banner17

Yalsızuçanlar'ın bu kitabı çarptı!

Cam ve Elmas, Kars'ın iklimini ve kalbini tutan Harakanlı bilge ile başladı ve onunla bitti. Bitti derken tam da orada kameramanın öyküsü yine onunla başladı.

Yalsızuçanlar'ın bu kitabı çarptı!

Cam ve Elmas, Kars’ın iklimini ve kalbini tutan Ebu’l Hasan Harakanî (k.s.) ile başladı ve onunla bitti. Sözcüklerin vaktine dar geldiği, kalakaldığı, haddizatında âlemini kuşatamadığı; ancak kıyısında valeh ü hayran ü mest durduğu huzurun sahibi, Harakanlı bilge tenezzül etmeseydi bu kitap yazılamazdı. Bir zaman, bir rüzgâr, bir soluk, bir nefes bu anlatıyı taşıdı. Sadık Yalsızuçanlar, “Benim vaktim öyle bir vakittir ki kitaplardaki söze sığmaz” diyen ariflerin kutbunun yakıcı dünyasından kağıda birkaç kelime düşürebilmek için yazdı. Şimdi burada bir sadık okuru bir gölge oyununu sürdürdü.Sadık Yalsızuçanlar

Onunla nasıl karşılaştım?

Kuzenimin evinde oturuyorum. Her zamanki gibi salondaki şöminenin yanında yeni alınan kitaplar duruyor. İlişiyorum. Evdeki kalabalıktan sıkıldığım zaman o evin kütüphanesine kaçarım. “Bu sefer buradan başlayalım” diyorum. Elime alıyorum, mor bir kapak. Mor, üzüntünün hem de neşenin rengi; “ben bunu nereden biliyorsam” diye düşünüyorum. Cam ve Elmas. Okuyorum. “Yeryüzünde yolculuk edenin ayağı; gökyüzünde yolculuk yapanın ise kalbi su toplar.” Böyle bir açılış beni sürüklemeye yetiyor. Ebu’l-Hasan Harakani. Bu ismi nereden tanıyorum?

İçerilere doğru çekiyor beni roman. Teyzem bir ara sesiyle beliriyor: “Ne o okuduğun?” Sonra gözümü kitaptan ayırıyorum. Karşıma oturmuş. Cevap veriyorum: “Yalsızuçanlar’dan.” “Sadık Abi iyidir” diyor. “İyiymiş” diyorum. Kitabı alıp oradan çıkıyorum, evime gidiyorum. Rafların arasından yeşil bir kitabı çekip çıkarıyorum. Seyr ü Sülûk Risalesi. Yüzüne bakmamışım. İşte buradan anımsıyorum. Ebu’l-Hasan Harakani. O benim yüzüme bakıyor. Kars’ın kalbiymiş. Yüzüm yok. Cam ve Elmas’a dalıyorum. Şeffaf, latif, nurlu. Ferahlıyorum. Kitap benim gönlümü alıyor, ben de ertesi gün kitaptan satın alıyorum. Bizim gönül bağımız böyle. Böyle başlıyor.

Bana sorsanız, “hangi kitabı, en çok, Sadık Abi’den...” Sadık Abi’yi tanımıyorum ama adı öyle kaldı o günden sonra. En çok Cam ve Elmas... Gezgin’den, Dem’den, Anka’dan daha çok. Tekrar okudum. Şimdi üçüncü kez okuyorum. Evet, en çok Cam ve Elmas’ı sevdim.

Burada bir teneffüs

Büyük halanlara kalmaya gitmişsin. Kuzeninin adaşı bir arkadaşı gelmiş. Sabahlıyorsunuz. Mayıs Haziran’a bağlanırken. Balkondasınız nefes almak için. Minder atıyorsun yere. Konuşacak ne çok şey var? Bir çırpıda kitabın hepsini anlatıyorsun. Damağında Kars’ın tadı tütünle karışık. Hafif bir tebessümle aklından geçeni söyleyiveriyorsun, “Sadık Abi olsa ‘nikotin tadı’ derdi.” “Dumansız derviş olmaz” diyor ve bir tane daha yakıyorsun. Harakani. “Ahraka kalbi bi hararatihi.” Gönlüne ateş düşüyor. Sigarana dolanıyor. Biraz kül, biraz duman. Avazın yanık çıkıyor. Ne kadar susamışsın!

