Yahya Efendi'nin tasavvufi kimliği net değil

Müslüm Yılmaz’ın ‘Beşiktaşlı Yahyâ Efendi - Hayatı Tasavvufî Şahsiyeti ve Divânı’ isimli çalışması, Yahyâ Efendi’nin hayatını detaylı bir biçimde ele alıyor. Metin Erol yazdı.

Yahya Efendi'nin tasavvufi kimliği net değil

İlahi mağfiret Yahyâ Efendi Dergâhı’nda âdeta güzel bir insan yüzü takınır. Ölüm burada, hemen iki üç basamak merdiven ve bir iki sedle çıkılıveren bu bahçede hayatla o kadar kardeştir ki bir nevi erme yolu, yahut aşk bahçesi sayılabilir.” diyor Ahmet Hamdi Tanpınar, ‘Beş Şehir’ isimli eserinde. Ölümün hayatla kardeşliğine şahit ediyor bizleri, ilahi mağfiretin, insan yüzünde zuhura geldiği Yahyâ Efendi Dergâhı’nda. İstanbul’un en güzel semtlerinden biri olan Beşiktaş’ın ruhunu dinç kılan Yahyâ Efendi Dergâhı, Ahmet Hamdi’nin de altını çizdiği gibi nasibi olanlar için bir nevi erme yolu, aşk bahçesi olmuştur. Bu aşk bahçesinde nice güller yetişmiş, bilinir bilinmez nice gülleri de yetişen o güzide güller yetiştirmiştir. Vakti gelip açmış bu güllerin güzellikleriyle güzellik bulmuştur niceleri…

Yahyâ Efendi’nin hayatını detaylı bir biçimde ele alan ve daha evvel Yahyâ Efendi hakkında kaleme alınmış bazı eserlerdeki bilgileri yanlışlayarak doğrularını bildiren Müslüm Yılmaz’ın ‘Beşiktaşlı Yahyâ Efendi - Hayatı Tasavvufî Şahsiyeti ve Divânı isimli çalışması Dergah Yayınları'ndan geçtiğimiz sene çıktı. Yahyâ Efendi’nin muhteşem divanını ve hayatına ait anlatılan mücehhez menkıbelerini bu kitapta bulmanız mümkün...

Sütkardeş olan iki abidevi şahsiyet

Birçok abidevi şahsiyeti bağrında büyütüp barındıran İstanbul, bilhassa 16. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin en parlak dönemlerinde, ciddi kültürel zenginliğinin yanı sıra manevi zenginliği de mündemiçti. Bu güzide vakitlerin padişahı Kanûnî Sultân Süleymân Han ile sütkardeşi olan Yahyâ Efendi, birlikte büyümüş ve ilk eğitimlerini Trabzon’da birlikte almışlardır. 6 Safer 900/ 6 Kasım 1494 Çarşamba günü dünyaya gelen Kanûnî Sultân Süleymân Han, 5 Safer 900 / 5 Kasım 1494 tarihinde dünyaya gelen Yahyâ Efendi’ye, ömrü boyunca ‘ağabey’ olarak hitap etmiştir.

Yahyâ Efendi ile Kanûnî Sultân Süleymân Han’ın en derunî yakınlıkları sütkardeşi olmalarından ileri gelmektedir. Hafsa Sultân’ın sütü kâfi gelmeyince Kanûnî Sultân Süleymân Han’a bir sütanne aranmış ve Kanûnî Sultân Süleymân Han, Yahyâ Efendi’nin validesi Afîfe Sultân’dan başka hiç kimseden süt emmemiştir. Bu durumu Yahyâ Efendi şu dizelerle ifade eder: “Bir kucakda virüben ikisine / Emzirir tâ iricek ikisine, Besleyüp ikisini bir ana / İkisi dahî olur şâhâne, Hân Süleymâna muhakkak o sehî / Pes bu veçhile redâ’andur ahî

Kanûnî Sultân Süleymân Han’ın 1520 yılında tahta geçmesiyle birlikte sütanne Afîfe Hatun ve Yahyâ Efendi İstanbul’a gelmişler ve Beşiktaş’a yerleşmişlerdir. Bu hicret Yahyâ Efendi tarafından şu beyitlerle tarihe düşülmüştür: “Vâlid ü validesiyle Yahyâ / Pes başarlar ma’an İslâmbola pâ” Bu tarihten sonra artık Beşiktaş dendiği vakit ilk akla gelen isim Yahyâ Efendi olmuştur.

