Yedi iklime hükmetmiş Osmanlı Devleti'nin ataları Selçuklular kimlerdi?

“Ey Allah'ım, Sana müvekkil oldum ve bu cihatla Sana yaklaştım, Senin katında secdeye kapanıyor ve yalvarıyorum. Bu sözlerim, gerçek duygularımı ifade etmiyorsa beni yanımdaki yardımcılarımı ve askerlerimi yok et! Eğer içtenliğimi kabul ediyorsan düşmanlara karşı bu cihatta bana yardım et ve beni muzaffer bir sultan kıl!” Sultan Alparslan

Yedi iklime hükmetmiş Osmanlı Devleti'nin ataları Selçuklular kimlerdi?

Sultan Muhammed Alparslan, Davud Çağrı Bey’in oğlu ve Muhammed Tuğrul Bey’in yeğenidir. Dokuz sene kadar saltanat makamında oturmuş, pek çok zafere imza atmıştır. Bu zaferlerden en büyüğü tarihin akışını değiştiren Malazgirt Zaferi’dir. Malazgirt Zaferi ile Anadolu’nun kapıları bir daha hiç kapanmamak üzere Türkler için açılmış ve bu zaferden sonra Türk birlikleri Anadolu’nun içlerine doğru akınlara devam etmişlerdir. Gittikleri yerleri yurt edinen Türkler, bugünün Anadolu altyapısını hazırlamışlardır. Alparslan, bulunduğu konuma da kolay gelmemiş, taht mücadelesinde dirayeti, cesareti ve gözü pekliğiyle herkesçe kabul görmüş bir isim olmuştur.

Malazgirt Zaferi’nden evvel 1040 yılında Selçukluların Gaznelilere karşı elde ettiği Dandanakan Zaferi, üzerinde düşünülmesi gereken mühim bir zaferdir. Selçuk Bey, bu seferde Cend Şehri’ne ilerlerken maksadının İslâm ehlinin yoluna girmek ve İslâmiyet’i kabul etmek olduğunu söylemiştir. Bu gaye üzerine Allah, Selçuk Bey ve ardından gelenlere nice zaferler nasip etmiştir. Selçuklular, bu zafer sonucunda bir rehavet göstermemiş ve zaferin sadece kendi güçleriyle elde edilmediğini, karşı tarafın tedbirsizlik ve hatalarının da bu zaferde payı olduğunu idrak etmişlerdir.

Gazneli sarayında ise Ebu’l-Fazl Beyhakî’nin uyarıları, Sultan Mesud’un yüzüne karşı tek tek söylenmektedir. Beyhakî, Mesud’a apaçık şekilde, “Allah sizden razı değil ki bu zaferi karşı tarafa nasip etti.” der. Bu durum, Beyhakî’nin sultana karşı cesareti ve açık sözlülüğünün sonucu olduğu kadar Sultan Mesud’un hoşgörüsünün ve âlimlere verdiği yüksek değerin de bir göstergesidir.

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil’in kaleme aldığı “Otağ” serisinin III. kitabında, Kınık Boyu’nun ilk kez siyasi alanda görüldüğü; Lokman Dukak’tan Sultan Alparslan devrinin sonuna kadar Selçuklu tarihi anlatılmıştır. Selçuklular, küçük bir topluluğun şanlı ve azametli bir devlet hâline gelişinin dikkat çekici örneklerinden biridir. Bu çalışma ile Malazgirt Savaşı, en çarpıcı taraflarıyla ele alınmış ve bu zaferin Müslüman Türklerin tarihi açısından ifade ettiği anlam, hakkıyla teslim edilmiştir. Anadolu’nun Türk yurdu olmasında basamak olan Malazgirt, tüm göz kamaştırıcılığı ile kendinden sonraki fetihlerin kapısını da açmıştır. Malazgirt, İstanbul’un fethine kadar uzanan fetih yolunun ilk kilometresidir.