Kars
(+)

Ortalıkta örümcek sessizliği

Susuyorsun. “Yağmurdan Önce” filmini hatırlıyorsun. O iki rahibi. Yaşlı olanın genç olana ‘kelimeler’ bölümünde söylediklerini. “Sessizlik yemini etmek istedim senin gibi. Ama bu eşsiz güzellik sözcükleri hak ediyor.” “Hâsılı kelam” diyorsun, “ya susacaksın; ya hayır konuşacaksın.” Oysa hikmet o kadarcık damlamıştı, o gece, o saatler, şimdi o da susmuştu. Hikmet, kalbinde dünya sevgisi bulunmayan birinin kalbine yerleşmek için yetmiş bin melek nezaretinde ayrılmıştı.

Cam ve Elmas” diyorsun. Kars’ın gönül kümbetinden bir pir, bir şeyh, bir derviş. Sonra o cazibeye kapılan belgesel ekibinden bir garib susamış yolcu. Düşeyazan, sonra düşten uyanan. “Cam ve Elmas” diyorsun. Elinden sadece öykünmek geliyor. Hâlâ uyanamadığın için düşte kalmak geliyor elinden bir tek. “Cam ve Elmas” diyorsun. Sonra o konuşuyor.

Yağmurdan Önce: Kameramanın Anlatısı

Keşke dünya bu kadar ağır olmasaydı. Keşke içine düştüğüm bu sinsi melankoli, üzüntüde çakılı kalmasaydı. Keşke zıtları cem eden mor rengi bana bir an neşe katsaydı. Dervişe ‘keşke’ yakışmazmış; ‘keşke’nin layık olduğu tek cümle de bu sonuncusuymuş. ‘Keşke’den vazgeçtim ama ızdırabım küçülmedi. Seninle ben paralel dünyalar gibiyiz. Hem de öklidyen geometride. Neden sana kavuşamıyorum? İki paralel birbiriyle anlaşamaz mı? Bunun imkânı yok mu? Bir dik çeksek, seninle benim aramda köprü olsa.

Gördüm dünyanın kaç bucak olduğunu beni bırakıp gittiğinde, temelli. O kadar çok ağladım ki sonunda her şeyimi yitirmiş, içi boş bir vücut, ebleh ve ablak bir yüzle kalakaldım. Eşofmanım gözyaşına bulandı. Önümde bir gölet peyda oldu. Orada hiçbir şey göremez oldum. Kim bulandı? Ben. Bir fırsat daha veremez miydin sen? Kızımızı birlikte büyütemez miydik? İmkânın sınırlarını ben mi, yine ben mi daraltmıştım? Mümkün âlemler niye ikimizi barındıracak kadar geniş değil? Bunu ne zamandan beri mahkemeyi dolduran mavi mor adamlar tayin ediyor?

Kars Kalesi
(+)

Her zaman pişman olarak kalacağım. Ömrümün sonuna dek. Hayatımdan bu hatanın çıkması için elimdeki her şeyi feda ederdim. Seni kaybetmek... İliklerim çekildi. Kan sıcak bir kırmızıydı. Ama şimdi sadece ürpertinin rengi kaldı bende. Başım ağrıyor. Ilık ılık üşüyorum. Neden durmadan film seyrediyorum zannediyorsun? Unutmak için. Bazen iyi geliyor, bazen basbayağı seni hatırlatıyor. Senden gelene razıydım ama sen benimkinden değilsin. Çöp yığınına döndü zihnim. Trafik, büyük şehrin gürültüsü, gündelik dilin lakırtısı, çöplüğe döndü hafızam. Bilincimi kurtlar kemiriyor. Sessizlik mümkün mü? Ya böylesine taşkınlık yapan kim? Ben sussam bu sükûneti bozan ne? Sekine nedir, kim bilir? Aklımı yitirmek üzereyim. Sen nasıl bu duvarda bir tuğla oldun? Hatlar karıştı. Yardım et! Elimi kaldırsan imdat butonuna basmak mıdır? Gökyüzünden hep rahmet mi iner? Göklerin ve yerin mülkü senindir. Yağmurun adı melekutiyete sarılmış. Bana da yardım et. Beni temizle. Meleklerin bir duası vardı. Şimdi hatırlarım. “Sübbuhun Kuddusun Rabbüna Rabbül melaiketü verruh.” Sübhasın, tashih et. Bizi doğrult. Sen noksanlardan uzaksın, bizi kusurlarımızdan uzaklaştır. Sensin yardım istenilen, medet kıl. Ben seni tasdik ettim, sen beni ıslah et. Bu dünyada müflisim, ahirimi iflasta bırakma. Akıbetimi hayret, gözümü nur et! Ruh bozulmaz, keşfettir. Rabb’sin, terbiye et. Rabbim, bütün iyilikler sendendir, kötülükler nefsimden.

