayarak anlatırlar. Zalimlerin bir kısmı buradan ayrılıp Cartagena’ya gitti, bir kısmı da Granada’daki Quito ve Popaganum bölgelerine geldiler. Burada güçlerini birleştirerek katliamlarına devam edip binlerce yerliyi öldürdüler, kaçanları yakalayıp işkence ettiler. Kimsenin kurtulmasına izin vermediler. İspanyolların bu bitmek tükenmek bilmeyen hırsları, içlerindeki kötülük giderek arttı. Hiç değilse şimdi söyleyeceklerimin yüzünden cehennem alevleri içinde olacaklarından eminim. Bütün bu cinayetlerden sonra, İspanyollar sağ kalan yerlileri kendi aralarında paylaştılar ve onları köle olarak çalıştırdılar. Bir koyun kadar uysal olan yerliler ise hiçbir direniş göstermeden İspanyol efendileri ne derse onu yaptılar. Anlattıklarımı iyi düşünün ve kararı siz verin: İspanyolların bu yaptıkları davranışlar, haksızlıklar, taşkınlıklar bir insanın tasavvur sınırlarını aşmıyor mu? Bunlar şeytanın ta kendisi değiller mi? Masum yerliler, Hristiyanlar yerine cehennem zebanilerini tercih etmekte haklı değiller mi?

Şimdi, İspanyolların akıl almaz, insanlık dışı, aşağılık bir davranışlarından daha bahsedeceğim. Bu sefil yaratıkların, yerlileri köpeklerine parçalattıklarını ve yedirdiklerini daha önce söylemiştim. Ben dünyanın hiçbir yerinde köpeklerin insan etiyle karınlarını doyurduklarını duymadım. Kimsenin de böyle bir şey duyduğunu veya şahit olduğunu sanmıyorum. İspanyollar keşif yaptıkları yerlere her zaman köpeklerini de götürürler. Kasıtlı olarak aç bıraktıkları köpeklerinin karınlarını yanlarında getirdikleri köle yerlilerle doyururlar. Bu zorbalar, bu zavallı insanlara domuz muamelesi yapıyorlar. Hatta yerlilerin ceset parçalarını kancalara takıp teşhir ettikleri dükkânlar bile açtılar. İspanyollar kendi aralarında şöyle aşağılık konuşmalar yaparlar: “Bugün kaç yerli avladın?” Öteki cevap verir: “Bu aşağılıklardan on tane kadarını köpeğim bir güzel parçaladı.” Bazen de bu zorbalar köpeklerine yedirmek için yerlileri paylaşamazlardı. Bunlar birbirlerine açtıkları davaların tutanaklarında var. Bundan daha aşağılık, korkunç bir hareket, bir ruh hâli olabilir mi? Ancak Tanrı’ya karşı işlemiş oldukları günah haberlerinden bahsetmiyorum ya da kırk yıldır gördüklerimi, duyduklarımı yeniden gözden geçirene kadar susuyorum. Tanrı aşkına, vicdanımı dinleyerek: bu kadar suçsuz insanın öldürülmesine, evlerinden ailelerinden ayırılmasına, bu zulümlerin yapılmış olmasına, insanlık dışı yağmacılığa, burada bildiğim kadarıyla ve elimden geldiğince yalansız tüm hakikatleriyle anlatmaya çalıştığım bu vahşiliğe itiraz ediyorum ve kabul etmiyorum!

