Vahdettin'in Sürgün Günleri

Herkesin muhakkak okuması, dersler çıkarması gereken bir kitap 'Sultan Vahdettin'in San Remo Günleri'.

Vahdettin'in Sürgün Günleri

Herkesin muhakkak okuması, dersler çıkarması gereken bir kitap 'Sultan Vahdettin'in San Remo Günleri'. Duru ve akıcı bir dil kullanılmış kitapta. Görsellik ise ihmal edilmemiş ve her kesimin anlayacağı bir sunum çizgisi izlenmiş. Birdirbir dergisinden tanıdığım Fulya İbanoğlu kitaba gerçekten editörlük yapmış. Bunun için İbanoğlu'nu kutlamak gerekiyor: Kıyıda kalmış bir hatıratı okurla-üstelik dipnotlu ve dizinli bir biçimde-buluşturduğu için.  

Lafı uzatmayı hiç sevmem, çok konuşmak gibi bir âdetim de yoktur, bu sebeple olan bitenleri anlatma isteği, sırtımdaki şu yükü hafifletmekten kaynaklanmaktadır. Aylardır matem tutmaktan pek yorgun düştüm, gözyaşım dahi kalmadı. Cenaniyar Kalfa derdi ki: "Birinde gözyaşı kalmadı mı, bil ki o zat tükenmiştir." Hakkı var, hakikaten de öyledir. Tükendim...

Sen beni iyi bilirsin, sana itimadım çok. Anlattıklarımı bir sen bileceksin, sır mıdır, değil midir bilmem! Ama şu devr-i âlemde ne gizli saklı kalıyor ki? Hakikat daima bir gün ortaya çıkıyor.

Beni iyi dinle, bir defa anlatacağım, bilirsin ki bir lafı tekrar etmek gibi bir huyum yok. Suallere cevap vermem. Ne anlatırsam odur. Hadiseler de, kendi gözümle gördüğüm birer hakikattir. Ancak gördüğümü anlatacağım, o kadar(s:11) cümleleri ile başlayan Sultan Vahdettin'in San Remo Günleri'ni okuduğumda öznel tarihlerin ne kadar önemli olduğunu bir kere daha anladım.

Başta genç kuşaklar olmak üzere insanların kimlik bunalımına düşmelerinin bir nedeni, okullardaki tarih eğitiminin çarpıklığı/yetersizliği ise, bir diğeri mektup, günce, hatırat gibi kişisel yazıların ne oluşturulmasının ne saklanmasının yaygın bir alışkanlık haline gelişidir, diye düşünmüşümdür hep. Mazi en iyi kişisel tarihler aracılığıyla tanınır oysa; ruhsuz söz kalıpları olmaktan çıkar, ete kemiğe bürünür. 

Her devrime bir kurban gerek, biz kurban olduk 

Çok uzun, sayfalar tutan bir hatırat değil, üstelik yazılarak bu güne kalmış bir hatırat da değil Sultan Vahdettin'in San Remo Günleri. Kitabı kamunun dikkatine sunan Edadil Açba bu hususta şunları ifade etme gereği duyuyor: Değerli okuyucu, elinizde tuttuğunuz bu kitap bir tarih kitabı, araştırma veya bir roman değildir. Sadece yaşlı ve ölüm döşeğinde yatan bir insanın ağzından dinlenen anekdotlardır.

Bu insan Sultan Vahdettin'in saraylısı olan Rumeysa Hanım'dır. Eski padişahın ölümünden sonra tekrar Türkiye'ye dönmüş ve İstanbul'da hayatını kaybetmiştir. Ölmeden önce akrabası Ruhidilber Hanım'a San Remo yıllarını anlatmış, Ruhidilber Hanım da büyük bir alaka ve titizlikle anlatılanları not etmiştir

Sarayın Abhaz kökenli baş nedimelerinden Rumeysa Hanım, saraya kaç yaşında girdiğini, harem hizmetine ne zaman dahil edildiğini hatırlamıyor. Aklından çıkaramadığı tarih ise 10 Mart 1924: Osmanoğullarının ve saray halkının ülkeden çıkarılışı, İstanbul'dan San Remo'ya gidiş ve sürgün günleri... Hanedan üyelerinin Villa Nobel'de geçirdiği zor günlerin en hazini belki de Sultan Vahdettin'inki... Saltanatı sona eren bir hükümdarın uzaktan memleketini ve yöneticilerini seyretmesi... Sultanın sadık hizmetlilerinden Cenaniyar Kalfa  sürgünlükleri ile ilgili izlenimlerini ve duygularını büyük bir içtenlikle açığa vurur: "Her devrime bir kurban gerek, biz kurban olduk" sözleriyle. Bence sürgünlüğün düğümü bu son cümlede gizlidir.