Tenzil: Kameramanın Yürek Vuruntusu

Teskin istedin. Telkin verdiler. “Din nasihattir” dediler, nebinin sözüne uyup. “Sadece diliyle değil, nazarıyla da terbiye eder” dedi Evliya Cami’ye komşu olan bir derviş. Nereden anımsadın o nefesi de içinden terennüm ettin: “İksir-i azamdır nutk-i ehlullah/ yek nazarda hâki kimya ederler.

Ebul Hasan HarakaniDervişten Harakanlı bilgeyi dinledin: “Yüce Allah’ın kendi temizliğiyle süslediği, birliği ile eğittiği, ilmiyle yetiştirdiği, kendi devlet ve kudretine aldığı doslarından, Ebu’l Hasan Harakanî hazretleri. Büyük zahid Beyazıd-ı Bestamî, Harakanlı bilgeyi işaret ederek  “Bizim gibi bir gülün açması için, bir gül bahçesinin üzerinden yüz senenin geçmesi lazım gelir” demiş. Kars’ın manevi sultanı o. 936 yılında dünyayı teşrif etmiş, Efendimiz (s.a.v.)’in pak soyundan gelen irfanî halkaya eklenerek yetmiş üç yıl sonra Cemal’e yürümüş.”

Dinledikçe gözyaşı şişelerin doldu. Sürahinin eğilip sagara dediği “düm dere ladir” sırrı kulağına ulaştı. Bu sözleri şerbet niyetine içtin. Doymadın.

Akabinde şeyh efendiyi dinledin: “Hazret, dergahının kapısına şöyle yazmıştı: Kim bu yurda gelirse, ikram edin, inancını sormayın. Kendisine can bağışlanmış olan herkes, O’nun sofrasında rızıklanmaya layıktır.” Sonra şerhini: “Bilge, cömertlik eliyle bir dal tutup cenneti yurduna taşır. Bu yüzden sofrası yeryüzünden daha geniştir. Oradan nimeti bilen herkese ikram eder, başta can sahiplerine.” Veliyi dayanak bildin. Kars’tan yükselmiş bir sütuna dayadın kalbini. Son türbedarın söylediği gibi yüreğinde hüzünle döndün. Sahih bir hüzünle, oradan. Can kokusu almazken, gün ışığı görmezken, gözünü açtılar. Gül ve mum verdiler sana.

Şairin “Kalk Yürü” şiirine uydun. Yalnızlığı aldın, Tanrı’nın ayak izlerini ve ona çocukluk sırlarını ekledin, çizik çizik ruhunu ve oyuk gençliğini. Örtüleri attın üzerinden. İnsanların arasına karıştın, öteki yalnızların arasına, Kars’tan seni diplerine çeken boşluğu yanına alıp.

Ve rüzgâr Kars’ın kokusu getirirSadık Yalsızuçanlar

Bir zaman, bir rüzgar, bir soluk, bir nefes onu bana taşıdı. Kalbimin perişanlığı sözümü dağıttı. Aklımın sersemliği sözcüklerimi savurdu. Cam ve Elmas, Kars’ın iklimini ve kalbini tutan Harakanlı bilge ile başladı ve onunla bitti. Bitti derken tam da orada kameramanın öyküsü yine onunla başladı. Bulantılar âleminde anlam için çabaladı, ebrî çehreli adam. ‘Leyla’ya yürü’ diyemedi belki. Belki ‘Mevla’yı buldum’ da diyemedi. Ama yüreğinin burukluğunda kavruldu. En büyük desteğe dayandı. Izdırapla yoldaş oldu. Ben de şahidim ki en azından aradı, arıyor. Ha bugün ha yarın, belki buldu belki bulacak.

 

Suleyha Şişman sayfalar arasında kendini arıyor

Güncelleme Tarihi: 22 Nisan 2016, 12:03
YORUM EKLE
YORUMLAR
mevali
mevali - 8 yıl Önce

Süleyha Hanım, ben de bu kitabın anlattıklarında kendimi kaybettim ya da buldum bilmiyorum..Tanışalım mı?

Şeyma Subaşı
Şeyma Subaşı - 8 yıl Önce

Güzel bir kitaptı. Hatırlattığın için sağolasın...

Rüştü Özdemir
Rüştü Özdemir - 8 yıl Önce

NEDEN! Elimde Sadık Yalsızuçanlar'ın derlediği bitmeyen bir kitap var çünki. "Muhsin Başkan." Başkan'ı severdim, hala severim. Bir de O'nu anlatan bir kitabın kapağında başka bir Sevdiğin adı yazılı ise daha ne istenir. Ne yalan söyleyeyim gitmedi, gitmiyor kitap. Belki bu işkenceyi diğer kitap birazcık hafifletir.
Gelelim adı geçen proğrama. Harikaydı. Zaten sohbet müzikle tatlandırılınca tadından yenmiyor her proğramda.

banner8

banner19

banner20