Eser; Lokman Dukak’tan Selçuk Bey’e, Çağrı Bey’den Sultan Alparslan’a kadar Büyük Selçuklu Devleti’nin temellerini atan ve Türk milletine şanlı zaferler kazandıran bu şahsiyetleri de anlatmaktadır.

Ahmet Şimşirgil, Osmanlı öncesi Türk tarihine ilişkin çalışmalarını, Otağ serisi ile okuyuculara aktarmaktadır. “Otağ” serisinin bu III. kitabında en sert coğrafyalarda, en sert çatışmalar gözler önüne serilmiştir. Savaş şartları içerisindeki çeşitli uygulamalar, dönemin şartları içinde düşünülmeli ve taht savaşlarındaki acımasızlıklar bu anlamda değerlendirilmelidir.

Türklerin İslâmiyet’le beraber din, devlet ve millet anlayışlarını kültür ve medeniyet hamlelerini yansıtan bu seride, Orta Asya’dan Anadolu’nun kapılarına dayanmış bir milletin Anadolu’ya girişi ele alınmıştır. Bunları bilmek ve bunlardan güç almak, Türk milletine tarihinde olduğu gibi her zaman dini, milli ve medeni hedeflere sahip olmasının yolunu açacaktır.

Büyük Selçuklu Devleti’nin Kuruluşu ve Selçuk Bey

Selçuklu Devleti’nin kurucu ailesi ile ilgili bilgiler, oldukça kısıtlıdır. Selçuk Bey’in babasının adı “Dukak” ya da “Lokman” olarak kayıtlı olup Oğuzların Kınık boyuna mensup olduğu kesin bilgi olarak kabul görmektedir. Lokman Dukak’ın samimi hâlleri, ticaret ve diğer hususlardaki dürüstlükleri sebebiyle Müslümanlara karşı iyi hisler beslediği bilinmektedir. Hatta Ahmet bin Mahmud, Lokman Dukak’ın Müslüman olduğunu iddia etmiş ancak o dönemde beyler arasında Müslüman olduğunu açıklamanın riskli bir durum olması sebebiyle kesin bir sonuca ulaşılamamıştır. İbn Fadlan’da geçen bir hadiseye göre beylerin İslâmiyet’i seçmeleri bir kısım tebaanın tepkisine neden olmuş ve Müslüman olmaları hâlinde artık lider olamayacakları tehdidiyle karşı karşıya bırakılmışlardır. Kaynakların söylediğine göre Lokman Dukak; son derece bahadır, yiğit ve cesur, pehlivanlıkta emsali olmayan, akıllı, tedbirli, söz geçirebilen ve fikirlerinde isabetli biridir. Lokman Dukak’ın, Selçuk Bey 14-18 yaşlarında iken vefat ettiği bilinir.

Selçuk Bey ise kaynaklardan aktarılanlara göre bilgili, ileri görüşlü ve muktedir bir yiğittir. Babasından çok şey öğrenmiş, iyi bir ahlak ve huya sahiptir. Bu özellikleri onu “Subaşılık” yani ordu kumandanlığı makamına getirecektir. Selçuk Bey’in Lokman Dukak ölmeden önce subaşı olup olmadığı kesinlik arz etmemekte dolayısıyla Selçuk Bey’in bu vazifeyi babasından devralıp almadığı kesin olarak bilinmemektedir. Kesin olan, Selçuk’un iyi bir eğitim aldığı ve silah kullanmada son derece maharetli olduğudur. Oğuz Yabguluğu’nun Selçuk’a teveccüh ve güveni olsa da şubaşı makamında gözü olanların onu gözden düşürme çabaları da oldukça fazladır. Nitekim bu çabalar sonuçsuz kalmamış ve çevresinin dolduruşuna gelen yabgu, Selçuk’un katline karar vermiştir. Hakkında çıkarılan ölüm fermanından kısa sürede haberdar olan Selçuk, çareyi bulunduğu yeri terk etmekte bulacaktır.

