Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun

Cemal Kafadar'ın 'kim var imiş biz burada yok iken' başlığı altında dört Osmanlı unsuru (Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun) üzerinden Osmanlıyı konumlandırma ve anlamlandırma eylemi, var olan 'biz' söylemlerini öncüllemeyen anlayışa sahip.

Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun

Başlangıç tarihi, ezbere göre, 1299; son kabuller ve söylentilere göre 1302. Tamamen tarih sahnesinden kurumsal bütünlük olarak veda edişi, 1922. Arada geçen ilk tarihe göre, 629 yıl; ikinci tarihe göre, 626 yıl. Dile söylemesi bile kolay gelmeyen bir tarih. 622 senelik bir toplumun tarihi ezber bilgiye dönüşürken hangi saikler göz önünde bulunduruldu acaba? Cumhuriyet'i ululamak için Osmanlı'yı karalamak gibi bir anlayışı bu saiklerin başına koysak doğru olur mu? Elbette yerindedir. Buna başka saikleri de eklemek kaydıyla ama. Bir de Cumhuriyet'i karalamak için Osmanlı'yı ululayanların tavrını Cumhuriyetçilerin tavrından farklı görmemek şartıyla.

 

Cemal Kafadar, kim var imiş biz burada yok ikenTek bir Osmanlı mümkün mü?

Bugün anlama merkezli her Osmanlı okuma eylemi, tek bir Osmanlı'dan bahsetmek doğru mu?, sorusundan hareket ediyor. Tanpınar’ın sığındığı sözcüklerinden biri bu durumu güzel bir şekilde özetliyor: Değişerek devam etme. Yeni durum karşısında yeni tavırlar kazanmak, Osmanlı’nın karakterlerinden biri. Bir tercih meselesi bu. Tercih edişle pek çok sorun beraberinde gelmiyor değil.

Türkçede I. “tekil”i ve I. “çoğul”u ifade eden “ben” ve “biz” sözcükleri, “sahip olma” sözcüğüyle ilintilidir. Bir şeyin başka bir “şey”e ait olmasını ifade etmek için bu sözcükler kullanılır. Bu ifadeler üzerinden insan kendini “konum”landırır. Konumlandırma aidiyet sözcüğünün akrabasıdır.  Ait olma, kendini güvenilir hissetmektir.

Bugün “Osmanlı” mefhumu bu ait olma halinin en tipik örneklerinden biridir. Yakınlarda vefat eden bir Osmanlı şehzadesine karşı insanların teveccüh göstermeleri ait olma duygusunun bir ifadesidir. O zaman ait olma, bir düşünsel eylem değil, duygusal bir eylemdir. Duyguların yönlendirdiği bir düşüncenin sözsel anlatımı.

“Biz”den saymak ve sayılmak, içeriği tartışılamayacak bir gücü kabullenmektir. Şehzade’nin  cenazesinde, muhafazakarların tavrını böyle okumak demektir. Hele hele modernizmin belli unsurlarına “muhalefet”i ile meşhur bir cemaatin cenazede yer alması, basit bir eylem olarak görülebilir mi? Ya da bu basitlik kimin açısından geçerli? Buna “biz”i oluşturan baştaki “ben” ile bizi oluşturan diğer “ben”lerden bakmak lazım. Çünkü, ait olma duygusunda bir hesap anlamı vardır. Uzaktan değil, çok yakın akrabadır “aidiyet” ve “hesap” sözcükleri.

 

Yaşmaklı KadınKim var imiş biz burada yok iken

Aidiyet aynı  zamanda direnmek ve diretmektir. İlla “Ben”i şeddeli söylemektir. İşte bu şeddeli söyleyişlerden biri de “Osmanlı” mefhumu üzerine yoğunlaşır. Hâlâ Osmanlı “hesap verme-hesap sorma” bilinci içerisinde anlaşılmaya çalışılıyor değil. Bugün dokunulmayan bir kavga alanı olarak duruyor. Büyük “ben” olan “kitle” her zaman kavgaya hazır. Sadece “biz” kitlesinin “ben”inin kavgayı tetiklemesi yeterli.