Kanûnî Sultân Süleymân Han ömrü boyunca birçok sıkıntılı durumda ‘ağabey’ diye hitap ettiği Yahyâ Efendi ile istişarede bulunmuştur. Bu yönüyle Kanûnî Sultân Süleymân Han’ın almış olduğu pek çok kararda doğrudan ve dolaylı olarak etkisi olan Yahyâ Efendi, Osmanlı Devleti’nin yalnızca manevi sahasında değil, perde arkası olarak tabir edilen karar mekanizmasında da büyük rol oynamıştır.

Sahn-ı Seman’da müderrislik yaptı

Evliya Çelebi’nin ‘Seyahatname’sine düştüğü notlardan öğreniyoruz ki; Yahyâ Efendi yedi senelik ilk eğitimini Trabzon’da almış ve Kanûnî Sultân Süleymân Han ile birlikte, ilk eğitim yıllarında kuyumculuk zanaatını öğrenir. Kuyumculuk zanaatını daha küçük yaşta öğrenmeleri, muhtemeldir ki Yavuz Sultan Selîm Hân’ın bu meslek ile yakından ilgilenmesinden ileri gelir. Yahyâ Efendi Trabzon’da bulunduğu zaman diliminde, zâhir ve bâtın ilimlerini öğrenip, yedi yıl mağarada ibadetle meşgul olur. Osmanlı’nın meşhur şeyhülislâmlarından olan Zenbilli Ali Efendi’nin vefatından önceki son iki senede (1523-1525), Yahyâ Efendi İstanbul’a gelerek, Zenbilli Ali Efendi’den ders okur.

Zenbilli Ali Efendi’nin vefatından sonra İstanbul’daki Canbaziye Medresesi’ne müderris olarak atanan Yahyâ Efendi, muhtelif zaman aralıklarıyla farklı mekanlarda farklı görevlerde bulunur. 960 / 1553’te Kadızâde Efendi yerine, Fatih’teki Medâris-i Semâniye’deki sekiz medreseden birinin müderrisliğine atanır. Bilindiği gibi Sahn-ı Seman medreseleri Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’u fethinden sonra kurdurduğu Osmanlı’nın en üst düzey eğitim ve öğretim veren yükseköğrenim kurumudur. Yahyâ Efendi’nin buraya müderris olarak atanması, ilim sahasındaki yüksek cihetinin göstergesidir. Bu dönemde Kanûnî Sultân Süleymân Han ile çok yakın ilişki içinde bulunan Yahyâ Efendi, Kanûnî Sultân Süleymân Han’a birçok devlet meselesinde destek olur. Kanûnî Sultân Süleymân Han’ın birçok mevzuyu istişare ettiği Yahyâ Efendi’nin bu dönemde birçok isteğinin Kanûnî Sultân Süleymân Han tarafından yerine getirildiği, tarih kaynaklarında sabittir.

Sarayın içerisindeki gizli iktidar mücadelesinden payını aldı

O yıllarda saray içinde yaşanan fakat tam olarak ne olduğu hakkında net bir yorum bulunmayan ailevi problemlerden kaynaklı olaylardan, İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın aktarımıyla, Yahyâ Efendi de nasibini alır. Öyle ki; Kanûnî Sultân Süleymân Han, Hürrem Sultan ve Rüstem Paşa’nın entrikalarıyla ilk önce vezir-i âzam İbrahim Paşa’yı, daha sonra da isyan ederek tahtı ele geçirip kendisini sürgün edeceğine inandığı büyük oğlu Şehzade Mustafa’yı boğdurtur. Aile içi çekişmelerin yaşandığı bu dönemde, Kanûnî Sultân Süleymân Han, Şehzade Mustafa’nın validesi Mahidevran Hatun’u saraydan uzaklaştırır. Kanûnî Sultân Süleymân Han ile Yahyâ Efendi arasındaki yakınlığı bilen Mahidevran Hatun, Yahyâ Efendi’den ricada bulunarak Padişah’ın kendisini saraya tekrardan aldırtmasını ihtiva eden bir mektup yazmasını istemiş, bunun üzerine Kanûnî Sultân Süleymân Han’a bir mektup yazan Yahyâ Efendi, ‘Sefine-i Evliya’da geçen “Sultanların vefası yoktur.” sözü mucibince padişahın hışmına uğrar. Kanûnî Sultân Süleymân Han bir kaynağa göre elli akçe ile Yahyâ Efendi’yi görevinden azlederek emekliye sevk eder; bir başka kaynağa göre ise Yahyâ Efendi kendi isteği ile 'ihtiyârî inzivâ'ya çekilir.