Ayrıntıların önemi                                               

Rumeysa Aredba, tabir caiz ise, anılarını, bir "Ocuvres Completes" (Tüm Eserleri) değil bir "Ocuvres Choisies" (Seçme Eserler) biçeminde kaleme al/dırt/mış. İşte belki de bu nedenle kopuk kopuk epizodlar halinde akıyor. Yurdundan ayrılan bir insanın derin üzüntüsü yansıyor satırlara: "Gemi hareket etmeye başlayınca cümlemizin gözünden yaşlar boşandı. Cenaniyar Kalfa'nın yaşlı olması nedeniyle sağlığından endişeleniyorduk. Allah muhafaza oracıkta ölse ne yapardık. Şükürler olsun ki menfi edilmekten başka bir felaket henüz başımıza gelmemişti.

Kabinin penceresinden Dersaadet'e 'elveda' deyip bir yandan da gözyaşımı sildim. Yatağın üzerine oturarak kara kara düşünmeye başladım. O an aklımdan neler geçmiyordu ki...

Ömrüm bitmişti. Hissiyatımı anlatmak ne mümkün. Perişandım, bilmediğim ecnebi diyarlara doğru yol alırken, takdir Allah'ındır diyordum içimden." (s:16-18)

Kitapta anlatılan olaylar kadar kullanılan görsel unsurlar da, kendi gözümle gördüğüm birer hakikattir. Kitabın içinde yer alan fotoğrafların her biri tarih açısından önemli. Belki resim altlarını biraz daha ayrıntılı yazmak iyi olurdu. Burada dikkat çekici nokta: Saraylarda Avrupai idik, biçiminde bu anıya da yansıyan bir yön: Saraya yakın bütün kadınların başlarının açık olması. Bunu bir tartışma oluşturmak için değil sadece gözüme takılan bir ayrıntı olarak aktarma gereği duydum, o kadar. 
 

Sürgün cenneti!

Yeni yere alışmanın ilk şartı o yerle ilgili olumlu duygular geliştirmektir belki. Bu zorunlu bir sürgün olduğunda daha da önemli hale geliyor. Bu yüzden olsa gerek Rumeysa Hanım gittikleri kente ilişkin ilk izlenimlerini bu olumlu duyguların tesiri altında aktarıyor: 

"San Remo cennet demeye layık bir yer hakikaten. İşittiklerimiz kadar muhteşem bir şehir olduğunu San Remo limanına vasıl olduğumuzda anladık. Demeye layık bir yer hakikaten." 

Oryantalist bakışlar 

Eserde insan bilimlerinde son yıllarda hız kazanan oryantalizm incelemeleri ile metinler arasılık bağlamında okunması ve değerlendirilmesi gereken bölümler de yok değil Osmanlı kadınının ve onun harem yaşantısının Batılıların en çok ilgi duydukları ama o kadar da az tanıdıkları bir kurum olduğunu bu alana ilişkin yapılan çalışmalardan biliyoruz. Batılılar için Doğu'nun bir mikrokozmozu olan harem, egzotizm düşüncesinin ve aykırılığın en güçlü simgesidir. Sözcük anlamı "yasaklanmış mukaddes olan şey" olan harem, Batı dünyasına çok çekici gelmektedir ve bu özellikle resimde çok belirgindir. Batılı ressam için söz konusu harem sahneleri, alıcıların bastırılmış özlemlerini tatmin eden bir araçtır. Bu tür konuları Hıristiyan Batı dekoru içinde ele alamayan sanatçılar için de Doğu, ideal bir ortam sağlamaktadır. Böylelikle sanatçı hem izleyicinin bu tür özlemlerine yanıt vermekte, hem de bunların Hıristiyan olmayan, ahlakî değerleri farklı bir topluma özgü olduğunu vurgulayarak kendisini her türlü vicdanî sorumluluktan kurtarmaktadır.

İtalyan asillerin batılı gözüyle yansıttıkları ya da oluşturdukları Osmanlı kadını imgesi ile karşılaşma heyecanıyla Villa Nobel'in yolunu tutmalarını ve yanılgılı bilinçlerini Rumeysa Hanım şöyle anlatıyor:

"Sürekli gelip giden misafirleri kabul etmek pek yorucu idi. Yıldız Sarayı günlerimizi aratmayacak vechile bütün günümüz ayakta geçiyordu. İtalyan asilleri de misafirlerimiz arasındaydı. Onların merakı da zatı şahanenin haremlerini görmek, yakından tetkik etmekti. Allah bilir ki ağızlarında bizi hangi tanınmayacak kılık kıyafete sokuyorlardı. Hatta bir gün bir İtalyan madamı bana Fransızca lisanını kullanarak:

- Ben de padişahın zevcelerini gayet bilgisiz, yarı çıplak vaziyette hayal ederdim, kaldı ki siz cariyeleri bilhassa dünyadan bihaber zannederdim, ama bakıyorum da Fransızcaya dahi maliksiniz, demez mi?

Ben de tebessüm ederek şu cevabı verdim:

- Bu cehaletiniz sebebiyle buralara kadar zahmet etmeniz şayan-ı hayrettir, ümit ederim ki bundan sonraki hayallerinizde bizi malumatımız ve terbiyemize yakışır vechile görürsünüz.