Selçuk, istikametini Oğuz hâkimiyetindeki Cend Şehri olarak belirler. Yenikent, Cend ve Huvare, X. yüzyılın başlarında Oğuzların yaşadığı ve yabgunun hâkimiyetinde bulunan şehirlerdir. Yenikent, Oğuz yabgusu tarafından başkent olarak değerlendirilir ve yağma hareketleri için buradan seferlere çıkılır. Cend Şehri ise daha farklı bir konumda, İslâm ülkeleri ile ahalisi Müslüman olmayan Türk ülkelerinin birleştiği yerin uç bölgesinde yer alır. Halkın Müslümanlarla sürekli olarak irtibat içinde olmasına ve İslâmiyet’in bu bölgedeki Türkler arasında büyük kabul görmesine yardımcı olmuş Cend Şehri, bir gaza ve cihad sahası hüviyetindedir. Kaynaklar, göç sırasında Selçuk Bey’in yanında yüz kişi olduğunu söylemektedir. Servetleri ise bir miktar at ve öküz, bin beş yüz deve ve elli koyundan oluşmaktadır.

Cend valisi, Selçuk’u büyük bir memnuniyetle karşılar. Selçuk Bey de bütün maiyetiyle beraber Müslüman olduğunu beyan eder. Ayrıldığı ülke onun için artık daru’l harp niteliğindedir. Cend halkı da kendilerine liderlik edecek bir başbuğ bulmanın sevinciyle Selçuk Bey’in etrafında kenetlenmiştir. Onun İslâm camiası için yepyeni bir vizyon ve misyonu vardır. Bundan böyle bu bölge, Oğuz Yabgu Devleti’ne haraç vermeyecektir; bu nedenle tahsildar kovulmuştur. Selçuklular, yüz kişi ile geldikleri Cend Şehri’nde yarım asır geçmeden, çevre devletler arasında etkin rol oynayacak hâle gelmişlerdir.

Alparslan Sultan Oluyor

Tuğrul Bey’in vefatı ile Büyük Selçuklu Devleti tahtına dört isim aday olmuştur. Bu adaylar Süleyman, Muhammed Alparslan, Kutalmış ve Karaarslan Kavur’dur. Tuğrul Bey vefatından hemen önce yerine Süleyman’ı bırakmıştır. Vezir Amîdülmülk Kündürî de onu desteklemektedir ve Süleyman, Tuğrul Bey ölür ölmez Kündürî tarafından Rey’de tahta oturtulmuştur. Vezirin tek çekindiği kişi Horasan Emiri Muhammed Alparslan’dır. Bunun için ona bir mektup göndererek Süleyman’ın sultan olmasının Tuğrul Bey’in vasiyeti olduğunu bildirir ve onu bu yüzden tahta çıkardığını duyurur. Ayrıca bu durumu kabul etmemesi hâlinde üzerine kuvvet göndereceğini söyleyerek Alparslan’ı açık açık tehdit etmeyi de ihmal etmemiştir. Alparslan, bu durumdan pek hoşlanmamış ve tehditlerden pek etkilenmemiştir. Taht mücadelesine girişmeye kararlıdır.

Süleyman’ın tahta çıkarılmasına yalnızca Alparslan değil, Yusuf Yınal’ın oğlu Erbasgan, Emir Yağısıyan ve Hacib Erdem de karşıdır. Bu kişiler, Kazvin’e giderek Alparslan adına hutbe okutur. Muhammed Alparslan, öncelikle arkasını emniyete almak için Tuğrul Bey’in ölümü üzerine isyan eden Huttalan ve Sâganiyan Emirleri ile Musa Yabgu üzerine yürür. Huttalan’ı kolaylıkla ele geçirince sıra Herat’ta bulunan büyük amcası Fahrülmülk Musa Yabgu’ya gelmişti. Amcası direnemez ve şehri teslim etmek zorunda kalarak Alparslan’a biat eder fakat Alparslan, yine de amcası Musa’nın öldürülmesi emrini verir. 