Bu yaşanan hadiselerin üzerine Yahyâ Efendi, “Bize lâzım mı mülâzımlık adıyla dilenüp / Yüzümüz kızduralum nânumuza sâc édelüm, Kendümüz fehm édelüm kısmet olan unumızı / Gözyaşıyla yoğurup şorvamız ovmaç édelüm.” dizelerini kaleme alarak, makam gayesi olmadığını ve yalnız çorba içmeye razı olduğunu dile getirir.

Mesken tuttu Beşiktaş’ı, eyledi nakl-i vatanı

Yaşanan hadise üzerine Yahyâ Efendi, kendi hâl-i ruhaniyesinde üç gün üst üste gördüğü bir rüya üzerine, “Emr éderler ana rü’yâsında / Durmaya bir dahî me’vâsında, Terk éde şehr-i Sitambulı hemîn / Olmaya bir dahî ol yerde mekîn” diyerek İstanbul dışında bir yerleşim yeri arayışına girer ve rüyasının tezahürü olarak Beşiktaş’a gelerek bir arazi satın alıp buraya yerleşir.

Bilmezem ben ne yire ‘azm ideyin/ Bana bildür ki o semte gideyin,/ Leb-i deryâda Beşiktaş’ı hemân / Gösterirler ki ola ana revân” Yahyâ Efendi, Beşiktaş’a gelerek dergâhı kuracağı yeri, rüyasında gösterilen yer olarak tespit eder ve burada karşılaştığı bir meczubun “Bana bir dirhem ver, sana bu bahçeyi bağışlayayım” sözleri üzerine dergâhı kuracağı araziyi satın alıp, burayı kendisine “nakl-i vatan” eyler. Bu araziyi aldıktan sonra uzun yıllar araziyi imar etmek için uğraşır Yahyâ Efendi. Âşık Çelebi, tezkiresinde Yahyâ Efendi’nin bu uğraşını şu dizeleriyle aktarır: “Niçe niçe yıllardur ki ol diyârda gâh yapup gâh denizler toldurup topraklar kazdırup taşlar taşıdur.” Günümüzde cami olarak kullanılan tekke binası, Mimar Sinan tarafından inşa edilir.

Her fenden istifade edilen bir medrese

Yahyâ Efendi, tekkenin yanına bir medrese binası inşa ettirir ve münzevi yaşamını burada halkı irşad edip talebe yetiştirerek devam ettirir. Âşık Çelebi, “her fenden istifade eden yüz kadar talebesi” bulunduğunu ve astronomiden matematiğe, matematikten geometriye ciddi ilim alanlarında Yahyâ Efendi’nin öğrenci tahsiliyle meşgul olduğunu aktarır. Astronomi, matematik ve geometrinin yanı sıra “İlm-i tıbb içün gerekdür mederese / Ana himmet lâzım olur herkese” dizeleriyle tıp ilmi için medresenin gerekliliğine dikkat çeken Yahyâ Efendi, kurmuş olduğu medresede tıp eğitimiyle de meşgul olur.

Nefesi Mihrimâh Sultan'a şifa oldu

Âşık Çelebi, tezkiresinde Yahyâ Efendi için şu notu düşer: “İlm-i tıpda edâ-yı Mûcezle olan kelâm-ı nefîsi hastelere şifâ olırdı. Mızrâb gibi nâhûnı ile rişte-i ‘uruk-ı marazîye tokınsa çeng gibi hamîde-kadd olanlar ney gibi râst –bâlâ olurdu.” Öyle ki; Nazmi Sevgen’in Yahyâ Efendi’nin nefesine dair anlattığı şu nakil, Yahyâ Efendi’nin şifa ilmindeki yerini göstermesi açısından ve dâhi Kanûnî Sultân Süleymân Han ile arasının düzelmesi bakımından önemlidir. “Kanûnî Sultân Süleymân’ın kızı Mihrimâh Sultan hastalanmış, İstanbul’daki hekimler çare bulamamışlardır. Bunun üzerine Yahyâ Efendi saraya davet edilmiş, tertip ilaçlar ve şifa bahşeden nefesi sayesinde Mihrimâh Sultan iyileşmiştir.”

Muhtemeldir ki bunun üzerine Yahyâ Efendi ile Kanûnî Sultân Süleymân’ın arası tekrardan yakınlaşır. Yahyâ Efendi’nin tıp medresesini inşası sırasında malzeme eksikliği yaşanınca, Hazret, Kanûnî Sultân Süleymân’a “Kerem édüp kiremid eylesen ihsân bize / İki ‘âlemde ére rahmet-i Rahmân size… Ey Müderris yapagör sen Hak içün hücreleri / Yapmagun emrini çün eyledi Kur’ân bize” diyerek eksik malzemelerin tamama erdirilmesini Kanûnî Sultân Süleymân Han’dan rica eder. Kanûnî Sultân Süleymân Han, Yahyâ Efendi’nin bu şiiri üzerine isteklerini yerine getirir.

