Yaşayan edebiyat türü: Öykü

“Öykü, hakikati kendisiyle mukayyet olan ve kendi varlık şartlarına göre yaşayan bir edebiyat türüdür. Doğduğumuzda verimli bir hikâye ile doğar, başkalarının anlattığı hikâyelerle büyür ve sonra kendi hikâyelerimizi kurarız.”

Yaşayan edebiyat türü: Öykü

Türk öykücülüğünün önemli isimlerinden Ahmet Mihtat Efendi 1844-1912, Şemsettin Sami 1850-1904 yılları arasında yaşadı. Ahmet Mihtat Efendi’nin “Letaif-i Rivayat”ı 1870, Şemsettin Sami’nin “Küçük Şeyler”i 1891 yılında yayımlanır. Yazara göre Türk öyküsüyle Batı öyküsü neredeyse eşzamanlı olarak başlamıştır.

“Öykü 19. yüzyılın ortalarında ortaya çıkan genç bir tür. Türün kurucusu olarak Edgar Allan Poe kabul edilir. 1809-1849 tarihleri arasında yaşayan Poe, ilk öykülerini 1830’ların başından itibaren yazmaya başlar. Guy de Maupassant 1850-1893, Çehov’da 1861-1904 yılları arasında yaşar. İkisinin de öyküleri 1830’den sonra yayımlanmaya başlamıştır.”

Ömer Seyfettin ve Halit Ziya Uşaklıgil’le beraber öykünün biçimsel özellikleri yerli yerine oturmaya başlamıştır. Refik Halit Karay, Memduh Şevket ve Sabahattin Ali ile Türk öyküsüne yeni bir soluk gelmiştir. Yazara göre Ömer Seyfettin, Türk öyküsünün en önemli kalemidir. Kitap, öykücülüğün bütün biçimsel birikimlerinin geliştiğini belirtir.

“Hikâye, adına kısaca ‘hayat’ dediğimiz serüvenin ve bu serüveni anlamlandıran, tanımlayan şeylerin tümüdür; hikâye, ruh ve onun ilişki kurduğu her şey gibi insana bitişiktir. Dolayısıyla ‘A’ hikâyesiyle vardır. ‘B’, ‘A’nın hikâyesini anlamlandıran, tümleyen ‘şey’dir.”

Türk öykücülüğünün ilk kırılmasının Sait Faik Abasıyanık’ın “Alemdağ’da Var Bir Yılan” adlı eseriyle olduğu dile getirilir. Sait Faik gerçeküstünün imkânlarını denediği öyküleriyle öykü türünün sınırlarını genişletmiştir.

“Öykü, hakikati kendisiyle mukayyet olan ve kendi varlık şartlarına göre yaşayan bir edebiyat türüdür. Doğduğumuzda verimli bir hikâye ile doğar, başkalarının anlattığı hikâyelerle büyür ve sonra kendi hikâyelerimizi kurarız.”

Modern öykücülükte hikâyeler ikili kurgu üzerine kurulur. Yazara göre “Olay örgüsü” ilk Fransız öykücüsü Guy de Maupassant’la başlar. “Durum öyküsü” ise Rus öykücü Anton Çehov ile hayat bulur.

“Okuduğum metin, benim için yazmak istediğim metindir… Okumak kodları çözmektir; harflerin, sözcüklerin, anlamların, yapıların kodlarını… Aslolan yazarın ‘kim’liği değil, metinde ‘ne’ yaptığıdır… Okurun alımladığı şey, metnin anlamı değil ona gönderdikleridir… Metin okurdan uygulamaya dayanan bir işbirliği ister.”

Edebiyatın tanıklığı tartışılmaz bir gerçektir. Yazara göre edebiyat, bütün çağların, zamanların, olayların, gelişmelerin şaşmaz tanığıdır. Toplumsal ve insani gerçekliğin birebir izini süren edebiyat, toplumların ve insanlığın ayak izlerini takip eder, nefes alıp verişlerini hisseder, eylemlerini kare kare kaydeder.

“Bütün edebi türler sözü edilen tanıklığın farklı biçimleri olarak aynı düzlemde yer alır. Şiir, hikâye, roman, öykü, oyun, destan, masal, türkü, ninni ve benzeri türler, kendi bağlamlarında hayatı, insanı toplumu, siyaseti, kültürü, gündelik hayatı, durumları, olguları gözlemler, değerlendirir, kaydeder ve bir büyük tanıklığı gerçekleştirir. Özel olarak değerlendirmeye aldığımız öykü için de aynı durum söz konusudur. Öykü yoğun bir şekilde toplumsal ve insani olanla kendi alanını ve anlamını gerçekleştirir. Tanıklık öykü dünyasını ana unsurlarından biri haline gelir”

Öykünün, okur dünyasına farklı bir bakış açısı getirdiğini dile getiren kitap; anı, durum, olay ve detay gibi kurguların titiz şekilde ele alındığını söyler. Çünkü öykü, insanın tüm yönlerini ve duruşunu inceler.

Cemal Şakar, "40 Soruda Türk Öyküsü", Kitabın Ortası dergisi, Ekim 2018, sayı 19.

Güncelleme Tarihi: 01 Kasım 2018, 23:14
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26