Süleyman ve Muhammed Alparslan’ın kardeşleri Kutalmış da tahtın kendi hakkı olduğunu düşünür; 14 Kasım 1063’te adına hutbe okutarak sultanlığını ilan edip Büyük Selçuklu Devleti’nin merkezi Rey Şehri’ne doğru harekete geçer. Vezir Kündürî, Kutalmış’ın ordusunu Rey Şehri yakınlarında karşılar. Bu karşılaşma ile Kutalmış kesin bir zafer kazanır. Çarpışmada Selçuklu ordusunun öncü birliklerinin başındaki İnanç Bey, beş yüz askeriyle beraber Kutalmış tarafından esir edilir. Türkmenler de şehirde büyük tahribat ve yağma hareketlerinde bulunurlar. Kutalmış, Türkmenleri kaybetmek istemediğinden bu yapılanlara göz yumar. Vezir Amîdülmülk Kündürî’nin Horasan meliki Alparslan’ı davet etmekten başka çaresi kalmaz ve kendi elleriyle tahta oturttuğu Süleyman’ı yine kendi elleriyle tahttan indirmek zorundadır. Hazırlıklarını tamamlayan Muhammed Alparslan, yirmi bin kişilik ordusuyla Horasan’dan ayrılarak Rey’e doğru hareket eder. Alparslan’ın sağ ve sol kollarda düzenli ve eğitimli birlikleri, Kutalmış’ın disiplinsiz Türkmenlerden oluşan birliklerini kısa süre içinde dağıtır. Kutalmış, savaşı kaybettiğini anlayınca yaralı hâliyle kaçmaya çalışırken atının ayağının takılmasıyla düşer ve kan kaybından ölür. Zaferden sonra Rey Şehri’ne giren Alparslan, yaptığı hizmetlerden dolayı Vezir Kündürî’ye hil’atler gönderir ve onu mükâfatlandırır. Artık taht yolunda Alparslan’ın önünde kimse kalmamıştır.

Muhammed Alparslan tahta oturduğunda iki veziri vardır. Biri yanında getirdiği ve uzun süredir yardımcısı olan Nizâmülmülk diğeri ise Tuğrul Bey’in de veziri olan ve yıllarca merkezde devlet idaresinde en üst rütbelerde görevler yapmış Amîdülmülk Kündürî’dir. Sultan Alparslan, Kündürî’nin kendisi sultan olmadan evvel yaptıklarından ve Süleyman’ı desteklemesinden ve bu sebeple kendisine yazdığı tehditlerle dolu mektuptan ötürü ona güvenemeyeceğini bilir. Bu sebeple Alparslan, Amîdülmülk’ün yanındaki askerleri çeşitli görevlere dağıtıp devlet hazinesini zarara uğrattığı için mallarını müsadere ettirir ve onu Merverruz’a sürgün eder. Vezirlik görevinden de azledilmesinin ardından yerine Nizâmülmülk’ü atar.

Alparslan’ın Seferleri

Tahta oturan Alparslan’ın hedefinde Tuğrul Bey’in yarım bıraktığı, Batı fetihleri vardır. Bunun için başkent Rey’den 22 Şubat 1064’te “Rum Gazası” olarak adlandırılan Ermenistan seferine çıkar. Fakat yola çıktıktan sonra anlayacaktır ki Gürcistan üzerine sefer yapılmadan Rum gazasını yapmak fayda getirmeyecektir. Bunun üzerine Gürcistan’a sefer kararı alır ve Nahcivan’a kadar ilerler. Aras Nehri’ni geçmek için köprü kurulmasını emreder. Alparslan, toparlanan ordusunu iki gruba ayırır ve oğlu Melikşah ile vezir Nizâmülmülk’ün kumandasında bulunan esas orduyu Bizans sınır kaleleri üzerine gönderir. Alparslan ise bu bölgedeki pek çok kaleyi zapt eder ve Ermenistan’ın kuzeyinde, kuzeydoğudan kuzeybatıya kadar geniş bir alana hâkim olur.