Rüstem Paşa ile Yahyâ Efendi arasındaki çekişme

Kanûnî Sultân Süleymân Han döneminde devlet içinde çevirdiği entrikalarla bilinen Rüstem Paşa, cami yaptırmaya niyet eder fakat mekân olarak belirlediği bölgede inşaata uygun taş bulunmadığından dolayı, caminin taş ihtiyacını karşılamak için Beykoz’da bulunan Yoros Kalesi’ni yıkmaya teşebbüs eder. Rüstem Paşa’nın bu teşebbüsü “ Câmi’in yapmağa Rüstem Paşa / İhtiyâcı olur ol demde taşa / Dahi taş lâzım olur yapmağa / Yoros’ı dahi diler yıkmağa” dizeleriyle anlatılır Menakıb’da. Rüstem Paşa’nın siyasi olarak bir plan dâhilinde bu kaleyi yıkmak niyetinde olduğunu anlayan Yahyâ Efendi, süt kardeşi Kanûnî Sultân Süleymân’a bir mektup yazarak bu kaleyi kendisine bağışlamasını ister. Bunun üzerine Rüstem Paşa, Yahyâ Efendi’nin tavrına karşılık “Dér usandurdı bizi bu Yahyâ / Toldı ya tezkiresiyle dünyâ / Komazam yıkarsam ol kal’ayı ben / Ne gelürse o da itsün elden” sözlerini söyler. Yahyâ Efendi hakkında bu sözleri söyleyen Rüstem Paşa, sinirle yerinden kalkıp atına binerken ayağı atının üzengisine takılır ve yere düşer. Ağır şekilde yaralanan Rüstem Paşa uzun bir süre yataktan kalkamaz. Durumu günden güne kötüye giden Rüstem Paşa, yaptığı hatayı anlayıp adamlarını Yahyâ Efendi’ye göndererek af dilemişse de Yahyâ Efendi şu karşılığı vermiştir: “İ’tizârı göricek Hazret-i Pîr / Atılan ok girüye dönmez dir / Sebeb-i mevti olur ol şademe / Rıhlet ider o diyâr-ı ‘ademe”. Kısa bir süre sonra da Rüstem Paşa vefat etmiştir.

Tasavvufi şahsiyeti konusunda net bir bilgi yoktur

Ebu’s-Suud Efendi, Yahyâ Efendi için “Marifet deryalarına dalgıçlık eden, kemâlât semalarında kanatlanan, ilim ve irfanda doruk bir şahsiyettir.” der. İlim sahasındaki büyüklüğü tartışılmaz Hazret’in. Fakat Yahyâ Efendi’nin günümüze intikal eden bilgiler dâhilinde yolunun ne olduğu üzerine çeşitli tartışmalar vardır. Başına sardığı sarığın kumaşı ravza örtüsündendir Yahyâ Efendi’nin. Genel tartışmalar içerisinde Yahyâ Efendi’nin tasavvufî neşvesi hakkında dört farklı görüş vardır: Üveysi, Melâmi, Zeynî, Mevlevî.

Mehmed Nuri Efendi ‘Menâkıbnâme’sinde Yahyâ Efendi’nin Üveysî-meşreb olduğunu belirtir. Hüseyin Vassaf Efendi de ‘Sefine-i Evliya’sında “ Yahyâ Efendi merhumun hangi tarikat-ı aliyyeye nisbeti olduğu meçhuldür. Zirâ kendileri şiddetle tesettüre meyyâl idi. Ricâl-i mestûrînden bulunuyorlar. Üvesiyyü’l-meşrebdirler.” sözleriyle Yahyâ Efendi’nin Üveysî –meşreb olduğunun altını çizer. Yahyâ Efendi’nin yaşadığı dönem düşünüldüğünde, böylesine meşhur bir zatın belli bir tarikata mensup olmasının kaydı muhakkak olurdu. En azından şeyhi malum olurdu yahut silsilesi olsa kendisinden sonra halifeleri malum olurdu. Şiirlerinde kullandığı ‘Müderris’ mahlası da Üveysî meşrebinin bir nevi işaretidir. İlim adamı cihetiyle Osmanlı’nın kıymetli alimlerinden biri olan Yahyâ Efendi’nin bu durumlar göz önünde tutulduğunda Üveysî – meşreb olması yüksek ihtimaldir.