Bundan sonra sükuneti tercih eden İtalyan madamı, bir daha Villa Nobel'de görmek mümkün olmadı."(s:23-24)

"Cumartesi günü kadın efendilerin kabul günü idi. O gün villa kadınlarla dolup taşardı. Madamlar şark kraliçelerini görmek, yakından tetkik etmek arzusuyla ayağımıza kadar gelirlerdi. Yanlarında evvelce hediye getirmek âdetini edinmişlerse de başkadın katiyyen hediye kabul etmediği için bu âdetlerini de terk etmişlerdi. Cümlesi de başkadına hayrandı. Zaten San Remo sosyetesinin baş lakırdısı, zatı şahanenin haremleri idi. Nasıl meraktan kıvranıyorlardı anlatamam." (s.27) 

Sultan Vahdettin, Matemli Cuma ve Kur'an 

Sürgünde dini hayata ilişkin aktarımlarda genişçe yer tutar hatıratta:

"Perşembe günü sabahları villada temizlik yapılarak akşamları Kur'an okunurdu. Efendimiz gayet dindar bir hükümdardı ve biz kadınlardan da aynı dindarlığı beklerdi.

Başkadınla ikinci kadın dindardı fakat bilhassa ikinci kadın Kur'an okumasını dahi bilmezdi. Bu hususta Nevzad Hanım, şevketmeab efendimizin haremleri arasında en dindar olanıydı. Nevzad Hanım Kur'an okur, namazını hiç aksatmazdı. Efendimiz bu son haremini daima el üstünde tutar, toz kondurmazdı. Cenaniyar Kalfa ise Sultan Mecid ve Aziz zamanlarından kalması hasebiyle pek Avrupai idi. Fakat buna rağmen dindardı. Pek güzel Kur'an okurdu. 

Cuma günleri bizim için pek matemli geçerdi, zira cuma selamlıklarını hatırlar o mesud ve bahtiyar günlerin figanını ederdik.

Pazarları ecnebilerin resmi tatil ve kilisede ibadet etme günü idi. Biz de çan seslerinin kasvet veren hissiyle bütün gün odalarımıza kapanırdık. O vakit Cenaniyar Kalfa ile o canım Çengelköy günlerini yad eder, sürekli gözlerimizden yaşlar boşalırdı." (s:26-27)

"Bir gün efendimizi seccadesine kapanmış vaziyette Allah'ına dua ederken dairesinde buldum. Zatı şahane beni farketmemişti. Hâlâ dua ediyordu. Ben de bir köşeye çekilerek ibadetlerinin nihayetini bekledim.

Zatı şahane duasını tamamladıktan sonra bana dönerek:

- Sakın ola ki Allah'tan ümidini kesme, O tek çaredir, daima O'ndan meded umacaksın, dedi. Herhalde içinde bulunduğum ümitsizliğimi sezmişti.

- Efendimiz, dedim ve devam ederek 'çaresizlik çok kötü bir şey, inşallah şu kederli günlerimiz ankaribü'z-zaman nihayete erer.'

Zatı şahane sözlerimi gayet alakalı bir edayla dinledikten sonra ansamimü'l-kalb şöyle konuştu:

- Rumeysa, şu fani cihanın ne derdi, ne de kederi biter, her kötü günümüzde sızlanarak yerlere kapansak, ecnebi uşağından farkımız kalmaz. Allah bize iman vermiş, imanına güvenirsen bu günleri de atlatırsın, dedi." (s:45-46)

Kitabın Sultan Vahdettin'in Mustafa Kemal ile ilgili düşüncelerinin aktarıldığı bölümlerini Murat Bardakçı'nın diline dolayacağı kesin. Kırdığı bardakları hatırlayınca inşallah görmez demekle yetinelim. Çünkü "hayal ve hakikat arasında büyük farklar vardır."

Soluk soluğa okunan bu sürükleyici ama aynı zamanda yürek burkan hüzünlü yapıtta,  Sultan Vahdettin'in gerçekten de roman gibi seyreden çok yönlü, çok boyutlu hayatının bir bölümü, okurun tarihimize biraz daha nüfuz edebilmesini sağlayarak sergileniyor.

Toplumumuzun çelişkilerine, güncel karmaşanın ötesinde, daha derinden vâkıf olabilmek için, Sultan Vahdettin'in San Remo günlerini içeren bu küçümen anıları okuyarak farklı çıkarımlarda bulunmak mümkün.

Edadil Açba'nın Rumeysa Hanım'ın anısını canlı tutmak için anılarını bize-Türkçe okuruna- kazandırarak, maziden günümüze ulanan bağları tanımakta ve korumakta zayıf kalan toplumumuza önemli bir katkıda bulunduğunu düşünüyorum. 
 

Asım Öz

Yayın Tarihi: 17 Mayıs 2021 Pazartesi 12:00 Güncelleme Tarihi: 17 Mayıs 2021, 12:23
banner25
YORUM EKLE

banner26