Yeni Tanıklıklar: Kur'an'ın Mucizevi Dili

"Kur'ân'ın özelliğini ortaya koyan lengüistik yeniliğin doğasını perdeleyen geleneksel eğilimin etkisinden sıyrılarak giriştiğimiz bu çalışma, kendi alanında öncü olma gibi bir niteliğe sahiptir. Bununla birlikte feraset sahibi bir araştırmacı, ister belagat, ister dil, ister bilim alanında olsun Kur'ân'ın her türlü beşeri yorum, lengüistik analiz ve onun mucizeviliğinin keşfinde hangi biçimi ve yaklaşımı ele alırsa alsın, insan yapıp etmelerinin hata ihtimali taşıyan bir süreç olduğu gerçeğini unutmamalıdır." Ahmed Bessâm Sâ'i yazdı.

Yeni Tanıklıklar: Kur'an'ın Mucizevi Dili

1941 yılında Suriye'nin Lazkiye kentinde dünyaya gelen yazar eğitimini orada tamamladıktan sonra, Şam Üniversitesi Arap Dili Edebiyatı'nda okumuş, yüksek lisansını Kahire Üniversite'sinde 'Halk aynı üniversitede 'Çağdaş Arap Şiiri' üzerine vermiştir. Lazkiye Üniversitesinde hocalık yapmış ve bölüm başkanı olmuştur. Cezayir 'de Kostantiniyye ve Batna, Medine'de İslam Üniversitesinde, Oxford Üniversitesinde Şarkiyat Araştırmalarında derslere girmiş ve Londradaki Kral Fahd Akademisi Arap Dili ve Edebiyatı ile İslami İlimler bölüm başkanlığını yapmıştır. Eserleri: Lazkiye Halk Öyküleri (1974), Suriye Şiirinde Modern Akımlar (1976), Suriye'de Modern Arap Şiir Hareketinin Ortaya Çıkışı (1978), imge, Belagat ve Eleştiri (1984), Edebiyat ve Eleştiri'de İslami Gerçeklik (1985). İslam Karşısında Müslümanlar, Hristiyanlık Karşısında Hristiyanlar (2008).

Kur'ân dilindeki yenilik; baştan sona, dikey ve yatay, kelime dağarcığı, belagat, lafız, bağlaç, terkip, deyim, biçim, ritim, tasvir ve anlatımların tamamında kendisini gösterir. Bu yoğunluktaki bir yeniliği insanların ortaya koyması mümkün değildir, yaklaşık bir değişimin bile gerçekleştirilmesi imkansızdır. Bu büyük yeniliğe rağmen Kur'ân, Arapçanın temellerini muhafaza etmiş ve onu işiten insanlara son derece kavranabilir gelmiştir.

Kur'ân'ın mevcut Arapçadan farklı yeni bir dil getirmediği kesindi. Mucizeviliği tam da bu noktadadır. Kur'ân Arapça olarak vahyedilmiştir ve kökleri onun temellerine uzanmaktadır. Ancak, onun benzersizliği, mevcut olan Arapçanın ötesinde oluşu, onun sözcükleri, terkipleri, kalıpları, tasvirleri ve lengüistik bağlantılarının ötesine geçmesindendir. Kur'ân'ın mucizeviliği Arapçanın teamüllerini ve kurallarını geliştirmesi, fakat bunu onları ortadan kaldırmadan yapmasıdır.

Ancak, Kur'ân'ın mucizeviliği bu paradoksta ortaya çıkmaktadır: Gerçekte Arapça olması ama aynı zamanda onun yeni bir dil oluşturması paradoksu. Bu mantıksız görünebilir. Ancak mucizenin mantığı, mantığın ötesine geçmesinden gelir. Mantıklı bir mucize, mucize değildir.

Her şey 1989'da Oxford İslami Araştırmalar Merkezi'nin benden, Arapçayı Kur'ân-ı Kerim çerçevesinde öğrenmeye çalışan bir grup İngiliz öğrenciye ders vermemi istemesiyle başladı. Bu benim için eşsiz bir deneyimdi. Öğrencilerim için Kur'ân'ın anlamlarını İngilizceye aktarırken kendimi, klasik müfessir ve dilcilerin yakınından bile geçmediği, şaşkınlığımı gizleyemediğim, dille ilgili sorular sorarken buldum.