Bütün bu bakış menfiliği ve “ben” kavgası içinde “anlama” eylemini öncülleyen “ben”ler de yok değil. Bunlardan biri de Cemal Kafadar’dır. Cemal Kafadar’ın “kim var imiş biz burada yok iken” başlığı altında dört Osmanlı unsuru (Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun) üzerinden Osmanlıyı konumlandırma ve anlamlandırma eylemi, var olan “biz” söylemlerini öncüllemeyen anlayışa sahip. Kafadar, bu anlayışa sahip çıkarken, başka bizleri oluşturanların, kendi bizleri oluştururken var olan bizlere 180 derecelik sırt dönmelerini de anlamlı bulmuyor. Bu bakımdan Köprülü’nün ve Velidi Toğan’ın çalışmalarını önemsiyor. Hâlâ aktüalitesini koruyan çalışmalar olarak görüyor.

Yeniçeri Ağası600 yıllık pek çok sahada hüküm sürmüş, pek çok coğrafyada söz sahibi olmuş, pek çok etnik ve dini yapıya kendi “ben”ini kabul ettirmiş bir büyük “biz”i tek bir hükümle açıklamak işten değildir. Hele hele buna dürüstlük demek, zordur. Bugün bu yapıyı, anladıklarını iddia edenlerin de “kötü”leyenlerin bizleri de yine kötüleyen büyük bizden kaynaklanıyor ve besleniyor diye düşünüyoruz. Çünkü o biz kendisinin tenkit edilmesine izin veriyor. Tenkit edenler, bunun ne kadar farkındalar, bu onların sorunu. Bu bakımdan Dört Osmanlı üzerinden yürütülen çalışma, bu yeni bakışın su yüzüne çıkmasıdır. Bu değişen tarih anlayışıyla da ilişkilidir. Osmanlıyı sadece yöneticilerin hayatı üzerinden değil de yöneticilerin aldığı kararlardan etkilenen ve bu kararlar üzerinden hayatlarını ikame etmeye çalışan insanlar üzerinden bir anlama gerçekleştiriyor Kafadar. Bu bakımdan tarih sosyolojisi yapıyor ve “sıradan”lığı sorguluyor.

 

Öncü olmalı

Kolayı seven “ben”lerin oluşturduğu günümüz “biz” toplumunda zor olana talip olmanın ne kadar bereketli olduğuna vurgu yapıyor Cemal Kafadar. Kim bu sıradanlar: Babasından kalan arazi üzerindeki haklarını korumak için 1521’de divan-ı hümayuna başvuran Mustafa adlı yeniçeri; 1660-64 arasında İstanbul’da günce tutan Seyyid Hasan adlı derviş; ticaret için gittiği Venedik’te 1575’te ölen Ayaşlı Hüseyin Çelebi; rüyalarını kaleme alarak şeyhine mektupla gönderen ve bu yolda irşad edilmeyi bekleyen Üsküplü Asiye Hatun.

Derviş“Sıradan”ların hayatını ne ile açıklamak gerekir? Bunu şu anki kendi sıradanlığımızla ya da sıradan dediklerimizin yapıp ettiklerimizle açıklayabiliriz. Kafadar Osmanlı sıradanlığını konuşurken, bir tercihte bulunuyor ve bu sıradanlığı Karacaoğlan üzerinden açıklıyor. Burada bir şeye dikkat etmek gerektiğini düşünüyorum: Çalışmada açıklamaya yardımcı saik olarak kullanılan Karacaoğlan’ın “ben”i hangi “biz”in?

Kafadar’ın çalışması bir yöntem oluşturması ve rehber çalışması olması  bakımından anlamlandırmayı önceleyenler için önemli bir etkinlik olarak duruyor.

Sıra kendi “ben”imizden hareketle “biz”imizi oluşturmak gibi bir derdimiz varsa tabi.

 

Zeki Dursun haberdar etti.

Yayın Tarihi: 11 Kasım 2009 Çarşamba 17:51 Güncelleme Tarihi: 21 Nisan 2016, 15:50
banner25
YORUM EKLE

banner26