Diğer taraftan Melikşah ve Nizâmülmülk asıl ordu ile Aras Nehri boyunca ilerler ve bugünkü Türkiye sınırlarını aşarak rahip ve keşişler yurdu olarak tanınan, Meryem-nişin Kalesini ele geçirirler. Bu haber Sultan Alparslan’a büyük sevinç yaşatır ve seferlerine devam eden Alparslan, daha da güçlenerek Kars yakınlarındaki Ahalkelek Kalesini kuşatır ve Haziran 1064’te bu kale de fethedilir. Fethin ardından Borçala Nehri’nin sol sahilindeki Allahverdi Şehri’ne yürüyen Alparslan, bu son derece yüksek ve geniş surlarla çevrili kalenin fethi için otağını Gürcülerin bölgesine kurar. Gürcüler ise sultandan aman dileyerek barış yapma teklifinde bulunur ve Sultan onlara inanarak en güvendiği iki adamını kaleye gönderir. Fakat bu iki adamının vahşice katledilmesi üzerine Alparslan, bunun altında kalmayacak ve intikamını alacaktır. Derhâl harekete geçer ve fetih tamamlanana kadar ve gazilerin intikamı alınana kadar dinlenme olmayacağının talimatını verir. Bu emirle yiğitler kaleye karşı şiddetli bir hücum başlatır ancak aynı derecede bir savunma ile karşılaşırlar. Mücadele sonucunda kalenin fethi gerçekleşir, sırada Ani Şehri vardır.

Ani, Bizans’ın en sağlam sınır şehirlerindendir. Hiçbir hükümdar bu şehri fethe kalkışmamıştır. Hatta bir Bizans kaynağına göre hiç düşman askeri görmemiş şehir halkı, Selçuklu sultanı ve askerlerini görünce tüccar zannetmişlerdir. Çeşitli zorluklar neticesinde 16 Ağustos 1064’te Ani Kalesi fethedilir. Ani’nin fethi gönderilen fetihnâmelerle kısa sürede bütün İslâm ülkelerine bildirilir. Halifeden gelen mektupta Anadolu Fatihi Sultan Muhammed Alparslan’dan “Ebu’l-Feth” yani “Fethin Babası” unvanıyla söz edilir. Sultan, şehirdeki büyük katedrali, “Fethiyye” adı ile camiye çevirir ve 20 Ağustos 1064’te Cuma namazını burada kılar.

Alparslan, Anadolu akınlarına da önem verir ve bu akınları emirlerine yaptırır. Anadolu akınlarının asıl amacı, askeri sefer yollarını ele geçirmek ve güçlü Bizans kalelerinin savunmasını zayıflatmaktır. Selçuklu emirlerinin düzenlediği bu seferler, hafif süvari kıtaları ile gerçekleştirildiğinden zaman zaman Bizans kuvvetleri tarafından durdurulur. Alparslan Ani-Kars bölgesinin fethiyle akıncı birliklerine büyük kolaylık sağlamıştır. Akın kollarını idare edenlerin başında Sâlâr-ı Horasan, Hanoğlu Harun, Gümüştegin, Afşin, Ahmedşah ve Artuk gibi komutanlar gelmektedir.

Alparslan, Gürcistan seferi ile meşgulken kardeşi Kirman Hâkimi Karaarslan Kavurd, önceleri düşman olduğu Fazluye ile sultana karşı birlikte harekete geçmek üzere anlaşır. Ancak Alparslan kolaylıkla Fazluye’yi bozguna uğratır ve onu da yanına alarak Kavurd’un üzerine yürür.

Malazgirt’te Destan

Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’in hedefinde sadece Türkler vardır. Tahta çıktığında devleti doğudan da batıdan da Türkler kuşatmış vaziyettedir. Ordusunu 1068’de Bitinya’da toplayarak harekât hazırlıklarına başlayan imparator ordusunda Norman, Frank gibi askerlerin yanında Uz ve Peçenek gibi ücretli Türk askerleri de vardır. Diogenes’in bu ilk Anadolu seferi Türk akınlarını durdurmak içindir.