O sıralarda Oxford Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü'nden arkadaşım olan bir İngiliz oryantalist ile Endülüs döneminde yazılmış bir kitabın hazırlığıyla meşguldüm. Bir gün bana "Arapçada bunlardan hangisi doğru? "mâ zâle mi? lâ zâle mi? ماذال؟لاذال." diye sordu. Hiç düşünmeden "mâ zâle" diye cevap verince, aramızda küçük bir tartışma başladı. O "lâ zâle"nin, ben ise "mâ zâle"nin doğru olduğunda ısrar ettik. Sonunda, "Kur'ân hiçbir zaman "mâ ما"yı, "zâle ذال" ile kullanmamış, "lâ لا" ile birlikte kullanmıştır." diyerek beni şaşırttı.

Kendimi toparlayıp ona, "kâne كَانَ" fiilini İngilizceye nasıl çevirirsin?" diye sordum. Hiç tereddüt etmeden "was/idi" diye cevap verince, "Öyleyse şu ayeti nasıl çevirirsin?" diye soruma devam ettim: وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا"And Allah is Oft-Forgiving Most Merciful/Zira Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir." diye yine kendinden emin bir şekilde cevap verdi. "Tercümende "kâne كَان" fiili nerede?" diye sordum. Cevap veremedi; zira burada bu cümleyi tercüme etmek için kullanılabilecek tek fiil, Arapçadaki "yekûnu"يكون veya "inne إنّ “ye denk olabilecek "is/dir" ekidir. Fakat bu ek, geçmiş zaman kipindeki "kâne" كان fiiline denk olamaz. (O zaman ayetin anlamı; "Zira Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyici idi." şeklinde olurdu).

Kur'ân bizim edebî ve gündelik kullanımlarımızdan farklı tamamen kendine özgü bir kelime dağarcığına ve kullanımına sahiptir. Hiç kimse, Hz. Muhammed'in kendisi bile, "kâne كان " fiilinin geçmiş kipini şimdiki zamandaki "dır" anlamıyla kullanmamıştır. (Bu kullanım Kur'ân'da 190 yerde geçmektedir).

Oryantalist arkadaşımın "mâ zâle" ile ilgili bana söylediği şeyi doğrulamak için Kur'ân'a müracaat ettiğimde, söylediğinin aslında doğru olmadığını Kur'ân'ın olumsuz "mâ" ekini, sadece geçmiş zaman için "mâ zâle" şeklinde birlikte kullandığını, olumsuz "lâ" ekini ise sadece şimdiki zamanda “lâ yezâlü” لايذال şeklinde kullandığını gördüm. Yani Kur'ân'da hiçbir yerde, ne "lâ zâle" ne de "mâ yezâlü" şeklinde bir ifade bulabiliriz. Bununla birlikte karşılaştığım en büyük sürpriz, Kur'ân'ın bu fiili, hem geçmiş "zâle" ذال hem de şimdiki zamandaki "yezalü يذال " kullanımının insanların kullanımından farklı olmasıydı. Mesela "Li" dediğimizde "yağmur henüz dinmedi" anlamında kullanırız ve muhatabımız yağmurun daha önce yağmaya başladığını ve hâlâ devam ettiğini anlar. "Mâ zâle" ifadesi geçmiş ve şimdiki zamanı kapsayan, ama geleceği kapsamayan bir anlamı aktarır. Bu, fiilin genel kabul görmüş gündelik kullanımıdır. Bununla birlikte "mâ zâle", aşağıda göreceğimiz iki ayette sadece geçmişi ifade eder. Diğer bir deyişle, geçmişte devam etmekte olup şimdi devam etmeyen şeyle ilgili bir anlam aktarmaktadır.

جَعَلْنَاهُمْ حَص۪يدًا خَامِد۪ينَ

فَمَا زَالَتْ تِلْكَ دَعْوٰيهُمْ 

Kendilerini biçilmiş ekine çevirip, kül bağlayıncaya kadar bu yakınmaları devam etti. (Enbiya, 21/15)

وَلَقَدْ جَٓاءَكُمْ يُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ ف۪ي شَكٍّ مِمَّا جَٓاءَكُمْ بِه۪ۜ حَتّٰٓى اِذَا هَلَكَ قُلْتُمْ لَنْ يَبْعَثَ اللّٰهُ مِنْ بَعْدِه۪ رَسُولًاۜ

Andolsun, daha önce de Yusuf size apaçık kanıtlar getirmişti de kıtlık verinceye kadar size getirdikleri hakkında şüphe edip durmuştunuz; vefatından sonra ise "Allah ondan sonra asla peygamber göndermez" demiştiniz... (Mü'min, 40/34)

İlk ayette, geçmişte insanların helak edilene kadar feryat etmeye devam ettiği anlatılırken, ikinci ayette ise kıtlık verilinceye değin kavminin Hz. Yusuf'un mesajı ile ilgili şüpheler taşımaya devam ettiği ifade edilmektedir. Bu da tamamıyla geçmişte gerçekleşmiştir. Bu iki durumda da fiil, geçmişte başlayıp sona ermiş ve şimdiki zamana taşınmamıştır.

