Yeni bir kelâm ilmine ihtiyacı vurgulamıştı

İzmirli İsmail Hakkı’nın Muhassali’l-Kelâm ve’l-Hikme adıyla 1917’de neşredilen kelam ilmine dair eseri, alanında uzman kimseler tarafından bu ilim sahasına yeni bir yorum getiren bakış açısının ateşleyicisi olarak gösterilegelmiş. Sadullah Yıldız yazdı..

Yeni bir kelâm ilmine ihtiyacı vurgulamıştı

https://www.ktpkitabevi.com/urun/muhassal-yeni-kelam-ilmine-giris-118130030Hilmi Ziya Ülken, modernleşme dönemi aydın ve idarecilerini değerlendirirken İzmirli İsmail Hakkı’yı “medrese ile mektebi birleştirme eğiliminde olan Modernist İslamcılar” grubunda sayar, yanına da Şemsettin Günaltay’ı ekler.

Erken dönem İslamcılık hareketi üzerinde konuşulurken es geçilemeyecek kadar ehemmiyetli isimlerden biri de İzmirli İsmail Hakkı. Ziyadesiyle donanımlı bir âlim olan İzmirli’nin hangi derslerin hocası olduğunu saymak dahi yeterli bir ipucu verecektir onun hakkında: İslam hukuku, ilm-i hilâf, mantık, Arap felsefesi, fıkıh usulü, İslam tarihi, siyer, hadis, fıkıh tarihi ve fıkıh gibi birçok alanda talimde bulunacak kadar geniş bir repertuara sahiptir.

Onlarca da kitabı bulunan İzmirli İsmail Hakkı’nın “Muhassali’l-Kelâm ve’l-Hikme” adıyla 1917’de iki yüz sayfa olarak neşredilen kelam ilmine dair eseri ise, alanında uzman kimseler tarafından bu ilim sahasına yeni bir yorum getiren bakış açısının ateşleyicisi olarak gösterilegelmiş. Kelâm dalında başka eserleri de olan İzmirli, bu kitabı için “kelâmî nazariyatın yeni felsefe ve asrın ihtiyaçlarına göre genişletilmesi suretiyle ilk defa olmak üzere tertip ve tahrir” edildiğinden bahsetmiş ve artık eskiyen orta çağ kelamının yenilenmeye ihtiyacı olduğunu söylemiş.

Aritoteles felsefesiyle karışmış bir kelam ilmi

İsmail Hakkı İzmirli’ye göre ehl-i sünnet kelamı üç döneme ayrılıyor: Selef kelâm ilmi, kudema kelâm ilmi ve müteahhirin kelâm ilmi. İlk dönem kelâm ilminin amacı gerçek akideyi korumak, bidat ve dalaletleri reddetmek üzerine yoğunlaşırken hicrî üçüncü yüz yıldan sonra ortaya çıkan İbn Küllâb, önceki dönemin müdafilerinin yapmadığı bir şey yapıyor ve ehl-i sünnet akidesini, bidat ehlinin yöntemlerini kullanmak suretiyle savunuyor: “İlk olarak İbn Küllâb hem onların tartıştıkları konulara girmiş hem de metotlarını kullanarak onları reddetmiştir.” Daha sonra İmam Eşarî’nin de katıldığı bu metodun en kuvvetli takipçilerine Bakıllânî ve Ebu’l-Meâlî de ekleniyor.

İmam Gazalî’nin ortaya çıkışıyla kudema kelâm ilmi son bulup müteahhirin dönemi başlıyor, mantık kelâma dâhil oluyor ve akideler felsefî delillerle ispatlanıyor: “Böylece Aritoteles felsefesiyle karışmış bir kelam ilmi ortaya çıkmıştır. Bu kelam ilmi öyle bir noktaya erişmiştir ki, o noktada felsefe ile kelâm birbirinden ayrılamayacak kadar karışmıştır.”