Bizans ordusu, 13 Mart 1068’de İstanbul’dan Kayseri’ye hareket eder ve oradan Sivas’a geçeceklerdir. Ordu önündeki Türk birlikleri sayesinde Divriği’ye kadar rahatça ilerler ve oradan Maraş’a geçer. Fırat boylarında ise Emir Has İnal, Diogenes’e faaliyet imkânı vermez ve bunun üzerine imparator, Menbiç Kalesine yönelir. Bu kaleyi alan Diogenes’in ilerleyişi devam eder. Hedefinde Halep vardır ancak şartlar, geri dönmesine neden olur. Türkler ise Anadolu içinde batıya doğru ilerlemişler ve Amorion Şehri’ne gelmişlerdir. Ünlü Türk kumandanı Afşin Bey, imparator Halep bölgesinde faaliyette iken Ahlat harekât üssünden hareketle Orta Anadolu’ya doğru şiddetli akınlar başlatır. Afşin Bey, Emirdağ yakınlarındaki ünlü Amorion kentini ele geçirerek yerle bir eder ve imparatorun bulunduğu istikamete geldiğini öğrenince bölgeden çekilir. Diogenes pek de başarılı sayılamayacak ilk Anadolu seferine son vererek 1069 Ocak ayı içerisinde İstanbul’a döner ve burada parlak bir törenle karşılanır. Bu arada Bizans, İtalya’da zor durumdadır. Otranto düşmüş, Bari ise kuşatılmıştır. Nitekim Bari de düşünce Bizans’ın batıdaki hâkimiyeti son bulur.

İmparator, İstanbul’a döndükten sonra Türk birlikleri bir kez daha Anadolu içlerine doğru akınlara başlar. Afşin Bey, Dilmaçoğlu Mehmed, Sanduk, Ahmedşah ve Arslantaş komutasındaki Selçuklu kuvvetleri doğu, güneydoğu ve güney bölgelerinden Anadolu’ya girer. Böylece imparator ikinci bir Anadolu seferine mecbur kalır. Diogenes, ikinci seferinde de başarılı olamaz fakat oldukça azimlidir. 1070 yılında Anadolu’ya yeniden sefer planlar ancak kendisine karşı gelen bazı gruplar yüzünden İstanbul’da kalması gerektiğinden yerine doğu orduları başkumandanı Manuel Komnenos’u görevlendirir. Manuel Komnenos başarılı olamaz çünkü aynı tarihte Alparslan, doğuda Anadolu’nun kapısı durumunda olan Malazgirt Kalesini zapt etmiş durumdadır.

İmparator bir kez daha büyük hazırlıklar yaparak Anadolu’ya sefer düzenleme kararı alır. Bunun için Balkanlardaki Türk kökenli Peçenek, Uz, Kıpçak ve Hazar Türklerini de ordusuna davet eder. Slav, Got, Bulgar, Frank, Ermeni ve Gürcü birliklere de baharda hazır olmaları talimatı verilir. Sonunda 13 Mart 1071’de bir kez daha İstanbul’dan hareket eden imparatorun yanında kendisine sığınan, Alparslan’ın amcazadesi ve eniştesi konumunda olan Erbasgan da bulunur. Bizans’ın büyük askeri gücü karşısında son derece kanlı bir muharebenin vuku bulacağı muhakkaktır. Alparslan, yanında bulunan Abbasi halifesinin adamı ve Selçuklu emirinin başkanlık ettiği bir heyeti hem düşmanın son durumunu görmek hem de barış teklifinde bulunmak üzere Romanos Diogenes’e gönderir. İmparator, bu teklifi biraz da üstenci bir bakışla reddeder ve 26 Ağustos 1071’de iki ordu karşı karşıya gelir. Son derece disiplinli bir şekilde emirleri uygulayan Türk ordusu, Bizans ordusunu bozguna uğratmayı başarır ve başta imparator olmak üzere Bizans askerlerinin büyük bir bölümü esir edilir.