Kur'ân'ın "lâ yezâlü" ifadesini kullanımı ise geçmişi, şimdiyi ve geleceği kapsar. Geçmişte yapıldığına atıfta bulunulan fiil, şu anda hâlâ yapılmaktadır ve gelecekte de yapılmaya devam edecektir. Bu semantik olgu aşağıdaki ayetlerde gözlemlenebilir:

وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتّٰى يَرُدُّوكُمْ عَنْ د۪ينِكُمْ

Onlar, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam edecekler. (Bakara, 2/217)

لَا يَزَالُ بُنْيَانُهُمُ الَّذ۪ي بَنَوْا ر۪يبَةً ف۪ي قُلُوبِهِمْ

Yapmış oldukları binaları, (ölüp de) kalpleri paramparça dağılmadıkça yüreklerinde bir ukde olarak kalmaya devam edecektir. (Tevbe, 9/110)

وَلَوْ شَٓاءَ رَبُّكَ لَجَعَلَ النَّاسَ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلَا يَزَالُونَ مُخْتَلِف۪ينَۙ

اِلَّا مَنْ رَحِمَ رَبُّكَۜ

Hem Rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı; ancak Rabbinin merhamet ettikleri dışındakiler ihtilaf edip duracaklardır. (Hûd, 11/118-119)

Modern Batı dünyasında gerçekleşmekte olan "öteki" ile entelektüel "karşılaşmalar", alışkın olduğum Kur'ân okuma biçimini ciddi bir şekilde gözden geçirmeme neden oldu. Her ne kadar saygı ve hürmette kusur göstermesem de geleneksel okuma biçimim bir alışkanlıktan ibaretti. Bu durum, tedrici olarak inmeye başlayan ilk ayetleri Allah Resulü'nden duyduğunda, o günün Arab'ında ortaya çıkan duygu ve anlayışları hissetmemize engel oluyordu. Kur'ân'ın bu ilk muhatabı, onda o ana kadar aşina olduğu her şeyden farklı bir tarzla karşılaşmış, onun gücüyle ve yapısıyla sarsılmış, şaşkına dönmüştü. Bu şaşkınlık ve sarsılma bir süre sonra ciddi sorulara dönüşmeye başlamıştı: "Neler oluyordu?" Halbuki olan şey, yeni bir yazarın, büyük bir şairin, iddialı bir kâhinin üslubuyla kıyaslanamayacak kadar sarsıcı ve farklıydı.

Kur'ân'ın özelliğini ortaya koyan lengüistik yeniliğin doğasını perdeleyen geleneksel eğilimin etkisinden sıyrılarak giriştiğimiz bu çalışma, kendi alanında öncü olma gibi bir niteliğe sahiptir. Bununla birlikte feraset sahibi bir araştırmacı, ister belagat ister dil ister bilim alanında olsun, Kur'ân'ın her türlü beşeri yorum, lengüistik analiz ve onun mucizeviliğinin keşfinde hangi biçimi ve yaklaşımı ele alırsa alsın, insan yapıp etmelerinin hata ihtimali taşıyan bir süreç olduğu gerçeğini unutmamalıdır. Dolayısıyla, bu bağlamda önerdiğimiz her şey, nihayetinde zayıf ve sınırlı yetkinliklerimizle sonsuz, ilahi ve mucizevi olan bir şeyi ele alırken, ona ulaşmada kendimizi yetersiz bulduğumuz mutlak doğruya samimi bir yaklaşım teşebbüsünden başka bir şey değildir.[1

Ahmed Bessâm Sâ'i

Dipnot:

[1] Elinizdeki kitap yazar tarafından genel okuyucuyu bilgilendirmek üzere hazırladığı özet bir çalışmadır. Kitap 4 ciltten oluşmaktadır. İlk 2 cildi, "el-Mu'cizetü: İâdetü Kıraati'l-l'cazi'l-Lugavi fi'l-Kur'âni'l-Kerîm" adıyla "el-Ma'hedü'l-Âlemî lil-Fikri'l-İslâmî/Uluslararası İslami Düşünce Enstitüsü" tarafından 2015 yılında basılmıştır.

Yayın Tarihi: 05 Ocak 2023 Perşembe 11:00 Güncelleme Tarihi: 05 Ocak 2023, 16:16
YORUM EKLE

banner19

banner36