Fakat, Hüseyin Ayvansarayî’nin ‘Mecmua-ı Tevârih’ adlı eserinde Yahyâ Efendi’nin Zeynî tarikatına bağlı olduğu söylenir. Müstakimzade Süleyman Efendi de ‘Meşâyih-i İslam’ adlı eserinde bu bilgiyi doğrular. Süleyman Efendi, eserinde Yahyâ Efendi’nin tasavvuf şahsiyetine ilişkin açıklamada “Seyyid Velâyet Hazretleri’nin sohbet-i hakikiyeleri olup” ibaresini kullanmıştır. Yahyâ Efendi’nin iki sene boyunca Seyyid Velâyet ve Zenbilli Ali Efendi’den eğitim gördüğü göz önüne alındığında Zeynî olması da muhtemeldir. Çünkü Seyyid Velâyet ve Zenbilli Ali Efendi Zeynî tarikatına bağlıdır. Fakat Zeynîlikle ilgili kaynaklarda da Yahyâ Efendi ve dergâhı hakkında bilgi bulunmaması düşündürücüdür.

Yahyâ Efendi’nin Divan’ında kaleme aldığı “Ey Müderris’den soranlar kisvetün kandan durur / Bâtınıdur Mevlevî vü zâhiri hândan durur.” müfredi ve “Garaz-ı fâsidi dilden giderür Mevlevi olan / Hoş safâ éder cânı fedâ döne döne” dizelerini dikkate alan Meral Asa da Yahyâ Efendi’nin Üveysîliği münzevi iradesini betimlemek için kullandığı bir yakıştırma olduğunu, yolunun ise Mevlevî olduğunu söyler.

Yahyâ Efendi’nin divanındaki şiirleri incelediğimiz vakitse Hazret’in Melâmi meşrebe sahip olabileceği durumu karşımıza çıkıyor. Yahyâ Efendi’nin “Tagda dutuşup tagda yanayım kül olınca / Şehr içre odum kimselere vermeye zahmet” dizeleri ve divanındaki “Halk-ıla bâzârı terk ét Hakk’a döndür kalbüni / Her nefesde zâkir ol virdinde dâyimler gibi / Ey Müderris aç gözün ‘ucb u riyadan key sakın / Kıl melâmet sen seni hicveyle lâyimler gibi” beyitleri Hazret’in Melâmî meşrep olduğuna işarettir. Ayrıca yaşadığı dönem içinde Ebu’s- Suud Efendi ile yakın bir ilişkisi olan Yahyâ Efendi, doğruluk derecesi tam bilinmemekle birlikte Ebu’s-Suud Efendi’nin babası Şeyh Muhyiddin Mehmed İskilibi’nin halifesi, Bahaeddinzade Mehmed Efendi’den Bayramîlik icazetnamesi aldığı söylenmektedir. Bu veçhiyle Yahyâ Efendi ile Ebu’s – Suud Efendi arasındaki manevi bir bağ olduğunu düşünürsek, İkinci Devre Melâmilîği olarak adlandırılan Hacı Bayram-ı Veli sonrası Melâmilik üzere olduğu da Yahyâ Efendi’nin yolu üzerine ortaya konan iddialardandır.

Cenaze namazı Ebu’s-Suud Efendi tarafından kıldırılır

Zilhicce ayında Kurban bayramının arefe gecesi Beşiktaş’taki dergâhında terk-i diyâr eyleyen Yahyâ Efendi’nin naaş-ı mübareği, Süleymaniye Camii’nde vaktin şeyhülislamı Ebu’s-Suud Efendi tarafından kıldırılan cenaze namazının ardından kaldırılmıştır. Vefatına “leyle-i ‘ıyd-ı adhâ” tarihi düşülmüş olan Yahyâ Efendi, yaşarken hazırlamış olduğu ve adına Mecma’ul – Bahreyn ismini verdiği kabre defnedilmiştir. Yahyâ Efendi’nin vefatından sonra İkinci Selim buraya bir türbe inşa ettirmiştir. Gelibolulu Âli, Yahyâ Efendi’nin kabir mekanı olarak burayı seçmesinin sebeb-i hikmetini şöyle açıklar: “Akdeniz’le Karadeniz buluşduğı Boğaz mukâbilinde ki mahall-i ma’hûdı hazret-i Mûsâ ‘aleyhisselâmın Hızr’la buluşduğı Mecma’ul – Bahreyn olmak üzre i’tikâd ider.”

Metin Erol, Yahyâ Efendi’nin şefaatini umarak yazdı

Güncelleme Tarihi: 13 Şubat 2019, 18:12
YORUM EKLE

banner19