Alparslan’ın Son Seferi ve Şehadeti

Alparslan, artık Anadolu’yu Türklerin yurdu olarak görmektedir. Malazgirt Zaferi ile açılan kapıdan akınlara devam edecektir. Bizans aldığı darbeden sonra bir daha Türklerin karşısına çıkacak gücü kendisinde bulamaz. Ancak dönemde Selçukluların doğusunda yaşanan bazı gelişmeler, sultanın Anadolu ile ilgilenmesine izin vermez; en büyük sorun, Batı Karahanlı Hükümdarı Şemsülmülk Nasr Han ile Selçuklu Şehzadesi Harezm Hâkimi İlyas ve Toharistan Hâkimi Ayaz arasındadır.

Alparslan, son seferini 1072’de yüz bin kişiyi aşan ordusuyla Türkistan’a yapar. Birlikler, yağmalayarak ilerler ve kuşatma altına alınan kalelerden biri Ceyhun Nehri yakınlarındaki Berzem Kalesi’dir. Kale komutanı Yusuf Harezmî, sultana itaatini arz edeceğini bildirir ancak düşüncesi Alparslan’ı öldürmektir. Bunun için de çizmelerinin arasına iki keskin bıçak sıkıştırır. Sultanın huzuruna çıkarılan Harezmî, elleri bağlı bir biçimde kendisine sorulan sorulara ters cevaplar verir ve sultan bu duruma kızarak dört kazık çakılmasını emreder. Yusuf Harezmî bu kazıklara bağlanacak ve ok atılarak öldürülecektir. Harezmî’nin amacı ise Alparslan’ı sinirlendirmek ve ellerinin çözülmesini sağlamaktır. Nitekim sultana korkak diyerek onu tahrik etmeyi başarır ve Sultan derhâl ellerinin çözülmesini emreder. Alparslan’ın Yusuf Harezmî’ye doğru gönderdiği ok hedefini bulamaz ve Harezmî’nin başını sıyırır. Harezmî hiç vakit kaybetmeden bulunduğu yerden ellerinde bıçaklarla Alparslan’ın üzerine doğru yürür ve yerinden doğrulan Alparslan ona karşılık vermek isterken ayağı takılarak düşer. Yusuf Harezmî, Sultan yerdeyken üzerine atılır ve böğrüne bıçağı saplar. Bu sırada kendisine engel olmak isteyen Sultanın sadık gulamı ve Bağdad emniyet amiri Sadüddevle Gevherâyin’i de birkaç yerinden yaralar. Ferraşların başı olan Nişaburlu Cami elindeki demir topuzu Harezmî’nin kafasına indirene kadar Sultan ağır bir şekilde yaralanmıştır. Ağır yaralı Sultanın huzuruna devletin ileri gelenleri, Nizâmülmülk ve oğlu Melikşah çıkar ve Alparslan vasiyetlerde bulunur. Sultan, kendisinden sonra Melikşah’ı hükümdar tayin eder ve Nizâmülmülk de Melikşah’ın veziri olacaktır. Kardeşi Karaarslan Kavurd Bey’e Fars ve yöreleri verilecektir. Diğer oğlu Ayaz’a ise babası Çağrı Bey’e ait olan Belh’teki emanetler ile beş yüz bin altın bırakır ve onun da kardeşi Melikşah’a yardım etmesini ister. Eğer Kavurd ve Ayaz bu vasiyete rıza göstermezse onlarla savaşılması emrini verir.

Birkaç gün daha ağır yaralarla yaşayan Alparslan, 24 Kasım 1072’de şehadet şerbetini içer. Cenazesi oğlu Melikşah tarafından Merv’e götürülür ve burada babası Çağrı Bey’in yanına defnedilir. Beklenmedik şehadet haberi tüm İslâm dünyasında büyük bir üzüntüyle karşılanır. Halife, yayınladığı fermanda Sultan Alparslan’ın vefatı dolayısıyla üzüntü içinde olduğunu ifade ederek onun Allah yolundaki cihadını, Müslümanların işlerini yürütme konusundaki çabalarını, Bizans’ı bozguna uğratarak İslâm düşmanlarını kahretmesini ve yaptığı nice güzel hayırlı hizmetlerini belirtir. Kendisine rahmet dilerken halkı da duaya davet eder.