İzmirli İsmail Hakkı’ya göre bu kelâm ilmi de (kitabın yazıldığı dönemde) artık yetersiz kalmaktadır. Yeni bir kelâmın ortaya koyulmasının ihtiyaç oluşuna dair sebepler ve delilleri sıralarken sözü el-Harrânî ve İbnü’l-Kayyım’a kadar getiriyor ve onlardan nakille müteahhirin mütekellimininin “İslam’a yardımcı olamadıkları, filozofları da engelleyemedikleri” eleştirisini naklediyor. Demek ki aslında üçüncü dönem kelâm ilminin yetersizliği, çok daha erken dönemde dillendirilen bir şey.

Asrın ihtiyaçlarına göre değişen bir yapısı olan kelâm ilminin bu değişimi aslında bir nevi mecburiyet içermiyor değil. Bu bağlamda müellif, günümüz felsefesine dayanan bazı konuların kelâma ilave edilmesine, asrın ihtiyaçlarına uygun ve yeni felsefenin gereklerine eşit bir kelam ilminin araştırılmasına bu ilmin ehli olan kimselerin hemen hemen tamamının mecburî gözle baktığını söyleyip ekliyor: “Kelam ilmi bugün bir felsefe ile birleşmesi gerekiyorsa ancak günümüz felsefesi ile birleşir.” Yeni felsefenin tümevarımda ilke olarak kabul ettiği “Aynı nedenler aynı sonuçları doğurur” fehvası gereğince, yok olmuş Yunan felsefesini kelamdan kaldırıp yerine İngiliz, Fransız ve Alman felsefelerini koymak da İzmirli’ye göre daha doğru.

Mezhepler çok geniş bir şekilde ele alınmış

İzmirli İsmail Hakkı’nın bu açıklamasına göre kadim filozoflardan Thales, Empedokles, Demokritos, Sokrates gibi isimlerin yerine Bacon, Descartes, Spinoza, Locke ve Hume gibi isimleri koymak yani bunu bir başka şekilde söylemek gerekirse Yunan filozoflarının düşünce ve görüşlerinin kelâm ilmine girişleri nasıl caiz görülmüşse buna karşılık Fransız, İngiliz ve Alman filozoflarının düşüncelerinin de kelâma girişlerini caiz görmek gerek: “Eski doktrinlerle birlikte yeni doktrinlerin, eski filozoflarla yeni filozofların kelâm ilmiyle bağları eşittir.”

Eserin hacminin küçüklüğüne rağmen göze çarpan iki genişliği var: Birincisi oldukça derin bir şekilde kelam ilmine ait konuları ele alıp yüzeyde pek işinin olmaması ve bu yönüyle aynı zamanda müellifi hakkında da fikir vermesi. İkincisi ise oldukça geniş bir yelpazede mezheplerin ele alınışı. İslam tarihine dair eserlere meraklı okuyucunun dahi adını hiç duymamış olması muhtemel, çok sayıda farklı fırka ve mezahibin, meseleleri anlamak için bir mecburiyet oluşları açısından ele alındığını görüyoruz eserde. Bilhassa Şia’nın dallanıp budaklanan alt kollarına epey geniş bir yer verilmiş. Esasen bir “yeni ilm-i kelama giriş” olan eserin nerdeyse tamamıyla bu mezheplerin tarif ve tetkikini gaye edindiğini söyleyebiliriz.

Kitabın Latinize edilmiş hâlini Ocak 2014’te Ötüken Yayınevi basmış ancak hassas ve dakik okuyucunun bu baskıyı tercih edeceğini düşünmüyorum. Refik Ergin imzasını taşıyan “sadeleştiri” kesinlikle ehil bir elden çıkmadığına dair açık ipuçları barındırıyor ve böyle ince manalar taşıyan bir konu üzerinde anlamı tahrif edecek kadar ileri gidip bazen de manasız noktaların oluşumuna sebebiyet verecek derecede başarısız bir hâl alıyor. Şüphesiz ki İzmirli İsmail Hakkı, anlattığı konu hakkında vermek istediği mesajı en iyi hangi kelimenin dolduracağını, kendinden sonra gelip de onun eseri üzerinde keyfe ma yeşâ oynamalar yapacak kişilerden daha iyi bilmekteydi.

Sadullah Yıldız, takılarak okudu

Güncelleme Tarihi: 20 Aralık 2018, 16:20
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26