Ancak şunu da belirtmek istiyorum ki: Bu anlattıklarım belki yaşanılanların, ürkütücü cinayetlerin ve katliamların yüzde biri bile değil. Bütün Hristiyanlar bu zavallı yerlilere şefkat göstermeli, altın hırsına, açgözlülüklerine öfkelenmelidir. Amerika’nın keşfedildiği günden bu yana yerliler, hiçbir İspanyol’a onlar katliamlarına başlamadan önce ufacık bir zarar vermemişlerdi. Zarar vermek bir yana göklerden geldiklerine inandıkları İspanyollara hayranlık duymuşlardır. İspanyollar hiçbir zaman buralara Hristiyanlığı, İncil’i öğretmek için gelmediler. Yerlileri insan yerine koymadılar, onlara bir hayvan kadar bile değer vermediler ki Hristiyanlığı öğretsinler. Yerlilere, Tanrımız hakkında hiçbir şey söylemedikleri için yerlilerin Tanrısı hep ağaç, gökyüzü ya da toprak oldu. Bu inanışları bugün bile devam eder. Din adamlarının faaliyet gösterebildikleri tek yer Batı Hint Adaları’nın sadece bir parçası olan İspanya oldu. Bu da pek bir etki yaratmadı. Böylece yerliler gerçek dinin ne olduğunu bilmeden acılar içinde öldüler. Ben Aziz Demingo tarikatından keşiş Bartolomeo de las Casas. Ben de o topraklarda bulundum ve şu anda da İspanya sarayındayım çünkü yerlilerin öldürülmesine son verilmesini ve bu cehennem ateşinin söndürülmesine yardım etmeyi ve yerlilerin din hakikatini tanımalarını sağlamayı istiyordum. Buradayım çünkü Tanrı’nın bu inançsız İspanyollar yüzünden doğup büyüdüğüm topraklar olan Kastilya’yı cezalandırmasından korkuyorum. Buradayım çünkü burada bu vahşetlerden, İspanyolların yaptıklarından tiksinti duyan değerli insanlar var. Anlattıklarımı 2 Aralık 1542’de bitiriyorum. İspanyollar bundan sonra canavarlıklarının en üst noktasına ulaşıp Meksika’ya geçtiler. Meksika’da belki eskisi kadar vahşice davranmıyorlar belki de yaptıklarını gizliyorlar çünkü Meksika’da sözde de olsa adaletten bahsedilir oldu. Belki bu adalet sözü onları biraz durduruyor. Ancak yine korkunç işkencelerine devam ediyorlar. İmparatorumuz ve İspanya Kralı Don Carlos’un, Batı Hint Adaları’ndaki katliamları dinleyip her şeyi bütün gerçekliğiyle anladıktan sonra bu iğrenç yaratıklara karşı sert önlemler alarak, yerlilere yaşatılan bu cehennemin ateşini söndüreceği zamanı bütün benliğimle bekliyorum.

Her şeye gücü yeten Tanrı’mız, imparatorumuzun hayatını ve devletini korusun. Ben bu duayı ettikten sonra 8 Kasım’da kralımız emirnameler çıkardı. Bu yasa ve emirnameler, yerlilere karşı tüm kötülükleri yasaklıyordu. Yasalar yazılarak çoğaltılıp Batı Hint Adaları’ndaki zorbalara gönderildi. Bu canavarlar ise yasaları uygulayacak yeni yargıçlar gelene kadar eskisinden bile daha korkunç cinayetlerine devam ettiler. Yeni yargıçlar gelince de Tanrı ve vatan sevgisi kalmamış bu caniler ayaklandılar ve bunun üzerine hain damgası yediler. Özellikle Peru’da işi iyice abarttılar ve yerlileri öldürdükleri yetmiyormuş gibi İspanyolları da öldürdüler. Bu yerliler kendi Krallarını bile dolandırdılar ama Tanrı’yı kandıramayacaklarını bilmeleri gerekiyordu.

Yazar Bartolomé de las Casas, İspanya’da ve birkaç Avrupa ülkesinde yayınlanan “Yerlilerin Gözyaşları” adlı eserinde, mülkiyet hırsızlarının, insanlıktan uzak vahşi yaratıkların, altın hırsı uğruna giriştikleri sömürgeciliği ve yerlilerin yaşadıkları zulmü açık bir üslupla anlatmaktadır. Yazar, İspanyol yetkililerinden zorba diye bahsederek yerli katliamını destekleyenlerin de -bu Kral dahi olsa- zorba olacakları fikrini uyandırmak istemiştir. İspanyolların büyük bir soykırım yaptıklarını, yerlilerin çıplak vücutlarına karşın onların zırhla kuşatılmış olduklarından, kendilerine barbarca davranan İspanyollara karşı yerlilerin uygarca davrandıklarından bahsetmiştir.

Casas, İspanyolların sadece insanları öldürmediğini aynı zamanda bir uygarlığı, kültürel varlıkları ve doğal ortamları da sistematik bir şekilde yok ettiğini söylüyor. Kendinden olmayanları yok eden bir zihnin ne derece yozlaşmış ve geride kalmış olduğunu sorguluyor. Bütün bu sorgulamaları nedeniyle de kendisi de bir İspanyol olmasına rağmen “İspanyol düşmanı” ilan ediliyor.

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 11:37
banner25
YORUM EKLE

banner26