Sultan Alparslan’ın Şahsiyeti

Alparslan’ın doğum tarihi olarak 1029 tespit edilmiştir. Vefat ettiğinde ise kırk üç yaşındadır. Melikşah, Ayaz, Tekiş, Börü Pars, Tutuş ve Arslan Argun adlarında altı oğlu ve Sara, Ayşe ve ismi bilinmeyen üç kızı vardır. Küçük yaşlardan itibaren iyi bir eğitim alan Alparslan, çok iyi ok atar ve kılıç kullanır. Bu özellikleriyle çocuk yaşta mükemmel bir savaşçı olmuş, kumandan mevkiine yükselmiş, orduların idaresine başlamıştır. Henüz 14-15 yaşlarında iken babası Çağrı Bey, kendisini yerine veliaht tayin ederek Gaznelilere karşı yürüyecek ordunun başına getirmiş, Alparslan da babasının yüzünü kara çıkarmayarak Gaznelileri büyük bir bozguna uğratmayı başarmıştır. Sultan Alparslan dokuz sene tahtta kalmış ve bu süre zarfında çok büyük işler başarmış amcası Tuğrul Bey’den devraldığı Selçuklu Devleti’nin kudret, şevket ve genişliğini daha da artırmıştır. O, Türk-İslâm cihad davasına tam anlamıyla bağlı bir sultandır. Bu nedenle devrin müellifleri kendisine “Cihan Sultanı” derken halife de kendisine “Ebü’l-feth” yani “Fetihlerin Babası” der.

Alparslan, istişarede bulunmadan iş yapmaz ve etrafındaki tecrübeli devlet adamlarının görüşlerine büyük değer verir. Kutalmış’ı esir ettikten sonra onu ve akrabalarını öldürtmek istediyse de Nizâmülmülk’ün uyarılarını dikkate alarak onları öldürmekten vazgeçmiştir. Bir unvanı da “Ebû Şücaa” yani cesaret babası demektir. Kutalmış ile olan mücadelesinde Mil Vadisi’nde karşılaştığında önünde sonu ne olacağı kestirilemeyen bir bataklık olmasına rağmen o başka çare kalmadığını görüp atını ileri sürmüş, bütün askerleri de kendisini takip etmek zorunda kalmıştır. Aynı şekilde Malazgirt Savaşı’nda ordusundan sayısal anlamda çok üstün olan Bizans ordusuna karşı mücadeleye girişmesi ve en önlerde vuruşması askerilerin motivasyonunu artırırken onun ne kadar büyük bir komutan ve ne kadar cesaretli bir savaşçı olduğunu göstermiştir. Cihad ve şehadet arzusu her zaman taze ve sözüne sadıktır. Kaynaklar onun yaptığı antlaşmalarda ettiği yeminlere sadık kaldığına ve bu yönüyle tanındığına dikkat çekerler.

Sultan Alparslan adaletli, insaflı ve merhametli bir liderdi. Halktan sadece asıl haracı alır, onu da kolaylık olsun diye yılda iki taksitle alırdı. Askerlerinin halkın mallarına el uzatmamasına çok dikkat ederdi. Başına gelen her olayda önce kendi hatalarını araştırır ve bir yerde zulüm olmuş mu diye tahkikat yaptırırdı. Ayrıca dindar biriydi ve dini hükümlerin uygulanmasında çok titizdi. Topluluklar İslâm’a girdiğinde onlara derhâl Müslümanlığın gereklerini yerine getirmelerini emrederdi. Bu hassasiyetler, onun halk nezdinde veli mertebesine yükseltilmesine ve şahsına pek çok kerametler isnat edilmesine sebep olmuştur.

Oldukça cömertti; fakirlere yardım eder onlara aylık bağlatır, vermeyi ve yedirip içirmeyi çok sever, adları listeler hâlinde tanzim edilen fakirlere harçlık dağıttırırdı. Onun merhameti sadece Müslümanlara karşı değildi. Bölgesinde yaşayan Hristiyanlara karşı da son derece şefkatli bir tutum sergilerdi.

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 11:42
banner25
YORUM EKLE

banner26